YÜZÜK OYUNU

Şubat 11, 2011

Kahramanmaraş köylerinin birçoğunda, eskiden beri oynana oyunlardan biriside yüzük oyunudur. Bu oyun çeşitli yerlerde değişik biçimlere bürünmüştür. Bizim burada belirttiğimiz oyun, bunların hemen hepsinin ortak yönünü kapsayacak şekildedir. Bu oyun düğünlerde ve kış geceleri oynanır. Düğün devam ettiği gecelerde gençler davul ve zurna ile halay çektikten sonra büyük bir ateş yakarak bu ateşin çevresinde sin – sin oyununa geçerler. Bu oyun bitince bir evde toplanarak yüzük oyunu oynamak üzere iki gruba ayrılırlar. Ortaya bir ekmek tahtası ile yüzük yakımı olarak bir tava, on bir zarf getirilir (Bu oyun bazı yörelerde fincan ve ceviz kabuğu ile de oynanmaktadır). Her iki tarafın bir başoyuncusu bulunur. Oyuna geçilmeden önce başoyuncular arasında taş tutulur. Dolu çıkan taraf yüzüğü saklar, diğer taraf aramaya başlar. Yüzük ilk çekilen zarf arasında olursa, o zaman tabak arayan tarafa geçer. Şayet ikinci zarfın içinde çıkarsa, dimyet olur, böylece yüzüğü saklayan taraf on deve (sayı) kazanmış olur. Yüzüğü saklama işi devam eder. Yine karşı taraf aramaya başlar. Birinci ikinci zarfları kaldırır, yüzük bulunmazsa dimyet geçer. Şayet yüzük sonraki zarfların birinin içinden çıkarsa kaldırılmayan zarflar deve sayılır. Eğer sondan iki zarf kalmışsa, bu iki zarftan birini arayan taraf “Bize” diye kaldırır. Bu kaldırma işinde yüzük zarfta çıkarsa arayan taraf saklar. Çıkmazsa diğeri iki deve kazanır. Oyun böylece devam eder, hangi tarafın deve sayısı otuz olursa diğer tarafa otuz çektirir. Devesi otuz olmayan taraf diz çöker, diğer taraftan biri hocalık yapar. Bir kişide elinde sopa ayakta bekler. Diz çökenler, başlarındaki kişi ile birlikte aşağıdaki sözleri söyleyerek yere yatıp kalkarlar. Otuz of Beller büken otuz of Evler yıkan otuz of Kırk yaşında emekleten otuz of Çocukları yetim koyan otuz of Kara Meryem’e hizmetçi yapan otuz of. Bu bitince tabak otuz of çeken tarafa yeminle verilir. Bu yemin şöyledir: Enteşenin, menteşenin, kızılcıktaki kara eşenin, Cuma günü yatanın ve beni babalımı (Vebal) aldın kabul ettin mi? “Aldım” denilirse tabak verilir, yoksa verilmez. Oyuna devam edilir. Hangi taraf deve sayısını elli yaparsa partala (Karşı tarafı sinirlendirip üzecek şiir şeklinde söylenen ağır sözlerdir) söylerler. Partalayı söyleyecek kişinin elinde değnek (Sopa) vardır. Bu kişi iki taraf arasında durur. Partala syleyeceği tarafa dönüp şunları söyler: Haydin şunlara varalım, Halın hatırın soralım, Oy zalim nenni nenni, Ufacık terlerin silelim, Oy zalim nenni nenni, Demen (Değmeyin) beylere beylere, Zalimin göçü, Ark üstünden hatlatırım (Atlatırım), Oy zalim nenni nenni, Çayır çimen toplatırım, Demen beylere beylere, Alar (Ağalar) ho….., Sen bir misafir adamısn, Oy zalim nenni nenni, Çayır çimen toplatırım, Demen beylere beylere, Alar ho….., Dağdan vururlar hezeni, Gelir uzanı uzanı, Aptal Meyrem’in yol kazanı, Oy zalim nenni nenni, Demen beylere beylere, Alar ho….., Bizim soba taplı olur, Oy zalim nenni nenni, Get kendini üşütte gel, Demen beylere beylere, Alar ho….., Hocalar gelir firezden, Oy zalim nenni nenni, Seni götürürler birezden, Oy zalim nenni nenni, Demen beylere beylere, Alar ho….., Bizden olsana, Yüzük bulsana, Çalıp alsana, Yüzük bilmen neden oynan, Oy zalim nenni nenni, Merkep gibi otlatırım, Demen beylere beylere, Alar ho….., Sana biner hotlatırım, Oy zalim nenni nenni, Demen beylere beylere, Alar ho….., Adana’dan aldım kutu, Oy zalim nenni nenni, Merkep gimi otlatırım, İçi dolu sıçan otu, Demen beylere beylere, Alar ho….., Yük üstüne pala koydum, Bir ucunu dala koydum, Kaynanana …….. Yüzük bilmen neden oynan. Partala bittikten sonra, tabak partala çalınan tarafa yeminle verilir. Enteşenin, menteşenin, kızılcıktaki kara eşenin, Cuma günü yatanın ve beni babalımı (Vebal) aldın kabul ettin mi? “Aldım” denilirse tabak verilir, yoksa verilmez. Oyuna devam edilir. Hangi taraf deve sayısı yüz iki olursa o taraf utmuş (Yenmiş) olur. Utulan taraf, sıra halinde diz çöker, önce kendi şapkaları ile terleri silinir. Bundan sonra çeşitli oyunlar oynanır. Bu oyunlar şunlardır: Soğan Kapması, Kül Yüzmesi, Duvar Örmesi, Daldala, Merkebe Ters Bindirme, Şildirşip Namazı, Bostanda Ayı Var, Bağa Tilki Girmiş, Mangır Satma, Üzümcü Köy Ağası, Kel Hüseyin’in Değirmeni, Okuma. Soğan Kapması Bir soğan iple tavana asılır. Utulan taraftaki kişilerin elleri arkadan bağlanır. Bunu ağızları ile yakalamak zorundadırlar. Soğan sallanır. Utulan taraftan bu soğanı kim kaparsa ya cezadan kurtulur, ya da diğer oyunlarda cezası azalır. Suçu artanlar ağır ceza görürler. Bundan sonra “Kül Yüzmesi” oyununa geçilir. Bir leğenin içine su konur. İçine kül atılıp karıştırılır. Suyun içine yüzük atılır. Utulan taraftaki kişiler yüzüğü bulmak için ağızlarını suya daldırarak teker teker ararlar. Ağzı ile yüzüğü bulup çıkaran imtihanı kazanarak cezadan kurtulur. Bulamayan imtihanı kaybederek ceza görür. İmtihanı kaybeden kişilere “Sağdan say” derler. Sağdan sayılır. Kalan tespit edilir. Kazanana mükafat olarak su dağıttırılır. Sonra duvar örme işine geçilir. Duvar ustası gelerek taşlara tek tek bakar. “Hepsi için bir balyoz, bir külünk, ikide amele lazım” der. Utulanların içinden balyozu, külüngü seçer. İçlerinden iki de uzun boylu amele ayırır. Utulanlar diz üstü oturtulur. Ameleler onları birbirinin üstüne koyup ölçüye getirerek teker teker örer. Böylece oyunlar bittikten sonra utulanlar eşşeklere ters bindirilip davul zurna ile evlerine kadar götürülürler.

http://www.marasliyiz.biz/site/kahramanmaras/kahramanmaras-kultur-ve-gelenekleri/yuzuk-oyunu.html


Çat Cıngır Oyunu

Şubat 4, 2011

Türk işi beyzbol

Bitlis`in Ahlat ilçesine bağlı Seyrantepe köylüleri, ABD`nin ulusal sporlarından olan beyzbola benzer bir oyunu asırlardır köylerinde oynuyor.                                                                                        GEYLANİ ADIYAMAN-BİTLİS

Köy meydanında toplanan gençler, önce iki gruba ayrılıyor. Ardından büyük bir daire çizerek oyunun ilk hazırlığı yapılıyor. Kurada kaybeden grup dairenin içinde kalıyor, kazanan ise dairenin dışına çıkıyor. Çizginin içine girmek veya çıkmak kural ihlali sayılıyor. Küçük topun daire içindeki oyuna teması o oyuncuyu diskalifiye ediyor. İçerideki oyuncu topu tuttuğunda ise dışarıdaki oyuncu diskalifiye oluyor. Oyunu en fazla oyuncuyu koruyan takım kazanıyor. Seyrantepe Köyü Muhtarı Ali Rıza Çağlar, ABD`nin ulusal sporlarından olan beyzbola benzer oyunun asırlardır köylerinde oynandığını belirterek, bu sporu dedelerinden öğrendiklerini kaydetti. Çağlar, `Günümüzde bu spor sık sık yapılmasa da köyümüzdeki sosyal faaliyetlerimizin başında gelir. ABD`nin ulusal oyunu olarak kabul edilen beyzbol, bizde `çat cıngır` olarak bilinir. Onlar at derisiyle kaplı küçük bir top, bir tahta sopa ve deri eldivenlerle oynar. Biz ise öküzleri kaşarlar, onların tüyünü yuvarlar top yapardık. Şimdi tenis topunu kullanıyoruz. Onlar da rakip takımdan daha fazla sayı yapan turu kazanıyor, biz ise elimizdeki topla vurduğumuz rakibi oyundan diskalifiye ederiz. Asırlardır sürdürdüğümüz bu sporu günümüzde de yaşatmaya çalışıyoruz` dedi. Köylüler ise yeni neslin bu oyunu nerdeyse unuttuğunu fakat zaman buldukça köydün sosyal faaliyetleri arasında oynanarak güncel tutmayı hedeflediklerini söyledi. Öte yandan kar altında oynanan `çat cıngır` oyununu ilgiyle izleyen köyün çocukları, oyunun kendilerine de öğretilmesini istedi.

http://www.tumgazeteler.com/?a=5945992


Gelin evden çıkarken

Mart 16, 2009

Gelin evden çıkarken kızın kardeşi kapıyı tutar ve bahşiş alır. Buna “kapı parası” denir. Gelinle birlikte oğlan evine kızın kardeşi ve iki kadın gider. Gelinin evden çıkarılışı sırasında bazı pratikler uygulanır : – Gelin evden çıkarılırken bütün kötü huyları burada kalsın, orada yenilensin düşüncesiyle ocağa tükürttürülür. – Kapıdan çıkarken kapının üst tarafına bıçak sokulur. – Kapıdan çıkarken gizlice gelinin beline bıçak ve tabanca sokulur. – Gelinin başından şeker, para serpilir. – Gelinin ağzına şeker verilir. Kız evi sağdıç annesine kül, çivi, ekmek, oklava bir de çanak verir. Çivi,kızın eve bağlanması için oğlanın evine çakılır. Kül, ocağın küllenmesi için ocağa dökülür. Ekmek, bereket getirmesi için tekneye bırakılır. Gelin ağladığında sesi duyulmasın diye oklava da çanağa vurularak ses çıkartılır. Yol boyunca kızın bindiği araba öküzün nalı düştü diyerek düştü diyerek durdurulur. Bahşiş alındığında yola devam edilir. http://www.sinoppostasi.com/content/view/1537/115/


HALK BAHÇESİ

Şubat 9, 2009

Nurer Uğurlu’nun Divan Bahçesi adlı yapıtının kapağı, renkleriyle, çağrıştırımlarıyla bana nasıl da çekici geldi bir bilseniz! Siyah zemin üzerindeki kırmızı gül. Doğrusu dudak uçuklatacak cinsten. Ama o gül, hasbahçenin gülü. Aşı gülü.Tam da Topkapı’nın bahçesine yakışıyor; birkaç soyun karışımı. Kim bilir hangi gizli eller aşılamış? Dört duvar içinde olduğuna göre sanırım gizli kapaklı yanı da pek çoktur. O dünya, seviciler dünyasıdır bir bakıma. O gül, sakız köçeklerinin kulaklarına daha çok yakışmaktadır.
Divan bahçesinin gülü yanında bir de halk bahçesinin gülü var. O gül, hep göz önünde. O gül, yaban gülüdür, orman gülüdür, sarmaşık gülüdür. Kulağa öylesine sokuluvermiş güldür. Fosforlu Cevriye’nin kulağındaki gül.Yaban dünyanın, köpeği bile gülsüz değildir. Meyveye duran o köpek gülleri bir de bakarsınız akşam olmadan kuşburnu oluvermiş. Hem orada salt bülbüller değil, ibibikler de öter. Üstelik halk bahçesinin gülü, tepeden tırnağa dişidir. Bu nedenle halk bahçesinin şiiri de hep dişidir. “Ak sinede sabah namazı kılmak”tır orada şiir.
Şair olmak, halk bahçesinden gül dermeyi bilmekle olanaklıdır. Merak ederim TDK’nin Derleme Sözlüğü’ne, kaç şairimiz açıp bakmıştır; halkın somutlama becerisine, zenginliğine tanık olmuştur? Şiirin, yaban dili yaşatmakla ilgisini araştırmıştır? Şiirin Darvin’i olmaya özenmiştir? “Yaban Düşünce”nin kapağını açmıştır? İşte bu sorular, beni çocukluğuma götürdü. Karacasu’nun Işıklar köyünde konuşulan dile. Anamın dilinden “anadil”ime. “Doğallık, somutlama, çağrıştırım, duruluk…” pınarının başına. Kısacası “şiir”e götürdü. Anamın dilindeki bu sözcüklerin, bir ikisi dışında, en çok kullanılan anlamlarını vermeyi uygun buldum. Kullanımlarını, baştan sona konusu şiir olan cümlelerle örnekledim. Belki de şiire ve şiirime bir kapı aralamayı düşündüm. Bir ozanın bilinç altında da şiir yatar. Siz bunlara, şiir üzerine “ders notları” da diyebilirsiniz. Sabahattin Kudret Aksal’ın “Şiir Üstüne Notlar”ı, İlhan Berk’in “Şiirin Gizli Tarihi, Adlandırılmayan Yoktur”, Ferit Edgü’nün “Ders Notları” gibi…
TDK’nin Derleme Sözlüğü’nde, sözcüklerin ağız özellikleri korunmuş. Ben, bunu doğru bulmadım. Ekin dilimizin kurallarına uygun davranılırsa, dile yeniden kazandırılabileceklerini, şiir dilinde yer alabileceklerini düşündüm. Sözgelimi benim köyümde “p,t” sert ünsüzleri ve “r” hiç kullanılamaz: “Kargı var, kargıcık var; kargı var parmak kadar, kargı var tırnak kadar…” denmez de “gagı va, gagıcık var; gagı va bamak kada, gagı va tınak kada…” denir. Nasıl dendiğine değil, nasıl denmesi gerektiğine önem verilmelidir diyorum. Çoğu dilbilimcimizin temel ilke olarak benimsediği “Dil, dilbilgisinden değil; dilbilgisi, dilden doğar.” yargısına her konuda hak versek bile, ekin diline uygun söyleyiş konusunda ödün veremeyiz. Çünkü “ulus” ve “dil” birbirinden soyutlanamaz.

