Archive for the 'Çelik-Çomak' Category

TURA OYUNU

Aralık 19, 2008

http://ridvanozturk.com/default.asp?id=41

TURA OYUNU

 

ÖZET

Çocuk oyunlarımız millî folklorun önemli unsurlarındandır. Folklorumuzun zenginliğine uygun olarak, çocuk oyunlarında da bir zenginlik göze çarpar. Bir çok “tura” oyunu olduğu hâlde, burada tanıtılan oyun diğerlerinden farklı özellik göstermektedir. Konya’nın Sarayönü ilçesinin Kuyulusebil Köyünde tespit edilen bu oyun, kızlar arasında oynanmıştır. Oyun, safhaları itibariyle “çelik” oyununa benzemektedir.

Anahtar Kelimeler

Tura, çelik, Konya-Kuyulusebil, çocuk oyunları

ABSTRACT

Child plays are one of the most important features of the national folks. There is a wide rauge richness on child plays according to richness of our national folks. The play named as “tura” in this research, shows different features from the other “tura” plays. İt is very common amoung the girls, determined in Kuyulusebil willage of Sarayönü district in Konya. The play resemb les to “çelik” play according to its stages.

Key Words

Tura, çelik, Konya-Kuyulusebil, child plays

Rıdvan ÖZTÜRK*

Giriş

Oyunlar iyi incelendiğinde, temelinde bir çok sosyal olgunun barındırıldığı bir toplum bilim ansiklopedisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Geçen zaman ile birlikte bir takım olguların yerini yenilerine bıraktığı veya ortadan kaybolduğu görülmektedir. Bizim burada tanıtacağımız tura oyunu da işte böyle bir özelliği üzerinde taşımaktadır. Anadolu’nun pek çok yerinde bilinen ve hâlen oynanmakta olan çelik oyunun farklı bir şekli olan tura oyunu, artık unutulmuş olup oynanmamaktadır.

Kaynaklarda Tura

Tura kelimesine eski ve yeni sözlüklerde rastlıyoruz. Daha XI. yüzyılda Divanü Lügati’t-Türk”te tugrag: “Tuğra, tura. Hakanın mührü, buyrultusu. Oğuzca. Bunu Türkler bilmez. Ben de aslını bilmiyorum.” (Divan I,462) şeklinde geçmektedir. Lehçe-i Osmanî’de tura maddesi anlatılırken ”tura oyunu” tamlaması verilmiş, ancak açıklayıcı herhangi bir bilgi verilmemiştir (Lehçe 389). Yine Osmanlı dönemi sözlüklerinden Lehçetü’l-Lügat’te de “tura ki onunla birine vururlar…” (Şeyhülislam 662) diye verilen açıklama da yeterli bir bilgi vermekten çok uzaktır. Şemseddin Sami de sözlüğünde “tura: Aslı tuğra yahud dura. 1. Oyun oynamakta yani urmakta müstamel örme, mendil ve kuşak vesaire: Tura oyunu oynamak; tura ile urmak 2.Kös ve davul ve trambet gibi şeylere urmağa mahsus ip veya çomak: davul turası. 3. Kamçı,örme kırbaç, . 4. demet, bağ, paket: Bir tura ip// tam turası: Saçak kenarı” (Kamus 897) açıklamaları verilmiştir. Derleme Sözlüğü’nde de tura’dan bahsedilirken yukarıdaki ifadelere uygun tanımlamalar yapılmıştır: “tura(IV): Kıvırılarak sıkıştırılmış iplik çilesi; tura (V): 1. Kimi oyunlarda ebeye vurmak için kullanılan düğümlenmiş mendil. 2. Düğünlerde oynanan bir çeşit oyun.” (Derleme 3993-3994). Türkçe Sözlük’te de tura maddesi farklı açıklanmıştır: “tura 1. Tuğra 2. Halat gibi örülmüş iplik çilesi 3. Bazı oyunlarda, vurmak için kullanılan mendil 4. Ucu düğümlenmiş bir mendil aracılığıla yanan veya yanılanların ebe tarafından cezalandırıldığı bir tür çocuk oyunu” (Türkçe 2253).

Verilen bilgilerden hareketle turanın ve tura oyunun, belki de tura oyunlarının eskiden beri bilinmekte olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu oyunun basamakları ve kuralları hakkında tabiatı gereği bu sözlüklerde geniş bilginin olması da söz konusu değildir. Yine de bu eski ve yeni sözlüklerdeki bilgiler incelendiğinde, bunlarda bahsedilen turanın, bizim tanıtacağımız turadan farklı olduğu anlaşılmaktadır. Tura ile ilgili geniş bilgiler, tabii olarak oyunlardan bahseden folklorik yayınlarda bulunabilirdi. Ahmet Caferoğlu tarafından hazırlanan ve adından anlaşılacağı üzere Orta Anadolu illerinden yapılan oyun derlemelerini gösteren “Anadolu Dialektolojisi Üzerine Malzeme II, Oyunlar, Tekerlemeler, Yanıltmaçlar ve Oyun Istılahları; Konya, Isparta,Burdur, Kayseri, Çorum, Niğde Vilayetleri Oyunları” ( C ) isimli eser, bu konuda en muhtevalı eser olma özelliğini göstermektedir.

Adında tura kelimesinin geçtiği “Kazıklı tura oyunu” (C 45), “Aşıkla tura oyunu” (C 134) gibi bazı tura oyunlarından bahsedilse de, bunlar bizim tanıtacağımız tura oyunundan ayrıdırlar. Yine tura ile oynandığı belirtilen “Battı battı oyunu” (C 67), “Kızdı kızdı oyunu” (C 69), “Kuşumun başı oyunu” (C 95), “Kör at kazığı oyunu”, “Bir kör iki kör oyunu” (C 97) gibi oyunlar da tamamen farklı oyunlardır. Bu oyunlardaki tura ile, “Oldukça kıvrak bükülmüş mendil ve buna benzer kumaş parçası” (C 151) kastedilmektedir.

Tarayabildiğimiz diğer (Arsümer, Demircioğlu, Özhan, Tan) kaynaklarda da konu ile ilgili bir bilgiye rastlayamadık. Bu eserlerde de yine turanın kullanıldığı “eğir oyunu, yedi taş, cicili tavuk, daire top” (Özhan, 13) gibi oyunlardan bahsedilmektedir. Ancak bu oyunlar da bizim tanıtacağımız tura oyunundan tamamen farklıdır. Bundan dolayı, çok az sayıda insanın zihninde kalmış olan bilgilerin unutulup gitmesine gönlümüz razı olmadı. Daha geniş çaplı yapılacak çalışmalara malzeme olması düşüncesiyle, Konya’nın Sarayönü ilçesine bağlı Kuyulusebil Köyünden derlediğimiz tura oyunu ile ilgili bilgileri ve bu çerçevedeki değerlendirmelerimizi burada sunmak istiyoruz.

Oyunun malzemesi

Tura: Oyunun ana malzemesidir. Çelik oyunundaki çeliğin muadilidir. Tura, öküz tımar edilip taranırken çıkan kılların tekrar tekrar yıkanıp sıkıştırılması ile elde edilen yumruk büyüklüğündeki kıl yumağıdır.

Mandak: Çelik oyununda da olduğu gibi oyuncuların korumak zorunda oldukları taştır. Bu taş genellikle iki avuç içi büyüklüğünde olur. Açıkça görülebilecek bir yere, alanın bir ucuna dikilir. Mandağın başındaki oyuncu atılan turanın mandak taşına değmemesini sağlar.

Değnek (çomak): Mandak başındaki oyuncunun elinde olur. Tam bir ölçüsü olmamakla birlikte genellikle elli altmış santim uzunluğunda sağlam bir ağaç dalıdır.

Oyuncular

Tura, bir takım oyunu olup, en az ikişer kişiden oluşan iki takım arasında oynanır. Çelik oyunu hem erkekler hem de kızlar tarafından ayrı ayrı veya karışık olarak oynanabildiği hâlde tura oyunu sadece kızlar arasında oynanır. Bundan dolayı turayı bir kız oyunu olarak nitelendirmek doğru olur. Oyuncuların belli bir yaş sınırlaması olmamasına karşılık, daha çok gençler arasında oynanır.

Oynanışı

Takım başkanı olacak iki kişi diğer oyuncularını seçmek için mandak taşına biraz uzak mesafeden değnek ile “senin, benim” diyerek ölçmeye başlar. Taşa gelindiğinde kimin tarafında bitmişse o başkan ilk oyuncuyu seçme hakkını elde eder. Oyuncular birer birer sırayla seçilir. Bazen böyle sayışma yerine seçicilerden ilk önce “baştan” diyen kişi seçme önceliğini elde eder. Bu da seçimde kullanılan ikinci bir yoldur. Takımlar bu şekilde belirlendikten sonra, sıra oyuna hangi takımın başlayacağına gelir. Eğer aralarında bir anlaşma olmazsa, küçük bir yassı taşın üzerine tükürülerek “yağlı-kuru” belirlenir. Havaya atılan taşın tükürüklü kısmı üste gelirse “yağlı” diyenler, kuru tarafı üste gelirse “kuru” diyenler kazanmış olurlar. Bundan sonra ilk oyuncu mandağın başına geçer ve oyunu başlatır.

Düz bir alanın bir ucuna dikilmiş olan mandağın başına geçen oyuncu turayı, tıpkı çelikte olduğu gibi karşı takımın oyuncularının tutamayacağı şekilde atmaya çalışır. Turanın gelebileceğini hesap ettikleri yere göre karşı takım oyuncuları alana dağılırlar. Atılan turayı elleri ile veya ellerinde bulunan ceket, etek, şapka gibi bir nesneyle tutmaya çalışırlar veya bu nesneleri turanın üzerine atarak onun içinde yere düşmesini sağlarlar. Tura yakalanamazsa, düştüğü yerden alınarak mandak taşına vurmak için atılır. Mandak başındaki oyuncu ise elindeki değnekle mandağı korumaya, atılan turayı mümkün mertebe uzağa çelmeye çalışır. Bu çelinen yer ile mandak taşı arası değnekle ölçülür. Her dokuz değnekten sonra “dıkız” denilir ve her “dıkız” da oyunun bir üst basamağına geçiş anlamına gelir. Oyunun bütün basamakları tamamlanmışsa bir “sırık” olur. Tura yakalanmışsa, mandak taşına vurulmuşsa veya mandak taşına bir değnek ölçüsünden daha az yakınlıkta bir yere düşmüşse atan oyuncu yanar. Yerine aynı takımın yeni bir oyuncusu geçer. Bu şekilde bütün oyuncular saf dışı bırakıldığında, atan takım ile yakalayan takım yer değiştirir. Yanan oyuncunun yerine gelen oyuncu, oyunun bütün basamaklarını başarı ile geçer de “sırık” yaparsa, yanan oyuncu da yeniden canlanmış olur. Oyun bu şekilde devam eder. Oyuncu sayısı eşit olmadığı zaman fazla olan kişi “haybeci”, “aralıkçı” olur. “Haybeci” hep mandağın yanında durur, atıcı hangi takım ise ondan yana olur.

Basamakları

1.Yumruk: Oyunun ilk basamağı olup, tura yumruğun üzerinde tutulur, hafifçe havalandırıdıktan sonra şamar (avuç içi) vurularak, alanda rakip oyuncuların olmadığı en uzak noktaya atılmaya çalışılır.

2. El: Açık durumdaki elin içindeki tura biraz havaya atılır, yere inerken yine avuç içi ile vurulur. İlk iki basamak oyunun en kolay basamaklarıdır.

3. Bel: Kol bel hizasından vücudun arkasından dolandırılır. Arkaya dolandırılan elin avucuna tura konur. Tura hafifçe havaya atıldıktan sonra, arkadaki kol vücudun önüne getirilerek turaya elin içi ile vurulur.

4. Abıç(ş) arası (aptal): Dizden bükülerek kaldırılan bacağın altından geçirilen elin eçindeki tura havalandırıldıktan sonra yine eski pozisyonuna getirilen aynı el ile vurulur. Üçüncü ve dördüncü basamaklar oyunun en zor basamakları olup, diğer basamaklara göre daha bir ustalık istemektedir.

5. Daş: Oyunun bu basamağında değnek kullanılır. Mandak taşının üstüne konulan turaya değnek ile vurulur. Değnek mandak taşına gelirse veya turaya vuramayıp es geçerse oyuncu yanmış olur ve hakkını kaybeder.

6. Pot: Oyunun bu basamağında tura mandak taşının yakınında bir yere konularak değnek ile vurulur. Beşinci ve altıncı basamaklarda değnek yardımı ile tura mümkün mertebe alanın en uzak noktasına atılmaya çalışılır.

Değerlendirme

Yukarıda ayrıntıları ile tanıtmaya çalıştığımız tura oyunun, adında veya içeriğinde tura olan oyunlardan tamamen farklı olduğu görülmektedir. Konya’nın Sarayönü İlçesinin Kuyulusebil Köyünde geçmişte oynanmakta olan bu oyun artık bölgenin gençleri tarafından bilinmemekte ve dolayısıyla da oynanmamaktadır. Tura oyunu, asıl itibariyle kızlar arasında oynanmakta imiş. Bunda, kırsal kesimden şehre olan göçlerin oyuncu potansiyeline büyük etkisi olmuştur. Köyün nüfusunun büyük kesimi şehirde yaşamakta olup, köy ile bağlantısı son derece azalmıştır. Bu da, oyunu öğrenme zeminin kaybolmasına yol açmıştır. Elbette unutulmada bu yeterli sebep değildir. Yeni plastik topların ortaya çıkmasıyla birlikte, tura yapımına da gerek kalmadığı muhakkaktır. Zaten, bir hayli zahmetli iş olduğu anlaşılan tura yapımı için gerekli malzemenin kaynağı olan büyük baş hayvancılık da bölgede yok olmak üzeredir.

Bölgede tura oyunun bir benzer şekli olarak çelik oyunu ise hâlen varlığını sürdürmektedir. Esas itibariyle çelik oyunu daha çok erkekler arasında oynanan bir oyun, tura oyunu ise kızlar arasında oynanan bir oyun olarak kabul edilmektedir. Eskiden çelik oyununda kızlar da oyuncu olarak yer alabilir iken, tura oyunu sadece kızlar tarafından oynanırmış. Çelik oyunu ile tura oyunu kuralları açısından aynı oyundur diyebiliriz. Anadolu’nun bir çok yerinde farklı şekillerde oynanmakta olan çelik oyununun en teferruatlı şekli Isparta (C 39-40) ve Alanya’dan (Demir 25-31) derlenmiştir. Bu bölgelerdeki çelik oyunları Kuyulusebil’deki çelik oyununa çok benzemektedir. Muhtemeldir ki bu bölgelerde en azından yaşlı insanların hafızalarında bile kalmış olsa, tura oyununa ait bilgiler bulunabilir.

Geleneksel çocuk oyunlarımız içerisinde çelik oyunu ve onun bir yan dalı olan tura oyunu belirgin bir yer tutmaktadır. Bu konu ile ilgili son dönemde derinliğine bazı çalışmalar (Demir 23-31) yapılmakta ise de, konunun bütün Anadolu coğrafyasını içine alacak şekilde geniş açılımlı olarak ele alınması gerekmektedir.

Kaynaklar:

Arsümer: Ferruh ARSÜMER, 1955, Türk Çocuk Oyunlarından Örnekler, İstanbul.
C: Ahmet CAFEROĞLU, 1994, Anadolu Dialektolojisi Üzerine Malzeme II, Oyunlar, Tekerlemeler, Yanıltmaçlar ve Oyun Istılahlar; Konya, Isparta, Burdur, Kayseri, Çorum, Niğde Vilayetleri Oyunları, Ankara.
Demir: Nurettin DEMİR, 2000, “Çelik-Çomak Oyununun Alanya’nın Köylerinde Görülen Bir Türü”, 1. Gazi Beden Eğitimi ve Spor Bilimleri Kongresi, C.II, Sporda Psiko-sosyal Alanlar Spor Yönetim Bilimleri, Ankara, s.23-31.
Demircioğlu: Yusuf Ziya DEMİRCİOĞLU, 1934, Anadoluda Eski Çocuk Oyunları, İstanbul.
Derleme, 1993: Türkiye’de Halk Ağzından Derleme Sözlüğü, C.X, 2.bs., Ankara.
Divan, 1986: Divanü Lügati’t-Türk, c.I, (Çev: Besim ATALAY), Ankara.
Kamus, 1996: Şemseddin Sami, Kamus-i Türkî, , Çağrı Yayınları, 7.bs, İstanbul.
Lehçe, 2000: Ahmet Vefik Paşa, Lehçe-i Osmanî, (Haz: Recep Toparlı), Ankara.
Özhan: Mevlüt ÖZHAN, 1990, Çocuk Oyunlarımız, Ankara.
Şeyhülislam, 1999: Şeyhülislam Mehmed Esad Efendi, Lehçetü’l-Lügat (Haz: H. Ahmet KIRIKKILIÇ), Ankara.
Tan: Nail TAN, 1981, Çocuklarımıza Folklor Hazinemizden Seçmeler, Ankara.
Türkçe, 1998: Türkçe Sözlük, C.II, TDK Yayınları: 549, 9.bs, Ankara.
Kaynak şahıs
Meryem ÖZTÜRK; 1935, Kuyulusebil doğumlu. Temmuz 2000’de Konya’da görüşülerek bilgi alınmıştır.

*Yard.Doç.Dr., Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi

ÇOCUK OYUNLARI

Haziran 23, 2008

1-Çitlenmek

        Gurup halinde oyuna başlayacak çocuklar aralarında bir mani söyleyerek ebe seçerler. İçlerinden birisi önce elini ağzına sokarak elini ıslatır ve (–Ooooo) diye ses vererek başlar, maninin her hecesinde bir kişiye dokunur. Maninin bittiği anda eli kimde ise o kişi ya ebe seçilmiş olur. yada ebe en son seçilecek ise ebe seçilmekten kurtulmuş olur. Eğer ebe en son seçilecekse son iki kişi kalana kadar çitleme işi devam eder. Buna çitlenmek, çıtlanmak yada çıt çıt yapmak  gibi isimlerde verilir.

        Bazı çitlenme manileri

 

        Çık çıkalım Çayıra,

        Yem verelim Ördeğe,

        Ördek yemini yemeden,

        Ciyak miyak demeden

        Hakkuku ,hukkudu

        Çıktım, çkardım.

 

O lilli lilli,

Papatya dilli,

Seksendora, seksen dora,

Biz gidiyoruz bu hafta,

İneğimiz doğurdu,

Adı olsun Kel Fatma,

Sümüklü Fatma,

Kapıyı Gıcırdatma,

Maa,maa, maaa.

Portakalı soydum,

Başucuma koydum,

Ben bir yalan uydurdum,

Duma duma dum.

Dum Dum.

 

Çıt pıt nerden geldin ordan çık.

 

 2-Tik tak (Saklambaç)

        Çıtlanma ile ebe seçilen birisi çömlek adı verilen ya bir ağaç, ya direk,yada duvar dibinde gözlerini yumarak ,yüzü duvara dönü,gözleri yumuk olarak diğer oyuncuların saklanmasını bekler. Belli bir sayıya kadar açıktan yüksek sesle sayar. Sonra gözlerini açarak saklananları arar. Buldukça gelir çömleğe dokunur. Ebe saklananları bulduğu zaman (–Tik tak) diye seslenir. Ebenin fark etmediği anda saklananlardan birisi çömleğe gelip dokunursa çömlek patlamış olur ve ebe yeniden yumulur. diğer oyuncular saklanır. Oyun ebenin ebeliğini savmasına kadar devam eder.

3-Tarak Tarak

        Tik tak oyunu gibi ama daha kalabalık ve yaş gurubu biraz büyük çocuklarca harmanlarda ve açık arazide akşam üzeri yarı karanlıkta oynanır.

4-Ayın Koca Koca

    İki grup oyuncu arasında geceleri oynanır. Oyuncular arasında çıtlanma yapılarak önce saklanacak gurup seçilir. Her gurubun bir başkanı olur. Bu başkanın iyi koşan hareketli ve atik olması gerekir. Guruplardan saklanacak olanları diğer gurubun belirleyeceği belli bir görünür mesafede bekleyerek saklanma yere belirlerler. Diğer gurup onların konuşmaları duyamadığından tahminen köydeki,arazideki herhangi bir saklanma yerini tahmin etmeye çalışırlar. Saklanacak gurubun başkanı diğerlerini saklanma yerine gönderir ve kendisi biraz bekler. Daha sonra hızla koşarak diğer arkadaşlarının saklandıkları yere gider.

        Bu sırada diğer gurup saklananları bulmak için kaçan başkanı koşarak takip ederler. Kaçan kişi atik davranırsa  hem de gece karanlığından istifade ederek izini kaybettirir.

        Arama yapan gurup diğer gurubun üyelerinden herhangi birisini yakalar iseler diğer gurup yakalanmış sayılır. daha sonra öteki gurup aynı usulle saklanır. oyun böyle devam eder.

        Bazen gurupların diğerini yakalaması epey zaman alır. bazen de çabuk yakalanırlar. Genellikle 10 yaşından büyük çocukların ve gençlerin oyunudur.

5-Ayı Uyu(Topaç)

        İki çeşit topaç oyunu vardır.

1- Tek kişilik ayı uyu oyunu: Ucu sivri  konik bir tahta topaç ve kırbaç ile oynanır. Kırbaç kayışı düzgünce topaç üzerine sarılır. Hızlı bir şekilde döndürülerek yere bırakılan ayı uyu döndükçe kırbaç ile vurulur ve döndürülmeye devam edilir. döndürülen yerin temiz ve düzgün olması, ser zemin olması gerekir.

2-Gurup halinde ayı uyu oyunu: Ellerine uzun sırık almış oyuncular ayı uyu parçasına sırıkların ucu ile vurup,iterek hazırlanan bir çukura koymak isterler. ebe seçilen kişi ise çukuru savunur ve ayı uyu parçasını elindeki sırıkla çukurdan uzağa itmeye çalışır. ayı uyunun çukura konması ile oyun biter.

6-Zımba

        Gurup halinde oynanan bir oyundur. İkiden fazla gurup vardır.Ebe seçilen gurup yere çizilen bir çember içinde beklerler. Grubun bir başkanı olur. Grup üyeleri çember dışına çakarken (–Zımbaaaa) diye bağırıp tek ayak üstünde sekkeleyerek  zıplarlar. Çevrede bulunanlardan birisine yere basmadıkları ayakları ile vurmaya çalışırlar. Eğer birisine vurursa o kişi hangi guruptan ise o gurup ebe olur.

        Zıplayan bu kişiyi çember dışındaki diğer kişiler iterek düşürmeye çalışırlar. eğer kişi diğer ayağını yere basacak olursa çevredekiler onu sırtına vurarak döverler. Dayaktan ancak çember içine kaçarak kurtulunabilir. Çember emniyet alanıdır. Bu alanda kimse ona dokunamaz. Tabi ayağı yere basan ve dayak yeme ihtimali olan arkadaşını kurtarmak için çemberdeki bir diğer arkadaşı (– Zımbaa) diye seslenerek arkadaşına doğru tek ayak üzerinde zıplayarak yardıma gider. oyun böyle  devam eder.

        Bu oyun özellikle gençler arasında çok oynanırdı.

7-Gazgıç

        Yeşil veya kazık saplanmaya elverişli çimenlik,toprak alanlarda,harmanlarda oynanan  bir oyundur. İki kişi arasında oynanır. Oyuncuların ellerinde ucu sivriltilmiş 40-50 cm boyunda kazıklar vardır. Bir merkez  belirlenir ve bu merkez etrafında daire çizilerek ara ile kazık saplanır ve her saplanıştan sonra bir önceki ile arasında çizgi çizilir.

        Eğer kazık önceki çizgi içine,kendi çizdiği çizgi üzerine saplanırsa yada yere saplanmaz düşerse o oyuncu sırasını ötekine bırakmış olur. Diğer oyuncuda bir öncekinin bıraktığı aralıktan kendi çizgisini daire halinde kazık saplayarak çizer.

        Amaç rakip oyuncunun kazık saplama alanını dar bırakmaktır. Fakat harmanlara zarar verdiği için bu oyunun oynanmasına büyükler kızarlardı.

8-Koka

     Bir ebe  seçilir. ebe koka adı verilen bir tenekeyi belli bir mesafeye diker. Az uzaklaşıp yanında bekler. Kokanın 6-7 adım gerisinde çizilen bir çizgi gerisinde diğer oyuncular bulur. Diğer oyuncular ellerindeki taşları ile bu tenekeye vurmaya çalışırlar. teneke devrilirse ebe tenekeyi tekrar düzeltir. Bu teneke düzeltmesi sırasında taşı çizgi ilerisine giden  çocuk taşını almaya gider. ebe tenekeyi düzelttikten sonra bu çocuğu yakalayıp ebelemeye çalışır.

        Taşının üzerine gidip ayağı ile basan çocuk ebelenmekten kurtulabilir. Diğer çocuklar tekrar tenekeye taşla vurarak ebenin tenekesini düzeltmesini ve taşının üzerinde ayağını basarak bekleyen çocuğu kurtarırlar. Ebenin ebeliğini savması ile diğer oyuncu ebe olur ve oyun böyle sürer gider.

        Teneke taşların varması ile bazen çok uzaklara savrulur. o zan bütün çocuklar gidip rahatça taşlarını tekrar alırlar. Teneke  çoğu zaman ayakta duramayacak kadar ezilir, büzülür. o zaman yeni bir teneke bulunur. yada oyun bitmiş olur.

9-Dombik

       El büyüklüğünde parçalara ayrılmış testi veya küp parçaları ile oynanır. Düzgün ince el büyüklüğünde seçilmiş taşlarla da oynanır. Tahminen 8-10 tane olan bu parçalar üst üste dizilir. Ebe olan grup oyuncu bu taşları korur.