Acaplamak: Acayip bulup ayıplamak, kınamak.
O hatır gönül bilmez şiir putlarını, şimdi herkes acaplıyor.
: Pantolonun, şalvarın apış arası.
Okur, ağı sökülmüş dizelerle ortaya çıkan her ozana erkenden diz çöktürür.
Ağız: Doğum yapan hayvanın ilk sütü.
Ağız, hep yavru ağzına akar; ağız tadı ise hep şiir ağzına.
Ağmak: Tırmanmak, yükselmek.
Gönülsüz namaz, göklere ağmaz; zorlama şiir zamana ağmaz.
Akbaş: Karnıbahar.
Akbaş saksıya yakıştığında, bilin ki saçlarını ağartmış bir şiirdir artık.
Alnı çatı: Alnın tam orta yeri.
Kekliği kanadından, şairaneliği alnı çatından vururlar.
Angastan:Kandırmak amacıyla öylesine söylenivermiş söz, yalancıktan.
Yaşamı yalanlayan sözler sokağa çıkmasaydı, angastan şairler de olmazdı!
Andız: İffetsiz, erkeklere karşı sırnaşık, kaba ardıç gibi kadın.
Seni gidi koca andız, sen misin sözcüklerin başını döndürüp onları dizelerde ters yüz yatıran..
Annaç (alnaç): Karşıda olan.
Şu yeni yetme ozanlar, annacındaki şiir aynasında saç taramayı ne gün öğrenecekler?
Argaç: Dokumada mekikteki atkı ipliği.
Şiir atkısını attırmamayı bilen her ozan, dil mekiğindeki argaçlık sözcüklerle şıkıdık şıkıdık oynamayı da bilir.
Avkanlanmak (afakanlanmak): Sinirlenip heyecanlanmak.
Zamanlı zamansız avkanlanan ozanın avcısı o acımasız zamandır.
Ayazlık: Akdeniz evlerinde hayattan dışarıya doğru çıkan, etrafı çevrili yüksekçe oturma yeri.
Ey ozan, balkon ölümün cesur körfeziyse, ayazlık da“hayat”ın.
Balkan: Ağacın, çalı çırpının iç içe girdiği, içine girilemez hale gelmiş yer.
Her ozan sözcük budama işinden anlasaydı, bu şiirler böyle balkan olur muydu; şiir dünyası da balkanlaşır mıydı?
Baylan: Nazlı, şımarık
Bu baylan dizeler, keşke nazeninlik okulundan diploma almayı da akıl edebilselerdi!
Bardak: Su içilen, çoğu emzikli toprak kap.
Şiirin buz gibi olsun istiyorsan, şiir bardağını, güzellerin geçtiği yolu gören pencereye koy.
Belemek: Bebeği beşiğe sarıp bağlamak.
Şiir beşiğine bebek belemeyi öğreneceksen sadece şiir yazma, şiir bakımıyla ilgili kitapları da oku.
Beniz: Yüz rengi.
II. Yeni’den, hele 1980 Şiiri’nden bu yana Türk şiirinin beti benzi iyice soldu.
Beşbıyık: Muşmula.
Ozan bıyığıyla beşbıyığı karıştıran hanımlar, bir günden bir güne şiirle öpüşmeye kalkmasın.
Bezirme: Kalınca yufka.
Şiiri yufkalaştırmayı bilmeyenler, bezirme içine kendi duygularını koyup yerler.
Başaklama: Daha önce toplanan bir üründen, tarlada ya da ağaçta kalanları toplanma.
Hadi, ustalar bahçesine imge başaklamaya gidelim.
Bulamaç: Şeker ya da pekmezle unun karıştırılarak yapıldığı tatlı.
Batı şiirinin o farklı yavan damak tadını baştan fark edebilseydik; Türk şiirini, zorla AB’nin bulamaç malzemesi yapmaya kalkmazdık.
Bürgü: Katlamadan kullanılan baş örtüsü.
Ey şiir, at başındaki bürgünü de kapalı göklerin hüznü başına çökmesin ve birdenbire başlasın şiir yağmuru.
Bükme: Diz ve diz altı kadın donunun lastikli büzgülü yeri.
Dizini dikip oturmuş o bükmesi kırık şiirleri okuyacak röntgenci okurlar, elbette her zaman olacaktır.
Çarık: Sokak sokak dolaşan kadın.
Şiir, çarık gibi kapı kapı dolaşanları sevmez; üstelik her kapının önünde de çarık çıkarılmaz..
Çatma: At, eşek, öküzü yan yana bağlayarak harmanı eritme işi.
Uyağı, ulamayı, ölçüyü dörtlüğü çatmaya koşmayı bilmeyene eskiden kimse ozan demezdi; oysa şimdi kendini çatmaya koşturmaktan hoşlanana ozan deniyor..
Çeç: Savrulup temizlenmiş, harman yerindeki arpa, buğday yığını.
Çeçim bereketli olsun diyorsan, şiirinde sapla samanı iyi ayır, şiiri savurmaya devam et.
Çılbır: Suya kırılıp pişirilmiş renkli ve tereyağlı yumurta yemeği.
Damat sofrasının çılbırıdır kadın ozanlarımızın aşk şiirleri..
Çırakman: Kandil.
Çırakmanını yakmadan şiirin başına geçme, şiir karanlığı sevmez.
Çilbir: Başa takılan, hayvanı çekmeye yarayan zincir, ip:
Okur,önce çilbiri eline, yani başlığı diline yakışan şiirleri okur.
Çotunak: İki dalın gövdeden ayrıldığı yer.
Şiiri rahatlıkta, çotunakta otururken değil; dal uçlarında dolaşırken ara, o tazeliğin kokusu ve korkusu yüreğine düşsün
Çovaşlamak: Güneşlemek.
Şiirin çovaşladığı yer, yalnızca okurun bahçesidir.
Çöğmek: Yükseğe fırlamak.
Dolaşımda olan şiir, çöğüp buluta tutunmayı bilen şiirdir; çünkü bulutlar sınır tanımaz.
Dalabık (dalıbık): Tedirginliği sürekli kılan gönül üzüntüsü.
Dalıbıklı gülibiklerdir, şiiri sabah uykularından eden; uykusunu almamış şiire de şiir denmez..
Dam: Cezaevi.
Dam üstünde un eleyenlerle aklı bozmamış o iyi ozanlardan biri olmak için, Nazım, Ahmet Arif gibi ille de damda yatmak mı gerekir bilmem?
Dastar: Başa sıkıca bağlanan örtü.
Dikkati, menevişli gözlerde toplamak için, bir şiirde hangi sözcüklerin dastarlanacağını ancak iyi şair bilir.
Dayak: Kapının açılmasını önlemek için arkaya dayanan ağaç.
Harcıalem şiirlerle sokak sokak dolaşmaya alışmış bir ozan, belli bir saatten sonra kapı dayaklamakla ne şiirin namusunu ne de kendi namusunu temizleyebilir.
Deste: Biçilip bir yere konmuş arpa buğday demeti.
Şiir tarlasında deste çekmekle işe başlamamış bir ozandan, şiir emeği adına eylemde bulunması beklenemez.
Dığan. Saplı, yayvan tencere; ağzını toplamayı bilmeyen, yersiz konuşan kişi.
O ozan, dığan olmasaydı, şiirin kaynanası okur önünde nasıl konuşacağını da iyi bilirdi.
Dirgen: Arpa buğday saplarını atmaya, aktarmaya yarayan alet.
Dirgeni yiyen sıpa, ne yeme gelir ne sapa; o halde bugün, şiir okurunun eline hemen bir dirgen vermek gerekiyor..
Dişlek: Dişleri öne doğru çıkık olan.
Dişlek ozanlardır dudağın dişten önce geldiği gerçeğini bilmeyenler.
Dizlik: Uzunluluğu dize kadar olan kadın donu.
Ozanın işi, onun bunun dizliğiyle değil, dizeyledir.
Döngel: Muşmula.
Muşmula suratlılar bile, bir gün kendilerine “döngel” dedirtebiliyorlarsa, mutlaka şiir sayesindedir.
Döşeklik. Evlerde döşek konan kapalı yer.
Bir aşk ozanını ilk işi, sevgilinin erden kokusunu, döşeklikte arayıp bulmaktır.
Dumağı (duma): Nezle, burun akıntısı.
Şiir dumağısıyla boğuşan bir ozandan, insanlığın yükünü taşıması beklenemez.
Düdük: Boğaz.
Sevgiliyle paylaşılmayan bir şiir, ozanın düdüğünden kolay kolay geçmez.
Düzmek: Cinsel ilişkide erkeğin etkin olması.
Dişi bir sözcük bulan her yeni yetme ozanın aklına, acaba neden önce şiir“düzmek”düşer?
Ekin: Tarladaki arpa buğday gibi ürün.
Gök ekini çiğnememeyi erdem bilen bu ulusun ozanları, şiir tarlasına destursuz (izinsiz) girilmeyeceğini de iyi bilir.
Ellik: Ekin biçerken sol elin parmaklarına geçirilen tahtadan yapılma araç.
Şiir hasadına çıkan, ellik kullanmayı asla akıl etmesin; çünkü elinle dokunamadığın hiçbir şiir somutluk kazanmaz.
Elmalık: Odalarda tavan altına boydan boya yapılan raf.
Şiir göz önünde olur, ama el ayak altında olmaz; o halde kaldır onu elmalığa koy.
Erinmek: Bir işi yapmaya üşenmek, işi zor bulup yapmak istememek.
Ozan dizelerle uyur, dizelerle uyanır; o halde erinme, sabahı beklemeden kalk, yaz.
Esen. Rüzgâr.
Esin de esen gibidir, geçip gittiğini hissedersin o kadar.
Eğsi: Bir kısmı daha önce yanmış odun.
Ozan dediğin, her şeyden önce sözcük dağından düz odun taşımayı öğrenmeli Yunus gibi; çünkü el alemin yakıp söndürdüğü eğsilerle şiir ateşi harlamaz.
Evinsiz: Beslenmemiş, içi dolmamış ürün; yersiz, özsüz konuşan kişi.
Evinsiz şiir, evinsiz ozanın sözcük yığınından başka hiçbir şey değildir; hani nerde doğrular ya da yanlışlar?
File: Hayvana binerken basmak için kullanılan, semerin iki yanına sarkmış urgan turası.
Bir divanın kapağını açar açmaz, ayağını hemen, o şiirin filesi durumundaki kafiyeye atmalısın.
Geriz: Kapalı su yolu.
Gerizlerden geçip yeraltını tanıma olanağı bulmamış şiirlere ve şairlere, “Duruluk nedir?” diye sorma.
Gevik: Şekli bozulmuş, eğri büğrü olmuş.
İyi şiir okuyamayan çenesi gevik biri, iyi ozan da olamaz; şiir önce sestir.
Gıcır: Mısırın siyah tanesi; mısır soyarken daha çok siyah tane bulmaya dayalı şans oyunu.
Çocukluğunda mısır soyup gıcır sokmayı öğrendiği için, hicvi bile oyuna dönüştürüp şiiri şiir yapabiliyor.
Göden: Şişkince gövde.
“Şiir eninde sonunda görmedir.” diyen bir ozana göre, şiire, ağacın gödenine kalp ve ok çizmekle başlanır; sevgilinin adı ise sonradan gelir.
Göleme: Yaşlı ağacın dalını yatırıp toprak altına gömerek tekrar kökleşmesini, tazelenmesini sağlama.
Öyle imgeler, öyle dizeler vardır ki, gölendikçe şiir bahçesi tazelenir.
Göver: Tohumluk küçük soğan.
Soğanı değil, göveri yemeği öğrenseydik ozan olurduk.
Göverti: Başağa durmamış yeşil haldeki arpa buğday, yeşillik.
Şiir, okur için bir yangın gerecidir; o halde göverti halindeki şiiri bekletip kurutmak, o gövertiyi çiğnememek önce ozanın işi.
Göynük: İçi yanık,dertli, hüzünlü.
Sözcüklerin de duygu değerleri vardır; göynük sözcükleri iyi seç ki, şiir, onları bağrına yüksünmeden bassın..
Gücülen: Henüz, güç bela.
Gücülen uyumuştum, kapı çalındığına göre şiir gelmiş olmalı.
Gür: Böğürtlen.
Çağlar boyu nice ozanı besleyen ne midir; Sapho’nun o gür üzümü memeleridir.
Hamile: Fistan üstüne giyilen basma kadın ceketi.
Şiiri, siyah tayyörden, kırmızı fulardan kurtarmak gerekir; sırtına hamileni geçiriver ki şiire hamile kalasın.
Haspa: Erkek delisi, sevimli, cana yakın kadın.
O haspa sözcüklerdir şiirde dilin belini getiren..
Haşıl: Birbirine girmiş, ezilmiş, dağılmış, çiğnenmiş halde olan.
Okurun haşılını çıkaracaksan, içindeki “sanat sanat içindir” volkanını patlat.
Hatıl: Taş ya da kerpiç duvarın sağlam olması için yer yer duvara konan ağaç, kereste.
Şiire arada bir hatıl atmak gerekir ki, okur, şiirin altında kalmasın; o hatıl, bazen bir imge, bazen bir dize, bazen de bir nakarattır…
Hayat: Akdeniz evlerinde boydan boya önü açık salon.
Şiiri odalardan hayata çıkar ki, hayat bulsun.
Heğre (here): Sincap.
Şiir, heğre gibi olmalı, hem çok sevimli ve kuyruğu daima dik, hem de çok can yakıcı.
Herek: Sırık; uzun boylu ve çok zayıf.
Sözcüklerin sarktığı o herek gibi şiirlerde, sözcükler bir türlü kurumak bilmez; o halde dize de önemli.
Hırlı: Hayırlı, doğru, dürüst kişi.
Ozanlar, çok da hırlı adamlar olsalardı, o mesaj verme adı altındaki masaj yapma sevdalarına
“aşk şiiri” demezlerdi.
Horsunmak: Aşağılamak, değersiz görmek.
Şiirin kendisiyle başladığını sanan ozan, aslında “miri malı”nı horsunmaktadır; aman Şeyh Galip duymasın.
Irlamak: Sallamak.
“Çıktım erik dalına / Anda yedim üzümü” diyen Yunus ne der bilmem, ırla şiir dalını, ağzına akıt gönül balını.
Isıran: Hamur kazımaya, saçta ekmek aktarmaya yarayan alet.
Şiir, öyle erkeklik taslamaya gelmez;o halde ısıransız şiir başına oturma; sonra cinsiyet ayrımcıları sapla samanı karıştırıp “Elinin hamuruyla erkek işine karışmış.” derler.
İç donu: Erkeklerin pantolon altına giydikleri uzun, beyaz çamaşır.
Erkekler uçkur çözdürme zevkini yaşamak için iç donu giyerler; ey okur şiirin iç donu ise değişmecedir (mecaz).
İlmek: Kaba dikiş.
Şiir sözcükleri birbirine iliverme işi değildir, bu dünyada herkes, sözcükleri bir biçimde birbirine iliyor.
İşlik: Üste giyilen çamaşır; mintan, gömlek.
İşlikli şiirle yatağa giren ozan, değişmece (mecaz) derme özürlüsüdür; böğürtleni dalında kurutur, şeftaliyi çürütür.
İteği. Ekmek yaparken unun etrafa dağılmaması için alta serilen bez.
Bir ozan eteğini iteği yapmaya kalkarsa, sadece kendinin değil, şiirin de kıçı başı açıkta kalır.
İnme: Felç.
Ozan olarak bütün başarılarımı, biraz da başarısızlıklarıma, kalemime inme inen o günlere borçluyum.
Ismık: Çekingen, konuşmayı beceremeyen.
Ozan dediğin biraz da ısmıktır; çok konuşmayı becerebilseydi, sözcükleri çabuk tüketirdi.
İspirte: Kibrit.
Kibrit mi, ispirte mi dersen ben ispirte derim; ülkemin sözcük coğrafyasına daha uygun değil mi hey ispirto..
Kabayel: Lodos.
Kabayelin, kabalıkla bir ilişkisi yoktur; öyle olsaydı ben şu dizeleri yazamazdım: “Harmaniyesinde savrulan / -o beden lodosu”
Kahpenalı: Her şeye rağmen sevimli ve becerikli.
O kahpenalı ozanlardır ki merakın sınırlarını zorlayıp “gitirmek”in nasıl “götürmeye dönüştüğünü anlamak için can atanlar.
Kaltak: Yaşlanmış iffetsiz kadın.
Kaltağa pike yapıp düz geçen kalkık burunlu bir uçak mıdır şiir?
Kancık: İki yüzlü, dişi.
Kancık imge kuyruğunu sallamasa şiir nasıl ayaklanır?.
Kanırtmak: Zorlayarak bir şeyi yerinden ayırmaya çalışmak, bükmek.
Sözcük dalı gevrek olur, kanırtmaya gelmez.
Kapatma: Nikâhsız yaşanan kadın, metres.
Kapatmaya kapı açmayan şiir yoktur; öyle olmasaydı; onca işveli söz sanatı, bir şiirde yan yana yaşayabilir miydi?
Kaptaş: Suyun taksim yeri, suyun taksim yerinde suyun yönünü değiştirmeye yarayan büyük taş.
Şiir kesildi; demek ki kaptaşta suyu çeviren biri var; o halde her ozanın kendi sözcükleriyle kazdığı bir su yolu olmalıdır.
Karık: Suyun bahçede iyi dolaşması için yapılan birbirine bağlı su arığı.
Karıktan karığa geçer şiirin suyu; Nedim olmasaydı, Yahya Kemal de olmazdı.
Kavta: Kutu.
Şiiri, kavtaya kolayca koymak olanaklı olsaydı, bunca edebi akım ortaya çıkmazdı?
Kayrak: Yassı, ince düz taş.
Ulamalar, şiire döşenmiş kayraklardır.
Kaydırak: El kadar yassı bir taşı, tek ayakla sekip kaydırarak oynanan çocuk oyunu.
Şiirde her sözcükle kaydırak oynanmaz.
Kıstırgaç. Yengeç ya da yengece benzer böcekler.
Kıstırgaç gibi yan yan gitmeyen bir ozanın, dil okyanusundan kıyıya çıkabilmesi, öyle pek de olanaklı değildir.
Kıvramak: Acele etmek.
Kıvranmayan şiir için kıvramayan ozan, ustalığı düz ovada yitirir.
Komsu: Sokulgan, cana yakın.
Dikkat ettim en komsu şiirler, nedense ayrılık şiirleridir; öyleyse şiir dediğimiz sadece karşıtlıkmış (tezat).
Kostak: Albenili, havalı, güzel, çekici.
O kostak şiirler değil midir badeyi süzdüren?.
Kovuz: İçi boş, çürük.
Bir ozan da kendi şiirlerini seçebilir, görür görmez hangisinin kovuz olduğunu anlayabilir; ama hangi ozan bir şiirine kıyabilmiş ki.
Kösmek: Aşırı yağışlarda ya sulama sırasında toprağın çökmesi.
Sözcük selinde kalan şiir köstüğünde, o kösüğün, altında önce ozanın kendisi kalır.
Kuyruklu: Akrep.
Yılan üstünde kuyruğunu dikmiş bir kuyruklu gördün mü hiç; şiir eleştirmenidir o; şiir dünyası da zehrin zehre egemenliği üstüne kurulmuştur.
Mamır: Büsbütün, tamamen.
Çaban, mamır özgünlüğe yönelik olmasın; bir şiirdeki özgünlüğü ozanı değil, okur fark eder.
Mesmerim: İşe yarayan, hüner isteyen, düzgün, münasip.
Onun mesmerim bir işi yoktur ki, mesmerim bir şiiri olsun; çünkü ozan da yaşamın içindedir.
Muhra: Yaranın kabuğu.
Her meyhane şiiri, bir gönül yarasının muhrasıdır;o muhra kaldırılınca hep beraber ağlanır.
Ötürük: İshal.
“Gerçeküstü (sürrealist) şiir” yazmak için mutlaka ötürüklü olduğun günü seç.
Peşkir: Küçük el havlusu.
Ozan, şiir külhanında boynundan peşkiri eksik etmemeyi bilmelidir.
Pürçük: Soğan, sarımsak, pırasanın yaprak kısmı.
“Şiirde anlam her şey değildir.” diyor İlhan Berk; ey sünnetsiz çocuk, bundan benim anladığım,
pürçüğün de şiire dahil olduğudur.
Püslen: Bir üzüm salkımını oluşturan saplardan her biri, salkım içindeki salkım.
Şiir, çağlar boyu ne sadece taneyle ne de sadece salkımla şiir olmuştur; şiir her püsleni görmeyi de gerektirir; bu yüzden şiirde üçlüklere, dörtlüklere…. yer vardır.
Sabi: Küçük çocuk, günahsız.
Bir ozanı ozan yapan, ilk kitabındaki o sabi dizelerdir.
Sındı: Makas.
“Sınmak” eylemi ile “sındı” arasında bir ilişki kuramayan bir ozanın dilindeki sınıklıktır şiirin önündeki en büyük engel; dilin yakasını açmak için sındıyı elde hazır bulundurmak gerekir.
Soyka: Ölünün üstünde çıkan giysi; ölüyü güldürecek kadar şakacı.
Fransız ozanlarının o soyka dizeleri olmasaydı, çoğu ozanımız da şiir dünyamızın sevimli soykalığına soyunamazdı.
Sökük. Giysinin sökülmüş kısmı; iffetsiz kadın.
Şiirinin söküğünü dikmeyi bilmeyen yakanın sökükleridir durup durup şiirin edebinden söz edenler.
Sümüklüböcek: Salyangoz.
Şiir dünyamızın antenleri açık o salyangozları, salt şiir eleştirisi yapmıyorlar ki; bir de yol gösterme adına çıkardıkları o salgılarıyla şiir dünyamızı yapışkanlaştırıp kirletiyorlar.
Taygeldi: İkinci kez evlenen kadının beraberinde getirdiği çocuk.
Aklını taygeldiyle bozmaktır şiirde sürrealizm denen şey.
Tura: İp, urgan tomarı.
Bir kitapta anaduygu-izlek birliği adına turalanmış şiirler, öbür şiirleri, akasyalar açmadan dar ağacına çekmeye yarar.
Tuluk: Çeşitli gıda maddeleri konan deri torba; aşır tombul, şişman.
Şiirine “kara tuluk” dedirmeyeceksen, canın her çektiğinde ağzına sözcük atma; öylelerinin geçmişte kalan zillilikleri de bugün gönül eğlemeye yetmez.
Urga: Hamurun ele yapışmaması için, hamur üstüne ve avuca serpilen un.
Dizelerin birbirine, şiirin eline yapışmasın istiyorsan, şiirini, bağlantı sözcükleriyle ve uyaklarla hafifçe urgala.
Yağlık: Mendil.
Edip Cansever, o gün yağlı yememiş olacak ki, şiirinin adı “Yağlığımda Kan Sesleri” değil de Mendilimde Kan Sesleridir”.
Yalabık (yalıbık): Kaypak, herkese yaranmayı beceren.
Ey ozan, mademki şiiri bir o okurun, bir bu okurun kucağındaki aşüfte sanıyorsun; o halde aman dizelerin de epeyce yalabık olsun!
Yaltak: Dalkavukluk yapmayı seven; kötü yola düşmüş ya da düşmeye istekli kadın.
Öylesine yaltaklanmasaydın o ödül jürisi, sana hiç dönüp bakar mıydı?
Yargın: Sırt, arka.
Bir ozan yargınında bir şey taşımak istiyorsa okuru değil, gücü yetiyorsa şiirin bütün geçmişini taşımalıdır..
Yavan. Tatsız, tuzsuz; uygunsuz sözler eden ve bundan hoşlanan kişi.
Olur olmaz sözcüğe yüz verme, şiirin yavanlığa tahammülü yoktur.
Yazmak: Halı, kilim, sofra bezi gibi şeyleri düzgünce sermek.
Şiirini okur önüne öyle düzgünce yaz ki, hiçbir sözcük bulunduğu yerde kıvrım oluşturmasın, hiçbir uyağın püskülü de altta kalmasın.
Yeldirmek: Sürekli gezip dolaşmak.
Her zaman bir şiiri, bir dergide ya da bir sitede yayımlamak kolay, ama bir şiir kitabını bastırmak çok zor; bu nedenle bütün ozanlar, ömür boyu yayınevi yayınevi yeldirip dururlar.
Yellenmek: Osurmak.
Bir ozan, şiirin, yellenip rahatlamasını istiyorsa bol redif ve nakarat kullanmalıdır.
Yen: Giysinin kol ağzı:
Şiirin yenini fazla geniş bırak ki, erotik kokular arayan okur koltuk altlarını kolayca gıdıklayabilsin..
Yılık: Davranışları bozuk, hafif kadın.
Şiirini salt o yılıklara bırakma ki, “haddeden geçmiş nezaket” diyetini bozmasın..
Yungu: Toprak damları sıkıştırmakta kullanılan silindir halindeki taş.
Şiirini okur önüne çıkarmadan önce bir güzel yungula, sonra sözcük boşlukları okurun ıslanmasına neden olur.
Yunmak (yünmek): Yıkanmak, çamaşır yıkamak.
Ozan, küllü suyla yunmak gerektiğini asla unutamaz, yoksa o yaban, o doğal şiire bir günden bir güne ulaşamaz.
Yüğürmek: Gebe kalmak amacıyla cinsel ilişkide bulunmak.
Yüğürmeyi bilmeyen esinin doğurduğu ne zaman görülmüştür?
Yüklü: Gebe.
Bir ozan olarak kendimi şöyle anlatmıştım: “Utanır mıyım hiç sizler için yüklenmeyi / Çünkü ben sözcükleri doğurtup / şiiri doğuranım”
Zıbın: Gömlek.
Ozan olmak, doğacak şiire zıbın kesmeyi öğrenmekle başlar; donu sonra kesersin, çişini söylemeye başladığında.

 

Tahsin ŞİMŞEK

 


Fethiye

Şubat 9, 2009

– a –
abuu: çok, aşırılığı ifade etmek için ünlem sözü.
aba: çeket, abla, yağmurdan korunmak için koyun giysisi.
aboo: hayret etmek, şaşırmak.
ağınt: dikkatli olmak.
ala: alacalı.
ayazlık: evlerin bir köşesine inşa edilen soğuk yer.
asar: kale, hisar.
arğıç: göçte erzak ve yiyecek taşımak.
abanmak: yüklenmek.
anız: biçilen buğdayın tarlada kalan köklü sapı.
alavırt: su kabağından yapılan su kabı.
anay: evin salonu.
ambar: ağaçtan yapılan buğday gibi kuru bakliyat konulan yer.
alacık: çobanların evleri.
an: tarla sınırı.
alabacak: laf taşıyan, dedikoducu.
alan: uzak, arazi.
halata: alışmış.
aran: süt mamülü yiyecekler.
ağarantı: süt mamülleri.
apışmak: ayakları açmak.
ağdırmak:yukarı sürmek.
abcallamak: üstünden atlamak.

– b –

boba: baba
bağlama: üç telli sazdan küçükçalgı.
bozçalamak: hafif karıştırılarak az pişirmek.
böyün: bugün.
beşik: ağaçtan yapılan bebek yatağı.
bılla: kocanın kız kardeşi.
bizimoğlan: küçük erkek kardeş.
bostan: sebze.
barabar: beraber.
beri: yakın.
babıç: ayakkabı.
borda: burada.
birisi: bir şahıs,bir kişi
börülce: fasulye.
bakara: herhalde, gibi.
boyunduruk: çift süren öküzlerin sabanı çekmesi için boyunlarına takılan ağaçtan aygıt.
baça: bahçe.
basma: kumaş çeşidi.
biseel: biraz.
boduç: topraktan yapılan küçüksu kabı.
bisi: kedi.
böğelek: hayvanları sokan sinekten büyük böcek.
baldır: bacağın dizden yukarı bölümü.
bülük: küçük erkek çoçuğun erkeklik organı.
bızalamak: sığırın doğurması.
bağırmak: yüksek sesle seslenmek.
bide: bir defa daha anlamında.
biyol: bir defa.
böğülmek: yüzü koyun eğilmek, yatmak.
bıdırsadır: alçak sesle karşılıklı konuşmak.
bekitmek: 1. yüklemek,
2. yavaş ve etkili bir şekilde vurmak, bastırmak.
banmak: tadına bakmak.
bulamak: karıştırmak.
bıdırış: sessiz olmak.
bıdıramak: konuşmak.
beceviş: değiştirmek, aynı değerde eşya değişimi.
– c –
cıngırak: yere çakılan kazık üzerine yerleştirilen uzun ağaç. iki tarafına binilerek döndürülür.
cura: telli sazın küçüğü şeklinde çalgı aleti.
cibi: tavuk ya da kuş yavrusu.
celep: hayvan tüccarı.
cereme: zarar etme, fazladan masraf etme, zarar ziyan
cırlak: boşyere gereksiz konuşmak.
cozutmak: saçmalamak, bunamak, mantıksız işler yapmak.
cıbıldak: soyunuk şekilde.
cıngar çıkarmak: olay, yada kavga çıkarmak.
cüdde: vucüt.
caillik: cahillik.
cuvap: cevap.
– ç –
çörten boğazı: çörtenlilerin boğaz havası.
çökelek: peynir çeşiti, “deri peyniri”.
çilte: oturmak için yapılan küçük yer döşeği.
çakı: küçük bıçak.
çatma: harman zamanı.
çomak: bir metreden kısa ince uzun odun.
çıkı: 1. ağızı lastikli bez torba 2. ekmek sarılan bez parçası.
çeç: dövülen fakat ayıklanmamış buğday harmanı.
çarık: hayvan derisi ve lastikten yapılan ayakkabı.
çapıttan: eski bez parçalarından dokunan yazgı.
çulhalık: çul dokunan taraklı tezgah.
çul: keçi kılından dokunan yazgı.
çaal: çakıl.
çatmak: 1. birleştirmek.
2. kavga etmek için sataşmak.
çepgen: mintan içine giyilen giysi.
çınga: çinko.
çuhadirlik: dize kadar olan, pantalon şeklinde giysi.
çaşır: siyah koyun yününden yapılan pantalona benzeyen giysi.
çorap takka: örgü iple yapılan şapka.
çücük: buğday tohumunun fisillemesi.
çiltim: üzüm salkımının parçası.
çan: metalden yapılan ve hayvanların boynuna takılan ses çıkaran alet.
çiğin: omuz.
çer: ticaretin takası, trampa.
çilbir: hayvanın başına takılan yuların ipi.
çermenmek: kadınların eteklerini beline dolaması.
– d –
daa: uzaktaki yer tarifi.
dembel: tembel.
dünne: dünya.
dont: esenkoy’ün eski adı
daramantoz: dağınık parçalanmış,talaman yoz..
değidi de: şaşırmak anlamını ifade eden ünlem.
dabıyat: huy.
dınnak: çok çok az.
dınnaçık: olabildiğince az.
dılcık: aklı havada, haylaz kız.
döğümlük: sabır.
dimi: lastikli pantolona benzeyen giysi.
dam: ev, cezaevi.
depmek: bastırarak doldurmak .
darı: mısır
doru: atın genç olanı.
duroo: dur bekle anlamında ünlem.
deyoor: söylüyor anlamında ünlem.
dipli: eski, köklü.
döğen: harman döverken hayvanların çektikleri üstü ağaç, altı çakmak taşı olan aygıt.
dıvan: yemek pişirmeye yarayan tek kollu tencere, “tava”
düğer: toprak evlerin çatısına boydan boya konulan ağaç.
dıka: toprak kapların ağızlarını kapamaya yarayan ağaçtan yapılan veya çam kozağından kapak.
deştimen: muhtarın hizmetindeki köy bekçisi.
döndüreç: 1. saç ekmeğini pişirirken döndürmeye yarayan ağaçtan yapılan aygıt.
2. ip eyirmeye yarayan ağaçtan yapılan aygıt.
dönüm:1000 m2 alanlı toprak.
dikelmek: ayakta durmak.
değmek: dokunmak.
dürge: saçta yapılmış iki adet yufka ekmeğinin katlanmış şekli.
dastar: özel olarak dokunan yöresel baş örtüsü.
dibek: iri tuz ve baharatları ezme işinde kullanılan kap.
dağarcık: deriden yapılan içine ekmek türü yiyecek konan torba
dıllanmak: sallanmak
dengilmek: otururarak hafif yan yatmak
dul: 1. eşinden boşanmış yada eşi ölmüş kişi
2. evin arka ve yan dış duvarın dibi
duşaklamak: hayvanların ön ayaklarının birbirine iple bağlanması.
diremlemek: kapıyı içeriden sağlamca kilitlemek.
dangıramak: yüksek sesle kalın ve zevksiz konuşmak.
dürm: su içmeye davet anlamında çağrı ünlemi
dakmak: bağlamak.
dıkım: bir parça ya da, bir lokma yiyecek.
dımınmak: çömelerek bekleme.
dıkamak: kapamak.
dinmek: vazgeçmek, bırakmak
da bısene: geçen yıl
– e –
ellik: ekin biçerken parmaklara takılan ağaçtan yapılmış aygıt.
eğnel:ekin biçerken iznenen yol.
enik: köpek yavrusu.
ellikleşmek: ekin biçerken birlikte ahenk içinde folklorik şekilde ekin biçmeleri.
evlek: bir dönümün dörte biri, yani 250 m2 toprak parçası.
enek: kısır hayvan.
eyer:atın sırtına konan oturmaya yarayan semer.
emme: ” ama ” anlamında kullanılır.
elti: kocanın erkek kardeşinin karısı.
emik: omurilik, beyin.
ekin: buğday,arpa ekili yer.
eren: ermiş,evliyaların mezarlarının konulduğu yer.
eyi: iyi.
elek: unu elemeye ve başka bir malzemeyi ayırmaya yarayan gözenekli süzgeç.
el: yabancı, akraba olmayan.
entari: üç eteğin altına giyilen ince elbise.
eğrek: koyun ve keçilerin dinlendiği taş ağaç dipleri.
ece: ağabey.
efem: kadınlar kocalarının kardeşine derler.
ebe: 1.nene 2.doğum yaptıran.
eğirmek: örmek, birleştirmek.
enneme: mantar türü.
eltmek: götürmek, taşımak.
evmek: acele etmek.
eyef: ağaç dalı yaşken halka haline getirilip biçilen ekin
destesini çekerken iple sıkıştırmaya yarayan alet.
eneme: kısırlaştırmak.
ergen: genç.
eşme: bir yeri eşmek.
– f –
falaka: çift süren hayvanların boyunlarına geçirilen. hamıtlarla zencirinin sabana takılmasına yarayan ağaçtan aygıt.
fıçı: bidon.
fistan: basmadan yapılan kadın elbisesi.
fıydırmak: elle uzağa atmak.
fakır: fakir, fukara.
fena: kötü.
fendi: oyun kuralı.
– g –
gatmar: yufkadan yapılan saç böreği.
garga: karga.
gam: üzüntü.
gara: kara.
gayda: müzik aletinde düzen.
gebe: hamile
gevşek: sıkılmamış.
gidi: tasdik için takı.
gırla: hızlı, toplu hareket etmek.
gidişmek: kaşınmak.
girişme: işe başlama.
gök: mavi , gökyüzü.
gömek: koyu, sakız gibi sıvı.
gursak: boğaz.
gücük: küçük.
gücüle: şimdi.
geriz: suyun getirildiği sıvalı yol.
göynüm: gönlüm.
gümül: buğday destelerinin üst üste konması, susam demeti.
geren: toprak evlerin üzerine dökülen su geçirmez toprak.
gebiz: verimsiz toprak.
gebre: atın tüylerini silmeye yarayan aygıt.
gene: bir daha.
geloru: gelebilir.
geliboturu: geliyor.
gatıyan: asla
gök: 1. mavi,
2. bitkilerin meyvalarının olgunlaşmayanı yeşili,
3. gökyüzü
görümce: kocanın kız kardeşi.
gözel: güzel.
golan: yünden örülerek yapılan ip.
gem: at ve katırların ağızlarına kontrol etmek için kullanılan demir ağızlık.
geyin: onun için anlamında ünlem.
güyüm: topraktan yapılan büyükçe su kabı.