        Diğer grup oyuncular belli bir mesafede durarak dombiği topla devirmeye çalışırlar. Top atıldığında dombik devrilmezse ebeler topu sıradaki diğer oyuncuya geri atar. Dombik devrilir ise ebeler dombik tekrar dizilmeden rakip oyuncuları topla vurmaya çalışırlar. vurulan oyuncu oyundan çıkar. Kenarda bekler. Topla vurulmadan rakipler dombiği dizmeye çalışırlar. Dombik dizilince vurulmayan oyuncular tekrar topla dombiği devirmeye çalışırlar.

        Top ne kadar uzağa kaçarsa dombik tekrar rahatça dizilir. Oyun böyle oynanır gider.

10- Sekkeleme

        Yere peş peşe bitişik çizilmiş halkalar arasında zıplayarak oynanır. genellikle kızların oynadığı bir oyundur. ama erkeklerinde oynadığı olurdu.İki kişi yada iki gurup arasında oynanır. Amaç düzgünce bir taşı halkalardan birincisinden başlayarak sonuna kadar atıp ayakla geri getirmektir.

        Birinci halkaya atılan taşın bulunduğu halkaya basmadan zıplayıp tek ayak üzerinde zıplayıp başa kadar gidip geriye gene tek ayakla zıplayıp döner ve taşı ayağı ile iterek dışarı çıkarır. Çizgiye basmak. İki ayağı ile yere basmak,birden çok halkadan taşı atlatmak yanmak sayılır.

        Halkalar sırayla taş atılarak taş geriye getirilir. Halkaları bitiren oyuncu halkalara arkasını dönerek tahminen taşı geri atar ve halkalardan birisini kama yapardı. O kama o oyuncunun olur ve oyun sırasında o kamaya iki ayağı ile basma hakkı elde ederdi.

        Rakip oyuncunun kamasına diğer oyuncu tek ayağı ile bile basamaz. Tek ayağı ile o kamayı zıplayarak geçmek zorundadır.

        Oyun böyle devam eder. Bu oyunun birkaç değişik çeşidi de vardır.

11- Uzun Eşek

        Başka yörelerde oynandığı şekilde oynanır. Erkek çocukları oynarlar. Duvar dibinde oynanır. Bir oyuncu duvara sırtını yaslar ayakta bekler. Diğer oyuncular o kişinin önünde eğilerek kafalarını birbirlerini bacak arasına sokarlar. Rakipler bunların üzerine zıplayıp otururlar. En önde üste duran oyuncu elindeki parmakların bir kısmını kapatarak altındaki oyuncuya ( –Bu kaç?) diye sorar. Bilirse ebelik diğer guruba geçer.

 

12- Yığdı Yığdı Oyunu

         Erkek çocukları tarafından harmanlarda oynanır. İçlerinden birisi bir diğerini gözüne kestirir. Haberi olmadığı bir zamanda arkadaşını yere yıkarak üzerine kendini atar ve bu sırada çevrede bulunan diğer arkadaşlarını (–Yığdı, yığdı) diyerek oyuna davet eder. Oyuna katılacak kişiler gelip kendilerini bir önceki çocuğun üzerine atar. Böylece üst üste 5-6-7 ve daha çok kişi yığılmış olur.

        Oyunun amacı insanların şakaya dayanma gücünü ve arkadaşların eziyetine katlanma, erkeklik gururunu sergilemeye dayanır. şakasına dayanamayan ağlar, kızar, darılır. Bu durumdaki kişiyi arkadaşları aralarına almazlar. dışlarlar. Bu durumu bildiği için yapılan eziyete katlanılır.

        Altta kalanın canı çıksın şeklinde eziyetli bir oyundur.

 

13- Met Oyunu       

        Erkek çocuklarının sopalarla oynadığı tehlikeli bir çelik çomak oyunudur. Oyunda ebe olan birisi elindeki uzun sopa ile diğer elindeki 20-25 cm boyundaki kısa sopaya vurarak ileri doğru fırlatır. Ancak vurma şekli kısa sopanın alt kısmına doğru olacaktır. Bu durumda kısa sopa havada dönerek sekkeleme yaparak ilerler. Ebenin ilerisindeki bir çizgide mevzilenmiş diğer oyuncular elleri ile yere düşürmeden bu ağaç parçasını yakalamaya çalışırlar. Yakalarlarsa puan alırlar.

        Yakalayan oyuncu ebenin yanında bulunan taşa bu sopayı vurmak için dikkatlice atar. Bu sırada ebe elindeki uzun sopa ile taşın önünde sağa sola  hızlı hızlı hareket ettirerek taşı korumaya çalışır. Ebenin amacı taşa vurdurmamaktır. Vurdurmazsa ebe de puan alır. Ebe gelen sopaya değneğini çarparak fırlatırsa ayrıca puan alır. Kısa sopanın tekrar fırlatıldığı mesafe uzun değnek boyu ile ölçülerek puanlama yapılır.

        Oyun böyle devam eder gider. Kimin puanı çok olursa o taraf kazanır. Oyunun dikkatle oynanması lazımdır. Havada fırlayan sopadan kafayı,gözü ve vücudunuzu sakınmanız gerekir. Tehlikeli sakatlıklar olabilir.

14- Cilbedir Oyunu

        Genellikle mart ve nisan aylarında oynanır. Söğüt ve kavak ağaçları bu mevsimde budanır. Yeni su yürümüş söğüt ve kavak ağaçlarının ince ve esnek dallarından çımışkı, cilbedir denilen değnekler güzelce kesilerek bu oyun oynanır. Cilbedir değneğinin boyu 50-60cm ile1-1,5 metre boylarına kadar olabilir. Herkesin değnek boyu aynı olarsa oyun eşit şartlarda devam eder. kız veya erkek oyuncular tarafından oynanabilir.

        Oyunda kişi sayısı önemli değildir. en az iki kişi olur, çok kişi tarafından oynanabilir. Ebe seçilen oyuncu değneğini yere düz olarak koyar. Diğer oyuncular sırayla belirlenen çizginin gerisinden  değneklerini yere hafifçe vurarak esnetip bırakırlar. bırakılan değnek yerdeki değneğe temas ederek kayıp geçerse ebe yerdeki değneğini bu kayan diğer değneğin en son gittiği noktaya gider bırakır.

        Değneğini fırlatan oyuncunun değneği ebenin değneğine dokunmadan geçerse ebe o değneği esir alır. elinde bekletir. Diğer bir oyuncu elindeki değneği ebenin yerdeki değneğine esneterek fırlatır, kaydırır. Ebenin değneğine bu değnek dokunursa esir alınan değnek kurtarılmış olur.

        Ebe ebeliğini savarsa. Oyun yeni ebe ile devam eder. Ebelik şöyle savulur. Hiçbir değnek ebenin değneğine vuramazsa ebe bu değnekleri toplar ve kendisi tek tek bu değnekleri kaydırarak kendi değneğine dokunan değneğin sahibini ebe yapar. Birkaç kişinin değneği birden değerse tekrar atarak bir kişiyi ebe yapar.

        Ebenin değneği gidebileceği en uzak noktaya gidence oyunun değişik bir ikinci turu, sonra üçüncü turu başlar. Ebelik savulmadan oyun sonuna kadar oynanırsa en son ebe kürkletilir.

        Yani tüm oyuncuların cilbedirleri toplanır. ebe gözleri yumar. Birisi bu değnekleri etrafta bir yere saklar. ebe bu değnekleri bulmaz zorundadır. Ebe değnekleri ararken diğerleri ellerini birbirine vurarak (–Kürkküdü tavuk cicilerini bulamazzz) diye tempo tutarlar. Bu durum ebeyi kızdırır. Biran evvel cilbedirleri bulması gerekir. Bulunca kürk tavuk şarkısını arkadaşları bitirir.

15- Çoban Kalesi

        Japon Kalesi de denilir. Futbol topu ile oynanır. Küçük b.ir top olursa daha iyidir. Normal bir takım kuracak kadar oyuncu olmadığı zaman oynanır. Bu oyunda her futbolcunun bir kalesi vardır. Çember şeklindeki bir alanda her oyuncu kalesini kurar. Oyun başlar. Ortada top oyuncular birbirlerine gol atmaya çalışırlar.

16- Yakar Top

        Kızlı ve erkekli oynanabilir. Birbirine bitişik iki geniş kare oyun alanı vardır. karşı kare içindeki oyuncularla beriki karenin önündeki oyuncular aynı takımdandır. diğer kare ve diğer yöndeki takımda aynıdır. Amaç karenin içindeki oyunculara topla çarparak vurup oyundan çıkarmaktır. Top elle atılır. Topu yere düşürmeden yakalayan oyuncu hem topu kazanmış olur, hem de bir can kazanır. kazandığı canla oyundan çıkmış bir arkadaşını oyuna geri kazandırabilir. Yada kendisi tekrar oynayabilir. Yenilme olana kadar oyun çift taraflı devam eder.

        kızlı erkekli oynandığında kızlar etekleri ile topu kolayca yakalarlardı. Oyunca çabuk pas atmak. Oyuncuları gafil avlayıp vurmak. Oyunculara topu çarptırıp geri kazanmaktır.

17-Orta Böcek

        En az üç kişi ile oynan bir top oyunudur. Top elle atılır. İki kişi karşılıklı durur. ortada ise ebe olan oyuncu vardır. Yani böcek. Orta böcek denir. Amaç böceğe topu yakalatmadan karşıdaki arkadaşına atmaktır. Orta böcek topu yakalarsa böcekliği sona erer. Topu yakalatan böcek olur. oyun böyle sürer gider. İki takım halinde de oynanabilir.

18- İstop

        Çok bilinen basit bir top oyunudur. Oyunculardan ebe olanı elindeki topu havaya atar. Topu atarken  arkadaşlarından birinin adını söyler. Adı söylenen çocuk topu yere düşürmeden yakalamalıdır. Diğer çocuklar ise bulundukları yerden uzağa doğru koşarlar.

        Adı söylenen çocuk topu yakalayınca (–İstop) diye seslenir. Bu seslenme sonucu diğer çocuklar oldukları yerde kalırlar. Ebe elindeki topu gözüne kestirdiği kendine en yakın duran çocuğu hedefleyerek vurmaya çalışır. Eğer vurursa vurulan çocuk ebe olur. O topu isim söyleyerek havaya atar.

        Oyun böylece devam eder. Eğer topla ebe birisini vuramazsa herhangi bir oyuncu topu havaya atarak oyun u başlatır.

19- Van tu tri for

        Grup oyunudur. Birisi ebe seçilir. ebe olan oyuncu duvara yüzünü dönerek ellerini duvara vurur. Bu sırada (– Van tu,tri fay fos.) diye söyler. Diğer oyuncular belli bir mesafede çizilen çizgi gerisinde dururlar. ebe yüzünü duvara dönüp sözleri söylerken ebeye doğru adım adım ilerlerler. ebe sözlerini hızla söyleyip geri döndüğünde kıpırdayan ve o anda yürüyen birisini veya birilerini görürse onları oyun dışına çıkarır. Kimseyi göremez ise tekrar duvara yönünü döner. ellerini  duvara vurarak hızla aynı tekerlemeyi söyler ve geri döner. Kıpırdayan birisini yakalamaya çalışır.

        Ebenin amacı kıpırdayanları yakalayıp oyunculardan istediğini ebe belirlemektir. Diğerlerini amacı ise kıpırdamadan ebeye yaklaşıp ebenin sırtına vurarak kaçmaktır. Kaçarken ebe birisini yakalarsa ebeliğini savabilir. Yakalayamazsa ebeliği devam eder. Diğerleri tekrar çizgi ötesine geçerek oyun yeniden başlar.

 

20- Beş taş

        En az iki oyuncu veya iki takım vardır. Oyun her takımın kendine ait beş taşı ile oynanır.  Oyunda amaç yere rasgele serpilen taşları belli bir kurala göre şaşırmadan, yere düşürmeden toplamaktır. Oyunda  birler-ikiler-üçler-dörtler-beşler-köprüleme-yoğurçular-ercan mercanlar gibi aşamalar vardır.

         Aşamayı bitiren oyuncu taşları avucunun içinden yukarı hafifçe fırlatır ve sağ elini avuç içi yere gelecek şekilde tutar elinin üzerine biriken taşarın  sayısınca karşıdaki oyuncunun elini şaplak vurmak suretiyle döver. Buna kubak atmak denir. eğer elinin sırtına biriken taşları tekrar havaya atıp yere düşürmeden avuç içi ile yakalarsa taşların sayısının iki katı kadar kubak atma hakkı elde eder.

        Oyunda bir oyuncu taşı düşürür veya yanlış yaparsa oynama hakkı karşı tarafa geçer. Kubak atma karşıdaki oyuncunun canını acıtacak kadar olursa rakip oyuncunun kubak zamanı gelince daha fena acı verecek şekilde kubak atar. oyun böyle inatlaşma ile devam eder.

        Oyunda amaç dikkat ederek karşıdaki oyuncunun hataları yakalamak,yanlışlarını fark etmektir. yoksa bol bol ceza yenir.

 

21- Yirmi Taş

      İki kişi tarafından oynanır. Oyuncuların yirmişer taşı vardır. Oyuna başlayan taraf iki avucunu birleştirerek taşları avucunda toplar ve havaya fırlatır. Havadan yere taşlar düşerken bir elinin tersini taşların altına elini tutarak elinin üzerine taşların kalmasını sağlar. Elinin üzerine biriken taşları tekrar havaya atarak elinin içi ile tutmaya çalışır. Eğer elinin sırtındaki taşları yere hiç düşürmeden yakalar ise elindeki taşlar onun kazancı olur. O taşlarla tek tek yerdeki taşları eliyle toplar.

        Oyuncu eline kazancı olan taşlardan birisini alır. taşı havaya atar ve biraz evvel yere yayılmış olan taşlardan bir veya birkaçını havadaki taş yere düşmeden ve yerdeki diğer taşları oynatmadan sıyırır avucuna alır ve bu avucundaki taşlarla birlikte havadaki taşını da yakalar. Bu taşlar onun ütüdüğü taşları olur. Böylece elinde ilk olarak kazandığı taşlarla yerden olabildiğince taş toplar. Eğer herhangi bir yanlış yaparsa yanar. Sadece yerden topladıkları elinde kalır.

        Oyun sırası karşı tarafa geçer. aynı usulle karşı tarafta oynar. Oyunun sonunda taraflar topladıkları taşları sayarlar. Hangi tarafın yirmiden fazla taşı olursa o taraf diğer tarafa kubak atar. yani ellerini diğer kişinin ellerine fazla taş sayısınca vurur.

     Sonra oyunda taşlar yeniden katılır  ve oyun yeniden başlar. kazanan taraf oyuna başlar. Dikkat,karşı tarafı izleme kabiliyeti, taşları havaya atıp yere düşürmeden yakalama  becerisi gerektiren oyundur.

22- Çok Taş

        Yirmi taş oyunun iki kişi değil iki grup tarafından oynana bir çeşididir. Her kişinin yirmi taşı ile oyuna girmesi ile oyunda taş sayısı artar. tabi iki grup olduğu için oyun yirmi taş kurallarına göre gruplar arasında devam eder.

 

23- Bezirganbaşı

        Daha çok kızların oyunudur. Olunda iki adet gurup başkanı vardır. Bunların kendi aralarında belirledikleri grup isimleri vardır. Bu isimleri sadece ikisi bilirdi. Diğer kızlar ise birbirlerinin peşinden tutarak kervan veya tren gibi etrafta dolaşırlar. Grup başları orta yerde karşılıklı iki ellerini tutuşmuş beklerlerdi.

        gelen kervanın başındaki kız bu grup başlarına belli bir bestede olan şu maniyi okurdu.

        –Aç kapıyı bezirganbaşı,bezirganbaşı

        grup başkanlarından birisi cevap verirdi.   

        — Kapı hakkı ne verirsin? Ne verirsin?

        Cevap

        –Arkamdaki yadigar olsun, yadigar olsun!

        Sonra grup başlarını ellerini bağlı olarak havaya kaldırırlar. Gelen konvoy bu ellerin altından geçerdi. Bu geçiş sırasında grup başkanları sayarlardı.

        –Bir sıçan, iki sıçan, üçüncüde kapana kısılan ..

        diye üçüncü kızı ellerini indirerek yakalarlardı. Sonra yakalanan kızın kulağına sadece üçünün duyacağı şekilde daha önce belirlenen grup isimlerini sorarlardı. Örneğin grubun birisinin ismi (Elma) diğeri ( Kiraz) olsun.

    –Elma mı?Kiraz mı?

        Kapandaki kız tabi kimin elma kimin kiraz olduğunu bilmediğinden kafadan atarak birisini seçerdi.

        –Elma.

        derse; elma grubunun başkanı olan kızın peşine geçer o gruptan olurdu. Bu sırada konvoy tekrar gelir ve bezirganbaşı manisini yukarda anlattığımız sıra ve diyalog ile söyler ve kapı açılırdı. kapının her açılışında bir oyuncu kapanda kalır ve soru sorulur, cevap verilerek gruplardan birine dahil olurdu.

        Kapana kısılacak kız kalmayınca karşılıklı oluşan iki grup birbirlerinin belinden asılarak öndeki grup başları da birbirlerin ellerinden asılır ve karşı grubu kendine doğru çekerek yenmeye çalışırdı. Yenen ve yenilenden sonra oyun biterdi.

        Bir ekip dayanışması ve sosyal bir kaynaşma oyunudur.

24- Cıv Atmak

        Cıv sulak ve sazaklık yerlerde biten içi boş fakat dayanıklı bir otsu bitkidir. Kuruyup esnekliği kalmayınca kesilip 80-90 cm boyunda düzgünce temizlenir. Bıçakla çapakları. budakları alınır. Cıvın biraz kalınca olan uç kısmı enine delinin ve bu delikten ince söğüt çubuğundan sert sabit bir halka takılırdı. Buna ana cıv denir.

        Aynı cıv malzemesinden başka bu ana cıvın boyundan az uzun yavru cıvlar hazırlanır. Hazırlanan cıvlar bu cıvın ucundaki halkaya takılır. cıvın alt kısmından oyuncu bu iki cıvı tutar ve havaya ve ileriye doğru hızla iter ve yavru cıvı elinden serbest bırakarak halkadan kayıp hızla uzağa gitmesini sağlar.

        Amaç cıvı en uzağa tatmaktır. Erkek çocukları cıvlarını harmanlarda yan yana durarak yarıştırırlardı. Cıv sonbaharda kuruduğu için sonbaharda,kışın ve ilkbaharda oynanan bir oyundu.

 

25- Yağ Satarım Bal Satarım

        İlkokulda oynanan bir gurup oyunudur. Birisi ebedir. Diğer oyuncular halka olur ve yere çömelirler. Ebe olan elinde mendil ile çömelen bu oyuncuların arkalarından zıplayıp şarkı söyleyerek dolaşır. Şarkı şöyledir:

        Yağ satarım,bal satarım,

        Ustam ölmüş ben satarım.

        Ustam rengi sarıdır.

        Satsam onbeş liradır.

        Zambak, zumbak,

        Dön arkana iyi bak.

        Dön arkana iyi bak.

 ve şarkının bir yerinde elindeki mendili oyunculardan birinin arkasına yere bırakır. şarkıya çömelen oyuncular ellerini vurarak ve söyleyerek katılırlar.

        Eğer arkasına mendil bıraktığını çömelen kişi fark ederse hemen mendili kapıp halkayı dolanan çocuğu aynı yönde kovalar ve yetişirse sırtına mendille vurur. Sonra kendisi mendili saklamak için maniye başlar.

        Çömelen çocuk arkasındaki mendili fark etmezse ayaktaki onun yanına kadar turu tamamladığında mendili alarak yerdeki çocuğu mendille sırtına vurarak döver ve mendili eline vererek ebeliğin savar.

26- Sütlü Kemik

         Özellikle geceleri yarı ay ışığında oynanan bir grup oyunudur. ebe olan oyuncunun elinde bir kemik parçası vardır. Bu kemiği bulunduğu yerden uzağa doğru atar. diğer oyuncular bu kemiği karanlıkta ararlar. bulan kişi kemiği tekrar atma hakkı kazanır. oyun böylece devam eder.

27- Köşe Kapmaca

        Kare halindeki bir odada veya yere çizilen bir alanda oynanır. Beş kişi vardır. dört kişi karenin köşelerini kaparlar. Karşılıklı olarak köşelerini diğer oyuncularla değiştirirler. Bu değiştirme sırasında ortadaki oyuncu yer değiştirenlerden birinin yerini kaparsa diğeri ortaya geçer. Oyun böyle sürer gider.

 

28- İp Atlama

    Kız oyunudur. Arada bir erkeklerinde oynadığı olurdu.Üç tip ip atlama oyunu vardır.

    1- Tek kişilik: İki elinde tuttuğu ipi üzerinden aşırıp ayakları havaya kaldırarak ip atlanır.

    2- Tek urganla gurup oyunu: Karşılıklı iki kişi ellerinde tuttukları uzunca urganı havada çevirirler. İp havada düzgün dönüşler yaparken  zıplayacak kişi ortaya girer ve ipe ayakları çarpmadan ip atlar. Yorulunca çıkar,bir başkası oyuna girer. İkişer ikişer zıplama oyunu da olur. Yanan, ipe ayağı dolaşan oyuncu ip çevirme görevine geçer veya oyun dışı kalır.

    3- İkili urganla ip atlama: Karşılıklı gurup halindeki oyunun çift urganların ters yönde çevrilmesi ile oynanan bir oyundur.

29- Değnek Çevirme

         Bir kişi yere çömelir ve elindeki uzunca değneği yerde sürterek sağa sola düzgün bir tempo ile savurur. Değnek üzerinde zıplayacak oyuncu bir ara bu değnek üzerine atlar ve değneğe çarpmadan iki ayağı ile havaya ve sağa sola zıplayarak oyun oynar.

        Değneğe çarpan oyun dışı kalır, yada değnek çevirmeci olur.

 

30- Ayakça İle Gezmek

        Çatal bir ağaç parçasıdır. Çatal kısmı yerden 20-30-40-50 cm. yüksek yapılır. Çatallardan  birisi kısa diğeri insan boyundan uzun ayarlanır. Çatal kısma bez sarılır. İki adet yapılan bu ayakçaların çatalları üzereni iki ayağı ile çıkan şahıs çatalın uzun kısımlarını kollarının arasından sararak ayakta yürür.

        Genellikle yağmurdan sonra köyün içindeki küçük derelerden akan suların içinde bu ayakçaklarla dolaşılırdı. Denge oyunudur.

31- Tahterevalli

        Harmanlarda yığılı ağaç yığınları üzerinde herhangi bir ağacın yığın üzerine enlemesine konulup karşılıklı olarak oturan ve ağaçtan sıkıca tutunanların aşağı yukarı inip çıkması ile oynanan bir oyun idi. Şimdi şehirlerdeki çocuk parklarında modern çeşitleri var.

32- İp Salıncak.

        Tarlalarda ağaçların kollarına ardılan urganlarla yapılırdı. evlerde ise avlunun üst kısmındaki soymalara(ağaçlara) tutturularak yapılırdı. Çocuklar için her zaman bilinen ve halende çeşitleri olan bir oyun usulüdür.

33- Boncuk ve Misket Oyunu

        Misket veya misketin bulunamadı zamanlarda tesbih boncuklarını kopartıp misket gibi oynana bir oyundu. Oyunda maksat belli aralıklarda atışılan misket veya boncuğun sırayla birbirine vurmak için atılmasıdır. Vuran kişi misketi ütülmüş olur. yani kazanmıştır. Böylece oyun sürer gider. Oyunun içinde taş dibine, ağaç parçası arkasına gelince bazı küçük kurallar vardır.

34- Atacak( Sapan) Oyunu

        Elde kullanılacak şekilde çatal bir ağaçtan ( Y ) şeklinde çatal yapılır. Uçlarına arabanın iç lastiğinden dilimlenmiş lastikler takılır. Lastiklerin gerisine merşin denilen deri malzemeden taş koyma yeri dikilir.

        Hazırlanan bu sapan ile kuşlara ,hedeflere atışlar yapılır. yaramaz çocuk oyunudur. Çoğu zaman çeşitli sakatlıklar, kazalar yaşanabilir.

35- Uçurtma uçurma

        Hafif olsun diye cıv denilen otsu bitki kökleri kullanılırdı. yada çok ince, düzgün söğüt çubukları ile çıtanın iskeleti hazırlanır. Dengeli bir altıgen hazırlanır. Sonra üzerine naylon yada kağıt kaplanır. İmkanlar varsa renkli kağıt kaplanır. İpleri üçgen bir düzen içinde terazili olarak bağlanır. Baş kısmının büyüklüğüne göre kuyruğunun uzunluğu belirlenir. Kuyruğu dilimlenmiş kağıt yada naylonlardan yapılırdı.

        Uzun bir ipinizde varsa uygun bir rüzgarlı havada harmanlarda uçurtmanızı havlandırıp uçurursunuz. Rüzgarın yeterli olmadığı zamanda  uçurtmayı  birisi elinde tutar. diğeri hızla ipinden çekip az koşarak havalandırmaya çalışır. Uçurtma yapmak ve uçurmak bir yetenek işi,ustalık işidir. Maddi imkanları iyi olanlar renkli ve güzel uçurtmalar yapabilirdi. Fakir olanların uçurtmaları da  ona göre küçük yada süsü az olurdu. İpi kısa olurdu.

36- Kuş Kuyruğu

        Yaklaşık 50-60 cm uzunluğundaki yaramaz bir çaput,bez parçası bulunur. Bu bezin uç kısmına ceviz,yada elma büyüklüğünde bir taş konur, taş düşmeyecek şekilde bez bağlanır.

        Bezin diğer ucundan tutulup kolunuzu olabildiğince daire çizecek şekilde çevirip bezi bırakırsınız. Havaya  yada ileriye doğru hızla atıp arkadaşlarınızla yarış yaparsınız.

        Bazen bezin ucundaki taş iyi bağlanmadığı için fırlar gider. Bazen de dengesizce havaya attığınız bu kuş kuyruğu oyuncak ya oyuncunun kendi başına, yada bir başkasının bir yerine rastlayıp kaza olur. Tehlikeli bir oyuncaktır.