güveç: topraktan yapılan tabak şeklinde kab.
görek: anahtar.
geven: yaylalarda olan bitki türü
gacara: gürültü çıkaran ufak çocuk.
ganera: görgüsüz yiyici.
gocunmak: suçlu olduğunu hissetmek.
geviş getirmek: çiğnemek.
göynek: atlet.
gavaracı: boş ve gürültülü konuşan.
gulyat: ağır hareket eden üşengeç insan.
gıymana: kadınların başlarına örtülen süslü yöresel dastarın örtünme çeşidi.
gatmak: doldurmak.
göde: kısa şişman.
gunnamak: eşeğin doğurması.
gocili: yakın arkadaş.
geremek: kapamak.
ganırmak: eğerek, zorlayarak kırmak.
gıran: salgın hastalık,kenar
güverti: yeşillik, havlu.
garanı: karanlık.
gulin: atın yavrusu.
garez: kin.
– h –
heybe: kıl veya yünden örülen iki gözlü ağzı açık torba.
havıt: devenin üzerine oturmak ya da eşya sarmak için yapılan semer.
hatap ağacı: deve havıdının ağaçları.
hindi: 1. şimdi 2. tavukgillerden kümes hayvanı.

hı: al buyur anlamında davet sözü.
hadibakan: hadi göreyim.
hani: nerede?
hende: o, şu bu anlamında işaret zamiri.
haa: evet anlamında ünlem.
hasıl: buğday veya arpanın olgunlaşmadan yeşil olarak biçileni.
husa: dert, tasa.
harman: buğdayın dövülmek için toplanması.
hiyye: öyle, evet anlamında onay sözü.
holuz: buğday elemeye yarayan büyük gözenekli elek.
hırka: kazak.
holluk: tavukların yumurtlama yeri, “folluk”.
harım: bahçenin etrafına çalıdan örülen çit
hergeleci: köyün hayvanlarını otlatan sıyırtmaçı (öküzcü) nün yardımcısı olan yavru hayvanları otlatan.
honu: su kabı
hadi: haydi.
halva: helva.
ham: olgunlaşmamış.
hangı: hangi.
haranı: büyük tencere.
hele: öylemi sorusu.
hısım: akraba.
hoppala: olurmu şimdi?
halal: helal.
hatır: itibar.
hepten: topyekün.
hırlama: köpeğin saldırı öncesi sesi.
hodul: kalın, kaba.
hoşbeş: sohbet
höşmerim: süt kaymağından yapılan yiyecek.
harar: kıldan dokunan saman koymaya yarayan büyük çuval.
hasır: kamıştan örülen yazgı.
hışılamak: hafifce ince ses çıkarmak, hafif tazyikli ince akan su sesi.
höle: şöyle.
hora: şurası.
hötte: orası.
halıberi: idare eder anlamında söz.
höteki: o anlamında.
hiye: evet.
hunevi: yoksul ev, dağınık ev.
– i — i –
innak: biraz.
innacık: birazcık.
iradıya: radyo.
ilıca: kaplıca.
ilıcacık: sıcacık.
irgat:tarım işlerinde çalıştırılan amele, günlük işçi.
içgeçiği: amel, ishal olmak.
icar: toprak kirası.
iskemle: sandalye.
iğdiş: hadım edilen (kısırlaştırılan) deve ve at
irham: yünden dokunan kumaş.
ilik: 1. düğme 2. kemik içindeki sıvı.
ini: kocanın erkek kardeşi.
ihicik: işte anlamında.
iilik: iyilik.
ilik: düğme.
ilkin: ilk defa, önce, ilkönce.
işlemek: çalışmak.
izmetçi: hizmetçi.
irbık: topraktan yapılan ümzüklü su kabı.
istar: kilim dokunan tezgah.
isıran: ocaktan kül almak için demirden yapılan alet.
irak: uzak.
iğlek: hayvanların hastalıklısı, bakımsızı, zayıfı.
ingıl çıngıl: boncuk, bujiteri vb.
işılamak: parlamak.
irgın: yorgun.
ivır zıvır : küçük önemsiz eşya.
ispirte: kiprit.
imece: köylülerin yardımlaşarak toplu yaptıkları işçilik.
idare: gaz ile yanan altı honi,üstü camsız,fitilli lamba.
islık: sıklık.
iramak: uzlaşma.
- k -
kırkmak: makasla kesmek.
karıye: köy.
kepenek: koyun yününden yapılan çoban giysisi.
keçe: koyun yönünden yapılan sergi.
kuşak: beyaz koyun yönünden örülen bel bağı.
köcek: oyuncu.
kaynata: kocanın babası.
kaynana: kocanın annesi.
kırmandal: tütün kurutmaya yarayan tezgâh.
kancık: dişi.
külür: mısır (darı)’nın çekirdeklerini sardığı kısım.
külüstür: çok eski.
koruk: üzümün olgunlaşmayanı.
kesecek: makas, bıçak.
köhün: kargıdan veya hayıttan yapılan büyük sepet.
kupa: su bardağı.
kep: şapka.
kaba: olgunlaşmamış, iri, cahil.
kapu: kapı.
keerli: kazançlı.
kere: defa, kez.
kıt: az.
kurdeşen: allerji.
kızılayak: düğünde yemekle taşıyan hizmet eden.
kabahat: suç.
kalbur: büyük gözenekli elek.
kancık: dişi.
kamaa: kaldırılmaz tek sıra dizilmesi.
katı: sağlam.
katık: ekmeğin yanındaki yiyecek.
keyifsiz: hasta, iştahsız.
kil: toprak çeşidi.
kültünk: taş ağaç yarmaya yarayan alet.
küsme: darılma.
köşek: deve yavrusu.
kak: erik,elma ve ayvanın dilimler halinde kurutulması.
karasaban: öküzlerle çift sürmeye yarayan ağaç aygıt.
kasnak: sofrada sini altına konan yuvarlak elek çerçevesi.
kor: odunun yanmış fakat daha sönmemiş parçaları.
kulp: tutulacak yer.
kaklık: dağlarda, kayalardaki küçük su birikintilerine denir.
kıpçık: çokhareketli, yerinde duramayan.
kurnaz: açıkgöz.
kopil: 5 ile 10yaş arası küçük erkek çocuk.
kızan: aileden çocuklar.
kecek: elbise, giyicek.
kavul: anlaşma, sözleşme, kavil.
kıt: az.
kere: defa.
küp: topraktan yapılan ağzı geniş kab.
kumpir: patates.
kaval: ağaçtan yapılan uzun olan delikli nefesli çalgı.
kile: buğday ölçülen 12-14 kilo alan kab.
kama: ucu eğri ve sivri olan bıçak.
kepçe: ağaçtan yapılan büyük kaşık.
kes: buğday döküntüsü.
koşan: koyun ve keçilerin sağıldığı yer.
kese: bezden yapılan torba.
kuzluk: koyun ve keçi yavrularının beklediği yer.
kalbır: çok büyük gözenekli buğday eleği.
kımçı: katır çiftinde katıra yürümesi için vurulan sopa.
kovuk: ağaçların oyulmuş yeri.
keme: fare.
kepez: kadınların dastar altına giydikleri başlık.
kıyna: inatçı.
küt: keskin olmayan.
köşk: balkonun yüksek bölümü.
- l -
laf: söz.
laf ebesi: çok laf bilen.
lüzger: rüzgâr.
lata: kalın tahta parçası.
- m -
merilcen: eylül ayındakı soğuk, sert, şiddetli rüzgâr.
murt: mersin
mintan: sırta giyilen kısa elbise.
mana bulmak: ayıplamak.
mezzet: tellal ücreti.
mıh: çivi.
mıy mıy etmek: alınmak, hafif ağlamak.
mızıramak: gözyaşı dökerek mırıltılı nazlanmak.
mahsul: çiftçinin yetiştirdiği ürün.
melik: saç örgüsü.
maşa: kömür tutan demirden alet.
maar-mıar: çeşme.
mangöz: ambarın küçüğü,tahtadan yapılmış kapaklı buğday kabı.
mera: köyün otlak için kullanılan ortak malı.
merdek: çam ağacından yapılan toprak evlerin düğerlerinin üzerinde bulunan ağaç.
mintan: yelek.
mutaf: yan duran kilim tezgâhı.
mıdıl: çift sürerken hayvana yürümesi için kullanılan ucu çivili sopa.
mayışmak: gevşemek.
milazım: askeri rütbe. (mülazım)
manaa: kabahatli.
-n-
nacap: nasıl?
nadas: toprağın sürülük biryıl bekletilmesi.
nışa: nişa.
netcez: ne yapacağız?
nedecen?: ne yapacaksın?
neddin: ne yaptın?
ne var-yok: nasılsın gibi hal hatır sorma.
narasın: yok olduğunu üzülerek söylemek.
nişleyon: ne yapıyorsun?
-o-ö-
oba: komşu
okka: kilenin sekizde birini ifade eden ölçü kabı.
oban: değirmenin su borusu.
okğa: oldukça ağır avuç içinden biraz büyük taş. “400 dirhem.”
oluk: ağaçtan yapılmış çeşme borusu.
örüm: ekili yer.
övendire: öküz çiftinde öküzlerin yürümesi için kullanılan bir ucu sivri,hem de sabanın toprağının temizlenmesinde kullanılan diğer ucu yassı metal takılı sopa.(mıdıl)
obaçana: komşuya çok giden kişi
oklaç: yufka açmaya yarayan silindirik ağaç parçası.
oku: düğün davetiyesi
ölgün: olgunlaşmış ekime hazır toprak.
örüm bozumu: mahsul’ün kaldırıldığı zaman.
ötebete: küçük eşyalar
öte: uzak.
örük: hayvanı sikkeye bağlayan zincir.
ötebaşa kadar: sonuna kadar.
örme: harman döverken atların dizilerek kalın ve uzun iple bağlanması.
öndün: geçen gün.
-p-
peçe: keçi kılından dokunan kumaş.
pak: temiz.
pala: eski bez parçası.
potur: kıldan dokunan pantalon.
potin: bot.
paldım: eşeklerin semerinin ileri gitmemesini sağlayan arkadan bağlanan kayış.
pine: golan dokumak için kurulan tezgâh.
peştemal: kadınların önüne taktıkları yarım eteklik.
pardı: toprak evlerin tavanına dizilen çam yarmaları.
payam: badem.
palaz: keklik yavrusu.
poçu: atkı, dolak.
paytar: veteriner.
peşkir: mendil.
paalı: pahalı.
penir: peynir.
rabaat: rağbet.
raatlık: rahatlık.
-s-
sınaplı: şeytanlı yer.
seyil: sahil.
seyitmek: koşmak.
sele: kargıdan veya hayıttan örülen orta boy sepet.
safa geldin: hoş geldin.
sintireli: sinirli.
secireli: huysuz.
silbiş: bebeklerin beşikte çişini yaptıkları toprak kab.
sibek: bebeklerin beşikte çişini silbişe ulaşmasını sağlayan karğıdan yapılan boru.
semer: eşşeklere binmek veya yük sarmak için deri, kamış keçe ve ağaçtan yapılan aygıt.
sini: sofrada üzerine yemek tabakları konulan malzeme.
sayacak: üzerine tencere konulan demirden yapılan alet, sacayak.
sefertası: ağzı kapalı tencere.
söğen: harım yapmada kullanılan bir ucu yere çakılan ağaç.
sındı: makas.
saar: tasdik etme anlamında ek.
sıyma: kabuklarını temizlemek.
sancı: ağrı.
semiz: temiz, hastalıksız.
sıırtmaç: sığırtmak (öküz çobanı.)
serili: yere sergi serilmesi.
serin: sıcak olmayan.
sızıntı: ağrı, suyun toprakta çıkması.
sökük: elbisenin yırtık yeri.
sütsüz: hayırsız.
susak: ağaçtan yapılan su içmek için çeşme başlarına konan su kabı.
sındı: makas, kesecek.
safa ırbık: topraktan yapılan orta boy su kabı, genelde misafirlerin su içmesi için veya abdest alması için kullanılır.
sıyırtmaşçı: köyün ineklerini, öküzlerini otlatan kişi.
sağan bakırı: süt sağılan kab.
sağan: süt
sülün: uzun, zarif.
seren: raf
sınıkçı: kırık, çıkık işlerine bakan, olçum.
söbü: enli, uzun, söbe.
samıt: konuşamayan kişi.
sıyırmak: temizlemek
sömürmek:yiyeceği kaşıksız tabağından direk yemek.
savalamak: uzaklaştırmak, defetmek.
sıvışmak: usulce, sessizce kaybolmak.
sinavı: kurnaz.
salmak: bırakmak.
savul: dağılma, vazgeçme.
sıybınmak: sarılarak aşağıya inmek.
savak: büyük arıktan küçük arıklara suyun dağıtıldığı yer
sırf: devamlı.
şuul: meşgul olmak.
şıllık: ahlaksız uçarı kız.
şirlet: şımarık.
şişek: iki yaşında küçük koyun.
şindi: şimdi.
şööle: şöyle.
şarşar: gür ve sesli akmak.
şamar: avuç içinle vurulan tokat.
-t-
tacık: yakın yer işareti.
tıkalı: kapalı.
tılısım: büyü.
tınaz: buğday yığını.
tüüsüz: tüyü olmayan.
taşyağı: gaz.
toşur: küçük iri anlamında.
tosba: kaplumbağa.
tepelik: başa giyilen süslemeli kadın giysisi.
tımar: atın kıllarının temizlemesi ve atın masaj edilmesi.
turluk: çoban çadırlarının üzerine örtülen koyun yününden yapılan örtü.
tozluk çorap: koyun yününden örülen renkli çorap.
toy: genç.
tecir: pazar yeri.
tacir: mal alıp satan seyyar esnaf.
tooz: toz.
toy: düğün.
tellal: ilan eden, halka duyuran
tas: naylon veya metal bardak.
tuvalet: apana, ayakyolu, hela, apteshane, kenef.
tokuç: çamaşır yıkarken kirin iyi çıkması için çamaşıra vurulan ağaçtan yapılan aygıt.
tünek: tavuk sığınağı.
tabla: tahtadan yapılan sofrada üzerine tabak kaşık konan aygıt.
tengerek: ağaçtan yapılan koyun yünü veya keçi kılından ip yapmaya yarayan aygıt.
tepit: arpa ve buğday unundan yapılan köpek maması.
tokat: cezalı hayvanların kapatıldığı yer.
tokatçı: ovaları, evleri, bahçeleri bekleyen bekçi.
toğra: yünden dokunan torba.
tırlak: amel, ishal.
tıkırış: gürültü çıkarmamak.
tırışcı: yalancı.
toru: genç ağaç fidanı (çam, ardıç).
tene: buğday tanesi.
telbis: herkese karşı iyi görünmek isteyen yalancı.
ted: köpeğe uzak dur anlamında.
tekelemek: bakmak.
tak: evlenmeden cinsel ilişkide bulunan kadın.
tarza: tahra.
tek: uslu.
- u-ü-
ufak: küçük.
uçkur: donun belde durmasını sağlayan ipten yapılan bağ.
uhraçana: buğday ekmeği yaparken yastacın üzerine konan unun kabı.
usul usul: sessiz hareket etmek.
ufalama: inceltme.
uramaz: uğramak, hareket etmek.
upuzun: çok uzun.
uzun oturmak: yatarak durmak.
ümzük: kabların ağzından ayrı açılan delik.
ünleme: yüksek sesle seslenmek, bağırmak.
üyük: tarihi şehir kalıntıları olan yüksekçe yer.
-v-
voyn: yakındaki kişiye seslenmek hitap etmek.
vıyn: uzaktaki kişiye seslenmek. (hey anlamında).
velesbit: bisiklet.
vınılamak: havaya atılan maddenin ses çıkarma ölçüsü.

gibi bir yörük sözlüğüne sahip, yerli halktan olmayanların zor anlayacakları bir dilleri ve şiveleri olan aslında öztürkçeyi en güzel kullanan insanların olduğu yerdir

http://www.yildizsozluk.com/sozluk.php?do=word&q=fethiye


DEYİMLER

Şubat 9, 2009

Torpak başahan : Allah belanı versin manasına. Ayaklarahan : Ayaklarını öpeyim manasına Ermeninin Kobeli: Ermeni uşağı, Ermeni çocuğu. (Ermenilerin bu bölgede yaptıkları zulüm ve acımasızlığı ve Ermenilerin zalimliğini ifade eden bir sövgu ve hakaret deyimidir.) Davunun kökü : Çok konuşma manasına hakaret deyimi İllimin Perki : Çok konuşma manasına hakaret deyimi Zukkumun kökü : Çok konuşma manasına hakaret deyimi Üzü fışkılı: Kötülük yapan kimse için kullanılan deyim Fışkı diden: Kötü bir iş yapan kimse için kullanılan deyim Tepme dökme: Hayvan gübrezini yakacak haline getirmek için yere kalınca serip çığnayarak sertleşmesini sağlamak. Tepme Çıkarma:Y ere serilmiş,sertleşmiş ve kurumuş olan hayvan gübresini yakacak hale gelmesi için kalıplar halinde kesme ve ali. kaldırma. Harık atlama: Ergenlik çağına girme Kazan Çökertme: Ayranı kazanda kaynatıp lor peyniri yapma Düvürçülük etmek: Evlenecek erkeğe kız istemek Gorbagor: Ölen kimsenin kötülüğünü anlatmak için kullanılan “yerin dibine batsın” anlamında deyim. Lobiya sökümü: Bağ ve bahçe işlerinin sona erdiği zaman, sonbahar. Kara güz: Sonbaharın son bölümü. Otbiçimi: Tarlalardaki otların biçilme zamanı, yazın ilk ayları Orak ayı:Buğdayların biçilmesi zamanı, Ağustos ayı. Irgat Etmek: İmece usulu ile bir iş yaptırmak için adam toplamak. Kud möhteber: Tembel, yerinden kalkmaya üşenenler için kullanılır. Meth ettik, haçı koynundan çıktı: İyi meziyetleri olan birisinin kötü bir yönü görüldüğünde söylenen bir deyimdir. Başına akşamlamak: Sevmediği bir şeyi yapmak zorunda kalmak


KELİMELER


 Gumbuz: Yumruk Gada: Kardeş Gafuga: Güğüm, Su koymaya yarayan kab. Debbe: Güğümün büyüğü. Tandırda su ısıtmak için kullanılan su kabı. Segirtme : Koşma Hodak : Öküz çobanı, öküzleri otlatan küçük çoban. Majgal: Öküzleri otlatan veya koşumda idare eden büyük çoban Ganderef kayışı: Öküz arabasına boyunduruğu bağlayan kayış Makine: Eskiden kamyona verilen isim Zıran: Azgın eşek Şişek: Kuzunun büyüğü Mozuk: Dananın büyüğü Kartel: Patates Lobiya: Fasulye Den Lobiyası: Kuru fasulye Pisik : Kedi Tezek: Hayvan gübresinden yapılan yakacak Tepme: Hayvan gübresini yakacakhaline getirme ,tezek h Harık: Tarlaları sulamak için yapılan Su yolu, ark,avgın. Galat: Fındık çubuğundan yapılan Sepet. Kalacoş: Suyu alınmış yoğurttan ekmek doğranarak yapılan yemek. Haşıl: Kalın öğütülen buğday unundan yapılan yemek. Keyveni: Aşçı Düvürçü: Düğüne özel davetle giden ve düğün sırasında bazı masraflara katılan kimseler. Çimmek: Suda yüzmek veya banyo yapmak Lerdiven: Merdiven Arustak: Tavn arası, Evin tavan kısmında yapılan yüksek bölüm, ardiye Hizek: Kızak Soharıç: Yemek pişirirken Soğanı yağda kızartma. Galmas: Harman zamanı çıkan buğdaydan çocuklara başhiş yerine verilen pay. Merek: Samanlık Dam: Büyük baş hayvanların konulduğu ahır. Kom: Küçük baş hayvanların konulduğu ahır. Huşku: Küçük baş hayvanların gübresinin kurutulmuş hali. Gılık: Koyun gübresi Sürgüç: Bulaşık yıkamak için kullanılan bez parçası. Kehriz: Lavabo yerine kullanılan yer. Kenif: Tuvalet Zibil: Çöp Sitil: Yemeğe katılacak soğanlı yağı pişirmek için kullanılan küçük tava. Teşti: Büyük leğen. Lenger: El yıkama leğeni Aşkana: Tandır bacası Hepenk: Tavan kapısı Herk: Toprağı alt üst olacak şekilde sürülüp nadasa bırakılan tarla. Kurç: Yağı tamamen alınmış lor, yağsız çökelek. Ayam: Hava, iklim Tütünlük: Kadınların tandır yakarken giydikleri iş elbisesi. Egiş: Tandır ateşini karıştırmak için kullanılan ucu kancalı uzun demir. Sahan: Yemek tabağı Gugul: Tandırda pişirilen yuvarlanmış ekmek, kalın galeta. Sifariş: Sıpariş Per: Koyunları dışarda sağmak için etrafı çevrili alan. Peg: Küçükbaş hayvanların yazın gece dışarda yattıkları etrafı çitle çevrili yer. Kozuk: Eski, bakımsız yapı Kalak: Tezek yığını Yöreme: Yamaç Cıcık: Güzel Gobak: Biçilmiş otların destelenerek toparlanması. Kak: Kurutulmuş elma Hedik: Bulgur yapmak için pişirilmiş buğday Kud: Kötürüm, felçli Galef: Küçük kulübe, bağ, bahçe, tarlada barınmak için yapılmış kulube Termaş: Kötü Fıstan: Entari,kadın elbisesi Kaybana: pis, kötü manasına Kullankuç: Salıncak



http://cayirozuavginsiz.azbuz.com/blog/yazi/oku/5000000004715093/KOY-FIKRALARI–DerleyenSuleyman-AtmacaLazarifoglu


KIRMIZI YAĞLIKLI GIZ ÇOCUĞU

Şubat 6, 2009

Zamanın behrinde bir gız çocuğu varımış. Anası -köye gelen çerçiden- bir gırmızı yağlığınan bir gırmızı entari almış.Gız çocuğu, gırmızı yağlığınan gırmızı entarisini çok sever imiş. Allah’ın gününe erinmez osanmaz giyerimiş entarinen yağlığı. Onun uçu oba bu gız çocuğuna “gırmızı yağlıklı gız çocuğu” demiş, lakabı: gırmızı yağlıklı gız çocuğu galmış. Bir gün “gırmızı yağlıklı gııız” dee çığırmış anası.” Ekmeğin arkasına iki yağlı çörek çarptıydım; gadasını aldığım durma haydi tandırdan al gel, çıkılayım da ebene götür. Zavallı yesin sıcak sıcak… Şar şaapaz get gel” Gırmızı yağlıklı gız çocuğuda da bağlamış yağlığını entarisini de geymiş. Anasının çıkıladığı azık çıkınınıda almış. Düşmüş yola… “yavrıım davşan ormanının içinden Cini mağaranın önünden var. Çallı Punar’dan bir su doldur. Eğlenme Eben sıcağan arnında bostan bekliyor.Acıktı zahar avratcağaz..” “Olur eğlenmem ana !” demiş Gırmızı Yağlıklı Gız Çocuğu. Meşelikten geçerken çalıların arkasından bir hışırtı duymuş. İki üç adım atmış atmamış, danadan böyük attan güççük boz tüylü bir canavarınan hapa hap olmuş. Gırmızı Yağlıklı Gız Çocuğu elindeğa azzık çıkınını düşüre yazmış korkudan Gözleri de cıncık gibi göm gööö imiş gavurun… “Uğurlar olsun hatın .nereye gediyon böyle” demiş canavar. “Ebeme gediyom.” Demiş Gırmızı Yağlıklı Gız Çocuğu. “Anam çörek çarptıda.Çallı punar’ danda soğok su doldurucüüm…Ebem bostan bekliyor Gayaltı’nda, ona götüyüyom.Ha adım da “hatın” değal Gırmızı Yağlıklı Gız “ demiş. “Gusura galma bilemedim kölesi olduğum. Öyle ise sen suyu dolduranaça , ben önden varıyımda haber ediyimm ebene .Yazzık avratçağıza ağ pürçayinen…bi başına bostan bekliyor.Sende avara olma tez gel emi” Canavar savuşuvermiş.Gızı orada yemeye kalksa, bir yolcuya avcıya denk gelirim dee düşünmüş. Gırmızı Yağlıklı Gız Çocuğu , papaççe toplayım, kebeleklerin ardına gediyim, guş sesi dineyim diyeneçe canavar çoktan varmış ebesinin yanına. Gızın ebesi yeleğini atkısını dala asmış söğüdün gölgesinde otururumuş.Canavar uğrun uğrun yanaşmış.Çalıları hışırdatmış mahsus ki beni duysun deee.. “Kim var orada” de seslenmiş avratcağaz. Canavar sesini inceltmiş” Ebe benim, Gırmızı Yağlıklı Gız. Anam sana azzık savdı” demiş.” “ooooyh ebesi gurban olsun onu yardana. Çalının arkasında durma ayağana tiken batar gadasın aldığım.Yanıma gel.”demiş . Canavar bir sıçıramış çalının arkasından, gızın ebesini hap yutar gibi çiynemedenden yutmuş bir solukta.. Avratcağızın yeleğini de daldan almış giymiş.Atkıynanda başını gözünü eyice bürümüş, kuyruğunu da kıvırmış bostanın içine yatmış. Aradan iki –bilemedin- üç dakka geçmiş geçmemiş Gırmızı Yağlıklı Gız çıkagelmiş. Yoldan çığırmış : “Ebeeeee ….ebeeeee sana azık getirdim “ Sesini inceltmiş canavar “Bostanın içindeyem yavrım. Elindeğaleri söğüdün altına goyda yanıma gel hele” Gırmızı Yağlıklı Gız hevtiklenmiş . “ Bu ses ebemin sesine benzemiyor ya hayarlısı. Hastalandı’mola “ dee düşünmüş. Elindeğaleri söğüdün altına goymuş uuscadan. Hemen yanına varmamış. Şüphelenmiş ya gavurdan….Bakmış ki ebesi beriden öte… “ Abari kolların nağadara böyük ebe ?” “Bire golum gopsun…bostan gazmalamaktan golluk hayarımı galdı sündü getti” demiş canavar. “Abari gulakların nağadar gıllı ebe?” “ Gocadım gayri, insan gocarsa gulağanda gıl biter tülü gızım “ demiş canavar. “ Gözlerinde halbır gibi açılmış ebe “ “ Gözüm çıksın görmez oldu soyka onun uçu ayırıyom böyle halbır gibi ”demiş canavar. “ Abari dişlerinde nağadar sivri ebeee” “ Tah nerdeee.. benim ağzımda dişmi galdı , hepi döküldü. Agan dakma diş yaptırdıydı. Dokturda böyle araya verdi dişlerimi. Ağzımımın içi şakır şakır daşlı tarla gibi. Ne yediğimden bir dat alıyom nede içtiğimden.İstersen gelde yakından bak” demiş canavar. Gırmızı Yağlıklı Gız çocuğu yaklaşınca, canavar sırtından yeleği çıkarmış kürelemiş, başından atkıyı sıyırmış yere çalmış… Gızcağız “ gık” diyemeden onu da yutmuş hap yutar gibi çeynemeden. Garnı doymuşya canavarın, uyuya galmış. Hem ebesini hem gızı yutunca töhmelemiş gavur sığlaşamazımış…. Canavar öyle bir horlamaya başlamış ki “Artmak”tan duyulur sesi… O sırada Ali Ede “Guruçay”dan ağrı “Unsuz” a kök yarmaya gidermiş . Horultuyu duyunca gelmiş bakmış ki canavar bostanda zayakıl getmiş dal aykırı yatıyor. “ Hele gavura hele” dee zavurlamış amma canavarın uyanacağı yok. Vurmuş gafasına paltanın sapıynan. Gırmızı Yağlıklı Gızı da ebesinide canavarın garnından çıkartmış. Hep barabar Gırmızı Yağlıklı Gız Çocuğunun getirdiği çörekleri yemişler. Ali Ede yoluna devam etmiş Unsuz’ a doğru. Gırmızı Yağlıklı Gız Çocuğu, ebesine söz vermiş “bir daha töbeler töbesi canavarın lafına aldanırsam” dee..Köye dönerken bakmışlar ki Davşan Ormanı eski şen günlerine geri dönük; davşanlar cirit atıyor…

Avşar Obasından ALINTI .Emeği GEÇENLERE sonsuz teşekkürler.Çok güzel olmuş

http://teberik-46.hareketforum.biz/bunlar-biliyor-musunuz-f1/en-guzel-hikayeler-t11.htm