37- Taş Atışma Oyunu

        Genellikle köyün kenarındaki harmanlarda,dere kenarlarında ve tepeliklerin üzerinde oynanan bir çoban oyunudur. Amaç elle fırlatılan taşın en uzağa gitmesini sağlamaktır. Yarış oyunudur.

38- Yüzük Saklama Oyunu

        Uzun kış gecelerinde evlerde oynanırdı. Yere çeşitli kazak ve kumaş eşyalar aralıklı olarak dizilir. etrafına oyuncular toplanır. oyuncular iki grup olurlar. Amaç içlerinden birisinin elinde ustalıkla tuttuğu yüzüğü(yada bozuk para, düğme de olabilir) bezlerden hangisine sakladığını bulmaktır.

        Yüzüğü saklayacak kişi avucunun içine dikkatlice yüzücü baş parmağı ile tutacak şekilde yerleştirir. Yerdeki bez parçaların altına elini tek tek koyup geri çıkarır. Elindeki yüzüğü hangisine sakladığını belli etmeden herhangi birisinin altına bırakır. Eğer usta bir oyuncu ise sakladığı yeri fark ettirmez. Acemi ve fazla becerikli değilse sakladığı yer belli olur.

        Yüzüğün saklanmasını izleyen diğer rakip oyuncular dikkatli izleme yaparlar. Amaç ilk seferde yüzüğü saklandığı yerden bulmaktır. O zaman yüzük saklama sırasını rakipler alabilir. İlk seferde yüzük bulunmaz ise en son seferde bulmaya çalışmak gerekir. Bu durumda da yüzük saklama sırası gene rakiplere geçer.

        Yüzük ve son açılan bezlerin altında değil de arada açılanlardan birinin altından çıkarsa yüzüğü saklayan taraf hem açılmayanların sayısınca puan kazanır. Hem de yüzüğü tekrar saklama hakkı elde eder.

        Oyun iddialı ise daha çok heyecan verir. Guruptaki kişilerin sayısınca da oyun zevkli geçer.

39- Kayak Kayma Oyunu

        Kışın ve yazın oynanan çeşitleri vardır.

        Yazın oynanan kayak oyunu kayalık ve üğüntülü toprak olan bayırlarda, topraklarda bayırdan aşağı kayma oyunudur. Pantolon ve elbise eskitir.

        Kışın karda ve buzda kayılan kayak oyunu ise üç değişik şekilde olur.

        1- Ağaç kızak,naylon parçalı üzerine oturarak bayırdan aşağıya kaymak.

        2- Hafif bayır olan bir zeminde hızla koşup ayaklarının birini ileri ,birini geride tutarak ayakta dengeli durarak kaymak.

        3- Gene hafif bayır bir zeminde geriden hızla gelip yere çömelerek iki eldeki çubuklarla dengeyi sağlayıp kaymak.

40- Arabacılık,şantiyecilik,ziraatçılık,çobanlık oyunları

        Erkek çocukları derelerde,harmanlarda,yolların ince topraklarında ve tarlalarda taştan,ağaçtan yada pancardan patatesten yaptıkları yada benzettikleri malzemelerle oyunlar oynardı. Kamyonculuk, greyder, dozer,traktör vb alet diye isimlendirdikleri bu oyunları köy işlerinden, köyün yollarını yapan YSE araçlarından görerek özenirlerdi.

        Hatta soğukkuyu lastiklerini kıvırarak, keserek çeşitli araba oyuncakları yaparlardı.

        Çobanlık yapan çocuklar kayalıklarda ceviz büyüklüğündeki renkli taşları bir araya getirip bunları keçi koyun sürüsüne benzetip oyun oynarlardı.

        Ayçiçek köklerinden, kavun,karpuz,kabak kabuklarından çeşitli araba ve silaha benzeyen oyuncaklar yaparlardı.

 

41- Köstebek (Kül öbeği) Oyunu

        Pınarların önünde veya dere kenarlarında oynanır. İnce küller bir araya getirilip öbek yapılır. Çeşmeden bir kap içinde getirilen su bu öbeğin üzerine eşit miktarda dökülür. Dökülen su ile öbeğin üzeri 1-2 cm kalınlığında çamur olur. Bu çamurun üzerine tekrar biraz kül serpilir ve tekrar hafif su serpilir. Üzerine bir kat daha kül serpilir. El ile çamur eşit bir şekilde çamur sıkıştırılır.

        Bu öbeğin iki ucundan ince bir çivi ile çizilir ve çizilen kısım çıkarılır. Açılan bu kapıdan öbeğin içindeki kuru kül boşaltılır. İçi boş bir tepecik oluşur. Bu şekilde küçüklü büyüklü çeşitli tepecikler yapılarak aralarında su arkı yapılır. Yukarıdan bir yerden su bırakılarak suyun öbeklerin içinden ve aralarından belirlenen yollardan geçmesi ile oyun oynanır.

        Çabuk oyun bozan bir çocuk en kısa zamanda bu öbeği ayakları ile çiğneyerek, dağıtır. kız çocukları ise daha uzun süre bu düzeni bozmadan oynardı.

42- Düdük Kavlatma,Zıpçık

        Mart ayında ağaçlara su yürümesi ile taze sürgün söğüt dallarının uygun kısımlarından kesilir. Üzerine bıçak sapı ile hafifçe vurulur, ağacın kavlaması sağlanır. Bıçak ile çizilen kabuk, parçalanmadan ağaçtan çıkarılır. çıkan bu kabuğun bir tarafı iki yönlü olarak inceltilir. Düdük olarak ağızda öttürülür.

        Bu düdüğe zıpçık denir. Düdüğün kavlatılması sırasında küçük bir mani söylenirdi.

        Kavul kavul kavla

        Kedi sıçan avla

        Samanlıkta kara koyun kuzulamış

        Memeleri sızılamış,

        Ak taş, kara taş,

        Karaven’den beri aş.

43- Dilli Düdük

        Kavlatılan söğüt ağacının kabuğu çıkarıldıktan sonda kalan ağaç kısmı bıçak ile kertiklenir. Zıpçık denilen kabuğun üzerine de bir çentik açılır. Böylece tiz ve ince bir ses çıkaran düdük yapılmış olur. Buna dilli düdük denir.

44- Borazan

        Daha kalın bir söğüt ağacının kabukları helezon şekilde sarmal olarak bıçakla derince çizilir. Üzerine başka bir ağaç ile vurarak kavlatılır.Bu kabuklar kopmayacak şekilde soyulur,ağaç üzerinden çıkarılır. Kabuklar giderek genişleyen ve uzayan bir boru şeklinde birbiri üzerine bindirilerek sarılır. Çözülmesini önlemek için iğde dikeni ile ara sıra tutturulur.

        Boru bitince hazırlanan küçük bir zıpçık borunun dar kısmanın banışa sıkıca yerleştirilir. artık borazan hazırdır. Zıpçık düdüğü öttürdükçe borazandan çok daha kalınca bir ses çıkar. Bu oyuncakları çocuklara ya evin büyükleri, yada az yaşı büyük elinden iş gelen becerikli çocuklar, abiler yapıverirdi.

45- Fırıldak

        40-50 cm uzunluğundaki bir sopanın ucuna gene ağaç parçaların yontulması ile rüzgarda yada çocuğun koşması ile oluşan rüzgardan dönen fırıldak yapılırdı. Bu fırıldak bazen evin önündeki bir sırığa takılır. Rüzgar estikçe kendiliğinden döner. Bazen buna küçük bir teneke parçası bağlanırsa sesli bir şekilde döner durur.

        Bir sopanın ucuna kağıttan yapılan fırıldakta vardır.

46- Gıcırdak

        Ağaç bir mil üzerindeki dişli çarkın döndürüldükçe bir yaya çarpması ile gıcırtı çıkararak dönmesi ile oynanan bir düzenektir. çevirdikçe ses çıkarır. Bunu çocuklar kendisi yapamaz. Bir büyük yapıverirse milletin başını ağrıtacak şekilde oynar durur çocuklar.

47- Düğme ve ip ile vız vız oyunu

        İki ucu büyükçe bir düğmenin iki deliğinden geçirilen ipin uçları bağlanır. Her iki elin başparmaklarına geçirilen ipin düğmesi orta yere denk getirilir. İp hafif daire çizecek şekilde ileri doğru çevrilir. İp çevrildikçe kendi etrafına sarılır. Sarıldıkça gerginliği artar. Burumda iken ip hafif geri çekilip hafifçe bırakılacak olursa vız vız diye bir ses çıkarır. Bu gerdirme işi sürekli devam ederse  vızıltı devam eder.

        Oynayanın ellerine az bir titreşim verir. İp çözülürse aynı usulle tekrar sarılır. Çoğu zaman ip gerdirilmeye dayanamaz ve kopar.

47- Birim Dur Bir

        Ekip halinde erkek çocuklarını oynadığı bir spor oyunudur. İki tür oynanır.

        Birincisi.: Oyunculardan birisi az ileriye giderek yan durup yere belinden eğilir. Diğer oyuncu onun üzerinden atlayıp az ileriye o da eğilir. Sırayla diğerleri de aynı şekilde atlama yapar. Atlayacak kimse kalmayınca ilk eğilen de doğrulup oda atlamaya katılır. Tur devam eder.

        ikincisi: Bu tur dönerek değil durarak oynanır. Bir oyuncu az ileride yan durup eğilerek durur.  Beridekiler sırayla atlama oyunun oynarlar. Atlamaların her seferinin bir isimi vardır.

        Birinci atlama sırasında her atlayan çocuk (–Birim dur ) der.

        İkinci atlama turunda (ikim dur iki)

        gibi her seferinde bir söz söyler. Bu oyunun 10-11 turu vardır.

        en farklı turu 10 ve 11 ‘dir.

        Onuncuda oyuncu atlarken eğilenin üzerine bir şapka bırakır.  Onbirinci de bu şapkayı almak gerekir. Buna (fes atmak), (fes almak) denir.

http://www.yakupdervis.com

Çocukluğumuz bu oyunlarla geçti

Haziran 23, 2008

http://www.memleket.com.tr/news_detail.php?id=1217

Geçmişte çocuklar, şimdiki gibi çeşitli oyuncaklar olmadığından bir takım çocuk oyunları ile toplu olarak eğlenirdi. Bu durum dayanışma ile birlikte yarışma ruhunun da kazanılmasına yardımcı oluyordu.
2005-06-22 18:37:35
Hiç oyuncakları da yok değildi hani. Örneğin erkek çocuklar soğukkuyu ayakkabılarının tabanlarını keserek iki tane teker yaparlar, bunları yirmilik çivinin iki tarafına takarlardı. Bir değneğin ucuna takarak yolda sürebilecek, gerektiğinde çeşmeden su getirebilecek çok amaçlı bir oyuncak yaparlardı. Bir de patlanguç ağacının içini oyarak yaptıkları, içine geveledikleri kağıt parçalarını ön ve arka tarafa koyarak arkasından deliğe sığabilen bir çubukla hızla iterek öndeki kağıdın ses çıkararak fırlamasını sağlayan oyuncakları da vardı. Yaş bir çubuğu yay şeklinde büküp ucuna ip bağlarlar, ucunu sivrilttikleri düzgün çubukları da yay olarak kullanırlardı.
Sapan: Altta tutulacak kadar yeri olan, üst tarafı çatal ayni “ Y “ harfi şeklindeki ağacın çatallarına lastik bağlanır, bunlar eşit uzunlukta tam ortaya gelecek şekilde bir küçük taş parçasını tutabilecek genişlikte deri ya da kumaş parçasına bağlanarak birleştirilirdi. Bu parçaya konan taş parçası lastikler geriye doğru gerilip nişan alındıktan sonra fırlatılırdı (Kuş Lastiği.)
Kızlar için ise en önemli oyuncak annelerinin yaptıkları bez bebeklerdi. Çocuklar iş görebilecek duruma geldiklerinde tarlada ya da evde büyüklerine yardım ederlerdi. Yazın olmasa da kışın kısa günlerinde oyunlarını oynayabilirlerdi, fırsat buldukça. Fırsat buldukça, çünkü,hangi büyüğe sorarsanız, çocukluğunuz nasıldı diye. Günümüzün kendilerine göre şanslı çocuklarına biraz da imrenerek: “Biz çocukluğumuzu hiç yaşamadık ki” derler. Doğrudur, oyunsuz ve oyuncaksız çocukluk yaşanmamış sayılır.
Çocuk her zaman çocuk olduğundan, yine de kendisini eğlendirecek oyunlar bulup oynar. Köyümüzde de oynanan oyunları kısa açıklamalarıyla vermek yerinde olacaktır. Bu oyunları erkek ve kız oyunları başlığı altında toplamak uygun olacaktır. Bu oyunlar daha çok kimler tarafından oynanıyorsa o bölüme alınmıştır. Karışık oynanan ya da hem kızlar hem de erkeklerce oynananlar belirtilmiştir.
GENEL OYUNLAR
Hem kız hem de erkeklerin oynadığı, karışık da oynanabilen oyunlardır.

1. Sobe

2. Körebe

3. Saklambaç

4. Mendil Kapmaca: Genellikle okulda öğretmenin gözetimi ve hakemliğinde oynanan bir oyundu. Çocuklar iki gruba ayrılır, arada belli bir mesafe bırakarak karşılıklı olarak yerlerini alırlar. Her oyuncunun rakibi karşısındaki oyuncudur. Bu iki grubun tam ortasına bir çocuk elinde mendille durur. Hakemin işaretiyle en baştan birinci sıradaki çocuklar mendili alıp kendi gruplarının bulunduğu yere rakibine yakalanmadan kaçırmaya çalışır. Eğer rakibine yakalanmadan mendili kaçırırsa rakip oyuncu kazanan grubun tarafına geçer. Mendili eline alan oyuncu rakibi tarafından yakalanırsa, bu durumda yakalayan kazanmış olur. Yakalanan oyuncu karşı takımın saflarına katılır. Tüm oyuncular birer kez yarıştıktan sonra takımların bulunduğu yerdeki oyuncular sayılır. En çok oyuncusu olan (kazanan rakibiyle kendi takımına geçtiğinden ) takım yarışmayı kazanmış sayılır.

5. Üç taş: İki kişilik bir oyun olup, yaşlılar tarafından da oynanan bir oyun olup, her oyuncu 3\’er taşla her yere basitçe çizilebilen şekil üzerinde oynanır. Oyuncular sırasıyla taşları istedikleri bir noktaya konarlar. Amaç kendi taşlarının üçünü bir araya – yatay ya da dikey – getirmektir. Bunu yaparken, rakibi kollamak da gerekiyor elbette. Taşların hepsi konduktan sonra, ilk taşı koyanın oynaması gerekir. Taşlar konulup elde kalmayınca şekil üzerindeki taşlar sadece boş olan yerlere hareket ettirilebilir, ama sadece bir basamak olmak şartıyla. Önünde kendi taşı varsa dahi hareket edemez. İlk kez üç taşı yan yana ya da alt alta getiren oyunu kazanır. Oyuncuların taşlarının karışmaması için değişik şekil ya da renkte taşlar seçilir.

6. Dokuztaş: Üçtaş oyununun dokuz taşla sürdürülen halidir. Temelde üçtaşın kurallarına aynı kurallara sahiptir. Oyun tahtası ona nazaran daha büyüktür. Bu oyun günümüzde de oynanmaktadır.

7. Onikitaş : Dokuztaşın tüm kuralları geçerli olup, oynanan şekilde farklılık vardır. Tek farkı yatay ve dikey çizgilerin yanısıra, çapraz çizgilerinin de bulunmasıdır.

ERKEK OYUNLARI:
Genellikle erkek çocukları tarafından oynanmaktadır.

1. Çelik Çomak: En çok oynanan oyunların başında gelmektedir. Bir değnek ile çelik denilen yaklaşık 20-25 cm. uzunluğundaki parmak kalınlığındaki, ağaç parçası oyunun malzemesidir. En az iki kişiyle oynanır, takım halinde de oynanabilir.
Oynanışı: Düzgün bir yere değneğin ucunun rahatça girebileceği genişlikte ve derinlikte bir yarık açılır. Bu yarığın üzerine çelik yerleştirilir. Oyuna başlayan oyuncu değneğinin ucunu, çeliğin altındaki yarığa sokarak, tüm gücüyle, rakibinin yakalayamayacağı kadar uzağa fırlatır ve değneğini çeliğin pozisyonundaki gibi çukurun üzerine koyar. Bu sırada diğer oyuncu yaklaşık 15-20 m. karşısında yerini alır, çeliği yakalamaya çalışır. Çeliğe elindeki değnekle vurursa ya da yakalarsa oyun sırası kendisine geçer. Vuramazsa çeliği düştüğü yerden alıp, çeliğin fırlatıldığı çukurun üstüne rakibinin koyduğu değneğe doğru atarak ona temas ettirmeye çalışır. Eğer değneğe vurursa, atış sırası yine kendine geçer. Vuramazsa atışı yapan oyuncu değneğini alarak yerdeki çeliği sadece değneğin yardımıyla havalandırarak, havadayken değnekle vurarak, uzağa atmaya çalışır, çünkü ne kadar uzağa atarsa o kadar çok sayi kazanacaktır. Aynı şekilde toplam üç kez vurur. Eğer rakip oyuncu çeliğin son ulaştığı yer ile fırlatıldığı çukur arasındaki mesafeye 3 kez atlayarak ulaşabilirse oyun sırası kendine geçer. Üç kez atlama sonucunda ulaşamayacaksa, diğer oyuncu çeliğin düştüğü yerden alarak adımlarını saymaya başlar, atış yapılan yere kadar ( 1, 2, 3,…). (Atış yapılan yere gelindiğinde kesin olarak hatırlamıyorum ama ya çeliği değneğin üzerinde ya da değneği çelik üzerinde zıplatarak düşürene kadar her vuruş için bir sayılmak üzere saymaya devam eder!) Oyuncular hangi sayı üzerinde anlaşmışlarsa o sayıya ilk ulaşan oyunu kazanır.

2. Kale: Bu oyun genellikle hayvan otlatan, yöresel deyişle mal güden çocuklar tarafından oynanır. Oyun iki kişiyle oynandığı gibi, takım halinde de oynanabilir. Oyunun malzemesi yine doğal şeylerdir. Her gruba üçer adet dik vaziyette durabilen ne çok küçük ne de büyük ve ağır olmayan taşlardır. Taşların dik olarak durması, atılan taşlarla yıkılabilecek nitelikte olması gerekir.
Oynanışı: Sözü edilen üç taş yaklaşık yarımşar metre arayla arka arkaya aynı doğrultuda dikilir. Diğer grup da bunun tam karşısına taşlarını yerleştirir. Aradaki mesafenin uzaklığı grubun anlaşmasına göre ayarlanır. Yaklaşık 15-20 metre olabilir. Bu tamamen oynayanların tercihine bağlıdır. Oyuna başlama sırası hemen hemen tüm oyunlardaki bir yöntemle saptanır. Karşılıklı geçen iki kişi sırasıyla ayaklarını atarlar. Kiş ayağını dik ya da yan olarak atabilir bu tercih kendisine aittir. Karşılıklı atılan ayakların sonunda kim kimin ayağına basmışsa oyuna o başlar. Amaç rakibin dikili duran kalelerini ( taşlarını ) devirmektir. Her oyuncu sırasıyla üçer taş atar. Daha sonra atış rakibe geçer. Devrilen kale olduğu yerde kalır. Atış sırasında atılan taş, devrilen kaleye isabet ederse o kale yeniden dikilir. Yani oyuncuların deyimiyle sağalır, onu yeniden devirmek zorundadır. Rakibin tüm kalelerini en önce deviren kazanır
3. Zımba: Eski evlerin dambaşı denilen düzlüğünde oynanırdı. Daha çok gençler bu oyunu oynardı. Bir kişi ebe olur, genellikle dambaşında bulunan büyük bacanın yanında durur ve oynayanlardan birinin adını söyler: “ Zımba Ali\’ye…” der. Bunun üzerine diğerleri adı söyleneni yakalayıp yumruklamaya çalışırken, o da bir an önce ebenin bulunduğu bacaya ulaşmaya çalışır. Oraya ulaştığında bu kez ebe o olur. Oyun bu şekilde devam ederdi.

4. Şıktı: Gene Zımba\’da olduğu gibi ebe dam başındaki büyük bacanın yanında dururdu. Ebe ellerini yana açarak oyuncuları yakalamaya çalışır. Oyuncular için oyun sahası sınırlıdır. Bu sınırın dışına çıkan oyuncu sekelemek ve bu şekilde kaçmak zorundadır, aksi takdirde yanmış, yani yakalanmış sayılır. Ebe oyuncuyu yakalarsa, diğerleri o oyuncuyu yumruklarlar o da ebenin bulunduğu yere kaçmaya çalışır. Bu kez ebe ile yakalanan oyuncu el ele tutuşarak birlikte diğerlerini yakalamaya çalışırlar. Eğer ellerini bırakırlarsa diğer oyuncular onları yumruklayabilirler.Bu nedenle kesinlikle ellerini bırakmamaları gerekmektedir. Yakalanan her oyuncu başlangıç noktasına vararak bu oyunculara katılır, el ele tutuşarak kalanları yakalamaya çalışır. Oyun bu şekilde devam eder.

5. Gömmeli çelik: Bu oyun 5-6 kiş (fazla da olabilir) ile bireysel olarak oynanır. Her bir kalesi (yani savunması gereken bir yeri ) vardır. Oyuncular fazla dağınık olmayan bir şekilde birbirinden uzak olmayacak şekilde dururlar işte bu durdukları yer kaleleridir. Her oyuncunun elinde bir değneği (çomak) vardır. Ebe olan kişi eline çeliği alır ve oyuncunun birine doğru onun çeliğe vurması için atar. Kendisine çelik atılan oyuncu, çeliği mümkün olduğunca uzağa atabilmek için elindeki değnekle vurur. Ebe çeliği gittiği yerden getirirken, diğer oyuncular onun kalesini ellerindeki değneklerle kazarlar. Ebe de getirdiği çeliği diğer oyunculardan birinin kalesinin içine atmaya çalışır. Eğer atabilirse, kalesine çelik atılan kişi ebe olur, atamazsa bir sonraki oyuncuya vurması için çeliği atar, oyun bu şekilde devam eder. Daha sonra kalesi en derin olarak kazılan oyuncu ceza olarak, o kalenin içine ayaklarıyla girer ve toprağın seviyesine kadar neresine kadar geliyorsa gömülür, çukur toprakla doldurulur. Onu bir süre öyle bırakırlar, yeteri kadar cezasını çektikten sonra çıkarırlar.

6. Güvercin Taklası (Kızlartaklası): 4\’er kişilik iki takımla oynanır. Ebe takımından 2 kişi birbirlerine arkaları dönük olarak dururken diğer ikisinden biri ön tarafa diğeri arka tarafa olmak üzere kafalarını ayakta duran arkadaşlarının bacaklarının arasına sokarlar. Diğer takımın oyuncuları önde yarı yatık duran oyuncunun sırtına ellerini koyarak, ayakta duran bellerini aralamış oyuncuların arasından takla atarak arkadaki oyuncunun üzerinden yere inerler. Yatan ve ayakta duran oyuncular, atlama yapan oyuncuları engelleyici harekette bulunamazlar. Bulunurlarsa, atlayış yinelenir. Oyunculardan biri taklayı atamazsa tüm takım olarak, diğer takımın yerine geçer. Oyun aynı şekilde devam eder.

7. Uzun Eşek: Genellikle bu da bir hakem ile 4\’er kişilik iki takım arasında oynanır. Hakem olan kişi bir duvara ya da dayanabilecek bir yere sırtını verir bacağını açar. Oyuncunun biri kafasını hakemin bacakları arasına koyar ve belini düz bir şekilde tutar. Takımın diğer oyuncuları da onun arkasına aynı biçimde dizilirler. Diğer takımın oyuncuları sırasıyla bunların sırtlarına atlarlar. Dört oyuncu da atladıktan sonra Takımın ebesi (kaptanı) eliyle bir sayı gösterir: “Eşeğim kaç yaşında?” ya da “Çıtı mıtı kaç?” diye sorar. Sayı 10\’dan fazla olamazdı. Altta yatan takımın ebesi bu sayıyı tahmin etmeye çalışır. Eğer doğru tahmin edemezse diğer takım yine atlayış yapar. Tahmini doğru yaparlarsa, yani sayıyı bilirlerse, atlama yapan oyunculardan biri yere düşerse ya da ayağı yere değerse, takımlar yer değiştirir. Atlayış yapma sırası diğer takıma geçer.

8. Misket (Bilye): Ankara boncuğu diye de adlandırılan misket, yere açılan küçük bir çukura belli bir mesafeden atılır. Çukurun içine konan oynama önceliğine sahip olur. Çukurun içine konulamamışsa en yakınına konan oyuna başlar. Misketi başparmağı ile işaret parmağının arasına kıstırarak rakibinin misketini vurmaya çalışır. Her vuruş sayı kazandırır. (Değişik oynama biçimleri de vardır.)

9. Eşgördüm: Sobe oyununun benzeri olup, tek farkı bireysel değil, iki takım arasında oynanmasıdır. 3\’er, 4\’er kişilik iki takım arasında oynanır. Takımın biri ebelik yapar-ken diğer takımın oyuncuları saklanır. Ebe takımın oyuncuları, saklananları görüp, takım olarak sobelemeye çalışır. Ebe takımın oyuncularından biri, karşı takımın oyuncularından herhangi birini saklandığı yerden görürse, hemen yüksek sesle diğer arkadaşlarının duyması için “Eşgördüm Ali\’yi ….” diye bağırır. Bunun üzerine arkadaşları bulundukları yerden hemen oyunun başlangıç noktasına, sobelenen oyuncudan önce gelip dokunmak zorundadır. Aksi takdirde oyuncu yakalanamamış sayılır ve yeniden saklanmaya hak kazanır. Oyun karşı takımın tüm oyuncuları yakalanıncaya kadar devam eder. Hepsi sobelenirse, yani yakalanırsa ceza olarak her oyuncu karşı takımın bir oyuncusunun sırtına biner, daha önce belirlenmiş olan mesafeye kadar onu sırtında taşır.