YÖREMİZDEN DİLİMİZDEN SEÇMELER

Ocak 12, 2009

A
Abrul: Nisan
Abuş: Şapşal
Accuk: Azıcık
Aclanmak: Acıkmak
Adref: Etraf
Afkurmak: Havlamak
Ağanamak: İnlemek
Ağarlamak: Ağırlamak
Ağıl: Küçükbaş hayvan ahırı
Ağırşak: Eğerceğin yuvarlak parçası
Ağrı -den: doğru anlamında bir edat
Ağuşuk: Yarı açık
Ahaca: İşte burada
Akak: Ormanda artık suyu olmayan, dibi taş, eski su yolu
Akınmak: Kaymak
Alaf :Hayvana verilen bitki demeti
Alamuk: Yağmurdan sonra güneşin bulutların arasından tesirli bir şekilde vurması
Alemeşkere: Alenen, insanlar görecek-duyacak şekilde
Allahu Alem: Allah bilir (tahminlerde kullanılır)
Andır: İşe yaramaz, fena, kötü
Andır galsın: Yerin dibine geçsin
Angaz: Büyük, ağır ve hantal eşya
Anlak: Meydan
Annaklamak: Gözlemek, bakmak
Angıramak: 1) Avazı çıktığı kadar bağırmak
2) Eşeğin anırması
Aranko: Boş boş, serseri gibi gezen
Arkulu: Paralel
Arkurulamak: Yan tarafa doğru gitmek
Aşana: Geleneksel evlerde mutfak
Aşar: Turşusu kurulan madde
Aşki: Tevekkeli
Atlamak: Ayıklamak
Ateşlük:,Ateşlik Geleneksel evlerde ateşin yakıldığı kısım
Avara: Boş gezen
Avu: Ağu Zehir
Ayam: Hava, hava durumu
Ayama: Lakap
Ayu: Ayı
Azuk: Yiyecek
B
Bacca:bahça Bahçe, fındık bahçesi
Bad: Koyun geceleme yeri
Bardabaş: Çok gürültü yapan kişi
Başşak: Soğlama Fındık toplandıktan sonra geri kalan artıklar
Bayak: Az önce, demin
Bece: Bu gece
Bed: Kötü, çirkin
Bek: Sert
Belertmek:(gözünü) 1) Gözlerini iyice açmak
2) Gözünü açarak korkutmak
Bere,pere: Koyunların sağıldığı yer
Besbelli: Herhalde, belli ki
Beter: Çok, fena
Bezene: Bezelye
Bıldır: Geçen sene
Bibi: Büyük hala
Bileki: İçinde ekmek yapılan çamurdan kap
Bitduma,Citduma: Azıcık
Boydak: Tek başına, başıboş
Bozaltı: Alaca karanlık
Böce,Böğce: Fasülye
Böğün: Bugün
Bulaşuk: İspiyoncu
Buymak: Üşümek
Buzakluk: İnek rahmi
Büngüldemek: Yerinde duramamak, oynamak
C
Caht: Gayret, çaba
Camış: Bir büyükbaş hayvan türü
Caplama: Fraktıya yatay olarak çakılan çıta
Caranak: Sağanak yağmur
Caydak: Tek başına, yalnız
Cazı,Cazi: Cadı, fesat kadın
Ceccal: Çok yaramaz çocuk, deccal
Celecoş: Keş’ten yapılan bir tür yemek
Cenik: Giresun Dağlarının kuzeyinde kalan yöre ve bu yöredeki köyler
Cereme: Zahmet, eziyet, sıkıntı
Cıbban: Alkış
Cıbıldak: Çıplak
Cıdık: Tuzak
Cıftır: gibi Çok hızlı bir şekilde
Cılga: İnce su yolu
Cımbış: Komik, şaka
Cıngıl: Bir nevi tenekeden yapılmış kulplu su kabı
Cırıtta: Bir tür hamur kızartması
Cırıtta: gibi uşak Su gibi delikanlı
Cırmak,cıymak: Ağaç kökünün uzantıları
Cıscıbıl: Çırılçıplak
Cıvırtmak: İshal olmak
Cicük,Cicik: Meme
Cidduk, Cıddık, Cındık: Ufaklık, sevimli çocuk
Cinibiz: Keskin zekalı, hafızası kuvvetli
Citduma,Bitduma: Azıcık
Cilim: Çok yapışkan bir tür çamur
Cimbar: Harabe yer
Cimcük,Cimcik: Çimdik
Ç
Çakal: Yağmuru Aniden bastıran kısa süreli yağmur
Çakır: Bir bayan ismi
Çakır Gözlü: 1) Renkli gözlü 2) Ela gözlü
Çalpamak: Çalkalamak
Çangal: Fasülye sırığı
Çapula: Eskiden giyilen bir tür ayakkabı
Çaput: Eski elbise
Çara: İnekten gelen akıntı
Çaruk: Ayakkabı
Çatmak: Rastlamak, rast gelmek
Çavgun,Çağulgun: Esintili yağan yağmur
Çaytak: Bacakları dışa doğru eğri kimse
Çeç: 1) Ayıklanmış fındık 2) Madeni para
Çekek: Küçük gemi barınağı
Çencik, Çencük: Kapı mandalı
Çentiği: Dasdar’dan yapılan bir tür çanta
Çentik, Çentük: Çizik
Çepni Çepniler,: Türkiye Türklerinin ataları olan oğuzlar’ın 24 boyundan Üçoklar’ın Gökhan kolundan , dört oğuldan biridir. (Bayındır, Peçenek, Çavundur, ve Çepni)
Çettüğüm: Kördüğüm
Çerkez Bıçağı: Yöreye özgü hamsiye benzer küçük bıçak
Çıpırtlak: Çok renkli, rengi parlak, alacalı bulacalı
Çiğsenti: İnce yağan yağmur, çiğse
Çileklik Çalı çileği.: Yaprağından çorba yapılır
Çimmek: Yıkanmak, yunmak
Çitemek: Dikmek, tutturmak
Çivit: Limon, mandalina gibi meyvelerin çekirdeği
Çort: Dikenlik yer
Çotanak: Birkaç fındıktan oluşan fındık demeti
Çöğör: Mısırın biçildikten sonra toprakta kalan kısmı
Çölük: Küçük ağaç parçası
Çömen: Otluk
Çöten: Darı anbarı
Çömez: Ufak çocuk
Çükelik,Çükelük: Çökelek
Çürük Ayı :Temmuz ayı. Ağustos ve Temmuz çürüklük ayları olarak bilinir.
D
Da: Anlamı güçlendiren ek
Dadduk: Sevimli, tatlı
Danil: Geveze, dangalak
Darlanmak: Sıkılmak, bunalmak
Dasdar: Yün kilim
Davun: Kötü, andır
Debertmek: Debelenmek
Değermen: Değirmen
Depebızdık: Takla
Derbey: Bir tür lastik ayakkabı
Deydağa: İşte orada
Deyha: İşte şurada
Dibek: Tahıl tanelerini dövmeye yarayan taştan oyulmuş araç
Dibek,Depük: Kuru
Dibleğ: Giresun’a has bir yemeğimiz
Dişemek: Yontmak, keskinleştirmek
Divrin: Bir ağaç türü
Divron: Ucu V şeklinde uzun sopa
Dizlik: Uzun erkek donu
Dobuç: Sivriliğini kaybetmiş, körelmiş
Dodoli: Pipi
Dozik: Dangalak
Duman: Sis
Dundar: Üstü kapalı yer, sığınak
Düdek: Ham, olmamış meyve
Düşün: Mola, ara
E
Ebeguşağa: Gökkuşağı
Ebrimek: 1) Erimek 2) Eskimek
Efrini almak: Acıdan dolayı aklını almak
Eğercek: Yün eğirme aleti, kirman
Eğratlık: Bir tür imece
Ehel: Ehil, usta
Ekinci: Güneyli (Şebinkarahisar, Alucra, Çamoluk, Gümüşhane yöresi insanı)
Elçi: Evlilikte aracılık eden kişi
Elguvan: Mor renkli bir çiçek, ergüvan
Encamı: Topu topu
Enük: Kedi köpek yavrusu
Eşkere: Alenen, açıktan
Eteklik:, Eteklük Etek
Evlürmek: Yetmek
Evsi, Öğseğ: Bir kısmı yanmış odun parçası
Evşün: Ekmek çevirmeye yarayan alet
Evza: Kibrit
Ey: Bir seslenme edası
Ey vermek: Seslenmek, çağıran kişiye cevap vermek
Eyhe: Sana göre hava hoş
Eylenmek: Oyalanmak
F
Fagaz: Bir armut türü
Fanila: Kollu atlet
Farfara: Bir tür meşale
Farimek: Hafiflemek, rahatlamak
Faşırtı: Parazit, Cızırtı
Fayrap: Birden alevlenen ateş
Felfekiç: Paramparça
Fene: Çok
Fer: Derman, hal, kuvvet
Feşel: Yaramaz
Fetir: Sac üstünde yapılan bir çeşit kızartma
Fırfıkıç: Ağzına kadar dolu
Fırıç: Pişmiş meyve
Fırtana: Fırtına
Fışkı: Dışkı
Fışırtmak: Fırlatıp atmak
Follamak: Kabuğunu ayıklamak
Foni: Bir ucu geniş, bir ucu dar; kaplara su doldurmaya yarayan gereç, huni
Fosaldak: Suyunu çekmiş
Fösük: Dişsiz, dişleri dökülmüş
Fraktı: Örme çit
Fuzuli: Boşu boşuna
G
Gabalak: Galdiriğe benzer bir bitki
Gaban: Kaş, yamaç
Gaccuk: Kadar
Gacır: Yaş fındık kabuğu
Gagiliç: Biçimsiz, tipsiz
Gagit: Kuru, dölsüz
Galdirik: Dere kenarlarında yetişen, turşusu da yapılan bir bitki türü
Galemlik: Bacanın üstüne, kuşların yuva yaptığı bölüm, bir nevi baca kapağı
Gambak: Kel
Ganayaklı: Sakin, uysal
Gararbazar: Göz kararı, aşağı yukarı
Garcaşturmak: Tahrik etmek, karıştırmak
Garduf: Patates
Garer: Karar, tam kıvamı
Garsamba: Ev içindeki eşya kalabalığı
Gartobak. Patates
Gasavet, gasevet: Dert, sıkıntı
Gasmuk: 1)Kabuk 2)Kusmuk
Gasmuk: bağlamak Pislikten adeta katran bağlamak
Gavsak,Gavsun: Fındığın dışındaki yeşil kabuk
Gavun :Armudu Bir armut çeşidi
Gavunç: Hadım
Gaybana: Kahrolasıca, andır, hayrı dokunmayan
Gayda vurmak: Türkü söylemek
Gaydelenmek: Genellikle kendi kendine yavaş ritimli türküler söylemek
Gazel. Dökülmüş yapraklar
Gebiç: Kenarı olmayan
Gebiççi: Değirmenci
Gecin: Ayıklanmış fasülye kabuğu
Geçi, Ğeçi: Pis kötü şey, kötü insan, domuz
Gedik, Gedük: Oyuk
Gegecen: Bir çeşit orak
Gelçek. Merdiven
Gelincik: Kediden küçük, fareden büyük
Gerevi: Dal eğmeye yarayan ucu bükük sopa
Gıbrağa: Kurbağa
Gıdık: Küçük yumurta sepeti
Gıran: Köyün ya da mahallenin genellikle merkezine yakın, boş ve düz arazi
Gırnap:, Gınnap İp
Gırklık: Koyun kırpma aleti
Gırkmak: Kırpmak
Gışmık: Hayvan tekmesi, çifte
Gıynak: Tekleme fındık gavsağı
Girebi: Küçük balta
Glik: Sacda yapılan küçük ekmek
Gofil, Kofil: Fıçı
Goğoz, Goğuz: Aralı, hafiften açık(kapı)
Gogil: Saçların örülüp, başın arka tarafına 2 parça halinde toplanmasıyla oluşan saç demetinin her biri
Gohnik, Kohnik: Yaşlı kimse, moruk
Golan: Odun taşırken sırta sarılan ip
Goşmak,Goşama: İki eli birleştirerek yapılan büyük avuç
Got, Kot: Eski bir ölçü birimi
Gölük: Hayvan sürüsü
Güçük: Ayı Şubat Ayı
Göğnümek: Meyvenin kararıp yumuşaması
Göreslenmek: Göresi gelmek
Gumbul: Büyük sepet
Guruş: Taşı Evin ateşliğindeki çıkıntı taşı
Guvak: Kepek
Guytak: Çukur, kuytu
Güman: Umut
Gübür, Küpü:r Pislik ve toz kırıntısı
Güni: Güney
Güve :Tahtakurusu
Güvenek: Bir tür iri sinek
Güzine: Bir tür soba
G
Ğeçi, Geçi: Pis kötü şey, kötü insan, domuz
H
Ha: Anlamda kesinliği artıran bir nevi önek
Haböle,:Haşöle
Haole: Böyle, şöyle, öyle
Habu,Haşu,:Hau Bu, şu, o
Habura,:Haşura
Haura: Bura(sı), şura(sı), ora(sı)
Hacat: İhtiyaç
Haccak: Güzel
Haçan: 1) Madem 2) Ne zaman
Haçan ki: Ne zaman ki
Halefet: Muhabbet, sohbet
Halik: Küçük taş
Halpıtmak: Yoğurt yemek
Haltuk: Buzağının boynundaki ip tasma
Happak: Sade yoğurt
Harar: Büyük örme sepet
Harın: Dayanıksız
Harez, Harız: Boş bırakılan arazi
Hartama: Çatıyı kaplayan tahta
Haset: Kıskanç, fesat
Haşindi: Tam şimdi
Haşlak: Yakıcı, kavurucu
Hatça: Hatice adının yöresel söylenişi
Haus: Hafız adının yöresel söylenişi
Havse: Hafize adının yöresel söylenişi
Hayana: Önden
Hayat: Evin girişi, antre
Helenpi:r Külüstür, angaz
Helim: Halim adının yöresel söylenişi
Helle: Un çorbası
Henki :Yaşlı, ihtiyar
Henkimek: İhtiyarlamak
Hennük :Toprağı suya doyuran yağmur
Hepek: Gizli geçit kapağı
Heri
Herk: Tarlaların sürülmesi işi
Hers: Hırsla karışık sinir
Herslenmek: Sinirlenmek
Hevlane: Küçük tencere
Heysin: Hasan adının yöresel söylenişi
Hılli: Göründüğü gibi olmayan, sinsi
Hıntak: Gevşek, tıkız olmayan
Hınkırmak: Sümkürmek
Hırp etmek: Örtmek
Hırtlamak: Ezerek parçalamak
Hışır: Eski, kırık dökük
Hızan: Çocuk ve torunlar
Hızar: Büyük testere
Hızım: darı Zayır mısır
Him: Duvalın temelinin oturduğu çukur
Hirtik: Dirliksiz, fesat çıkaran
Holasa: Gelişigüzel yapılan iş
Hollama:k Ayıklamak, follamak
Honça:,Hemençe Küçük yün torba
Hopalak: Tombul
Hopçurmak: Bir şeyin içine zıplayarak atlamak
Hopul: Unun tortusu
Horon: Kemençe ve tulum(gayde) ile oynanan yöresel oyunumuz
Horsa: Heves
Horsasını almak: Hevesini almak
Horsası geçmek: Hevesi geçmek
Hortik: Ayı yavrusu
Hoşkil: Kumar
Hoşkuran,Hoşuran: Bir tür bitki
Hoşmak: Bir yemeğimiz
Hozan: Sık çalılık
Höl: Islak
Höldirik: Dandik, adi yapılı eşya
Hörelenmek: Kafa tutmak, dayılanmak
Höshöldüremük: Tadına varılamadan alelacele içilen çay
Höşül: 1) Bulanık sıvı 2) Çayın dip kısmı
Hulukçu gibi gezmek: Kalabalık bir halde ve çokça gezmek
I
Imımak: Isınmak
Imık: Ilık, ne sıcak ne de soğuk
Irgamak: Sallamak, hareket ettirmek
Irgat: Amele, işçi
Irıb: Yöntem, püf noktası
Istınka: Ağzına kadar dolu
Işgın: Fındık filizi
İ
İçlik: Gömlek
İğdiç: Eğri bacaklı
İkretmek: Tiksinmek, nefret etmek
İlekigün,Lekigün: Önceki gün
İlistir: Metal kevgir
İndem: O kadar da
İrepata: Ekmek yapmaya yarayan yassı alet
İsiyin: Hüseyin adının yöresel söylenişi
İşmar etmek: Baş, göz ve elle işaret etmek
İyicene: Hepten, iyice
İzavra: Köle, amele

Jile:Zile Pekmezi Bir pekmez çeşidi
K
Kabakçı: Ordulu
Kakmuklamak: Yumrukla itip kakalamak
Kaliser: Şebinkarahisar
Kapşon: Giyeceklerin başlığı
Karakış Ayı: Aralık ayı
Karalastik: Lastik ayakkabı
Karatağuk: Bir çeşit kuş
Karşılama: Kemençeyle oynanan bir Giresun oyunu
Katakulli: Oyun, üçkağıt
Katuk: Ayran
Kavuma: gitmek
Kaynarı :Ölmeyesice
Keçemen: Kertenkele
Keçibaş: Kafasının kenarları saçlı, ortası kel kimse
Kelçük: Meyve koçanı
Kelem: Karalahananın kökü, soyulup yenir
Keleplemek: Fırlatıp atmak
Kelif: Basit baraka
Kemçük: Biçimsiz, çukurca
Kemre: Hayvan gübresi
Kenef: Tuvalet
Kerenti: Tırpan
Kesek,Kötek: Kısa çubuk
Kesmük,Kösmük: Dövülürken savrulan tahıllar
Keşan: Yöreye özgü çubuk desenli şal
Keşgül: Su kabağı
Keşik: Sıra
Keşir: Meyvenin yenilmeyen kısmı
Keyfanı: Kocakarı, ihtiyar kadın
Kıble: Güneyden esen rüzgar
Kıymık: İnce odun parçası
Kile: Eski bir ölçü birimi
Kiraz Ayı: Haziran ayı
Kiraz Duzlusu: Kirazı soğanla kavurarak yapılan bir yemek
Kirko: Tirizme vurma aleti
Kittik: Küçük sabun parçası
Kodaman: Yaşlı ve zengin kimse
Kofil: Fıçı
Konuşuk: Laf, konuşulan şey, söz
Kopça :1)Düğme 2)Kısa bacaklı kimse
Kopuk. Serseri, it gibi gezen
Korgon çorbası: Mısır çorbası
Koruk: İçi boş fındık
Köm: Ağır
Kömeç. Kuru ağaç parçası
Köstü :Köstebek
Köstüre: Yuvarlak bileme taşı
Kuma: Aynı erkekle evli kadınlar
Küpbaş: Koca kafalı, kafası büyük
Küpü: Baltanın sırtı
Külek: kafalı Koca kafalı, kafası büyük
Kürtük: Dağlarda yazın bile erimeyen kar yığını
Kürün: Sulama amacıyla içi oyuylmuş ağaç
Küskülemek: Gaza getirmek
Kütmek: Küçük tahta tabure
Küveç:,güveç Ağaçtan yapılmış kap
L
Laz armudu: Giresun’a has bir armut türü
Lobya, Lomya: Fasülye
Lobut :1) Büyük değnek 2) Şişman ve iri adam
Löç: Çok ıslak, suya doymuş
Lülemek: Bir şeyin ucunu yontmak
M
Mabeyin: Oda
Macir: 1) Göçmen 2) Gürcü (Acaralı)
Macirce: Macirlerin konuştukları dil; Gürcücenin Acara şivesi
Mada: İştah
Mafir:Defa, kez, kere
Mahna: Sebep, semete
Mahnaliğin: Sebebine, sayesinde
Makluvat: Zayıf yabani hayvan
Makta: Orman kesim işleri
Mam: Bir tür oyun
Mandalin: Mandalina
Maslı: Sepet çubuğu
Maraz: Ruhi hastalık, sıkıntı
Marşaba: Su kabı, maşraba
Mavzer: Tüfek
Medek: Dişi manda
Meğel: Küçük geniş çapa
Meh: Buyur, al
Mendabur: Aşırı derecede pis insan
Merek :Serenti’ye benzer yapı, ot saklanan yer
Merulcan: Taze diken ucu
Miyese,: Meyse Miyase adının yöresel söylenişi
Mısgıç: Cimri
Mısmıl :Uyuşuk, tembel
Misir: Bir çeşit domates
Mamali,: Momuli Peynir kurdu, küçük böcek
Mudara: Sağlam olmayan kalitesiz
Mugalif: Zayıf, dayanıksız
Mundar: Pis
Mühkem: Sağlam
N
Nacak: Küçük et doğrama baltası
Namazlağ:, namazlık Seccade
Nene: Nine, babaanne ve anneanne
Nezük,Nezik: Güzel, tatlı
Nifi: 1) Eskiden açık saçlı, çember takmayan gayrimüslim kadınlarına verilen ad
2) Çok açık saçık giyinen kadın
O
Obuz: Büyük su arkı
Okaru,: Okarı Yukarı
Osmak: Kıyaslamak, vuruşturma
Oslama: Boşuna
Oyrak: Çukur arazi
Ö
Öğürsemek,Örsemek: İneğin boğa istemesi
Öklemek: Bağlamak
Örkenmek :Taklit etmek, özenmek
Ötürmek: 1) İshal olmak 2) Kötü kelimeler kullanarak konuşmak
P
Paçka: Küçük ev, serentiye benzer yapı
Paçuri: Paçavra
Padar: Çamın dış kabuğu
Pağaç: Külde yapılan ekmek
Pahal: Kıskanç, çekemeyen
Palak: Ayı yavrusu
Palan :İnce minder
Palaz: Bir fındık türü
Palas Pandıras: Apar topar, Patır kütür
Pancar: Karalahana
Pança: 1) Pençe 2) Çok kıllı erkek eli
Pantul,: Pontul Pantolon
Papara: Dayak
Parabelli: Bir tür silah
Pasa: Habire, devamlı
Pattangoç: Bir çeşit oyuncak silah
Patoz: Fındık çekme makinası
Payandura: Destek
Paykırtmak: Kaçırmak
Pee: Taş duvar
Pelit: Meşe ağacının meyvesi, palamut
Pere, Bere: Koyun sağma yeri
Pervaz: Kapı, pencere kenarları
Peş: Ek, yama
Pezük: Pazı bitkisi ve yemeği
Pıddak: Patlamış mısır
Picali: Bezelye
Poğol, Poğul :Suda pişmiş mısır
Pöstekisi Çıkmak: Pestili çıkmak
Pur: Sert kumlu toprak
Putana :Tahta turşu saklama kabı
Pür: Çamın iğne gibi olan yaprakları
R S
Sağrak: Yağ saklama kabı
Sahan: Bakır kap, tabak
Sakırca: Beyaz çiçekli, kökü yumurtayla kızartılarak yenen bir tür bitki
Sakırtlak: İnsana yapışan böcek
Sali .1) Salih adının yöresel söylenişi
2) Salı günü
Saplıyak: Metal yemek kepçesi
Sarıcalı. Balsız bir arı türü
Sasuk: Tatsız
Sazmak: Islak çimen, bataklık
Sef: Yanlış, hata
Seğiretmek: Fırlayıp koşmak
Semete: 1) Vasıta, sebep 2) Uyku mahmurluğu
Sepetbaş: İçi boş kafalı
Serenti: Yöreye has bir yapı, bir nevi kiler
Sıçan :Küçük fare
Sırappa: Sıraya dizili
Sırgan: 1) Isırgan otu ve yemeği
Sibek başlı: Gıcık, aksi, inat
Simelek: Uyuşuk
Sinmek: Saklanmak
Siron: Giresun’a has yufkadan yapılan yoğurtlu bir yemek
Sökütmek: Üstünü başını çıkartmak
Söykenmek: Yaslanmak
Sulu Sepken: Sulu yağan kar
Suluk: Süzme konulan yer
Süflü: Pasaklı
Sümüç: Parmak boyunda ölçü birimi
Ş T
Ta: Daha
Taflan: Kiraz’a benzer bir meyve, Karayemiş, Anadolu’da Laz kirazı olarak da bilinir.
Taflan: Tuzlusu Taflan’dan yapılan Giresun’a has bir yemek
Takkuma: Yöreye has bir kuş
Talanmak: Habire birşeylerle uğraşmak
Tam: Ahır
Taran: Sudaki taşın altındaki boşluk
Tasal: Takatsiz, tembel
Tasattuk etmek: Dağıtmak
Tay: Yük, parça
Taylanmak: Hazırlanmak
Tehin: Çok hızlı hareket eden küçük bir hayvan
Tehin gibi: Atik olmak, eli çabuk olmak
Tekne: Gazuntusu Son çocuk
Telaşa:Telaş
Telaşiya Kalmak: Telaşa düşmek, telaşlanmak
Telef: Canı çıkmışçasına yorgun
Telef Tasal: Yorgun argın
Telesimek: Susamak
Terek :Tahtadan raf
Tesbermek: Kurumak
Tesçe: Çok aceleci
Tevek: Asma dalı
Tevekkel: Sakin, ganayaklı
Tez: Çabuk, hızlı bir şekilde
Tezen Peyniri: Giresun’a has bir peynir
Tıkız: Sıkı sıkıya kapalı
Tıman: Don
Tırmıt :Mantar
Tibal: Giyiminde çok titiz olan
Tili: Yemek seçen
Tirizme vurmak: Toprağı kazarak kökleri çıkarma
Toklu :Kuzunun büyüğü
Topur :Çoklu fındık çotanağı
Tulum: 1) Bir tür peynir 2) Giresun’da da kullanılan bir çalgı aleti, Gayde
Töngel: Bir tür muşmula
Tüğüm: Düğüm
Tülemek: Oluşmak meydana gelmek
Tünek: Kuş tüyü
U
Uheym: Bir hayret ve şaşırma nidası
Ula :Bir hayret ve sesleniş nidası
Uluk: Pis, pasaklı,kötü kadın
Uruf: olmak Üzülmek
Uslu: Köyün ve ailenin büyükleri, sözü geçenle
Usulca: Yavaşça
Uşak: Erkek evlat
Uy: bir hayret nidası
Uyartmak: Uyandırmak
Ü  
Üğüm: Fındık dalı
Üşmek: Eşmek, eşelemek
Üveç: Yaşı gelmemiş erkek koyun
Üzüm Ayı :Ekim Ayı
V
Vire :D aima, devamlı
Y
Yağlaş: Muhallebi
Yal: İnek yemeği
Yalak: 1) Hayvanların su içmesi için çeşme altlarında oluşturulan çukur yer
2) İnsanın sırtının ortasındaki çukurluk
Yalavu: Alev, kıvılcım, ateşin sıcaklığı
Yalavuz,Yalağuz: Yalnız, tek başına
Yane: Ne sandın?
Yarmaça: Yarılmış odun
Yasan: Olmak Ortadan kaybolmak
Yaşmak: Başörtüsü
Yavşu: Mısır tarlasında yetişen bir tür ot
Yaykın: Kızılağaç
Yayuk: 1) Ayran 2)İçinde bu ayranın yapıldığı tahtadan ve uzunca eşya
Yenlik: Hafif
Yesir: Ebelemece türü bir oyun
Yitmek: Kaybolmak, gözle görünmez olmak
Yivtin: Bir bitki türü
Yolluk: Kilim
Yuka: Suyun derin olmayan kısmı
Yunmak: Yıkanmak, çimmek
Z
Zabacca: Sabahleyin
Zağar: Uyuz köpek
Zara: Un yapılan mısır ve buğday
Zatiberi: Zaten, eskiden beri
Zeğele: Akşam, akşama, akşamüstü
Zıbıç: Sebze ve meyvenin sap kısmı
Zıpçık: Taze daldan yapılan bir çeşit müzik aleti
Zıpka: Yöreye özgü paçası dar, üstü bol pantolon
Zivzik: Küçük fare
Zorlu, Zollu: Güzel, güçlü kuvvetli
Zorunan: Zorla
Zote :Saklambaç oyununun yöredeki adı
Zumbuk: Yumruk

Rafan gitmek: Çok hızlı ilerlemek

Şalak: Geçmiş salatalık
Şavgu :Şevki adının yöresel söylenişi
Şelek: Harar’ın küçüğü
Şenlik: Evin önünde yemeklik sebze yetiştirilen küçük bahçe
Şişek: Genç erkek koyun


Türkçe / Azerice Kiçik Lüğet

Aralık 19, 2008

- A – [ 62 ]

A.B.D: Amerika Birleşmiş Ştatları
Abanmak: Söykenmeq, dirseqlenmeq
Abartmak: Mübaliğe etmeq, şişirtmeq
Abdal: Abdal
Abdest: Abdest
Abluka: Mühasire
Abone: Abune, abonent
Abone olan: Abuneçi
Acı: Acı
Acıklı: Qemli
Acıkmak: Acmaq
Acısını paylaşmak: Halına yanmaq
Aciz: Acız
Aç: Ac
Aç gözlü, gözü aç: Acgöz, aç gözlü
Açık: Açıq
Açık göz: Açıqgöz
Açlık: Aclıq
Açmak: Açmaq
Ada: Ada
Aday: Namized
Afiyet olsun: Nuş olsun
Afyon: Tiryek
Ağustos: Avgust
Ah: Axı
Ahlak: Exlaq
Ahmaq: Axmaq
Ajan: Nümayende
Akaryakıt: Duru yanacaq
Akıl almaz: Ağla sığmaz
Aklı başında: Ağlı başında
Akşam: Axşam
Akşam yemeği: Axşam yemeyi
Aktris, bayan sanatçı: Aktrisa
Alay: Lağ
Alev: Alov
Alfabe: Elifba
Alıngan: Küseyen
Allahaısmarladık: Hüdafiz
Almanca: Alman dilinde
Altın: Qızıl
Amaç: Niyyet, maqsad, meram
Ampul: Lampoçka
Anahtar: Açar
Ancak: Ancaq, ancam
Anladığım: Anlayışım
Anlamak: Başa düşmeq
Anne: Ana
Aptal: Abdal
Araba kiralamak: Maşın kiralamak
Araç: Vasite
Aralık: Dekabr
Aramak: Axtarmaq
Arka: Arxa, dal
Arkadaş: Dost
Artık: Artıq
Asker: Esger
Aslında: Eslinde
Aşçı: Aşpaz
Aşçı yamağı, yardımcısı: Aşpaz kömekçisi
Atıldılar: Cumdular
Avuç: Ovuc
Avukat: Vekil
Ay: Ay
Azarlamak: Abırlamaq

- B – [ 33 ]

Baba: Ata
Bacak: Bacaq
Bacanak: Bacanaq
Bacı: Bacı
Bagaj: Bagaj
Bahar, ilkbahar: Bahar
Bakire: Bakire
Bal: Bal
Baldız: Baldız
Balık: Balıq
Balta: Balta
Bandıra (gemiler için): Tanınma nişanı
Banka: Bank
Bant: Lent
Barınmak: Daldalanmaq, barınmaq
Basamak, merdiven: Pilleqen
Baş örtüsü: Leçek
Batı: Qarb
Becermek: Bacarmaq
Bekar: Subay
Belirmek: Zahir olmaq
Ben: Men
Bırak: Qoy
Biçmek: Çalmaq
Bilgisiz: Savadsız
Bilmece: Tapmaca
Birlikte: Birge
Bitkin: Tabsız
Börek: Piroq
Buluşmak: Tapışmaq
Buyurmak: Tapşırmaq
Büyük baba, dede: Baba
Büyülemek: Cadulamaq

- C – [ 15 ]

Cadde: Küçe
Cahil: Savadsız, cahil
Cami: Cami
Can: Can
Cani: Cani
Canlı: Canlı
Canlanmak: Canlanmaq
Cari: Cari
Casus: Casus
Cazibe: Cazibe
Cevap: Cavab
Cevap vermek: Cevap vermeq, yanıtlamak
Cihan: Cahan
Cuma: Cüme
Cumartesi: Şenbe

- Ç – [ 9 ]

Çadır: Çadır
Çalışmak: İşlemeq
Çalmak: Çalmaq
Çay: Çay
Çekici, cazibeli, albenili: Cazibedar
Çelik: Polad
Çelişmek: Zıdd olmaq
Çocuk: Balaca, uşaq
Çöp: Zibil
Çözmek: Açmaq

- D – [ 30 ]

Dadanmak: Dadanmaq
Daha: Daha
Dahi: Dahi
Daima: Daima
Daimi, kalıcı, temelli: Daimi
Dair: Dair
Daire, çember: Daire
Dalamak: Dalamaq
Dalga: Dalğa
Dalmak: Dalmaq
Damak: Damaq
Damar: Damar
Damat, güvey: Damad
Danışmak: Meslehetleşmeq
Darbe: Zerbe
Darılmak: Darıxmaq
Dayamak: Söykemeq
Delege, ajan: Nümayende
Dengelemek: Tarazlaşdırmaq
Dergi: Jurnal, mecmua
Diken: Tikan
Dilsiz: Lal
Dinozor: Dinozavur
Doğmak: Doğulmaq
Doğurmak: Doğmaq
Donanım: Avadanlıq
Dosya: Fayl
Dosya kopyalama: Fayl köçürme
Duyuru, ilan: Duyuru
Düdük: Fit

- E – [ 10 ]

Eczane: Eczahana, aptek
Edebiyat: Edebiyyat
Ekim: Oktyabr
Elbise: Paltar
Emekli: Pensıyaçı
En: Lap
Engel: Mane
Eş, eşit: Tay
Evet: Beli
Eylül: Sentyabr

- F – [ 21 ]

Facia: Facie
Fahişe: Fahişe, kahpe
Fail: Fail
Faiz: Faiz
Fakir, fukara, yoksul: Fağir
Fani, ölümlü: Fani
Fasıla: Fasile
Fatih: Fateh
Fatiha: Fatihe
Fatura: Faktura
Fayda: Fayda, yarar, çıkar
Feci: Facieli
Fen: Texnika
Feshetmek: Leğv etmeq
Fırlatmak (eline geçeni): Sındırmaq
Fısıldamak: Pıçıldamaq
Fısıltı: Pıçıltı
Fiil: F’el
Fren: Tormoz
Fotoğraf: Şekil
Fotokopi, tıpkıbasım: Faksimile
Fuhuş: Fahişeliq

- G – [ 17 ]

Galiba: Deyesen
Gazete: Qezet
Genç: Cavan, genc
Gereksinmek: Möhtac olmaq
Geri dönüşüm kutusu: Zibil
Gocunmak: Acışmaq
Göçmen: Qaçqın, köçeri
Görümce: Baldız
Götürmek: Aparmaq
Gümrük: Kömrük
Gündüz: Nahar
Güven oyu: E’timad re’yi
Güvenilir: E’timadlı
Güvercin: Göyerçin
Güverte: Göyerte
Güz: Payız
Güzel: Qeşenq, gözel

- H – [ 19 ]

Haberci: Carçı
Hali hazırda: Hal-hazırda
Hangi: Hansı
Hastane: Hestehana
Hayal: Heyal
Hayır: Xeyir
Haziran: Yyun
Hazırlanmak: Hazırlaşmaq
Hemşire: Tıbb bacısı
Hep: Daima, hemişe
Hırgür, dalaşmak: Dalaşmaq
Hızlı: İti
Hiç: Heç
Hiç kimse: Heç kes
Hile: Mekr
His, duygu: Hiss
Hizmet: Hidmet
Hoş: Xoş
Hotel, otel: Mehmanhana

- I – [ 1 ]

Ilımlı: E’tidallı

- İ – [ 27 ]

İçin:Üçün
İdam: E’dam
İhmal: Laqeydliq, e’tinasızlıq
İhmalkar: Laqeyd, e’tinasız
İlgi, alaka: Maraq
İlişti: Sataşdı
İmal: E’mal
İmalathane: E’malatxana
İmar: Abatlıq, abadanlıq
İnmek: Düşmeq
İnşaat: Tikinti
İnternete bağlanma: Koşulma
İrkildi: Dirçeldi
İsim: Ad
İstişare, danışma: Meslehet
İt oğlu: İt balası
İtibar, kredi: E’tibar
İtibaren: E’tibaren
İtibarlı, saygın: E’tibarlı
İtidal: E’tidal
İtiraf: E’tiraf
İtikat: E’tikad
İtimat: E’timad
İtina, özen: E’tina
İtiraz: E’tiraz
İyi: Yaxşi
İzin: İcaze

- J – [ 1 ]

Jest: Jest

- K – [ 26 ]

Kaç: Neçe
Kader, yazgı: Tale
Kağıt: Kağız
Kalb: Qelb
Kalça: Omba
Kalleş: E’tibarsız
Kapatma: Söndürme
Kaplumbağa, tosbağa: Tısbağa
Karı, eş: Arvad
Karşıt, zıt: Zıdd
Kartpostal: Açıqca
Kasım: Noyabr
Kavanoz: Banka
Kefalet: Zaminliq
Kefil: Zamin
Kendi: Öz
Keşke: Kaş
Kıskanç: Paxıl
Kıskanmak: Paxıllıq etmeq
Kişi, insan: Nefer
Koli: Banderol
Koyu: Tox
Köprü: Körpü
Köşe: Künc
Kurt: Canavar
Küme: Topa

- L – [ 14 ]

Lağv etmek: Leğv etmeq
Lakayd: Laqeyd
Lakin: Lakin, fakat
Lale: Lale
Lamba: Lampa
Lanet: Lenet
Latife: Zarafat
Laubali: Laübali
Layık: Layıq
Lazım: Lazım, gereq
Lehinde: Lehinde
Lehine: Lehine
Lezzet: Lezzet
Lütfen: Zehmet olmasa