10. Elim ateş:

11. Sekeşaplak:

12. Postal Dikme: Daha çok Mal çobanları arasında oynanır. Adından anlaşıldığı gibi oyunun malzemesi postaldır (ayakkabı.) Oyunculardan biri değneğini belirlenen mesafeye diker (genellikle 15 m gibi bir uzaklığa.) Üzerine de postalının birini, ayağa sokulan uç kısmı değneğe girecek şekilde dikilir. Diğer oyuncular sırasıyla ellerindeki değnekle postalı düşürmeye çalışır. Değneğini fırlatıp, postalı düşürdükten sonra hemen değneğinin yanına gitmesi gerekir. Eğer postalı düşürememişse oyuncu ile yer değiştirir ve kendi postalını diker.

13. Makı : Bu oyun da çobanlar arasında oynanan bir oyundur. Oyuncunun birisi değneğini yatay olarak yere koyar. Diğer oyuncular da fazla uzak olmayan bir mesafeden bu değneğe vurup yerinden uzaklaştırmaya çalışırdı.

KIZ OYUNLARI

1. Beştaş: İki kişiyle oynanır. Oyunun malzemesi 5 adet misket büyüklüğünde yuvarlak taştır. Oyuna başlayan oyuncu beş taşı iki avucunun içine alıp salladıktan sonra yere bırakır. İçlerinden bir tanesini eline aldıktan sonra havaya fırlatır, aynı anda yerdeki taşları birini yerden avuçla alır ve aynı eliyle yukarıya fırlattığı taşı tutar. Önce tüm taşları birer birer; ikinci turda ikişer ikişer; daha sonra üçünü bir, diğerini tek olarak alır. Sonunda da yerdeki dört taşın hepsini bir defa da alır.Sonra bir elinin baş ve orta parmaklarını yere koyarak bir köprü yapar, diğer eliyle taşları yere fırlatır. İçlerinden birini eline alır ve onu yine havaya atarken yerdeki taşları anlamalarına göre (iki ya da üç ) hamlede eliyle kurduğu köprünün altından geçirir. Hepsini geçirdiğinde oyunu kazanır. Bunları yaparken havaya fırlattığı taşı düşürürse ya da yerdeki taşları alırken diğerlerine temas ederse oyun sırası diğer oyuncuya geçer.

2. Dalye: Oyun bildiğim kadarıyla iki grup arasında oynanıyor. Daha çok kızlar oynamakla birlikte karışık olarak da oynanırdı. Oyunun malzemesi bir top ve yassı taşlardır. Taşların sayısını oynayanlar belirlerdi. Ortalama olarak 7-8 yassı taşla oynanırdı.
Oynanışı : Yassı taşlar üst üste dizilir. Atışı yapacak takımın bir oyuncusu eline topu alarak yaklaşık 4-5 metre uzaklıktan taşlara doğru yuvarlar amaç taşları yıkmaktır ,elbette ne kadar az taş yıkarsa işleri de o kadar kolaylaşacaktır. Atış yapılıp, taşlar yıkılırsa oyun başlamıştır. Top karşı takımdadır, atışı yapanlar yıktıkları taşları üst üste tekrar dizmeye çalışırken, diğerleri ellerindeki top ile onları vurmak durumundadır. Ebe olan takımın oyuncuları bir diğer arkadaşına topu atabilir. Genellikle taşların yakınında beklerler. Topla vurulan oyun dışı kalır. Eğer atılan topu yakalayabilirse vurulmamış sayıldığı gibi, topu rakiplerinin alamayacağı bir yere fırlatarak arkadaşlarına zaman kazandırmış olur. Onlar taşları bu sırada üst üste dizmeye çalışırlar. Tüm taşları dizerlerse, oyunu kazanırlar, eğer gruptaki oyuncuların hepsi taşları dizemeden rakipleri tarafından vurulurlarsa kaybederler.
3. İp atlama :
Uzunca bir ipin uçlarından iki kişi tutarak düzenli bir biçimde ve yükseklikte sallarken diğerleri belli hareketlerle ipin yere indiği noktada üzerinden sıçrarlar. Ayağı ipe takılan ya da atlayamayan ipi sallayanlardan birinin yerine geçer. Oyun bu şekilde devam eder.

YEDİ TAŞ-ÇELİK-ÇUBUK

Haziran 23, 2008

Bu oyun önce 10 oyuncu seçilir. Bunlarda çeşitli yollarla iki guruba ayrılırlar. Daha sonra taş getirerek , adım atarak veya değişik şekilde oyunun kimde olduğu tesbit edilir. Oyunun tesbitinden sonra mümkün olduğu kadar yedi tane düzgün taş bulunur. Bunların üst üst üste konula bildiği yer seçildikten sonra da buraya 6-7 metre yerden çizgi çekilir. Oyunu alan taraf çizginin hemen gerisine gelerek üst üste dizilen taşlara elleriyle attıkları topu atarak düşürmeye çalışırlar. Diğer karşı taraf oyuncularıda taş düştükten sonra hemen ellerine geçirdikleri topla topu atan oyunculara vurmaya ve oyunu onlardan almaya yönelirler..Örneğin oyunu alan taraftan bir oyuncu topu attı, taşları düşüremedi. Bu defa diğer oyuncu atar. O da düşüremedi. Bu kez diğer geri kalan üç oyuncuda aynı topu atarak düşüremezlerse oyun taşları bekleyenlere geçer. Veya ilk oyuncu topu attığı zaman taşları düşürdü diyelim. Top taşlara değerek uzaklaşırken taşı düşüren tarafın oyuncuları çok hızlı bir şekilde gelrek yıkılan taşları yeniden üst üste dizmeye çalışırlar. Şayet taşları dizerken taşları bekleyenler oyuncular tarafından topla vurulurlarsa o oyuncu oyun dışı bırakılır. Bu oyuncunun oyun dışı edilmesinden sonra sıra diğer oyunculara gelir. Top ile o oyuncularıda birer birer vurmaya çalışırlar. Fakat topu attıkları zaman top onlara değmeden uzaklaşırsa , diğer oyuncular bu fırsattan faydalanarak düşürülen taşları yeniden dizmeye başlarlar. Şayet vurulmadan yıktıkları taşları tekar dizerlerse oyunu kazanmış olurlar. Oyun bu şekilde devam eder. Bilhassa kızlarında severek oynadığı bir oyundur.ÇALÇUBU

İki şekilde oynanan Çalçubuk oyunu iki kişi arasında oynanır. Bu oyuncular yazı tura ile veya taşgetirerek yerlerini alırlar. Bunlardan oyunu kazanan ; biri uzun biri de kısa ve yuvarlak olan iki çubuk hazırlar. Bu çubuklardan kısa ve yuvarlak olanı aöılan normal boydaki (30 X 10 cm)çukurun üstüne koyar. Yanlız bunu koyarken çukurun üstüne getirir. Elinde bulunan diğer uzun çubuğuda çukura, diğer kısa çubuğun altına gelecek şekilde koyarak karşı tarafa fırlatır. Diğer uzun çubuğu da kısa çubuğu karşısındaki oyuncuya taraf attıktan sonra çukurun üstüne gelecek şekilde düz olarak uzatır. Bu arada karşı tarafta bulunan diğer oyuncuda eline almış olduğu zun çubukla kendisine doğru atılan kısa çubuğa vurmaya çalışır. Eğer elindeki uzun çubukla gelen kısa çubuğu vurabilirse bu kez oyun ona geçer. Bu defa diğer oyuncu yerine o geçerek kısa çubuğu karşı tarafa o gönderir ve oyun devam eder.

Çukurun başındaki oyuncu kısa çubuğu attığı zaman karşı tarafta bulunan oyuncu elindeki çubuk ile buna vuramazsa bu defa gelen o kısa çubuğu, çukurun üzerine uzatılan o uzun çubuğa vurmaya çalışır. Eğer vurabilirse oyun bu defada ona geçer. Ve oyun yine onda olacak şekilde devam eder. Fakat attı vuramadı diyelim. Bu kez çukurun başında bulunan oyuncu elindeki uzun çubukla karşı taraftan atılan kısa çubuğun yanına gelerek elindeki uzun çubukla uc kısmına vurarak kaldırıp saymaya başlar. Diyelim 2 ve daha fazla vurabildi. O zaman kısa çubuğu uzun çobuğun üstüne koyarak kaç defa vurabilmişse o kadar saymaya başlar örneğin 2 kere vurdu. O zaman 2, 4, 6, 8 diye saymaya başlar. 5 kere vurmuşsa 5’er 5’er saymaya başlar. Çubuk yere düştüğü zaman saymayı bırakarak oyuna yine devam eder. Daha sonra yine kaldığı yerden sayar.

Oyuna iki oyuncu oyunun kaçta biteceğini kararlaştırır. Artık bu sayı kaç oyunda olursa olsun hangi oyuncu çabuk bitirirse bu oyunu kazanmış olur.

Başka yerlerde ÇELİK- ÇUBUK da denilin bu oyun oldukça yaygın ve zevkli bir oyun olarak kabul edilir.

 www.ercis.net/modules.php

 

Yöresel Oyunlar….

Haziran 20, 2008

OYUNUN ADI : Enek Kozak Oyunu (Lalempe)

YAŞ GRUBU : 6-7-8 yaş grubu

GELİŞİM ALANI : Bedensel gelişim,Psikomotor gelişim

AMAÇ :Beceriyi ve dikkati arttırmak,bedensel gelişime yardımcı olmak
MATERYAL : Taş
parçaları

OYUNUN OYNANMASI:

Erkek çocukların oyunudur.Genellikle iki çocuk oynar.Çocuklar yassı taştan birer enek alırlar.Birde taştan yuvarlak bozak yaparlar.Bir daire çizerek kozağı o dairenin merkezine korlar.Biraz ileriyede bir düz çizgi çizerek atış yeri belli olur.Birisi eneği
n üzerine tükürerek öbür oyuncuya ‘’Yaşmısın,kurumusun?’’diye sorar.Eneğini havaya atar.Hangi oyuncunun dediği taraf düşerse o Burhani (ilk atacak) olur.Önce burhani çizgiden kozağı vurmaya atar.Vuramazsa öbürü atar.O’da vuramazsa kimin eneği kozağa yakınsa o önce kozağı vurur.Kozak epeyce gitmiştir.Sonra kendi eneği ile kozağın arasını ayağı ile ölçmeye ve ‘’ lalempe,lulempe,kundura biç’’ diye saymaya başlar.Kozağın yanına varınca oradan ötekinin eneğine vurmak için kendi eneğini atar.Eğer vurursa;’’Kırk üç’’ der.Bu defa oradan kozağı atar.Kozağı vurursa,kozağın gittiği yerle eneğinin arasını ayağı ile ölçmeye ve kırküç’ün üzerine saymaya devam eder.Sayısı elli’ye gelince :’’Elli,sayısı belli.Hasesi,husesi,…(semtin ağa’sı) ağanın tütün kesesi,ak enek ,boz kozak,sivri sinek,bir binek’’ der.O çocuğun bir sayısı olur.Oyun bu sayılardan en çok on adet yapılınca biter.Sonunda oyunu bitiren iki eneği üst üste,kozağıda eneklerin üstüne kor.Oyunu kaybeden bacaklarını açarak ,üst üste ,kozağıda eneklerin üstüne kor.Oyunu kaybeden bacaklarını açarak,üst üste duran enek bozağı açık bacaklarının arasına alır.Kazanan oyuncu arkadan gelerek üst üste duran enekler ve kozağa bir tekme vurur.Oyunu kaybeden o enekleri ve kozağı tekrar eski haline getirene kadar kazanan oyuncu arka arka gitmeye başlar.Kaybeden işini bitirip’de dönüp bakıncaya kadar kazanan arka arkaya gitmeye devam eder.Enekleri düzen oyuncunun bakması ile olduğu yerde durur.Önceden kararlaştırılan ceza eğer binmek ise yenilen oyuncu yenen oyuncunun durduğu yere kadar gider.Kazanan onun sırtına binerek enek kozağın bulunduğu yere kadar sırt’ta gelir.Ceza dövmeli ise kazanan oyuncu kaldığı yerden kaybeden oyuncunun sırtına vura vura ve ‘’Dan du du dan dan’’ diyerek enek kozağın yanına kadar gelirler.Oyun yeniden başlayarak devam eder.

————————————————-

OYUNUN ADI : Gazangup (Kazankup) Oyunu

YAŞ GRUBU : 6-7-8 yaşgrubu

GELİŞİM ALANI : : Bedensel gelişim,Psikomotor,sosyal gelişim

AMAÇ : Beceriyi ve dikkati arttırmak,bedensel gelişime yardımcı olmak
MATERYAL : EL topu

OYUNUN OYNANMASI:

En çok erkek çocukların oyunudur.Oyun oynayan çocukların adedi kadar bir duvar dibine ,el topun girebilecek şekilde,çukurlar eşilir.Bu çukurların ortasına diğerlerinden daha büyükçe bir çukur eşilir.Bu büyük çukurun adı Gazangup’tur.Kazankup’tan başka diğer çukurlar, oyuncular arasında taş tutularak taksim edilir.Çocuklardan 8-10 metre kadar uzak bir çizgi çizilir.Yine taş tutularak birisi ebe olur.Ebe bu çizgi üzerine çömelerek el topunu çukurlara doğru yuvarlar.Top kimin çukuruna girerse o çocuk gelerek ebenin omuzlarına biner.Top başka bir çocuğun çukuruna girinceye kadar ilk çocuk ebenin omuzuna oturur.Eğer yine ebenin omuzundakinin çukuruna top girerese alttaki ebe omuzuna binen çocuğun bacaklarına bir çimdik basarak:’’Bir oğlun yahut bir kızın oldu’’ der.Üstteki’nin ‘’ haberim var ‘’ demesi lazım,yoksa devamlı çimdik yer.Eğer top ebenin çukuruna girerse:’’Alttan üst’’ derlerve üstteki ebe olur.Bu defa alttan kalkan,yeni ebenin omuzuna biner.Bu atışlar sırasında top ortadaki büyük çukura girerse ‘’Gazang guuup’’ diye bağırır ve diger oyuncular etrafa kaçışır.Ebe koşarak kazankup’taki topu alır ve kaçan oyunculardan birisini nişan alarak atar.Top kaçan çocuğa değmiş ise ebe ona binerek veya döverek Gazangub’a kadar gelirler.Top hiç kimseye değmemiş ise ebe topun arkasından koşarak topu almaya gittiği yerde diğer çocuklarda gelerek Gazangup’a ellerler.Ebe yine ebe kalır.Oyun böylece devam eder gider.

———————————————————

OYUNUN ADI : İğnem Yitti İğnem Yitti

YAŞ GRUBU : 5-6 yaş grubu

GELİŞİM ALANI : : Bedensel gelişim,Psikomotor gelişim

AMAÇ : Beceriyi ve dikkati arttırmak,bedensel gelişime yardımcı olmak
MATERYAL : Sopa

OYUNUN OYNANMASI:

Kız çocukların oyunudur.İçlerinden biri ebe olur,birini de gelin yaparlar.Ebe eline bir sopa alır,uzakca bir kenara çakilir.Diğer çocuklar gelini aralarında sakalar ve çömelirler.Ebe elindeki deyneğini yere vura vura kanburunu çıkararak gelir,çömelmiş gruba :’’İğnem yitti,İpliğim yitti,İncili Kızım Nerelere Gitti,Ha,Huuuu’’diye yaklaşır.Çocuklardan biri sorar.’’ Ebe kızım nasıldı?’’ Ebe kızını şöyle güzeldi,böyle güzüldi,kaşları kara,gözleri ela,al al elma yanaklı…. diye tarif eder.Çocuklar :’’Kızının elini görsen tanırmısın?’’ diye sorarlar.Ebe ‘’ Tanırım’’ der.Bütün çocuklar ellerini teker teker uzatır,ebe bu elleri teker teker koklar,gelin olanın elini göstermezler.Kızının kokusunu alamayan ebe tekrar gezinmeye başlar,dolaşır,yine kümeye gelip aynı şekilde sorar,aynı hareketler yapılır.Üçüncü veya dördüncü gelişte gelinin de elini koklatırlar,ebe bunu tanıyarak :’’Hah,işte benim kızım ‘’der ve gelini elinden tutarak çeker,bir gülüşmeyle oyun böylece biter

—————————————————

OYUNUN ADI : Met (Çelik-Çomak) Oyunu

YAŞ GRUBU : 6-7-8 yaş grubu

GELİŞİM ALANI : : Bedensel gelişim,Psikomotor gelişim

AMAÇ : Beceriyi ve dikkati arttırmak,bedensel gelişime yardımcı olmak
MATERYAL :2 Deynek,Taş parçaları,küçük tahta parçası

OYUNUN OYNANMASI

Bu oyun erkek çocukların oyunudur.Aynı zamanda Anadolu da yaygın çelik çomak oyununu kendisidir.ancak Kayseriye has oyun deyimleri başka yerde kullanılmaz.Bilindiği gibi 60-70 cm uzunluğunda iki adet deynek kesilir.Bunların kalınlığı ele sığacak (3-4cm çapında) kadar olur.Yine bu kalınlıkta 4-5 adet de 8-10 cm boyunda çelik MET kesilir.Üzerine met koyabilmek için iki adet yassı taş bulunur ve birbirine yakın konur.Bu iki taşa kinne (kirne)denir.Aynı zamanda bu kinneye kale de denir.Deyneklerden biri kinnenin önüne konur,öbür deynekley de met çalınır.Burada çalmak : MET dediğimiz küçük çomakları,deynekle kinneden havalandırıp vurmak ve uzaklara MET ‘ i salmak anlamındadır.Çocuklar iki gruba ayrılıp taş tutarak bir grup kalede kalır,diğer grup çalınan MET’leri toplamak için aşağı adı verilen yere giderler.Kaledeki grubun ilk çocuğu bir MET çalar.Karşı taraf bu MET’i yere düşürmeden havada iken tutarsa kendi grubu kaleye geçer,diğer grup aşağı iner.kaleden çalınan met aşağıdaki grubun çocukları tarafından toplanıp kaleye atılır.Kaleye atılan met kalede kinne önünde duran deyneğe değerse o meti çalan çocuğun sırası bitmiş sayılır,met çalan yandı denilir.Sıra diğer arkadaşına gelir.Onunda .aldığı met kale deyneğine değerse veya meti çalamazsa onundasırası biter.Böylece kaledekiler sırsını tamamlarsa öbür grup kaleye geçer.Met çalma sırası biten çocuğa yandı denildiği gibi öldü denir.Kendinden sonraki arkadaşı ölen eşini iki defa met çalarak sağıltabilir.Böylece kalede met tutuluncaya veya cür’e gidinceye kadar durulur.Oyunda met’in gitmemesi istenen bir mevkie cür denir.Met oraya düşer ise ve o meti hangi grubun çocuğu alırsa o grup kaleye çıkar.Bu tür oynanan met oyuna YELDİRMELİ denir.Bir taraf (Kaledekiler ) bol bol met çalar,aşağıdakiler toplar.Bazen aşağıda met toplayanlar uzun mütdet kaleye çıkamazlar,usanırlar ve çalınan meti getirmezler.O vakit kaledekiler hep bir ağızdan :’’Bir met çaldım gelmedi,aynalı yüzük terledi’’diye meti getirmeyenleri kızdırırlar.Bundan sonrabaş tarafına vurarak meti havalandırır tekrar met çalar gibi uzaklara fırlatır.Tabii bu yerdeki meti havalandırmak çok güçtür.Bunun üç defa mete vurma hakkı vardır.Met biiir ,deyip mete vurmak zorundadır.Mete vurmazsa ve hemen :’’Ekmek yemiyeni ‘’diye konuşmazsa diğer hakları yanar ve sırasını kendinden sonraki eşine devreder.Mete vurmak şartıyla üç hakkını kullandığında meti kaleden hasım çocuğun bir sıçrayışta atlaya bileceği yer kadar uzaklaştıramamışsa yine hakkını kaybeder.Meti uzaklara üç vuruşta götürmüşse metin gittiği en son yerde şöyle sayılır Konuşmalar arasındaki her tire işareti birdeynek boyu olup sayı karşılığıdır.)Essol-essa-gını-gında-ade biiir.Gını-gında-ade iki gını gunda-ade üç diye kaleye kadar sayılır.Bu arada sayı sırası şaşırılırsa sayan ‘’Tu yağnışanı ‘’ der tekarar başlar.Bir grup kaleden inmeden kararlaştırılan sayıyı yapmak zorundadır.Tamamlamadan kaleden inerlerse yaptıkları sayılar yanar.Tekrar kaleye çıkışlarında yeniden sayıya başlar.Sayıyı tamamlayan kararlaştırılan cezayı karşı ekibi tatbik eder.Oyun böylece devam eder.Bu oyundaki sayıya maya adı verilir.Kaledeki eşlerin mayaları diğeri içinde geçerli sayılır.

————————————————————-

OYUNUN ADI : Seke Seke Ben Geldim Oyunu

YAŞ GRUBU : 6-7-8 yaş grubu

GELİŞİM ALANI : : Bedensel gelişim,Psikomotor gelişim

AMAÇ :

MATERYAL :

OYUNUN OYNANMASI

Kızların oyunudur.içlerinden biri görücü olarak ayrılır.Biride gelin olarak başına duvak verilir,kızların arasına katılır.Kızlar bir grup teşkil ederek otururlar.Gelinin önünü kapatırlar.Görücü kız karşıdan seke seke gelir ve kızlara hitaben :’’Seke seke ben geldim’’ der.Kızlar hep bir ağızdan :’’Sekmeden sefa geldin ‘’ derler.Aralarında konuşma şöylece devam eder.Görücü :’’Annem bir kız istiyor’’öbürleri’’ kızımız yok’’ ‘’ Tuz istiyor’’ ‘’Tuzumuz yok’’ ‘’Kızınız nerde’’ Gelini saklayarak :’’Hamamda’’ ‘’Çağırın gelsin’’ ‘’İncisi mercanı üzülür’’ ‘’İncisinin mercanının yerine bir beşli vererek ‘’ ‘’Olmaz’’ ‘’Olur’’ Görücü tek kız bu konuşma üzerine seke seke gider dolaşır yine seke seke gelir,aynı sözleri konuşur.’’Kızımız hamamda’’ Konuşmasına gelince görücü rölündeki :’’Kızımız hamamda yok ‘’der.kızlar ‘’Öyleyse dikenli tarlada’’derler.Görücü’’Voooov ayağıma diken battı,voooov ayağıma taş battı’’ diyerek topallaya topallaya uzaklaşır. Biraz sonra yine gelir tabii seke seke .Bu dafa kızların’’Kızımız çamurlu tarlada ‘’demesi üzerine görücü ‘’Voooov ayağıma çamur doldu’’diyerek döner uzaklaşır.Son gelişinde söze:’’Ağabeyim bir kız istiyor’’diye başlayınca ,kızlar ‘’Al öyleyse ‘’diye gelini aralarından çıkarıp görücüye teslim ederler,görücü kızı alır kaçar,biter

Afyon-Nuh Kasabası

Haziran 19, 2008
“Yitirilen Değerler” yazı dizisini hazırlayan Hasan EŞME hocamıza sonsuz teşekkürler… http://www.nuhkasabasi.com

YİTİRİLEN DEĞERLER–46: KOVA OTU ŞAPKASI

 Kara hasırlık, kız sazı, samar, gındıra, kofa, hasırotu, kovalık adlarıyla 30–70 cm boyunda, çok yıllık bitkidir. Kümeler halinde gelişen kova otları silindirik ve sivri uçlu, içi boş veya yumuşak süngerimsi özle kaplıdır. Bataklıklarda ve sulu yerlerde 800–1830 m’ler arasında yayılış gösterir.

Uçlarının dikensi özelliğinden hayvanlar yemez. Bu yüzden sürekli su olan yerlerin eteklerinde sürekli bulabilirsiniz. Öküz veya beygir güderken, büyüklerle birlikte köyde başkalarına zarar vermesin diye tarlaya götürülünce eğlencemiz olan bitkidir.

Biz onu en çok şapka yapımında tanıdık ve sevdik. Bu işlerde bizden yaşça büyüklerin göstermesi ve yardımlarıyla şapka örümünü bitiripte başımıza geçirdiğimizde duyduğumuz sevinci bu günün çocukları en güzel bilgisayar oyununda duymuyordur. Bu otlar küme içinde ayrı ayrı boy verdiklerinden en uzunları yeteri kadar tek tek yolarak koparılıp hazırlanır. Giyecek kişinin kafasının büyüklüğüne göre önce sıkıca çemberi örülür. Kök kısımları bu çemberin içinden geçirilince örme yoluyla veya düğümleme yoluyla tutturulur. Bu işlem bitince boyu zevke göre ayarlanarak yukarıda uçlar aynı otla bağlanır. Görüntüyü bozan fazla uçlar bıçakla kesilir. Hazır duruma gelmiş şapkamızı artık kafamıza geçirebiliriz. Arazide olmanın en büyük mutluluğu gibi eğer köye az erken dönüyorsak arkadaşlarımıza caka satmaya bayılırdık. Arkadaşlarımızdan daha sonraki gidişlerde yerine getirilmek üzere ısmarışlar(sipariş) almak sevindirirdi.
 

 

YİTİRİLEN DEĞERLER–45: MENEVŞE(menekşe) TOPLAMAMenekşegiller familyasındaki Viola cinsinden 500 kadar, bir-iki ya da çok yıllık dayanıklı bitki türünün adı menevşedir. Diğer adları: Menekşe, menemşe, benevşedir. Bu türlerden 20 kadarı ülkemizde yetişmektedir. Doğada özellikle nemli yerlerdeki ağaç altlarında, ormanlık alanlarda ve taşların güney taraflarında kendiliğinden yetişen, güzel kokusu olan ve 10–15 cm. kadar boylanabilen, çok yıllık bir bitkidir. Bitki, bu güzel kokusunu, ancak koparıldığı zaman çevresine yayar. Kalp biçiminde koyu yeşil yaprakları; kış sonu ile ilkbaharda açan mor ya da seyrek olarak beyaz taçyapraklı çiçekleri; açık sarımsı kahverengi, minik, sert ve yuvarlak tohumları ve gene sarımsı kahverengi rizomu (kök gövdesi) vardır. Bitki, tohumlarıyla ya da rizomundan uzayıp toprağa yapışarak yeni bitki oluşturan kök saçaklarıyla çoğalır. Kokulu menekşe saponin, mentil salisilat, alkaloitler, flavonitler ve uçucu yağ içerir.