- M – [ 23 ]

Madalya: Medal
Malumat, bilgi: Melumad
Mani, engel: Mane
Martı: Qağayı
Masal: Nağıl
Mayıs: May
Merdiven: Nerdivan
Merhaba: Salam
Merhale: Merhale
Mesela: Meselen
Meslek, iş: Peşe
Metre: Metr
Mevzu, konu: Movzu
Misafir: Qonaq
Mouse, fare (pc için): Sıçan
Muhtaç: Möhtac
Muhterem: Möhterem, sayın, saygıdeğer
Muhteşem: Möhteşem, görqemli
Mutlaka: Mütleq
Muz: Banan
Müebbet: Ömürlük
Mühlet, süre: Möhlet
Mühür: Möhür

- N – [ 8 ]

Nasıl: Nece
Nasılsın: Necesen?
Nehir: Dere
Nerdesin: Hardasan?
Nerdeyse: Hardaysa
Nesne, şey: Zad
Neylerim: Neynirem
Ninni: Layla, laylay

- O – [ 8 ]

Ocak: Yanvar
Okul: Mekteb
Okunaklı: Oxunaqlı
Olgu: Fakt
Olumsuz: Neqativ
Otobüs: Avtobus
Otogar: Avtovagzal
Otopark: Avtoparq

- Ö – [ 13 ]

Öğle yemeği: Nahar
Öğlen: Günorta
Önce: Qabaq
Örneğin: Meselen
Öteki: O biri
Öte, öteki: Öten
Öteki gün: Öten gün
Özellikle: Xususile
Özenmek: E’tina etmeq
Özgür: Azad
Özgürlük: Azadlık
Özür dilerim: Bağışlayın, üzr isteyirem
Özür dileriz: Üzr isteyirik

- P – [ 27 ]

Pahalanmak: Bahalanmaq
Pahalı: Baha
Para: Pul
Pardesü: Plaş
Parlamento: Parlament
Parmak: Barmaq
Pasaport: Pasport
Pasta: Tort
Patates: Kartof
Patlamak: Partlamak
Patlıcan: Badımcan
Pazar: Bazar
Pazartesi: Bazar ertesi
Peçete: Peçenye
Peki: Bes
Perşembe: Cüme axşamı
Pilav: Pilov
Poetika, şiir sanatı: Poeziya
Polis karakolu: Polis şöbesi
Polonya: Polşa
Popüler: Populyar
Porselen: Farfor
Posta kartı: Açıqca, otkrytka
Postane: Poçt
Proje: Layihe
Puan: Hal, bal
Pul: Poçt markası

- R – [ 14 ]

Rahatsız: Narahat
Rahatsızlık: Narahatlıq
Rakı içmek: Arak vurmak
Rastlantı: Tesadüf
Razı değil: Narazı
Reaksiyon, tepki: Reaksiya,
Realite: Reallıq
Rezervasyon: Evvelceden sifariş etmeq
Rica ederim: Xahiş edirem
Rica ediyorlar: Xahiş eleyırlar
Rica ederiz: Xahiş edirik
Romantizm: Romantika
Rusya: Rusiya
Rüzgar çıktı: Külek qalxdı

- S – [ 43 ]

Saat: Saat
Sabah: Seher
Sabık, eski: Sabiq
Sabır: Sabr
Saçma: Sarsaqlama
Sadece: Tekce
Sağlık Bakanlığı: Sehiyye Nazırlıyı
Sakin: Sakit
Salata: Salat
Salı: Çerşenbe axşamı
Salon: Zal
Savad: Saygı
Sebze: Terevez
Selamlıyorum: Salamlayıram
Sen: Sen
Seslendiğinde: Hay verende
Ses Sanatçısı, şarkıcı: Muğanni
Sıfır: Sıfır
Sıra, nöbet: Növbe
Sıradaki: Növbeti
Sıvışmak: Sovuşmaq
Sigara: Sigaret
Sinema: Kino
Sipariş: Sifariş
Site: Sayt, web saytı
Siz: Siz
Sofra: Süfre
Soğuk: Soyuq
Somut: Açıq
Sonbahar, güz: Payız
Sonuçlanmak: Başa çatmaq
Sonunda: Sonda
Sordu: Soruşdu
Sormak: Soruşmaq
Sorumlu: Cavabdeh
Sosyete: Zadegan
Soyadı: Familiya
Sövüyordu: Sövürdü
Sovyet: Sovet
Soykırım: Soyqırım
Söyleşi: Müsahibe
Sözleşme, akit: Muqavile
Sözümün sonunda: Sözümün axırında
Su: Su
Subay: Zabit

- Ş – [ 15 ]

Şahsen: Şexsen
Şahıs, kişi: Şexs
Şahsi bilgi: Şexsi me’lumat
Şair: Shair
Şaka, latife: Zarafat
Şaklaban: Lağlağıçı
Şarap: Şerap
Şehir: Şeher
Şerefe: Sağlığınıza
Şiir: Şeir, şer
Şimdi: İndi
Şimdilik hoşca kal: Helelik
Şofben: Titan
Şöyle böyle: Ele bele
Şubat: Fevral

- T – [ 51 ]

Taban: Daban
Tabi: Tabe
Taburet: Tabure
Tad, çeşni: Dad
Takat, derman: Taqet
Takırdamak: Taqqıldamaq
Talih: Taleh
Tam: Tam, çeşni, deqiq
Tane: Dene
Tanıdık, aşina: Tanış
Tanışıklık: Tanışlıq
Tanıştırmak: Tanış etmeq
Tarih: Tarix
Tasarı: Layihe
Tatlı: Desert
Tatlı su: Şirin su
Tatmak: Dadmaq
Tavuk: Toyuq
Tavuk eti: Toyuq, cüce eti
Tiyatro: Teatr
Tebrik ederim: Tebriq eliyirem
Teklif ettiler: Teklif elediler
Tekme: Tepiq
Telefon: Zeng
Telefon etmek: Zeng elemeq, zeng vurmaq
Televizyon: Televizor, Telekanal, televiziya
Telgraf: Telegram
Temmuz: Yyul, İyul
Tenezzül etmek: Layıq bilmeq, layıq görmeq
Tepe: Tepe
Tepki: Reaksiya
Terim: Termin
Tesadüfen, rastgele: Tesadüfen
Teşekkürler: Sağolun, teşekkür edirem
Tez: Tez
Tezce, çabucak: Tezce
Tıknefes: Tengnefes
Tıraş: Taraş
Tiksindi: Diksindi
Trajedi: Facia
Tren: Gatar
Tren İstasyonu: Tren vagzali
Tok: Tox
Topluluk, kütle: Camaat
Turfanda: Faraş
Tuvalet: Ayaq yolu
Tuz: Duz
Tüfek: Tüfeng
Tükürmek: Tüpürmeq
Tükürür : Tüpürer
Tür, çeşit: Cür

- U – [ 8 ]

Uçak: Teyyare, samalot
Unesco: Yunesko
Utanç: Abır heyalılıq, abırlılıq
Uyanık: Oyaq
Uyanmak: Oyanmaq
Uygun: Uyğun
Uyku: Yuxu
Uyuşuk: Süst

- Ü – [ 3 ]

Ülke: Ölke, yurd
Ünvan: Titul
Üvey: Ögey

- V – [ 10 ]

Vakit: Vaxt
Vapur: Paraxod
Varış: Geliş
Vatan: Veten
Veda: Vida
Vedalaşmak: Vidalaşmaq
Vejetaryen: Vejeteryen
Vinç: Kran
V.s: Ve s.
Vurdumduymaz: Laqeyd

- Y – [ 38 ]

Yahut: Yaxud
Yakalansın, tutulsun: Yoluxsun
Yakın: Yaxın
Yakınlık (cinsel bakımdan): Yaxınlıq
Yalnız: Yalgız
Yanıt: Cavab
Yaratıcılık: Yaradıcılıq
Yaratmak: Yaranmaq
Yardım: Kömek
Yardımcı: Kömekçi
Yarın: Sabah
Yasak: Qadağan
Yaslanmak: Söykenmeq
Yaşamak: Yaşamaq
Yaşında: Yaşlı
Yaşıyordum: Yaşayırdım
Yaz: Yay
Yazıçılar Birliyi: Yazarlar Birliği
Yelek: Jilet
Yeni: Teze
Yeşil: Yaşıl
Yetenek: İstedad, qabiliyed
Yıl: İl
Yıldız: Ulduz
Yine: Yene
Yiyecek: Yimeli şey
Yoğurt: Gatıq
Yok: Yox
Yolcu ederiz: Yola salarıq
Yuh: Tfu
Yüce: Uca
Yüceltmek: Ezizlemeq
Yürek: Üreq
Yürüyerek: Ayaqla
Yüz: Üz
Yüzünü: Üzünü
Yüzde: Faiz
Yüzme havuzu: Baseyn

- Z – [ 22 ]

Zahmet: Zehmet
Zalim: Zalim
Zaman: Zaman
Zaman zaman: Vaxtaşrı
Zan: Zenn
Zannetmek: Zenn etmeq
Zannedersin ki: Zenn edirsen ki
Zar: Zar
Zat: Zat
Zaten: Zaten
Zavallı: Zavallı
Zayıf: Zeif
Zehir: Zeher
Zengin, varlıklı: Zengin
Zevk: Zövq
Zeytin: Zeytun
Zıt: Zıd
Zihin: Zehin
Zihniyet, anlayış: Zehniyyet
Zil: Zeng
Zincir: Zencir
Ziyaretçi Defteri: Qonaq Kitabı


BİR TÜRKÜ DİNLEMEK

Aralık 19, 2008

Rıdvan ÖZTÜRK

 

Bir türkü dinlemek

 

Gönlümüzün derinliklerinden kıvrıla kıvrıla akıp gelen, insanı bütün zerrelerine
kadar saran sarmalayan bir türkü dinlemek. İliklere kadar işleyen duygunun
doruklarda gezindiği bir türkü dinlemek. Başka türlü türkü de olur muymuş
demek geliyor insanın aklına. Duygu olmadan şiir olmaz; şiir dediğimiz zaman
da, elbette duyguyu, düşünceyi aramamak olmaz. Şiirin Anadolu insanını, Türk
insanını kendi dilinden kendi gönlünden en iyi yansıtanı da elbette türkülerdir.

“Ah bu türküler köy türküleri

Ne düzeni belli ne yazanı

Altlarında imza yok ama

İçlerinde yürek var

Cennet misali sevişen

Cehennemler gibi dövüşen

Bir çocuk gibi gülüp

Mağaralar gibi inleyen

Nasıl unutur nasıl

Ömründe bir defa Kâzım’ın türküsünü dinleyen”

 

Bir türkü dinlemek

 

Bir türküde bulmak kendisini, bildiğini, sevdiğini, eşini,
dostunu, anasını, babasını… Hem de bütün gerçekliği ile, bütün canlılığı ile.
Bir “anam” sözünün yüreklerde uyandırdığı fersah fersah mana derinliğini ölçecek
bir cihaz henüz keşfedilemedi. Hele bir de”yar” deyince neler olmaz ki…. Kalem
mi elden düşmez. Göz mü görür, akıl mı şaşmaz. Sadece sevende mi olur böyle
olağan dışılıklar. Lambada titreyen alev bile üşür. Kazım’ın türküsünü dinleyip
de Kazım’a yanmayan, Kazım’ın kanlar içinde yattığını, kaytan bıyığının kanlara
battığını gözünde canlandıramayan, canlandırıp da ağıdına eşlik etmeyen olur
mu?

 

“ Ah bu köy türküleri, köy türküleri

Mis gibi insan kokar, mis gibi toprak

Hilesiz hurdasız, çırılçıplak

Dişisi dişi, erkeği erkek,

Kaşı kaş, gözü göz, yarası yara

Bıçağı bıçak”

 

Bir türkü dinlemek

 

İnsanın çevre ile içiçeliğini, çevreden ayrıştırılamazlığını
söz ile resmedebilmek için bir türkü dinlemek. Bir türkü mü sadece; beş, on,
on beş…. Gönül incilerinin, söz cevherlerinin pazarına ermiş gibiyiz. Söğüdün
yaprağının narinliği ile, söğüdün suya eğilişindeki iç yangını ile kendi iç
yangınını özdeşleştirmek; söğüdün dış görünüşündeki güzelliğine rağmen içindeki
göyünmesini, içten içe yanmasını “ha işte tıpkı öylece” diye kendi halini anlatmak
için bir ifade vasıtası olarak görmek, göstermek, sanat erbabının gıpta ile
bakacağı bir üstatlık olsa gerek:

 

“Söğüdün yaprağı narindir narin

İçerim yanıyor, dışarım serin”

 

Bir türkü dinlemek

 

Düşünce ile eylemi birleştiremeyip, düşünceleri boyunlarında
yafta gibi sallananlara inat, “green peas”, “ekolojik denge” gibi köprülere
takılıp kalmış, süslü salonlardan dışarıya hayatın kucağına, insanımızın aklına
ve gönlüne girememiş sloganları üretenler, türkülerimizin ne kadar insancıl,
ne kadar çevreci bir yönü olduğunu anladıkları gün, düşüncelerini bizim dilimizle
anlatmaya başladıkları gün, şikayet ettikleri konuların kendiliğinden kaybolduğunu,
hallolduğunu göreceklerdir. Çamlığın başında tüten tütünün, yüreği parça parça
olmuşluğu, acı çekmeyi yansıttığını gönülden yanık yanık söyleyen birinden daha
çevreci, daha doğaya saygılı kim olabilir ki..

 

“Ah bu türküler

Türküler

Ana sütü gibi candan

Ana sütü gibi temiz

Türküler tüter dağ dağ yayla yayla

Köyümüz köylümüz memleketimiz”

 

Bir türkü dinlemek

 

Bütün olumsuzlukları olumlulamak adına. Yardan geleni, Ondan
geleni hüsnükabulümdür, başım gözüm üstüne diyebilmek adına bir türkü dinlemek.
Derdimiz sermayemiz, servetimiz ahımızdır. Kara bahtımız karalandıkça karalansa
da. Umutsuzluğun en dip çukurlarına, gayyalara düştüğümüzde bile bir tesellimizdir
türküler. Göz yaşlarımız sele döndüğünde ilacımız, çaremizdir. Mırıldanır yüreğimize
su serperiz:

 

“Ne ağlarsın benim zülfü siyahım

Bu da gelir, bu da geçer ağlama

Göklere erişti feryad u ahım

Bu da gelir bu da geçer ağlama”.

 

Umutsuzluk bizim kitabımızda yazmaz. Ondan umut kesmek haşa
isyanla bir gibidir. İkna ederiz kendi kendimizi, en darda, en sıkıntıda olduğumuz
zamanlar bile. Her yokuşun bir inişi olduğunu düşünürüz. Yokuşun zahmetini bilmeyen,
inişin rahatlığını anlayamaz. Kolumuzun kuvveti, dizlerimizin dermanıdır türküler.
En yangın anımızda, en susamış anımızda pirin sunduğu bir bade, dosttan gelen
buz gibi bir bardak şerbet gibidir türküler. Umutsuzluğun umudun içinde eriyip
yok olduğu demlerdir türküler.

 

“Hey hey yine de hey hey

Salınsın türküler bir uçtan bir uca

Evvel Allah hepsinde varım

Onlar kadar sahici

Onlar kadar candan

Bana bir bardak su ver der gibi

Bir türkü söylemeden gidersem yanarım”

 

Bir türkü dinlemek

 

Sözün özünü, inceliğini, yalın anlatımına rağmen sanatkarane
oluşunu hangi şiirde bulmak mümkün. Şiiri küçümsemek değil elbette deyişimiz,
ama Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun dediği gibi şairleri utandıracak denli bir söyleyiş
hüneridir türküler:

 

“Şairim

Zifiri karanlıkta gelse şiirin hasını

Ayak seslerinden tanırım

Ne zaman bir köy türküsü duysam

Şairliğimden utanırım

 

Şairim

Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum

Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim

Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm”

 

Bir türkü dinlemek

 

Birde bir olmuş milyonlarca Türkü dinlemektir, bir türkü dinlemek.
Türkü bilmek, Türkü anlamak isteyen varsa türkü dinlesin. Onu anlamaya, onu
öğrenmeye gayret etsin. Türklüğün zırhı gibidir her türkü. Türküleri yok edemeden
Türkü yok etmek olmayacak duaya amin demektir. “Türkçem benim ses bayrağım”.
Bu bayrağı yücelerde nazlı nazlı dalgalandıran türküler alıp verdiğimiz nefesimiz.
Nefesimiz oldukça baki kalan bu kubbede hoş bir seda olarak yankılanacak sözümüz,
özümüzün sözümüze dönüştüğü ses bayrağı türkülerimiz.

 

Türküz Türkler yoldaşımız

Hesaba gelmez yaşımız

Nerde olsa savaşırız

Türküz türkü çağırırız


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.