 Kasabamızda piknik alanının bittiği yerden çay boyunca Leylek Söğüdü’ne kadar olan bölümde, Yumrukaya Çayı’nın bazı yerlerinde ve Akbayrak’tan Asaraltı’na kadar olan kesimlerde kayaların güney yönlerinde ilkbaharın ilk dönemlerinde kendini gösterir. Yeşil yapraklar içindeki mor çiçekleriyle güzelliğine güzellik katar. Bizim çocukluğumuzda nişanlı kızlar yavıklılarına menevşe demeti yollardı. Böyle zamanlarda biz çocuklar önemli görev üstlenirdik.5–6 çocuk güle oynaya arada kavga ederek menevşe toplamaya gider, topladığımız menevşeleri yımırta, peynir vb. yiyecek karşılığında yavıklısı olan kızlara verirdik. Kızlar menevşeleri güzelce demet yapıp ortasına da sarıçiğdem çiçeği yerleştirerek yavıklısına yollarlardı. Bu demetler belirli bir süre elde tutularak ve koklanarak (özellikle yavıklının göreceği yerlerden geçilirken) gezilir. Daha sonra ceketin sol üstteki küçük cebine herkesin görebileceği biçimde yerleştirilirdi. Geçen yıllarla birlikte bu toplama-demetleme-yollama işleri de yitti gitti. İçinde menevşe geçen türkülerle birlikte bu güzel geçmişi anlatmakla önemli bir görevi yerine getirdiğimi sanıyorum.

 ÇİÇEKLER İÇİNDE MENEVŞE BAŞTIR/Sadık Taşucu-Mersin. Silifke

Çiçekler içinde menevşe baştır.

Güzeli gösteren göz ile kaştır.

Gurbete gidiyom mektup ulaştır

Mektup ile konuşalım bir zaman.
SARIÇİÇEK MOR MENEVŞE ZAMANI/Mahmut Güzelgöz-Şanlıurfa

Sarıçiçek mor menevşe zamanı,

Henüz gelmiş sarılmanın zamanı.

Çıkar balam goynundaki gümanı,.

Korkma balam korkma seni yemezler.
MENEVŞE KOYMUŞLAR GÜLÜN ADINI

Menevşe goymuşlar gülün adını, adını,
Almadım ben dünyada muradımı vay vay.

Allar geymiş ne yakışır Ayşe’ye Ayşe’ye,
Boyunu benzettim mor menevşeye vay vay.

GÜL MENEVŞE SENDEN ALMIŞ KOKUYU/Sivas Tokuş Köyü

Gül Menekşe Senden Almış Kokuyu,

Seninle Açarmış Dal Yarim Yarim.

Baharda Ayrılık Gurbetin Huyu,

Yaş Olup Gözlerimde Dol Yarim Yarim.
MENEVŞE BULDUM DEREDE/Kır İsmail Güngör-Adana

Menevşe buldum derede,

Sordum evleri nerede,

Üçbeş güzel bir arada.

 Menevşesi tutam tutam,

Arasına güller katam,

Nice gurbet elde yatam.

Menevşe kokulu yarim,

Kime arzedeyim halim,

Elimden aldılar yarim.

 

MENEVŞE/Karacaoğlan
Kadir Mevlâ’m seni öğmüş yaratmış
Çiçekler içinde birdir menevşe.
Bitersin güllerin hârı içinde
Korkarım yüzüne batar menevşe.

Yaz gelir de heveslenir bitersin
Güz gelince başın alır gidersin.
Yavru niçin boynun eğri tutarsın
Senin derdin benden beter menevşe.

Senin meskenindir kayalar sengi
Kokusu menevşe güldür irengi.
Aradım dünyayı bulunmaz dengi
Güzel yatağında biter menevşe.

Bakmaz mısın Karac’oğlan halına
Garip bülbül konmuş gülün dalına.
Kadrin bilmeyenler alır eline
Onun için eğri biter menevşe.

Yazımızı bir menevşe öyküsüyle bitirelim.

 Menevşe; her gün yakınıyormuş yanında ki, diğer çiçeklere:

 —Benim boyum neden kısa.

 —Oysa ben güzelim.

 —Benim neyim eksik,

 Diye ve başlamış dua’ya. Benim boyum da uzasın diye. Dua bu kabul olmuş ve boyu uzamış menevşenin. Bir gün bir yel esmiş ki, yel değil afet. Çiçek yıkan, ağaç söken cinsinden. Menevşe yer ile yeksan(düz, bir, aynı düzeyde, eşit)… Ve son sözlerini söylerken diğer çiçeklere:

— Ben ölüyorum.    Diye inlemiş. Diğer çiçekler:

— Anladın mı? Demiş.

— Boyun kısa olsaydı etkilemezdi bu rüzgar seni.

— Gözün yüksekler de olmazsa yaşar giderdin…

İşte menevşenin büyüklük sevdasının sonu dostlar… 26.04.2008

 

 
YİTİRİLEN DEĞERLER–44: ÇİĞDEM KAZMA     
    
Uzun ve sıkıcı kış günleri bitipte baharla birlikte sarı sarı, beyaz beyaz çiğdemler çıkardı ki insanın içi hep ümit dolardı. Doğada ender bulunan bu çiçeğin hem yumrularını, hem de yapraklarını yiyorduk. Çünkü çiğdemin, idrar söktürücü, kabızlığı giderici özelliğini de belki büyüklerimiz bildiğinden yememize ses çıkarmazlardı. Kısacası çiğdem bizim için değerli bir çiçekti. Küme küme çocuklar meşeden veya davşınaktan(pinar çalısı=ahurcuk) yapılan deynekleri akşam olmadan hazırlardık. Sabah erken saatlerde kafadar arkadaş kümesiyle anlaşarak köyün uzak yerlerindeki Akbayrak, Gökseki üstleri, Armıtçıl Özü gibi yerlere çiğdem kazmak için giderdik. Kayış yerine yular eskisi iplerden bellerimize sıkıca bağlayıp elinde çiğdem deyneği cenge giden asker gibi yola çıkardık.  Ekmek ve kuru soğanlardan azıklar hazırlanır, ellerimizde ısırarak veya çapıttan dikilmiş torbaya konup omzumuza asılarak yola çıkardık. Ayaklarımız çıplak veya çorapsız lastik ayakkabı içinde olurdu. O zaman örme yün çoraplar olduğundan koyunu olmayan evlerin çocuklarına çorap giyme sırası gelmezdi. İlkokula başlayıncaya kadar fistanla gezer yürürdük. Ceket, kazak pek tanımadığımız giyecek çeşitleriydi. Bu yüzden dayanıksız çocuklar olarak çabuk hastalık kapar, bademcikleri düşmüş, ısıtma tutmuş, keçeleşmiş, geğirleri(eğirleri) batmış, guluç durmuş vb. adlarla anılan üst solunum yolu hastalıklarından yataklara düşerdik. Kocakarı ilaçları ve yerel tedavi yöntemleriyle genelde beygir gübresine gömülerek, gır çayı içirilerek, mancar bekmezi yedirilerek, üzerlik tüttürülerek, boğazına et sarılarak, deriye çekilerek iyi edilmeye çalışılırdık. Ellerinde çiğdem deyneği olan beş arkadaş buluşup gâvur ininin arkasından giderek yukarılara çıkmaya başladık.

Yürüdüğümüz yerler boyunca her yer alabildiğince çiğdem doluydu. Altın gibi sarı, kar gibi beyazlık, yeşilin değişik tonları, lacivert renkler göz kamaştırıyordu. Çiğdemlere doğru koşmaya başladık. Biz beyaz çiğdemleri kazardık çoğunlukla. Onların kökündeki yumrular daha iri ve tatlıydı. Sarı çiğdemlerin çiçeklerini öteki çiçeklerin arasına süs olsun diye kazardık.
Deyneğin ucunu çiğdemin bir santim gerisinden toprağın içine doğru sokup geriye doğru eğdirince ve yarılan topraktan başıyla beraber çiğdem çıkıyordu. Sert olan yerlerde her babayiğidin harcı değildi çiğdem kazmak. Deyneğin arka kısmını göbeğine doğru denk getireceksin, ayaklarını yerden keserek hoplayıp bütün ağırlığını deyneğe vereceksin.

Bir.. iki.. üç.. ve çiğdem çıkar.

— Tüh le.. gırçıldı yav.
Çiğdem kazılırken bazen kafa kısmı çıkmaz, sadece üst bölüm sapı ile çıkar bunada ‘gırçılma’ derdik.

Çiğdem bağlarının bir kısmını ellerine bir kısmını ceplerine çiçekleri dışta kalacak şekilde koydular. Buz gibi ama oksijen dolu tertemiz kır havasında açık arazide gezerek geleceğin beceri ve dayanıklılığını kazanırdık. Ellerimizde deynek, ceplerimizde çiğdemlerle zafer kazanmış askerler gibi yoldan geçerdik. Sanki herkes bize bakıyordu. Evlerimize giderdik. Çiğdem kazma gezileri sabahtan ikindiye kadar sürerdi. Köye dönüldüğünde küçük kardeşlerimiz veya küçük komşu çocukları çiğdem çiğdem diyerek yanımıza koşuşurlardı. Ceplerden, torbamızdan veya fistanın eteğine doldurduğumuz çiğdemleri ortaya atardık. Onlar da paylaşmaya çalışırlardı. Çiğdemimiz az olursa onlara nazlanarak verirdik bu sırada aslında onlar sarı, beyaz, lacivert çiçekli çiğdemleri değil, küçük yüreklerindeki bembeyaz sevgilerini paylaşıyorlardı. İşte biz çocukları gelecekteki yaşama hazırlayan etkinliklerden biri. Çocukluğu kasabada geçenler bu durumu çok iyi bilirler sanırım.
10.04.2008

YİTİRİLEN DEĞERLER–43: CAN YANDI

Ferfine, gezek gibi yemek yeme, eğlenme ve oyunların sunularak
geçmişten geleceğe konuların ele alındığı toplantı gecelerinden
birisidir. Bunun için eli iyi kalem tutan biri ortaya çıkar,
‘yemekleri belirleyin bakalım’ diye bağırır. Orada bulunanlar sevdiği
yemeğin adını söyleyerek yazdırır. Liste üzerinde konuşup tartışılarak
ekleme ve çıkarmalar yapılır. Önce arabaşı yazılır, tavuk, börek,
turşu, kara havla, haşhaş havlası… Özetle aynı yemekten iki tane
olmamak kaydı ile on kişi var ise kişi sayısından iki eksik yemek
yazılır ufak kâğıtlara. İki tanede boş kâğıt içlerine atılır. Kâğıtlar
dürülüp orta yere atılır. Herkes uzanıp birer tane alır. Açıp
bakarlar. Kimin şansına ne çıktı ise listedeki yemek çeşitlerinin
karşısına yazılır. Belirlenen zamanda hazırlanmış yemekler oturulacak
misafir odasına toplanılır. Hep birlikte güle oynaya yemekler yenir.
Bu tür gelenekler bizim ilimiz ve civarındaki illerin köy ve şehir
merkezlerinde belki değişik adlar ile hep yapıla gelmektedir.
Güzel ve seviyeli toplantı. Karşılıklı sevgi ve saygı. Kuşakların
birbirleriyle kaynaşmaları. O sevgi, o saygı, o içtenlik şimdilerde
nerde? Gece canı sıkılan bir arkadaş saat 11’de 12’de çıkar gelir,
nazının geçtiği bir arkadaşa bir iki saat oturur, çaylar içilir,
yemekler yenilir, dertlerle sevinçler paylaşılır giderdi. Şimdi
gecenin on ikisinde kardeşine varsan belki kapısını bile açmaz; ne
dersiniz? Şimdi bu tür etkinlikler için zaman mı yok? İstek mi yok?
Bir arada oturup konuşmalar yok. Oturma yok, TV’ler insanları evlere
kapattı. Hoşsohbetler bitti. Sevgi saygı azaldı, neredeyse bitti,
bitiyor. Son dönemde bilgisayar oyunları ve iletişimlerde buna
eklenince insanlar kendilerini yalnızlığın kucağına tam atmış
olmadılar mı? 22.03.2008
 

YİTİRİLEN DEĞERLER–42: GEZEK

Uzun kış gecelerinin olmazsa olmazlarından biriydi. Adını gezmek eyleminden almıştır. Gezek sıralaması için kura çekilir. Kura işleminde de kibrit çöpü kullanılır. En kısa çeken gezeği üslenen kişidir. Gezek için belirlenen yemek çeşitleri hazırlanır. Bunlar gezeği üslenmiş olan kişinin durumuna ve gezeğe katılanların isteğine göre değişiklik gösterebilir. Arabaşı, et ve arabaşının yutulması için acılı et suyu, tatlı türü(kara havla, haşhaş havlası, tez bişti, ekmek
gadayifi, tel gadayif…),turşu, turp salatası genelde bu gecelerin belli başlı yiyecek türleridir. Sonra uygun olan mahalle misafir odasında toplanılır. En güzel sohbetler burada yapılır. Geçmişten anıların anlatıldığı gibi geleceğe yönelik tasarılardan da söz edilir. Hazırlanıp getirilmiş olan yemeklerin yenilmesinden sonra çeşitli oyunlar oynanarak gece bitirilir. Eski özelliğini yitirmesine karşın arada sırada yapıldığı gözlenmektedir.
07.03.2008
 

YİTİRİLEN DEĞERLER–41: FERFİNE

Kaynaklarda ferfinenin sözlük anlamına ulaşamadık. Halk kültürümüzde genel olarak geçmişten günümüze gelen belirli bir nedene dayanmadan ortaklaşa, uzun kış gecelerinde yapılan, harcamalardan her kişiye eşit düşen hisseli yemekli toplantılardır. Uzun kış gecelerinde, dost, komşu, ahbaplarla akrabaların birlikte,  kendi aralarında o güne has  hazırlanan her türlü yemeklerin yenilerek  gecenin geç saatlerine kadar sürdürdükleri erkeklerin yaptığı bu eğlenceye ferfine denilir. Ferfine köylerde çok yapılan gelenek ve hoşgörüye, sevgiye dayanan bir görgü kuralıdır. Ferfinede bir amaç da eğlenirken köy içi ve köyler arası birlik ve bütünlüğün sağlanması, köyde yapılabilecek çalışmalar için birlik oluşturulmasıdır. Yurdumuzun çeşitli yörelerinde ferfene, felfele, ferfana, ferfane, ferlere, harfana ve herfene gibi adlarla yapılan uygulamalar da genelde ferfineden ayrı uygulamalar olmayıp geleneğin çeşitlerini oluşturmaktadır. Bu etkinliklerde halk kültürümüzün en önemli özelliklerinden olan yardımlaşma, ortak hareket etme ve iyi komşuluk ilişkileri gibi çalışmaları bir arada görmek olasıdır.

Ferfine, işlerin azaldığı, Kasım ayının sonlarında başlar, Mart ayına kadar sürer. Gece geç vakitlere kadar oturup konuşan arkadaşlardan biri bir görüş atar ortaya… Der ki, “Arkadaşlar, gelin bir ferfine yapalım.”  Köyde bulunan 20’ye yakın odadan hoşgörüsü fazla olan veya küme içinde sahiplerinden odalar ferfinenin yapıldığı başlıca yerlerdir. Bu konuda odalar arasında tatlı yarışlar olup, bir odada ferfine yapıldığı duyulduğu zaman, muhakkak diğer odalarda yapmaya çalışır. Çünkü onlar için ferfine demek kafadarların uygun bir yerde ( genelde mahalle odalarında ) bir araya gelmesi ve burada sabahlara kadar seviyeli eğlencelerin yapılması; yüzük, aşık(kemik) oyunlarının oynanmasıdır. Yemeklerin yenmesi, güzel olan şeylerin konuşulması anlamına gelir.

Ferfine sırasında oynanan oyunların amacı eğlenceli bir gece geçirmektir. Ferfineye katılanlar yatsıdan sonra bir odaya toplanırlar. Selamlaşır, hal hatır sorar, ailelerde ve çevrede yaşanan güncel olayları konuşurlar. Kimin kızı kimin oğluyla nişanlanmış. Kimlerin gurbetten mektubu gelmiş köye nereden konuk gelmiş. Hatta kimin ineği bızılamış(buzağılamak) haberleri geçilirdi. Bazı yörelerde ise ferfineye yalnız evli olmayan delikanlılar katılır.  Gecenin ilerleyen saatlerinde odalar dağılır. Mahalle tam gecenin karanlığına gömüldü, gömülecek diye düşünürken birden bire bir hareketlenme olur. Tatlı bir koşuşturmaca başlardı. Gece tam bitmeden oda sakinleri her zamankinden biraz daha erken kalkar ve genelde de hep birlikte odadan çıkarlardı. Sen zannedersin ki sanki hepsinin de aynı anda uykusu geldi. Ama işin aslı ferfine yapacak olanlara alan açmaktı. Onlara odayı bırakmak için her zamankinden erken dağılırlardı. Zaten onlar çok iyi biliyorlardı ki hem odanın içinde hem de dışarıda onların odayı terk etmelerini bekleyenler var. Onlar odayı terk ettikten sonra odanın içinde kalanlar odayı yeni konuklarına hazırlarken, odanın dışındaki gözcü ise ferfineye katılacak olan diğer konuklara çoktan haberi uçurmuş olurdu. Kara havla, haşhaş havlası yapılır veya  kadayıf(ekmek veya tel) olurdu. Akşamüzeri evlerde; tavuklar pişirilirdi. Arabaşı (un kaynatılarak belli kıvama getirilir soğutulup dilim dilim kesilir ortası açılıp bol acı biberli sıcak et suyuyla) dökülür.  Ferfine etinin piştiği tencerede, tencere hakkı olarak o evdekiler için bir miktar et bırakılır ve onun parası alınmaz. Odadaki sobada yanmış meşe odunlarının közleri(kor) sobanın altından başlayıp önündeki çukur küllüğe çıkarılıp üstüne maşa uzatılır. Üzerine dilimlenmiş ev ekmekleri konarak kızartılır. Üzerine sadeyağı(tereyağı) sürülür. Kelik kelik(büyük peynir kalıbı) peynirlerde dilimlenir. Yanına kuru soğan kesilir. Arada kuru soğanlar küle gömülüp pişirildikten sonra sıfraya gelir. Şenlik havası içinde güle oynaya yenir. Su bir yandan sobanın üstünde veya gaz ocağının üstünde kaynar, arabaşının ortasındaki acılı et suyu azaldıkça ve soğudukça üzerine eklenirdi.  Daha sonra genel isteğe bağlı oyunlara geçilirdi. Oyunlarda yapılan muziplik ve şakaların duygu ve anıları yıllarca belleklerde yaşardı. Bunun aslı birlik, bütünlük ve bir tür sevgi, saygı dayanışmasıdır.

Oyunlar; bilgi yarışmaları, cezalı oyunlar, becerilerin sergilenmesi şeklinde kümelendirilebilir. Ustalık ve beceri oyunları bireysel ya da kümeler arasında yarışmalar şeklinde olabilmektedir. Yine müzik aleti çalabilenlerle uzun hava ve oyun havalarını özellikle güzel söyleyebilenler (maniler, türküler, taşlamalar) ferfineye renk katarlar. Bilinen oyunların dışında kişilerin kendilerinin bulup uyguladıkları oyunlar da ilgi ile izlenmekte, bunlardan beğenilenler o köyde her ferfinede yinelenmektedir. Bazen gençlik yıllarında oynadıkları oyunları konukların ve oradakilerin yoğun isteği üzerine oynayan yetmiş seksen yaşındaki eski tüfek amcalar hala o günlerin coşkusunu sergilemektedir. Genelde her oyunun sonunda bir ceza uygulaması (örneğin yenikleri kağnıya koşup üzerine yenenlerin binerek kağnıyı köyün bir başından diğer başına çektirmesi) vardır. Genellikle oyunlarda en çok ceza alarak dayak yiyenler oyuna ilk kez katılanlardır. Şakayla karışık uygulanan dayak hiçbir zaman şakanın ötesine geçmez. “Cız” oyunu bunun en güzel örneklerinden birisidir. Hangi oyun olursa olsun Türk insanının yaratıcılığı, saflığı ve kurnazlığı burada da kendini göstermektedir. Yeni bir oyun sergilemek isteyen bunu izin alarak sergileyebilir. Coşku doruğa çıktığında yöreye ait türküler söylenip soba maşası çalınmasıyla kaşık oyunları oynanırdı. Oyunlar beğenilirse ödüllendirilir, beğenilmezse cezalandırılırdı. Gösterdiği değişikliklerde yörelerin özelliklerini gösterir.

O zamanki insanlarımız konuğun önemini bizden çok daha iyi biliyorlar. Bunun için mahalle odaları yapmışlar ve onların oturma, ısınma, yeme, yatma gereksinimlerini karşılamaya çaba göstermişler. Odalarda yakılan meşe odunları köy korusundan, kömür, tüp(eskiden gaz yağı),elektrik ödemesi giderleri ortaklaşa karşılanır. Odaya sürekli çıkanlarla odayla yakından ilgilenenlerin birer göz dolavı(dolap) bulunur. Dolavında çayı, kahvesi, şekeri, çerez türü çeşitli yiyecekleri hazır dururdu.

Sofra bezleri serildikten sonra tahtadan durağan ayaklı olarak yapılmış sıfra( yer sofrası) kurulurdu. Yemek, konuşma ve oyunlar yoluyla bu gelenek tüm kırgınlıkların ferfine odasında unutulmasına neden olduğundan birlik ve bütünlük, kardeşlik duyguları güçlenmektedir. Aynı duygular komşu köylerden gelenler aracılığıyla köyler arasında da yayılmaktadır. Elektrik ışığı olmadığından sokağa çıkınca ve eve gidip gelirken fenerle (bir çeşit gaz lambası) yapılırdı.

Ferfineciler odanın anahtarını odanın sahiplerinden istediklerinde hemen verilirken zaman geçtikçe anahtarlar verilmemeye veya vermemek için bin bir dereden su getirilmeye başlanmıştı. Belli ki odanın sakinleri gençleri kırmadan reddetmek istemekteydiler. Nedeni ise aslında çok açık. Ferfine yapacağız diye toplanılıp ferfinenin özüne uymayan davranışlara girişilmesi, odada içki içilmesi ve sonucunda yaşanan tatsızlıklar, kirletilen odanın ve odadaki kullanılan eşyaların temizliğinin yapılmadan bırakılıp gidilmesi oda sakinlerini rahatsız etmiştir. Odada namaz kılındığından dolayı gençlerin bu tür davranışlarından oldukça rahatsız olunmuştur. Böylelikle odaların ışıkları da erkenden söner olmuştur. Bunun yanında gençlerin büyük çoğunluğunun şehirlerde yaşıyor olması, odalar yerine kahvelerde oturmanın seçilmesi bu güzel geleneğinde azalıp geçmişteki değerler içinde yerini alması kaçınılmaz olmuştur. Ferfinenin önemi ve sıra dışılığı şu güzel atasözleriyle ne güzel pekiştirilmiştir: Yarım yumurta ile ferfine olmaz. Yarım ferfineye girilmez.
24.02.2008
 

YİTİRİLEN DEĞRLER–40: UZUNEŞEK OYUNU

İki takımın oynadığı yöneticisi olan bir oyundur. Yönetici genellikle küme içindeki en kilolu kişidir. Yönetici direk olarakta adlandırılır. Uzuneşek direk olmadan oynanamaz. Direk sırtını bir ağaca veya bir duvara dayayıp sağlamca durduktan sonra yüzünü oyunculara doğru çevirir.
Oyuncular eşit sayıda iki takıma ayrılır. İlk “yatacak” takım kura ile veya sayışılarak belirlenir. Sayışma:
” İlli milli,
Doğan dilli,
Kaldır kapak,
Tohum, tüfek, fişek!”
biçiminde bir ona bir ötekine parmakla gösterilerek söylenir. Sayışmanın sonunda parmak hangi takımın oyuncusunu gösteriyorsa o takım yatar. Yatacak takımın ilk oyuncusu kafasını yastığın bacakları arasına sokarak omuzlarını yastığın bacaklarına dayar, takımın diğer üyeleri de kafalarını sırayla öndeki arkadaşlarının bacakları arasına koyarak, öndeki arkadaşların bacaklarına sarılarak
baş aşağı şekilde bir insan zinciri oluşturarak dizilir. Sıra sıra dizilen sırtlara atlamak için diğer takım sabırsızlık içinde beklemektedir. Çökertilmek için iştahımızı kabartan bu sırtlara uzunca bir mesafeden koşarak gelir ve zıplayarak lop diye bütün gücümüzle otururduk. Amaç eşeğin çökertilmesi olduğundan hep aynı kişinin üzerine atlanarak o kişinin direnci kırılmaya çalışılırdı.
Oyunları oynarken herhangi bir düzen ya da sıra olmazdı. Ekseriya oyunlar konusunda bir moda akımı vardı. Kimi oyunlara rağbet artarken kimi oyunlar o dönem için unutulurdu. Bazen bir oyun günlerce bıkmadan usanmadan istisnasız bütün çocuklar tarafından oynanırdı. Oyunlara karşı olan bu dalgalanmalı istek ve ilgiyi yaratan etkenin ne olduğunu bilemezdik.
Atladıktan sonra yukarıdakilerin hareket etmeleri yasaktır. Birinci amaç yatan takımı atlamanın şiddetiyle devirmektir. Devrilen takım yeniden yatar. Atlayanlar yere değerse kaybetmiş olup yatarlar.

Eğer yatan takım devrilmemişse ve atlayan takım oyuncularından hiç biri yere değmemişse atlayan takımın ilk atlayanı direğe parmaklarıyla tuttukları sayıyı gösterir. Bu sayı beşten büyük olamaz ve elin birisinin parmaklarıyla gösterilir. Yatan takımın başındaki de düşündüğü sayıyı bağırır ve eğer atlayanların gösterdiğini bilirse, atlayan takım yatar. Yoksa yatanlar yeniden yatar. Hareketli, neşeli, yorucu olan bu oyunlar yoluyla vücudumuzdaki durağan enerji kinetik enerjiye dönüşürdü. Çoğu oyunlarımız acımasızca ve kıran kırana oynanır, bu tarz oyunlarımızda karşı takım oyuncularına eziyet etmekten çok hoşlanırdık. Oyunlarımızda canımızın yandığı kadardan fazla karşımızdaki oyuncuların can acıtmaya uğraşırdık.06.02.2008
 

YİTİRİLEN DEĞERLER–39: BİRDİRBİR OYUNU

 

 

2 kişi ile 8 e kadar kişinin katılımıyla açık havada oynanan oyun türüdür. Oyun oynayacak çocuklar çember yaparak sayışma yoluyla ebeyi seçerler. Oyuncu çok olursa uzun sayışma sonunda:
İlana bak ilana.
İli düdük çalana.
Beni verme çobana.
Çoban yolu bu mudur?
İçi dolu su mudur?
Ben bu sudan geçemen
İncili boncuk seçemen.
Garadaşın Gızlanı
Bi çalıya kısdırdım.
Öpe öpe küsdürdüm.
Hap!
Hup!
Naneyi yut. 
diye gösterilen çocuk ebe seçilmiş olur. Buna yelekçi denir. Birçok oyunda olduğu gibi kendine özgü kuralları ve tekerlemeleri bulunmaktadır. Becerisi fazla çoğu zamanda en güçlü başka bir çocukta oyunbaşı seçilir.

Yelekçi yüzü yere paralel biçimde kafasını saklayarak eğilir. Qyunbaşı önce ellerini sırtına koyup atlarken yaptığı hareket ve söylediği sözler peşinden atlayanlarca yinelenir. Atlamayı yapamayan, yaptıktan sonra düşen, elleri yere değen veya sözleri doğruca söyleyemeyen ebe olarak ebeyle yer değiştirir. Oyunbaşı bütün hareketleri kendisi yapar ve sözleri söyler. Öteki oyuncular aynısını yapmak ve söylemek durumundadırlar. Arka arkaya dizilen oyuncular oyunu oynamaya başlarlar. Oyunbaşı ellerini ebenin sırtına vurarak onu düşürmeden atlarken ”birdirbir” der. Öteki oyuncularda aynı yolu izlerler. Oyunbaşı bu kez atlarken ”ikidir iki, tilkinin .iki biz gibi” der. Oyuncularda aynı şekilde atlarlar ve söylerler.

Oyunun sonraki aşamasına geçilir. Buradaki tekerleme ”üçtür üç, amcanın suyunu iç.” diye söylenir. Dördüncü atlayışta ”dörttür dört, dönde .okunu ört.” diye atlarken dönme hareketi sırasında .ötünü vurmadan atlar. Öteki oyuncularda aynı biçimde atlar. Beşlere geçildiğinde ”beştir beş, sen değmeden geç” diyerek atlanır. Ellerin iç kısmından başka yeri değen ebeyle değişir. Altıncıda ”altıdır altı, takga(şapka) yerine gondu” denip eldeki takga sırayla ebenin beline konur. Takga yerine mendilde konulabilir. Sonra ki atlama sırasında ”yedidir yedi, takga yerinden kakdı” denilerek sırta konulan eşya düşürmeden ele alınarak atlama sürer. Artık seçicilik ve beceri isteyen hareketler çoğalır. Sekizinci atlayışta ”sekizim seksek” diye atlayıp tek ayak üzerinde dikilirken öteki oyuncularda atlayışını yapıp tek ayak üzerinde dikilirler. Artık yetki oyunbaşınındır. Gidebildiği kadar tek ayak üzerinde sekmeye başlar. Yüksek yerlerden atlar. Bu bölüm çoğu zaman o kadar uzun sürerki oyun yerinden metrelerce uzaklaşılır. Bu bölümde amaç oyuncuları yorarak bir bakıma dayanıklılıkları ölçmektir. Dinlenme bile oyunbaşı isterse olur. Bu sırada ebe hangi oyuncunun kurala uymadığını oyunbaşına bildirmek zorundadır. Oyuncu kadrosu güçlüyse mahallenin sekerek tur edildiği çok görülür. Oyunun en uzun soluklu ve büyüklerce de zevkle izlenen, izlerken bahse girilen bölümüdür. Dokuzuncu bölümde oyunbaşı atlarken ”dokuzum durak” deyip atladığı yerde kalır. Sırası gelip atlayan oyuncu kendisinden önce atlayan bir oyuncuya değmeden ve kıpırdamadan beklemek zorundadır.

Onuncu atlayışta oyunbaşı atlarken “onum orak” diyerek orakla biçip çekme hareketini göstererek öbür yana atlar. Oyunbaşı isterse sırta bir eşya bırakır veya bırakılmış eşyayı alır. Öteki oyuncularda atlama sırasında aynı işi yapmak zorundadır. Onbirinci atlayışta ”onbirim bir yumruk diyerek atlarken ebenin sırtına yumruğunu vurarak atlarlar. Böylece sona eren oyuna yeniden başlanır. Ya tekrar eski çocuk yere yatar veya sayışma yoluyla yere yatacak belirlenir. Bu oyunun diğer bir kuralı da; oyunun neresinde olursa olsun kuralları çiğneyen (atlarken yanlış atlayan, ebenin dediğini yapmayan, düşen vs.) yelekçi sayılır ve yere yatar.
 

YİTİRİLEN DEĞERLER–38: İLİK OYUNU
 
Çeket, pontur, gapıt, sıkma düğmelerine bizim kasabada ilik dendiğini birçoğumuz bilir. Kendi oyununu ve oyuncağını kendin yarat dönemi olan bizim çocukluğumuzda işte bu düğmeler oyun yaşamında önemli yer tutardı. Evde giyilmeyecek kadar eski urbaların düğmeleri büyüklerin izniyle, çoğu zamanda gizli olarak kesilip biriktirilirdi. Oyun 2 ile 4 kişi arasında oynanır. Duvara çizilen daire içine ilikler vurularak en yakına düşürme sırasına göre oyuna başlama sırası belirlenir.2 ilik arasını ölçmek için karış veya belirli uzunluğu olan ağaç parçası kullanılır. Yuvarlak içine vurulup yere düşen iliğin yanına kararlaştırılan uzunlukta yaklaştıran oyuncu kendisinden önce oynamış çocuğun iliğini ütmüş olur.
 
İlik yerine madeni paranında kullanılarak oynanan oyunda artık geçmişte kalmış ve yaşlı kuşağın belleklerindeki yerini almıştır. 19.01.2008
 
YİTİRİLEN DEĞERLER–37: AĞAÇ ATA BİNMEK

Oyuncakların eğitim sistemimiz içindeki yeri eğitimcilerimiz tarafından tartışıla gelir. Oyuncak hazır mı verilmeli? Çocuk yaratıcılığını ortaya koyarak kendisi mi yapmalı? Ülkenin koşulları veya henüz tüketim toplumu koşulları oluşmadığından olsa gerek. Bizim kuşak ve üstünün hazır oyuncağı hiç olmadı. Evde aile bireylerinin, sokakta çocukları seven amcaların yardımı ve desteğiyle oynayacağımız oyunun gerekleri kendimiz tarafından ortaya konurdu. Söğüt ağacının dalları uzun, dikensiz ve tutmaya elverişli olduğundan at oyununda her zaman ilk sırayı alırdı. Kalın tarafından bir elimizle tutup iki ayak aramıza aldıktan sonra öteki elimize de atı sürecek kamçı yerine kullandığımız söğüt kımçısını alır koşmaya hazır beklerdik. Bizi yarışa sevk edecek bir yaşlı izleyicide varsa. Gücümüz yettiğince koşup atımızla birlikte birinciliği kazanmaya çalışırdık. Arada sırada kazanma-kaybetme yüzünden kavgalarımızda olurdu doğal olarak. 07.01.2008
 
YİTİRİLEN DEĞERLER–36: ARADAN ÇIKANA BEŞ PARMAK(İTTİRMEÇ)

Güz mevsimiyle birlikte işler azalır gibi olurdu. Ya da biz çocuklara öyle gelirdi. Sokak oyunlarının en kalabalık olanları ve çeşitleri bu dönemde olurdu. Mevsim gereği de yağmur çok yağardı. Oyunlar sırasında yağmur başladı mı belki çabuk kesilir diye pardıların altına sıralanırdık. Yağmur uzayacak gibi olursa yavaştan hareketlenme başlar. Herkes sağındakini-solundakini vücuduyla itmeye başlardı. İşte bu yeniş bir oyunun başlangıcıydı. Mahallenin tüm çocukları saklanmaya çalışıyor ama yer yetmiyor kimi açıkta kimi tam korunamıyor. Yan başlardan içlere doğru vücut hareketleriyle itme başlar canı acıyıp dayanamayan aradan çıkarak uçlara yeniden sıraya girerdi. İtme sırasındaki acıya dayanamayan veya ardan çıkmayı gururuna yediremeyen kişilerin üzerine gidilerek alnından çenesine doğru açık elle sıvazlanarak aradan çıkana beş parmak denirdi. Bu biz çocuklara aşağılanma duygusu gibi gelir aradan çıksak bile ağlamadan yeniden sıramıza geçerdik. Büyüdükçe bu sözü yakınımızdan ve uzağımızdan daha çok duyar olduk. Düzensiz harcamalarla veya çalışmayarak kendisini ya da ailesini zor durumda bırakan kişilerin işleri olumsuzluk gereği bozulduğunda yarı kızgınlık yarı acıma ile aradan çıkana beş parmak bir deyim olarak bizimle yaşar oldu.01.01.2008
 

YİTİRİLEN DEĞERLER–35: SALINGAÇ KURMA
Zaman zaman yine yapılmasına karşın artık unutulmaya yüz tutmaya başlayan bir eğlence türüdür. Genellikle dambaşılı avlusu bulunan evlerin kirişlerine urganların iki ucundan bağlanarak urganın aşağı gelen bölümüne minderle oturulacak yer yapılmasıyla oluşur. Bu iş yeni nişanlanmış gelin kızları eğlendirmek ve akrabalarıyla kaynaştırmak için düzenlenir. Daha kısa bir urgan parçasıyla arkasından iki kişi tarafından yukarı atılarak sallanan kişinin yeteri kadar hıza ulaşması sağlanır. Orta yaşın üstünde bir kadının eline uzunca bir sopa alarak sallanan geç kıza nişanlıysa “yavıklın kim?” değilse “sevgilinin adı ne-nerede çalışıyor-anasının bubasının adı ne?” gibi sorularla gönlünün kimde olduğunu ayaklarının altına vurarak öğrenmeye çalışırdı. İzleyicilerde kulak kesilerek genç kızdan gelecek her sözcüğü kendilerince değerlendirmeye çalışırlardı. Günümüzde sıradan bir iş görünmesine karşın o dönemde oldukça önemliydi. Şöyle ki yavıklı kız yavıklısının adını, sevgili sevdiğinin adını, gelin ve gelin kız kayınta ve kayınnasının adını yüksek sesle söylemezdi. Söylemişse en büyük ayıp gibi karşılanırdı. Yavıklı kız kazara yavıklısıyla karşılaşacak duruma gelirse karşılaştırmamak için bütün komşu kadınları ve kızları kendilerini birinci derecede görevli sayarlardı. Unutmayın ki uzun yıllar boyunca aynı evde oturdukları gelinin sesini duymadan ölen kayıntalar olduğu konuşmalar sırasında ortaya atılırdı.03.12.2007
 
YİTİRİLEN DEĞERLER–34: YÜZÜK SAKLAMA
 
Uzun kış gecelerinin vazgeçilmez oyunlarından biriydi. Odalarda
toplanılırdı. Bu oyunun en önemli özelliği bir yandan bol seyircili gibi
görünmesi, öbür yandan orada bulunanların tümünün oyunun elemanı yani oyuncu
olmasıdır. Çünkü oyuncular dışında kalan kişilerde oynayan takımlardan
birinin taraftarı olmak zorundadır. Oyuncunun kazandığı ödüle veya cezaya
ortak olur. Odanın orta yerine veya büyük sekinin ortasına odada bulunan
havlu, ceplerdeki mendiller(yağlık), başlardaki örme takkalar çıkarılır.
Oyuna başlayacak ekip belirlenir. Ekip içinde en hızlı ve gizlemesini bilen
kişi ortadaki gereçleri eline alıp içine yüzük saklıyormuş gibi yaparak yere
koyar. Saklayıcı eline aldığı varlık içine yüzüğü yavaş yavaş saklamaya
çalışırsa buna yumurtlatma denilir ki bu davranış hoş karşılanmaz. Bazen
daha saklanırken yüzük boşa geliverir ve tık! Sesini topluluk duyar. Bu
saklayanın en büyük korkusudur. Yüzük ilk saklanan yerde bulunduğunda kazığa
oturtma biçiminde tanımlanır. Saklama işi bitince saklayanlar az arkaya
çekilir. Şimdi alan karşı ekibin olmuştur. İlkinde bulmak istiyorlarsa
saptadıkları eşya güldeste diye kaldırılır. Orada değilse kalanların hepsi
saklayan ekibe ödül yazılır. O yüzden önce boşlar saptanıp kaldırılmaya
çalışılır. Doğru bilindiğinde saklama sırası öbür ekibe geçer. Bu işlem
ekiplerden birisinin oyunu bitirecek sayıyı bulmasına kadar sürer.
Asıl oyun yeni başlayacaktır artık. Çünkü yenen ekip istediği cezayı
uygulamakta özgürdür. Cezaya karşı çıkılamaz. Cezalardan önemlileri veya acı
çektirenleri: İçki masası kurma, tarla sürgüleme, asker talimi, demiryolu
döşeme, kadın kılığına sokup kahve pişirtme… vb.
Bu oyunla ilgili çarpıcı ve düşündürücü bir öyküyü kasabamız halkından
İbrahim Oruç’tan dinleyelim. Yüzük oyununda verilen cezalar köyden köye
duyulur ve anlatırlardı. Komşu kasabada yüzük oyunu bittikten sonra yenilen
tarafın ekip başına eşini çağırıp kahve yaptırdıktan sonra dağıtmasını
ister. Ortam gerginleşir. Oyun arkadaşları bu cezadan vazgeçmesini isterler.
Ama olması için diretir ve dileği yerine getirilir. Bir başka oyunda ise
geçen kez yenilen küme yenmiştir. Öbür kümenin başını domuz düzmelerini
ister. Domuz düzülür. Toprağı burnuyla kazması ve afıyan(haşhaş) kozalarını
yemesi istenir. O bu işlerle uğraşırken karşı ekibin oyuncularıyla konuşma
başlar. İreşber (rençper) tarlasında gördüğü domuzu ne der, der? Onlarda
vurur derler. Oda tüfeğini ateşleyerek oyuncuyu vurur. Öldürür.İşte acı ama
gerçek. Düğünlerde atılan maganda tüfekleri de eğlenelim derken gün geçmiyor
ki yaralıyor veya öldürmüyor mu? 03.09.2007
 

YİTİRİLEN DEĞERLER-33:  DOKUZTAŞ OYUNU

 


Yandaki gibi iç içe üç kare çizildikten sonra ortalarından birleştirilince oyun tablomuz yapılmış olur. Her iki oyuncunun dokuzar taşı olur. Sırayla kesişim yerlerine birer taş koyarlar. Buna taş düşme denir. Kural düşme sırasında üçleme yapılmaz. Zaten birbirinin üçlemesini engelleyecek biçimde düşmeye çaba  gösterilir. Düşme işlemi bitince ilk düşenden başlayarak sırayla birer taş oynar. Üç yapan kişi arkadaşının taşından kendi oyununa en zarar verecek taşı yerinden alır. Buna taş yeme denir. Oyun sürerken taş sayısı üçün altına inen oyunu yitirmiş sayılır. Bu oyunda baştan konuşulmamışsa iki taraftan biri yenilgiyi kabul edinceye kadar sürer. Kendi oyunun yönetme ve arkadaşının ataklarını boşa çıkarma uğraşısı yönüyle satranç oyunuyla benzerliği vardır. Bu oyunda geçmişte kalan oyunlarımız içinde yerini almıştır.13.08.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER-32:  BEŞ TAŞ OYUNU(LAPA)Beş yuvarlanmış taşla oynanır. Kızların çok oynadığı bir oyun türüdür. Üzeri
pürüzsüz kaygan çay taşları tercih edilir. Oyuna başlayacak oyuncu
sayışmayla saptanır. Eline aldığı beş taşı elini yana çekerek dağıtır. Buna
apsa denilir. Bir taşı eline alarak onu havaya atarken ötekini yerden
diğerini de düşürmeden alır. Yerdeki taşları bu şekilde düşürmeden alırsa
öteki aşamaya geçilir. Birincideki gibi apsa denilerek taşlar yayılır.
Elindekini yukarı atarken yerdekileri ikişer ikişer iki defada alır. Üçüncü
apsa sonrası üçünü bir defada kalan biri alır.Dördüncü apsada taşın birisini
havaya atıp dördünü yere bırakırken attığı taşı tutar. Sonra onlar avucunun
içindeyken birisini havaya atıp işaret parmağıyla toz siler gibi yere
dokundurduktan sonra, attığı taşı tutar. Beşinci apsada taşların uygun
yerine sol elinin başparmağı ile orta parmağını köprü yapar. İşaret
parmağını orta parmağın üzerine bindirir. Uygun bir taşı sağ eline alıp onu
yukarı atıp aşağıdaki taşlardan birini köprüden sağ el parmaklarıyla
dokunarak öbür tarafa geçirip attığı taşı yeniden tutmak zorundadır. Bunu
oynarken takılan oyun sırasını arkadaşına verir. Bu aşamaları bitiren oyunu
kazanmış olur. 03.07.2007
 

YİTİRİLEN DEĞERLER-31: ÜÇTAŞ OYUNU

 

 

 

 

Tebeşir, kiremit kırığı, odun kömürü parçası veya pil kömürü ile yanda görülen şekil düzgün bir yüzeye çizilir. İki kişiyle oyun oynanır. Oyuncular üç tane birbirine benzer araç edinirler. Bu onların oyun taşlarıdır. Kesişme noktalarına birer birer taşlar sırayla konur. Buna taş düşme denir. Taşlar karşılıklı düşülürken üçleme yapılmaz.  Düşme işlemi bitince atlamadan bir kesişme noktasından ötekine sıra atlamadan çapraz gitmeden çizgi boyu ileri geri, sağa sola oynanabilir. Taşların üçü de aynı doğru üzerine getirildiğinde üçlenmiş olur. Üçleyen oyunun bu aşamasını kazanmış demektir. Kaç sayıda çıkılacağı konuşulur. Belirlenen sayı kadar kazanan oyununu tümünü kazanmış olur. Oyun yerinin bolluğu ve kısa sürede oynanabilirliğinden dolayı çok sık oynanan oyunların başında gelmektedir. 19.06.2007

 

YİTİRİLEN DEĞERLER -30: TAŞLAR ÜZERİNDE KINA YAKINMA

Kına nedir diye soru yöneltsek pazaryerindeki satıcılarda paketler halinde veya çuval içinde pazarlanan ellere saçlara yakılan süs maddesi diye tanımlarız. Kına, saç, tırnak gibi bölgelerin boyanmasında da etkili maddedir. Yer yer kumaş boyası olarak da kullanılmaktadır. Kınanın kullanıldığı deri üzerinde yarattığı bazı yararlar var. Birincisi derinin üstünü sertleştirir ve de kolay kolay terlemez. İkincisi, kınalı el ya da ayağa dışardan gelen ısıya karşı serinletici bir özellik taşır.Tümümüz biliriz. Kasabamızda irili ufaklı taş ve kaya parçaları çoktur. Bu taşların üzerinde ne vardır diye sorsak birçoğumuz biraz düşündükten sonra kuzey taraflarında yosun vardır diyebiliriz. Başka diye sorduğumuzda özellikle genç kuşak bilmiyorum anlamında ya ağzıyla cık edecektir veya omzunu çekip kaşlarını kaldıracaktır. İşte birçoğumuzun bilemediği bu varlık kınadır.

Kasabaya vardığınızda taşların yüzeylerini görerek -bakarak inceleyin bakalım. Bunların üzerinde çok sevdiğimiz iki çeşit kına türü vardır. Birisi açık yeşil tonunda ota benzer taşların üzerinden yolunarak toplanır. Az suyla ıslatılıp avuç içlerimizde yuvarlaya yuvarlaya bunların kına rengi olan açık kırmızı rengi ellerimize geçiririz. Çocukluğumuzda su taşımak için şimdiki gibi çeşitli ve bol kaplar olmadığından ıslatma işini tükürüklerimizle yapardık. Sonunda incelenip en kırmızı olan elin sahibi başarılı seçilir. Seçilenin başarısı çocuklar arasında ayrı bir gurur kaynağı olur.

İkinci kına türü taşların üzerinde yapışık olarak adeta resim çizilmiş gibi durur. Bunu yakınmak biraz daha çok emek ister. Taban tarafı düzgün üstü elle rahat tutulacak küçük bir taş parçası bulunur. Kına olan taşın üzerine tükürülüp küçük taş üzerine sürtüle sürtüle kına oradan çıkarılıp avuç içine veya parmakların üstüne konup yakılacak yerlere dağıtılarak kuruması beklenir. Önce yeşile çalan renk kurudukça dökülür ve kırmızı ton görülür. Bunda da çocuklarca inceleme yapılır. En başarılı olan sözle hoşnut edilmeye çalışılırdı. Evlerimize döndüğümüzde arada sözle ödüllendirilir. Çoğu zamanda cezalandırılırdık. Demekti o andaki duruma göre değişen bir işlem oluyordu. Bu çalışmalarda yardımlaşma olayları da çok olurdu. Kına işini bitiren çocuk bir başka arkadaşına yardımcı olmaya çalışırdı. Dostluk şölenine geldiğinizde veya kış mevsimi dışında kasabaya geldiğinizde deneyin isterseniz. Kim bilir? Belki sizde seveceksiniz. 30.05.2007
 

YİTİRİLEN DEĞERLER -29: PATLANGAÇ
Yapıcılık, yaratıcılık, kendine güven ve yarışma duygusu gibi birçok işlevi içinde barındıran oyunlarımızdan biriydi. Zaman içinde annelerin titizliği ya da hazır satılan amerikan çamuru yerini alarak yitiklere karıştı. Bunun için sakız çamuru dediğimiz killi çamur gerekir. Buna en elverişli çamurda koca bahçe dediğimiz şimdi pek ekim-dikim yapılmayan yerde bulunur. Buradan aldığımız çamurları zemini düzgün, güneş gören bir yere götürürdük. Kış sonuyla ilkbahar içinde oynandığından soğuktan korunması gerekir oyuncuların. Çamur yere çarpa çarpa özleştirilir. Sonra güveç tavası biçiminde yapılıp hızlıca ağzı yere gelecek biçimde çarpılır. Pat diye ses çıkarıp üstte bir delik açılır.Açılan deliğin büyüklüğü patlatan kişinin şekil verişine, güzel çevirip kapatarak vurmasına göre değişir. Karşıdaki oyuncu bu deliği çamurla kapatmak zorunda olur. Sonra karşı oyuncu aynı şekilde yapar. Çamuru biten oyuncu arkadaşlarından ödünç çamur alabilir veya oyundan çıkar. Bu oyun bittiği veya usanıldığında çamurlar küçük kartopları biçiminde duvarlara atılıp yapıştırılır veya değişik oyuncaklar yapılıp uygun bir yer bulunabilirse bırakılır. Sonrada çamura bulanmış ellerimizi temizlemek için çeşmelerin aharına koşulurdu. Birden oluğa yönelirsek büyüklerimiz izin vermezlerdi. Hayvanların içeceği sular bulanacak da hayvanlar susuz kalacak diye. Çünkü hayvanların ve insanların su gereksinimleri bu çeşmelerden karşılanıyordu. Uygun yeri, zamanı ve çamuru bulduğunuzda çocuklarınızla bir deneyin isterseniz. Ne kadar mutluluk verdiğini tadacaksınız.
24.05.2007
 
YİTİRİLEN DEĞERLER -28: BOSTAN DİKME

Evcilik oyunu içinde veya bağımsızca oynanabilen bir yaz mevsimi oyunudur. Bostan yurdumuzun birçok yerinde bağ-bahçe anlamında kullanılırken kasabamızda karpuz anlamında kullanılmaktadır. Bu iş için ana malzeme toprak (sokaklar taş döşeli değildi), su bardağı idi. Su bardağı olmadığı zaman pabuçlarla, ağza doldurulan suyun boşaltılmasıyla su taşınırdı. Önce bahçe duvarı toz yığınıyla çevrilir. İçindeki tozlar içeriye koni biçiminde yığıldıktan sonra tepeden dirsek uçlarıyla bastırılarak çukur açılırdı. Bu çukurlar taşmayacak şekilde suyla doldurulur. Suyunu çekince çanak çıkarılır bir köşeye sıralanırdı. Kalan tozlar toparlanır ve bir kişinin dışında herkes çeşmeden su getirmeye koşardı. Kalan kişi gelen suları yapılan bostanları bozmadan tüm bostanı sulamakla yükümlü olurdu. Oyun bitip dinlenildikten sonra yapılanları bozmakta ayrı bir eğlence olurdu Biz küçük işçi oyuncular için. Çocuk gördüğüne göre iş yapar denir ya. İşte çocukları geleceğe hazırlayan bir oyun türü daha. Ancak yitirdiğimiz değerlerin içinde yerini alanlardan. 17.05.2007
 
YİTİRİLEN DEĞERLER – 27. DALYA
Yedi toprak testi kırığı büyüklüğü birbirine yakın parça, küçük top ve iki kümeden oluşan oyuncularla oynanır. Oyuncular saymaca, tekerleme veya aldım-verdim yöntemiyle kümelere ayrılır. Oyuna başlayacak küme testi kırıklarından birinin üzerine tükürülerek yazı-tura atar gibi saptanır. Dalya taşları dikilip top atılacak yer ortaklaşa belirlenir. Oyuncular üst üste yığılmış taşları vurup yıkmak için topu belirlenen uzaklıktan atarlar. Dalya yıkıldığı an top atan takım dalyayı topla vurulmadan yapmaya, yelen takım ise dalya yapılmadan karşı takımın oyuncularını topla vurmaya çalışır. Dalya yapılırsa aynı oyuncular, yapılmadan vurulurlarsa karşı oyuncular topu atmaya hak kazanır. Beş el dalyayı bulan taraf oyunu kazanmış olur. Oyun başında ne konuşulmuşsa yenilen takım onu yapmak zorundadır. Genellikle yenen takım karşı takımı çiter. Çitmenli yenilenin elini yüzüne ve gözlerine kapatıp yenenin elinin üstüne başparmağıyla yuvarlak yaptığı orta parmağını ileri fırlattırarak vurmasıyla başlar. Vurduktan sonra iki elinin aynı parmaklarını kaldırıp ötekileri kapatır. Gözünü kapatan da aynı parmakları kaldırıncaya kadar çitilmesi sürer. Çitmenli başka zamanlarda da iki kişiyle oynanabilen bir oyundur.10.05.2007
 
YİTİRİLEN DEĞERLER -26: FITÇI YAPMA VE DÖNDÜRME

Sonbahar mevsiminin olmazsa olmaz oyunlarından birisiydi. Nedeni bu mevsimde hızlı esen yellerin sokaklardaki tozu sağa sola savurup sert toprak zeminin ortaya çıkmasıydı. Bazı yıllar yelin esmesi gecikmişse veya yeteri kadar temizlenmiyorsa fıtçı döndürülecek yeri çocukların temizlediği de olurdu. Eski okul duvarının koruma betonları veya önündeki mozaikli bölümde bu iş için en elverişli yerler arasındaydı. Bunun için çam ağacından koni biçiminde fıtçılar yapılırdı. Fıtçıyı büyük çocuklardan bazıları kendisi yapar, bazısı başkalarına yaptırırdı. Her mahallede fıtçı yaptırmak için nazlandığımız veya evdekilerin haberi olmadan yumurta taşıdığımız amcalar olurdu. Kendi elimize uygun değnekler hazırlanıp ucun bir santimetre gerisine açılan kertiklere sicim ya da pamuk ipliği geçirilirdi. Bu ip fıtçının çevresine bitinceye kadar dolandıktan sonra usulca yere konup değnek hızlıca çekilirdi. Dönmeye başlayan fıtçıya değneğimizin ucundaki ip vurularak dönenin hız kazanması ve sürekliliği sağlanırdı. En güzel dönen fıtçının ünü bütün çocuklar arasında bilinirdi. Zaman zaman fıtçı alıp kaçmalar, fıtçı döndürme yerleri veya mahalleyi bölüşememe gibi nedenlerden kavga çıktığı olurdu. 03.05.2007
 
YİTİRİLEN DEĞERLER -25: ÇAPIT(BEZ)BEBEK YAPMA

Kızların evcilik ve dikiş, örgü işlerini geliştirdikleri bir evcilik oyunu türüdür. Gövde taştan, ağaçtan veya çaputlardan olurdu. Zaman zaman annesinden veya evdeki büyüğünden yardım alan kızlar bu bebeklerini giydirir, yıkar, doyurur, uyutur ve ninni söylerlerdi. Tamamına yakını kendi yaratıcılıklarından kaynaklanırdı. Bir bakıma kız çocuklarının geleceğe hazırlanmasının ilk tohumları atılıyordu. Çocuklar kendi yaratıcılıklarının yanında büyüklerinden gördüklerini bu bebekler üzerinde uygulama olanağı yaratıyordu. Mahallenin çocuklarının birlikte oynadıkları evcilik oyunları da gelecekteki yaşamlarının ilk uygulamaları gibiydi. Oyuncaklar kendi emek ürünleri olduğundan çok iyi korunur ve sevilirdi. Şimdiki gibi bozulursa, kırılırsa veya kaybolursa yenisi alınır umudu yoktu. O zaman çocuklukta büyüklük gibi zordu belki. Ancak herkesin kendi ayakları üstünde durmasına yardımcı olduğu yadsınamaz gerçekti. 29.04.2007
 
YİTİRİLEN DEĞERLER -24: HAYA MAYA

Bir kaçma kovalamaca oyununun adıdır. Adını başlangıçta söylenen tekerlemeden almış olsa gerek. “Haya maya, kum kaya. Irakıyı içtik, tarlayı biçtik.” Sözleri eller birbiri üstüne konup yukarı aşağı ritmik sallanırken birlikte söylenir. Söz bitince eller türlü şekillerde tutulup beklenir. Kimin hareketi farklıysa o kenara gelir. Ebelikten kurtulmuştur. Bu işlem sürdürülür. En arkaya kalan ebedir. Oyun yeri belirlenip oyuncular kaçarken ebe onları tutmaya çalışır. Tuttuğu oyuncuyu belirlenen oyun yerine getirir. Bundan sonra hem tuttuğunu korumak, hem de öteki oyunculara dokunmak gerekir. Dıştaki oyuncularda tutulmamak için çabalarken tutulan arkadaşlarını kaçırıp kurtarmak görevini de üstlenmiş olurlar. Böylece bütün oyuncuların tutma işlemi bitirilince ebenin seçeceği birisi yelmeye başlar. Ebe iki kişiden olduğu gibi oyuncular iki kümeye ayrılarak ta oynayabilir bu oyunu. İşte çeviklik, yarışma hırsı, yardımlaşma ve dostluğu içinde barındıran çok yönlü bir oyun.27.04.2007
 
YİTİRİLEN DEĞERLER-23 : AŞIK OYUNU: Aşık bir çeşit kemiktir (bakınız fotoğraf 1). Aşığın bulunması zordur. Çünkü canlı bir hayvanın kesilmesi ya da ölmesi gerekmektedir. O dönemde küçükbaş ve büyükbaş hayvanlar ailelerin geçim kaynağı olduğu için kolay kolay kesilmez. Dolayısıyla aşık oyununda kazanan kişinin saygınlığı artmaktadır. Aşık;  küçükbaş hayvanların ya da büyükbaş hayvanın arka ayaklarının eklem yerlerinden elde edilir. Bu oyun köyümüzde daha çok kışın oynanmaktadır. Bu oyun için en az iki kişi gereklidir. Daha çok sayıda da olabilir. Atıcı kişi kısa  kenarından başparmakla işaret parmağı arasında aşığı tutarak birkaç takla atacak biçimde ileri doğru yuvarlar. Resimdeki gibi yan yatarsa sayı olmaz. Atış sırası yer değiştirir. Aşık oturursa atıcı sayı kazanır ve atışını yan yatıncaya kadar sürdürür. Yenilen kişi arabaşı döktürür. Lokum alır. Şeker fıstık alır. Günün özelliklerine göre belirlenen konular üzerinde yarışılır. Bu güzel oyunumuzda son yılların unutulanları arasında yerini aldı.

                  

YİTİRİLEN DEĞERLER -22: VITGIDİ

Oynayan oyuncu sayısı göz önüne alınarak oyuncu başına yarım metre çapında bir yer çizilip büyük yuvarlak içinde oyuncular yerlerini alırdı. O yarım metrelik bölüm oyuncunun emeniydi. Oyunda bir çelik ve her oyuncunun elinde bir değnek bulunurdu. Tıktık veya sayışma yöntemiyle ebe-yelekçi- saptanırdı. Ebe belirlendikten sonra ebe çeliği yanındaki arkadaşının değneğinin üstüne atar oda ileri götürtmek amacıyla olanca gücüyle ortasına vurmaya çalışırdı. Çünkü ne kadar dengeli vurulursa o kadar ileriye giderdi. Yelekçi çeliğe gidip gelinceye kadar onun emeni değneklerle kazılırdı. Değnekle kazılırken yelekçi çeliği birisinin emenine bırakır veya atabilirse yelek ötekine geçerdi. Uzaktan atmanın zararı eğer emene atamazsan çeliğe yeniden vurulup emeninin kazılması sürdürülürdü. O yüzden pek uzaktan atış denenmezdi. Her oyuncu emenini de kontrol edip dururdu. Yelekçiler değişir oyun birisinin emeni diz boyu kazılıncaya kadar sürerdi. Toprağın kolay kazılabilmesi açısından ilkbahar ve sonbahar mevsimleri oyunu denebilir bu oyuna. Emeni en derin kazılan oyuncu emeninin içine dikilip elleri arkadan bağlandıktan sonra çukura gömülür, kolayca kurtulamasın diye çevresi çiğnenerek iyice sıkıştırılırdı. Ön tarafına biraz zorlanarak yetişecek şekilde bir kazık çakılır ve bunu dişleriyle çıkarması istenirdi. O kurtulma çabasındayken öteki oyuncular kaçardı. Çukurdan çıkan yelekçiye oradaki gözcüler yardımcı olarak ellerindeki bağ çözülürdü. Bundan sonraki iş bir oyuncuyu bulup yakalamasıydı. Kısa sürede yakalarsa bu seferde yakalanan oyuncu aynı şekilde gömülürdü. Öteki oyunlara göre daha acımazsız ve işkenceli bir oyundu. O yüzden pek sık oynanmazdı.08.04.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER- 21: PATLAK

Kasabamız Karakaya mevkisinde bir ağaç türü vardır bilir misiniz? Adı patlak ağacı. Bilmiyorum ağaç türleri içinde adı ne diye anılır çevrebilimde? Özü çok yumuşak dışı sert görünümlü bir ağaçtır. Bu ağaçtan kesilip gelen dallar on beş-yirmi santimetre uzunluğunda iki yanı düzgünce kesilir. İçinin yumuşak bölümü uzun demir parçası veya sert olan başka bir ağaçla çıkarılır. İyice temizlenir. Davşınak odunundan boşaltılan patlak ağacının boyundan bir santimetre kadar kısa bölüm patlağın içine girecek biçimde inceltilir. Elimizin ölçüsüne göre tutacak kadar bir bölümüde düzeltilir. Kısaca patlağa giren kısmı deliğin ölçüsünde ince, tutulacak kısmı biraz daha kalın bir düzenek elde edilmiş olur. Sonrada patlağın sıkısı dediğimiz bölümün hazırlığına geçilir. Kendir-keten liflerinden yapılmış urgan veya yular eskisiyle kınnap-sicim dediğimiz ince ipler ellerimizle didilerek lif durumuna getirilir. Bunları ıslatıp yumuşatmak için ağzımıza alır çiğner yere tükürürdük. Çünkü acı bir tat veriyordu dilimize. Bunun bitkisinin uyuşturucu hammaddesi içerdiğini bilmiyorduk ki çocuk aklımızla. Yeteri kadar yumuşadığını düşündüğümüzde ağzımızdan çıkarıp biraz zorlayarak gidecek biçimdeki parça dilinmiş patlağın ucundan içeriye sokulur ve davşınaktan yaptığımız düzenekle içine itilirdi. Öbür deliğe elimiz siper edilerek parçanın yere düşmesi engellenirdi. Bu işlem birçok kez yinelenir ve bu işleme sıkı alıştırması denirdi. Güzel alıştırılan sıkılar hem pat diye güzel ses çıkarır hem de yukarıya daha çok çıkardı. Sıkılarımız kaybolmasın diye ileriye boşluğa doğru tutulmazdı. Sıkı ayarlaması hem uzun zaman alır hem de urgan veya yular parçasını bulmak zor olurdu. Bu sıkıyı yapmak için bozduğumuz urgan veya yuların ceremesini sopa yiyerek ödediğimiz çok olurdu. Büyüklerde haklı. Eline aldığı yuların veya urganın bir-iki teli kaybolmuş hayvanı veya yükü bağlasa ne kadar dayanabileceği kuşku götürür. Bunu yapanda evin çocuğu-çocukları olduğu bilinir. Yeniden olmasın diye sopa çekilir, azarlanır, tembihlenir. O andaki duruma bağlı olarak hafif ya da ağır geçer. Şansınıza ne çıkarsa.
Patlak yarışı iki şekilde olur. Ya daha çok ses çıkaran.Ya da daha yukarı fırlayan . Her çocuk kendi patlağının birinci olmasını ister. Bu işte ayrı bir ustalık ister. Çoğu zaman büyüklerden bu konuda yardımda alındığı olurdu. Özünde iş başarma ve bunu en iyi biçimde gösterme olan bu patlak ya da patlangaç olayı çocuğun yapıcılık yaratıcılık yönünün gelişmesine büyük katkıda bulunuyormuş. Bunu şimdi daha iyi anlıyoruz. İşte uygulanılan ama o gün adı konulamamış bir öğrenme ve öğretim tekniği. 05.04.2007
YİTİRİLEN DEĞERLER -20: ÇELİK

Kış mevsimi oyunlarının olmazsa olmaz denilen oyunlarının başında gelir.Üç çeşittir.Yer çeliği,emenli çelik ve şeker çeliği.
Yer çeliğinde sağlam ve kalın bir değnek hazırlanır. Bu genellikle söğüt veya çam ağacından olurdu. Çelik on beş santimetre kadar uygun kalınlıktaki davşınak ağacından bir tarafı alttan üste, diğer yanı üstten alta doğru birer santimetrelik altmış derecelik açıyla kesilerek hazırlanırdı. Yere bir doğru çizgi çizilir ve çelik bu çizgiyi ortalayacak biçimde konurdu. Elimizdeki değnekle çeliğin ucuna vurulur havalanınca uygun ortam olunca ortasına vurularak ileriye gitmesi sağlanırdı. Zaten çeliğin davşınaktan yapılmasının nedeni her defa vurulduğundan dayanıklı olmasının istenmesiydi. Değnek çizginin üstüne yatırılırdı. Yelekçi ya da yelen dediğimiz kişi çeliğin düştüğü yerden değneğe çeliği atardı. Eğer çeliği değneğe vurursa yelekçi değişirdi. Çeliğin başındaki çeliği yerden kaldıramazsa buna birin salık denirdi. Düzeltme yapmadan ikinci kez denerdi. Olmazsa buna ikin salık denirdi. Üçün salıkta da vuramazsa oyunda çelme hakkı öbür oyuncuya geçerdi. Oyun hareketli olsun diye çelinen çelik yere düşmeden kapılırsa değneğe atmadan yelekçi değişirdi. Oyunda kapmanlı olup olmayacağı başlamadan önce kararlaştırılırdı. Oyun iki kişiyle oynandığı gibi iki küme yapılarak yeteri kadar kişiyle de oynanabilirdi. Düşünce ve uygulamanın eş güdümü açısından güzel bir oyundu. Arada çeliğin veya değneğin yol açtığı ufak tefek oyun yaralanmalarını saymazsak.
Emenni(emenli) çelik oyununun çeliği söğüt veya kavaktan iki ucu düzgün kesilmiş biçimde olurdu. İki-iki buçuk metre yarıçapında bir yuvarlak çizilir. Merkeze de çeliği çeleceğimiz yönde beş santimetre kadar uzunlukta emen kazılırdı. Değneğin bir ucu emenin içine sokulur ve çelikte emenin üstüne yerleştirilirdi. Değnek bastırılarak yukarı doğru kaldırılırken çelik gidebildiği kadar ileriye fırlatılırdı. Bunda çeliğin emene konuşu değneğin yerleştirilişi ve itilişi çeliğin ileri gidiş hızını etkilerdi. Asıl ustalıkta bu ayrıntılardaydı sanırım. Yelekçi çocuk çeliği düştüğü yerden alıp çizilmiş yuvarlağın içine atmaya çalışırken çelen çocukta yuvarlağa sokmamak için elindeki değnekle atılan çeliğe vurup çizgi içine düşürmemeye çalışırdı. Yelekçi ulaştıramazsa veya çelen vurarak çizgiden uzağa düşürürse çizgiden başlayarak değneğin boyuyla arayı sayarak ölçerdi. Bu sayının üstüne değnekle çeliğin altına vurarak saydığını ekler bu bir seferde alınan sayı olurdu. Değneğin altta çeliğin üstte vurulup saydırılmasına tıktık denirdi. Üçten çok tıktık vuran bütün oyuncular tarafından alkışla ödüllendirilirdi. Tıktık oyuna kimin başlayacağının bilinmesi içinde başvurulan bir yöntemdi. Çok vuran oyuna başlamayı hak ederdi. Çelik çelinip yelen tarafından atılınca yuvarlak çizgisine değiyorsa buna fos denirdi. Fos olunca aynı elde değnek elin ayasında, çelikte önde başparmakla orta parmak arasında tutulurken dikçe yukarıya atılıp yere düşmeden vurularak çelinmesi gerekirdi. Bu işlem üçüncü salıkta da vurulamazsa yelek değiştirilirdi. Bu çelik oyununda da yer çeliğindeki gibi kapmanlının yanı sıra uzunca bir değnekle çelinen çeliğe havadayken vurulabilirse yelekçi el değiştirebilirdi. Bunada çarpmanlı denirdi. Sayı temeline dayanan bu oyunda hangi sayıya varınca çıkılacağı oyunun başında kararlaştırılırdı. Ulaşılan sayının unutulmaması oyun kadar önemliydi. Sayısını yanlış anımsayan veya sayarken yanlış sayana “ Tuuuu, in bire !” denildiğinde kazandığı sayılar gider yeniden birden başlamak zorunda kalırdı. Bu yüzden iki tarafta hem kendi sayısını hem de arkadaşının sayısını aklında tutmak zorundaydı. Oyunun en güzel yanı neymiş biliyor musunuz? Çocuklar daha okula başlamadan sayı sayma bilgi ve becerisini kazanmış olurlardı. Öteki yararlarını hiç saymasak bile.
Şeker çeliği en zor çelik oyunuydu. Emenli çelikteki gibi yuvarlak oluşturulup yuvarlağın merkezine bir değnek dik olarak dikilirdi. Çelik bu değneğin üst kısmına ortalayacak biçimde yerleştirildikten sonra elimizdeki değnekle çeliğin arka alt bölümünden vurularak ileriye gitmesi sağlanırdı. Kapmanlı ve çarpmanlı durumu, çeliğin yuvarlağın içine atılışı, sayma ve tıktık işlemleri emenli çelikteki gibiydi. Çelik fos gelirse değnek havaya kaldırılıp bükülen ayak arasından uzatılır. Öteki eldeki çelik değneğin üzerine doğru getirilip yukarıya doğru vurulur. Hemen değnek ayak arasından çıkarılıp yere düşmeden çeliğe vurulup ileri gitmesi sağlanırdı. Çelik yere değmişse vurulsa bile sayılmaz, yer kırağısını aldı denirdi. Üçüncü elde de vurulamazsa yelekçi değişirdi. İşte sayma, kas ve beyin kontrolü, yarışma duygusu vb. işleri içinde toplayan bir oyun. 01.04.2007

 
YİTİRİLEN DEĞERLER- 19: KILTOP YAP, İSTOP OYNA

Siz hiç hayvan taradınız mı? Siz hiç hayvan sevdiniz mi? Taranıp dökülen tüylerden oyuncak yapıp arkadaşlarınızla oynadınız mı?
Öküz ve ineklerin bol, birazda beygir eşeğin olduğu ama motorlu araçların hiç bulunmadığı zamandan kısacası çocukluk günlerimin oyunlarından, yapılan oyuncaklarımızın emeği, göz nurunu, çabayı yaratıcılığı simgelediğinden söz edeceğim.
Kışın güneşli günlerinde damlardaki tüm hayvanlar güneşe çıkarılırdı. Önce öküzler taranır, arkasından inekler ve eşekler taranırdı. Beygirler ve eşeklere Ömer Seyfettin in öyküsündeki gibi kaşağılanırdı.
Çocuklar hem yapılan işi büyük bir zevkle seyreder, bir yandan da kendimize yarayacak hayvan tarağından çıkmış öküz ve inek kıllarını toplardık. Yeteri kadar biriktirdikten sonra ellerimizin ayaları arasında yuvarlaya yuvarlaya ara sıra tükürerek top durumuna getirirdik. Bu top hem yumuşak olur vurduğun kişinin bir yerini acıtmaz, hem ileriye doğru fazlaca fırlayıp gitmezdi. Bu toplarla bol bol istop oynardık.
İstop oyunu aynı sırada belirli aralıklarla kazılmış oyuncu sayısına eşit yarım daire çukurların kazılmasıyla, önceden kazılmışsa düzeltilmesiyle başlardı. Buyarım daireler oyuncuların emeniydi. Karşılıklı iki oyuncu uçlara geçerek kıl topu emenlerin üzerinde ileri doğru yuvarlardı. Top kimin emenine girmişse o topu kapıp istop deyinceye kadar öteki oyuncularda kaçabildiği kadar uzağa kaçardı. İstop dedikten sonra topu alan öğrenci vurabileceği oyuncuyu kararlaştırıp atardı. Top atılan oyuncunun en ufak bir hareketi bile kural dışı olurdu. Top değerse atılan oyuncunun emenine, değmezse topu atanın emenine bir Çiğil konurdu. Emeninde beş çiğil olan oyuncu yenilmiş sayılırdı.
Şimdi bütün oyun araçları hazır, oyunlar kitaplarda ve diğer görsel yayınlarda hazır. Çocuğun oyundaki payını düşünürseniz yabancı gibi. İşte bir yanda her şeyiyle kendinizin hazırladığı oyun araçları ve oyun; diğer yanda her şeyi hazır sizin figüran olduğunuz oyun. İkisini de deneyin bakalım. Hangisinde daha mutlu olursunuz? 29.03.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER–18:YEDİBEY OYUNU

Oyunun araçları içi dolu kibrit kutusu ile bir köşesi düğümlenmiş mendildir. İstenildiği kadar oyuncuyla oynanabilme özelliği vardır. Kibritleri içinde barındıran iç kutunun dıştan görünen iki yüzü yedibey, kutunun kibriti yakmaya yarayan kahverengi yüzleri çavuş, resimli yüzleri çiftçi ve resimsiz yüzey sopadır. Oyuncular kibrit kutusunu eline alarak en az bir takla atacak biçimde yuvarlar. Yedibey getirtip oyunun beyi belirleninceye kadar atış sürer. Daha sonra çavuş belirlemesi için atış sürer. Çavuş olan ucu düğümlü mendili eline alır. Artık atışlarda daha özen gösterilmeye çalışılır. Çiftçi tarafını getiren sırasını kendinden sonraya gelene devreder. Sopa tarafını getirtirse bey kaç mendil vurulacağını emreder. Çavuş beyin kararını uygulayarak sopa getirenin avuçlarına sayarak vurur. Oyun uzadıkça roller değişir. Arada kızılarak arada neşelenerek oyun sürüp gider. 25.03.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER -17: CINGIRDIK OYUNU(TAHTERAVALLİ)Yol veya boş bir arsa kazılarak ucu kesilmiş ağaç oraya dikilir. Dibi küçük taşlarla sıkıştırılarak sabitlenir. Daha uzunca bir ağaç düzgünce kesilip ortasından delik açılarak dikilen ağaç üzerine kapatılır. İki ucuna birer kişi binerek hem döner hem de aşağı yukarı kalkar inerler. Ses yapması için alttaki ağacın başına kömür sürülür. Zaten cıngırdık sözcüğünün bu çıkan ses nedeniyle verildiği sanılmaktadır.21.03.2007

 

YİTİRİLEN DEĞERLER -16: DEVE DÜZÜNME-GELİN DÜZÜNME
(kasabamızın köy seyirlik oyunlarından)
Eski düğünlerde iyi havalarda Çarşamba geceleri davul-zurna dışarıya çıkardı. Diğer günler düğün sahibinin odasında çalınır söylenirdi. Davulun çıktığı alana meydan ateşi yakılarak veya katmer sacının küllenen çukur yanı yukarıya gelecek şekilde yüksekliğe oturtulur. Üstüne konulan küle gazyağı dökülüp ateşlenerek aydınlatılmaya çalışılırdı. Şimdiki aydınlatma gereçlerinin yanında o günleri düşündüğümüzde aydınlatma değil, sadece karanlığı bölme işlemi yapılabiliniyordu.
Deve düzünmek için  beş kişi seçilirdi. Öndeki kişinin elindeki uzunca değneğin ucuna ölmüş eşek veya beygir kellesi kemiği geçirilir. Bu saman gerisinin dayak deliğinden yukarıya doğru uzatılır, devenin başı ve boynu olurdu. Öteki dört kişide saman gerisinin altına girer kapkara bir yaratık çıkardı ortaya. Bilinmeyen veya az bilinen yaratıklarla çocukları korkutup sindirmek büyüklerin işine geldiğinden korkutma aracı da hazırdı işte.”Deve geliyor.”, “Deveye atıveren mi?”, “Deve seni yer !” gibi sözleri sık sık duyardık. Deve hazır olunca bunun eli değnekli birde çobanı olurdu. Deve insanların üzerine doğru saldırınca veya çobanın söylediklerini yapmayınca değneği orasına burasına yer deve düzünenler. Bir diğer eğlence şekli deve düzünenlerle birlikte veya onların peşi sıra ortalıkta olan gelin düzünmüş iki erkek ve bunların başındaki babalarıdır. Seyirciler içinde gelini kaçırmak isteyenler veya gelinler ortalıkta oynarken sataşmaya kalkanlar kız babasının sopasından kendilerini kurtaramazlar. Zaman zaman şeytan düzünmede olurdu düğünlerde. Bir kişi değişik kıyafetler giyinir, yüzünü de islerle, küllerle kapkara boyardı. Uzunca bir sırığı bacaklarının arasına alıp ucundan tutar, diğer ucuna da çapıt bağlanıp gazyağı dökülerek ateşlenirdi. Alanda öteki oyunculara yer açmak için sopasının arka ucunu sağa sola savurtarak insanların alanı daraltmasının önüne geçmiş olurdu.
Bu eğlencelerde konusu o günün koşullarına göre düzenlenip uygulanan bir orta oyunu türü değil mi? 12.03.2007
YİTİRİLEN DEĞERLER – 15: AFIYAN SAKIZI
Devletimizin istemediği uğraş

Kasabamızdaki yetişen bitkilerin en önemlilerinden, nerdeyse olmazsa olmazlarından haşhaş. Ekimiyle işlemesiyle hasadıyla damak tadıyla diğer bitkilerden ayrıcalığı vardır yaşantımızda. Haşhaş ekilecek tarla eğer yağmur zamanı gecikmişse sulandıktan sonra tarla tava geldiğinde tohum tarlanın yüzüne saçılır. Saçma işi özel beceri ister. Az saçarsanız tarlada seyrek biter. Sonradan üzerine saçmak zorunda kalırsınız. Çok saçarsanız tarladaki bitki çok sık bittiğinden çapalarken çok zorluk çekersiniz. Bu yüzden tam usta olmayanlar kumla veya kuru toprakla harmanladıktan sonra saçarlar. Diğer bitkiler ekildikten sonra üstüne sürgü çekilirken haşhaş tarlası sürgülenmez. Haşhaşın ilk çapası hava koşullarına göre Mart ayı içinde yapılır. Yeşil haşhaş bitkisi bu dönemde salata yapılarak veya yeşillik olarak sofralarımızda tüketilir. İkinci çapa Nisan-Mayıs aylarında yapılır. Bundan sonra tomurcuğa kalkıp büyüyen haşhaş bitkisi mor-beyaz çiçekleriyle bulunduğu yerleri süsler. Çiçeklerini döktükten sonra kelle dediğimiz kapsüller oluşur. Buraya kadarki anlatımı birçoğunuz bilirsiniz. Asıl anlatmak istediğim kellerin çizilmesi ve afyon maddesini içinde bulunduran nesnenin sıyrılarak alınmasıdır.
Bıçak sapı gibi düzeltilmiş ağaçların ucuna tırpan kırığı parçalarının bıçak ucunun keskin yüzü gibi yerleştirilmesiyle oluşan ve adına afıyan cizgisi denilen araçla güneş iyice kızdıktan sonra bir afıyan kellesi sol el ile tutulup sol elin başparmağı kellenin üstünde. Aynı elin işaret parmağı ile orta parmağın arasına da alt kısmı sıkıştırılıp tam orta yerinin üçte ikilik bölümü hafif kesilerek dolaşılır. Buna afıyan çizme denir. Özel bir ustalık ister. Çok yüzeyden çizilirse süt çıkmaz. Derin çizerseniz kelleyi bölersiniz hem süt çıkmaz hem de haşhaşın oluşumunu engellersiniz. Çizilen kellelerin olduğu bölümde dolaşırsanız hem süte zarar verisiniz. Hem de sütü dağıtırsınız üzerinize bulaşır. Çizilen sütler ertesi gün sıyrılır. Ağzı ekmek teknesi biçiminde kendimize gelen tarafında sapı olan ve sapa yakın yeri açık orada yine tırpan kırığı parçasının yerleştirilmesiyle oluşan. afıyan bıçağı ile kelle çizerkenki gibi tutulup çizilen bölüm dolaştırılarak toplanan sütün bıçağın içine toplanması sağlanır. Toplanan madde sütün kahverengine çalan rengi ile kabuğun üst kısım renginden oluşan ak karışımıdır. Alındıkça köşeden beri doğru bıçağın içine sıkıştırılarak doldurulur. Bıçak dolunca boşaltılır. Alma işi günün erken veya ikindi sonrası döneminde yani serinlikte yapılır. Bizim haşhaş tarlalarımız genellikle Harmanaltı ile Sıran söğütte olduğundan o yılların tek kiremitli çatısı olan şimdiki eski okul diye tanımladığımız bina rahatça görülürdü. Yaz mevsiminin sıcağında kiremitlerin üst kısmında bir dalga sürekli hareket halinde görülürdü. Bunun kiremitlere vuran sıcağın geri yansımasından olduğunu ancak öğretmen okuluna gittiğimde öğrenebilmiştim. Beni hem eğlendiren hem yoran önemli olaylardan biriydi. Afıyan çizimi dönemiyle efek biçme dönemi çakıştığından yavaş giden yaşantı birdenbire hızlanırdı. Küçük- büyük herkese iş bulunur veya köye gelecek yabancılardan çekinildiği için çocuklarda tarlalara taşınırdı. Yine böyle bir günde güneşte yanmasın diye hendeğin kıyısına beni yatırdıklarında acı ile uyanıp bağırmaya başladığımı anımsıyorum. Meğer başımı koyduğum yerdeki çavdar kellesi kulağıma girmiş. Uyanıncaya kadar bilmemişim. Benim ve anamın bağırışlarına bizim tarlada insan çoğalıverdi. Vücudum büyük baskılar altında kaldı. Ne olduğunu anlayamıyordum bile. O sırada beni tutmuşlar işin uzmanı kadınlardan birisi koca iğne diye adlandırdığımız yorgan iğnesi ile çavdar kellesini kulağımdan çıkarmış. Çocuk gurtuldu çıkdı çıkdı ! dediklerini duydum o arada korkudan uyumuşum. Tarlalardaki çizim ve alım işleri bitince afıyan sakızı çok az suyla sulandırılıp hamır yoğrulur gibi yoğrulup özleşmesi sağlanırdı. Büyüklüğüne göre bir veya iki parça gülle gibi yuvarlak şekil elde edilirdi. Bu toprak mahsulleri ofisine verilirdi. Tahmini değerden az olduğunda komşular birbirinden ödünç alarak eksiği giderirdi. Çünkü eksiğin nedenini anlatabilmek çok zor olan olaylardan biriydi. Çizme işi bittikten sonra kadınların zamanı varsa yeşil kalmış canlı kellelerin önce çizilmemiş bölümünden çizdikleri yerden yeniden çizip süt alırlar ve buna sırt denirdi. Bunun kazancı evdeki kadınların özellikle de genç gelin varsa onların olurdu.
Olgunlaşan kelleler sarıdan uçuk kahverengine doğru renk alınca ek gibi duran boğazından koparılırdı. Buna haşhaş kırma denirdi. Kırılan haşhaş günde kızdırılıp kırılır elenir pazarlanır. Kalanı yağ için, börek için pekmezle karıştırılıp banmak için yıkanır eve konurdu. Gerekli oldukça dığan dediğimiz tavalar içinde kavrulur ve her evde bulunan haşhaş taşlarında sürtülürdü. Kırık kapçaklar bir zamanlar şimdiki spor tesislerinin bulunduğu harmanın kenarlarına dökülürdü. Bunu yiyen hayvanlar daha iştahlanır insanlara saldırırdı. Bu yüzden çok kasılan kendini beğenmiş insanlara “çığ yemiş dombay gibi ne ofudup duruyon” derlerdi. Sonraları bu kapçaklar birileri tarafından alınıp götürüldü. ABD de işlenerek sakız çıkarıldığını daha sonraları öğrendik. Bir dönem haşhaş ekimi yasaklandı. Yaklaşık dört yıl ekilmedikten sonra ilimize adını veren ekim yeniden başladı ama o çizme toplama yani afıyanı görme olayı olmadı artık. Harmanlara dökülen gapçıklar TMO tarafından alınmaya başladı. Son yıl tapusu olmayan tarlalara ekim yaptırılmama durumu ortaya atılınca kasabamızda haşhaş ekimi yok denecek kadar azaldı. Dileriz yönetme düşüncesindeki kişiler bu olumsuzluğa bir çözüm bulurlarda hem üretici kazanır. Hem de Bolvadin ilçemizdeki Alkoloid fabrikası hammadde sıkıntısından kapanmak zorunda kalmaz. Günlük yaşamımızda her zaman yeri olan haşhaşın bilebildiğim elli yılı aşkın öyküsü bu. 06.03.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER–14: PULLUKLAR

Toprak işlemede en yaygın kullanılan araç pulluklardır. Pulluklar toprağı parçalar, çevirerek devirir, gevşetir anız ve yabancı otları toprağa gömer. Gazi hazretleri, her yıl dış ülkelerden getirilen pulluk ve tarım araçlarının bir kısmını paramızın dışarıya gitmemesi için ülkede yapmak ve Türk çocuklarına da sanat öğretmek isteğindeydi. Anadolu köylüsünün yüzyıllardan beri kullandığı, toprak üzerinde yalnız bir çizgi açan karasabanın kaldırılmasını ve yerine pulluk kullanılmasını isteyen Gazi hazretleri, 1930 senesinde çiftlikte bir pulluk üretimevi kurdurarak pulluk ve bazı tarım araçlarının üretimini başlatmış ve çiftçiye ucuz pulluk sağlamıştır.

Pulluk tabanı: Özellikle tarla tarımının yapıldığı arazilerde en büyük sorunlarımızdan biri pulluk tabanı oluşumudur. Hepimiz asfalt yapımını görmüşüzdür? Toprağı sıkıştırmak için silindirlerle geçer dururlar. Peki, şimdi düşünelim. Bir sene boyunca; tarlayı sürerken, ekerken, biçerdöverlerle hasat ederken tonlarca ağırlığındaki araçlar tarlamıza kaç defa giriyor ve tarla toprağını bir silindir gibi kaç defa bastırıyor.  Bir yıl boyunca bu tarla toprağını pulluk derinliğinde (20–25 cm) kabartıyoruz. İşte bu her yıl aynı derinlikte kabarttığımız toprak derinliğinin hemen altında sert, geçirimsiz ve betonlaşmış bir tabaka oluşuyor. Bu tabakaya pulluk tabanı diyoruz.
Pulluk tabanı oluşan tarlalar 35 cm yüksekliğinde beton havuzlarda toprak koyup tarım yapmamıza benziyor. Bu sert tabaka suyun yararlı kullanımını engeller. Yağmur ve sulama suyunun bu tabakadan geçimini engeller. Çamurlaşma ve suyun daha çabuk buharlaşarak kaybolmasına neden olur. Bitkinin sıcak günlerde toprağın alt tabakalarındaki suyu kullanmasına engel olur. Bu şuna benzer; saksının tabağına koyduğumuz su bir süre sonra saksı tarafından emilir. Üstteki su kayboldukça alt tabakalarda bulunan su yukarıya doğru yürür. Bitkinin en gereksinimi olduğu zamanda bu sert tabaka suyun geçimini engeller.
Bitki köklerinin toprakta hareketi sınırlanır ve kök gelişmesi engellenmiş olur.
Dip kazanla bu pulluk tabanın kırılması yani patlatma yapmamız gerekiyor.
Dip kazanın işleyici ucu sert tabakanın hemen altından geçmelidir.
90 cm aralıklarla tek yönde dip kazan çekilmelidir.
Kuru tarım alanlarında 3 yılda bir kez uygulanmalıdır.
Sert tabakanın kırılması işlemi kesinlikle arazinin kuru olduğu Temmuz, Ağustos, Eylül aylarında yapılmalıdır. Her yıl toprak işleme derinliğini değiştirmemiz pulluk tabanı oluşumunu azaltır.

Diğer işlerde olduğu gibi tarımsal çalışmalarda da bilimsel olalım. Küresel ısınmanın ilk görülmeye başladığı bölüm ve etki alanı tarım. Gerekeni gerektiği düzen içinde yapmak kişisel ve toplumsal çıkarımızadır. 03.03.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER-13:  KARASABAN

 Tarım ve toprak işleri insanlığın var oluş süreciyle birlikte gelişerek olagelmiştir. Geleneksel toplum İsa’dan Önce 6000 de karasabanın bulunuşuyla başlar. Karasaban toprağın altını üstüne getirmek için yapılmış, genellikle sert iki ağacın birleşmesinden oluşur. Ağacın sivri olan yerine takılan özel yapılmış   saban demiri denen parçayla toprağın aktarılması sağlanır. İkinci parçanın ucuna boyunduruk denilen sabanı çekecek hayvanların bağlanacağı bir düzenek takılır. Uzunca oku, okun ucunda gevelesi, gevelenin arkasından öküz veya manda derisinden yapılmış kayışla boyunduruğa bağlanan öküzler, arkada buylu dediğimiz meşeden yapıla tutulan ve demir takılan bölümü, ucun gerisinde buyluyla oku bağlayan ağaç.  Hayvan gücü kullanılarak yapılan tarım, başka bir deyişle karasaban devrimi, insanın tükettiğinden fazla üretmesine neden olmuştur. Bu durum toplumun yeniden organizasyonu ile sonuçlanmış ve devlet kurumu doğmuştur. Ancak 10. yüzyılda karasabanı kullanan Avrupalı köylü bir yıl çalışarak ürettiği 300 kilo ürünü, bu kez 6 ayda üretmeye başladı, geriye kalan süre içinde yaptığı fazladan üretimi ise ticaret yapmak için kullandı.

1927 yılında çiftçi ailesinden yüzde 70  inin sadece kara saban ile toprağı sürdüğü ortaya çıkmıştır. Toynbee “ Köylülerin kullandıkları tarım yöntemleri tarihin alaca karanlığındakinden ayrı karasaban, hala en gözde tarım aracıydı” demiştir. Karasabanla ilgili şöyle bir öykü anlatılır:

B ir  adam sabah çift sürmek üzere hazırlanır. Tohumunu eşeğe, yükler azığını alır. Öküzlerini önüne katar. Tarlaya çift sürmeye gider. İki üç evlek sürer son evleğin yarısına gelince sabanın toprağı aktarmadığını görür. Çeker sabanı bakar ki saban demiri kırılmış. Sürdüğü çizileri takip ederek kırılan demiri bulur.  Kırılan iki demir parçasını orada toprakla kardığı çamurla yapıştırır. Bir çizi çıkmadan bakar ki saban demiri kırılmış. Demiri çıkarır bakar ve derki şu Allah ın işine bak yine aynı yerden kırılmış der ve hayretini belirtir.

Karasaban çizgiyi geniş açsın diye okla buylunun bağlı olduğu bölüme kuşburnu çalısı takılır. İşte böyle bir çalıyı uzun otlar takılmış alıvereyim diye öküzlerin arkasından tuttuğumda elimin yarı çamurlu kanlar içinde kaldığını gördüm.Çok acımasına karşın babamdan gizledim.Bilse neden tuttun diye azarlayacaktı. Bende o azarı göze alamazdım.

Boyunduruk karasaban veya pulluğu çekmek için kullanılan hayvanların boynuna takılan ağaçtan yapılmış bir araçtır. İki ağaç ince demir veya sert ağaç parçalarıyla birbirine tutturulmuş uçları hayvanların boynu girecek kadar açık bırakılmış kaçmamaları içinde zelve denen demir veya ağaç parçalarının girebileceği delikler hazırlanmış bir araçtır. Boyunduruğun alt ucunda meşeden yapılma kapak dediğimiz delikli düzenek vardır.ağlantıyı zelveler yapar.

İşte şimdi anı özelliğinde bazı işyerlerinde gördüğümüz karasabanın benim bildiğim geçmişi.Nerelerden nerelere? 02.03.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER -12: YAĞMIRCIK ÇIĞRIŞMA

Çocukların yağmur duası

Çocukların birlikte iş yapıp kaynaştığına ve oyun oynarken bile iş başarmanın güzelliğine eriştiklerine tanık olacağız. Evlerde, köşe başlarında büyükler yağmur yağmasının gerekli olduğu veya yağmasının geciktiğini söylemeye başladıklarında mahallenin çocukları kendi aralarında örgütleniverirlerdi. Elimize bir ümzüklü ocak bardağı alıp köyün yukarısında bulunan inden ümzüklü ocak bardağını doldurup mahallemizdeki evleri gezmeye başlanırdı. Evin kapısına varıp koro halinde:

Teknede hamır,
tarlada çamır,
ver ALLAH ım ver,
sicim gibi yağmur ver.

Arkasından da:

Yağmırcığım yağ ister,
kaşık kaşık bal ister,
koç koyunlar kurban ister,
köpekler harman ister,
ver ALLAH ım ver sellice sulluca yağmur ver.
diye sesimiz elverdiğince bağırarak dua edilirdi. İleri yaşlara gelince bu tekerleme-yakarış karışımında bir yanlışlık olduğunu düşünmüşümdür. Koçların koyunların kışlık yiyecekleri harmanın verimiyle, köpeklerin mutluluğu da özellikle kurban kesimi sırasında onlara verilen et parçalarından olsa gerektir. Yanına vardığımız evin ev sahibi de bulgur, yağ, yumurta, tuz veya ekmek verirse elimizdeki ocak bardağından kapısına su dökülerek gapınızı sel alsın gitsin derdik. Bu gerçekte yeteri kadar yağmır yağsın dileğiydi. Vermezse dökülmezdi. O zamanlar bir garip inanış vardı. Eğer evden bir kişisi görmeden bir damtaşının oluğu çalınırda pilav pişirilen haranının altında yakılırsa mutlaka yağmur yağar. İşte bu inanış her yağmurcukta bir veya birkaç oluğun yakılmasına neden olurdu. Oluk dediğimiz aygıt söğüt ağacının üst tarafının oyularak kanal yapılıp dam başındaki akıntılı tarafa uç kısmına büyük taş bastırılarak yağmur sularını aşağıya akıtmaya yarardı. Oluğu çalınan dam başı sahibi bunu bilirse kızar gibi yapar ama yine bağışlardı. Hemen yenisini yapar veya usta birisine yaptırıp yerine koyardı. Bir oluğu çalınan evin oluğunun bir daha alınmamasına özen gösterilirdi. Böyle bir olay gerçekleşse bile çocuklar veya büyüklerce yapılan uyarı sonucu oluk geri dam başıya atılıverirdi. Ama herkes evinde olandan mutlaka verirdi. Yılda bir kez falan bu işi yaparken tavık veren çıkardı. Tavık olduğu zaman yağmırcık coşkusu daha artar, katılım daha çok olurdu. Eti çok az çocuk görürdü. Düşünün bir inek veya öküz kellesiyle bir düğün edilirse etin değerini. Bulgurumuz ve tavuğumuz tamam olunca bize bunları pişirecek bir aba, teyze, nine bulmak için koşturulurdu. Yalvar yakar azıcık nazla bile olsa birisi aşçılığı üslenirdi. Yağmırcık çığrışırken toplanan araçlar üç yol ayrımında pişirilmeye çalışılırdı. Burada pişen bulgur pilavları daha tatlı gelirdi çocuklara. İçindeki katkıların değişik ve bol olmasından mı? Yoksa kalabalık içinde yeniliyor olmasından mı bilinmez? Orada aş yemek için uğraş verilirken şimdiki çocuklara ise zorla yedirilmeye çalışılmakta. Bolluktan mı? Toplu iş görebilme yeteneklerimizin gittikçe azalmasının çocuklara yansımasından mı? Bu da toplumbilimcilerin ilgi alanı gibi. Koşullar uygunsa pişirilen yiyecekle köy pınarına gidilirdi. Ellerimizde birer tane kaşıkla orada iliyenlere (toplu yemek yemelerde kullanılan büyük bakır sahan) dökülen bulgur pilavı gülüş çığrış yenir ve âmin denirdi. Sonra çayırlıkta ağaçların gölgesinde çeşitli oyunlar oynanırdı. O zamanlar lağım kokusu veya çevre kirliliği yoktu. Köypınarı çeşmesinin suyu kasabanın en güzel içme suları içindeydi. Geriler dönüp bunları şimdi akıl süzgecinden geçirince çok güzel bir oyun, çok güzel yardımlaşma, çocukların paylaşmayı öğrenmeleri ve dayanışmanın en güzel örneği olduğunu düşünüyorum. Tertemiz duygular ile bugünkü biz büyüklere ne güzel ders veriliyor? Ders alabilenlere, alabileceklere ne mutlu. 28.02.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER- 11:Çamaşır makinelerinden önceki kadınların çilesi
GEYCEK YUMA

Kasabamız dilinde uzun sözcüklerle konuşmak çok sevilmez. Bu yüzden giyecek yerine geycek, yıkanması gereken kirli çamaşıra çıkmış denir. Geycek yuma ve çıkmış yuma eş anlamlı olarak kullanılagelir.

Çamaşır makineleri yokken veya daha evlerimize girmemişken çamaşırlarımız Ilıcada, Arapların değirmenin üstünde, Yumrukayada, Karşıyaka çeşmelerinde yıkanırdı. Çamaşırdan Birgen önce muhtarlıktan çamaşır çalısı kesme izin belgesi alınıp birkaç kadın birlikte veya evlerinden bir erkekle kadınlar koruya gider, yarın çamaşır kazanının altında yakılacak meşe odunlarını hazırlayıp sırtlarına sarınarak çamaşır yunacak yere getirirlerdi. İzinsiz çalıları korucular yakaladığında tahraları ve çalı iplerini alır, ayrıca ceza yazdırırlardı. Çamaşır günü sabah erkenden yorgan çarşafları sökülür, yatak çarşafları çıkarıldıktan sonra temiz çamaşırlar kazanın içine, çıkmışlarda ayrıca çarşafa doldurulur sırtta veya eşekle götürülürdü. Özellikle Ilıcada baş kazan yerini kapabilmek için erken davranılırdı. Burası hem yağmura-yele siper, hem de temiz suyun çıktığı kaynağa çok yakındı. Çamaşıra evin tüm kadınları ve kızları ile ergenliğe ulaşmamış erkek çocukları giderdi Sabunu tutumlu kullanmak, az sabunla çok çamaşır yıkamak övünülecek ustalıktı. Sabuna destek olsun diye kil ile önceden ıslatılarak hazırlanmış olan meşe külü suyu kullanılırdı. . Çamaşırlar soğuk su ile bir kat yıkandıktan sonra yığılan geycekler sabun, kil ve sıcak suyla ağartma işleminden bir kat daha soğuk suda sıkılır, sonra ocaklara vurulan kazanların sularına kil katılıp çıkmışlar içinde kaynatılırdı. Çıkarıldıktan sonra sabun sürülerek geycek taşlarında sürtülerek yıkanırdı. Sonrada durulanıp taşların üstüne, çalıların üstüne veya otların üstüne serilerek kurumaya bırakılırdı. Geyceğini bitirenler kazanlarını devirdikten sonra iyice yurlar(yıkarlar) ve yeniden su doldururlardı. Bu sular kaynayasıya kadar oymak kurularak hazır azıklarla yemek yenirdi. Yendikten sonra çocuklardan ve yaşlılardan başlayarak çamaşırda bulunanları geycek taşlarına oturtarak yurlardı. Yıkanan yaşlılar yemek hazırlığı için veya üşümemesi için eve yollanır, çocuklar taş kuytularına yatırılırdı. Orada yunarken sırtımıza sürülen killerin acısını sırtımda şimdi bile duyar gibi olurum.

Çamaşırlar toplanıp evlere dönülürdü. Bu işlerde yardımlaşma çok olurdu. Özellikle kadınlar saçlarını yazarken(örük açıp az ıslattıktan sonra saçların taranması) ve yıkanırken birbirlerine yardımcı olurlardı. Evlerde yunan az çamaşırlar çeşme başlarındaki taşlarda veya yukarı Koca çeşmenin çamaşırhanesinde durulanırdı. 26.02.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER-10 : tarım teknikleri gelişince
HARMAN ve EKMEK


Eskiden Bahçelievler Mahallesinin büyük bölümü, okul ve sosyal konutların bulunduğu alan ile Atatürk Spor Tesislerinin bulunduğu alan harman yeriydi. Harman yeri alanı neden bu kadar genişti. O kadar geniş olmasına karşı yine de yetmiyor zaman zaman harman yeri kavgaları eksik olmuyordu. Günlerce tarlalarda ekinler biçilip destelenir, arpalar burçaklar nohutlar gece kırlarda yatılarak yolunur tarlalarda goşat yapılırdı. Daha sonra bunlar deleceli kağnılara öküz arabasıyla veya at arabasıyla harmana taşınır rampas dediğimiz yığınlar oluşurdu. Harmana getirme işini bitirdikten sonra rampas yuvarlak biçimde dağıtılır, buna sap saçma denirdi. Harman yerleri dar geldiğinden sap saçma işide kalın ve yüksek olurdu. Saçma işinden sonra ya saçan insanlar kendileri veya boyundurukta koşulu öküzlerle ya da koşumlu atlarla üzerinde gezinilip yassıltılırdı. Bizim öküzlerimiz olduğundan harmanın iç tarafına gelen öküzün kuyruğundan tutularak hem düzgün dolanmaları sağlanır hem de sapların içinde düşmekten kurtulurdum. Bundan sonra düyen(döven) koşulur. Üzerinde dönülmeye başlanırdı. Düyen sürmenin inceliği her dönüşünde değişik yerlerine uğratmaktı düyeni yoksa harmanı samana dönüşme işi geç olurdu. Hayvanlar kendi halinde giderse veya düyenin üzerindeki kişinin yönetim becerisi zayıfsa hep aynı yerden giderlerdi. Buna bir yolaktan gitme denirdi. Büyüklerimiz harmana bakışta bu durumu gördüklerinde kızarlar hatta döverlerdi. Onlar gelipte bugün bir yolaktan gitmeyi huy edinmiş yöneticilerimizi görselerdi. Ellerine geçirdikleri üvendire, kamçı, dirgen, annat, çalgı yaba ve çekgilerle nerelerine vurulurdu acaba? Harmanın yüzündeki saplar saman durumunda gözükmeye başlayınca birinci aktarma işi dirgenle yapılırdı. Aktarma harmandaki sapların ters yüz edilmesi olayıydı. Aktarmadan sonra büyük deste parçaları görünüyorsa bu parçaların dirgenle küçültülmesine veya üçüncü aktarmada sap çok görünüyorsa sapları üste çıkarma işleminin yapılmasına evsme denirdi. Bu aktarmadan sonrada hayvan gezdirme işi yapılırdı. Hayvanlar düyene koşulur üzerinde bir kişiyle düyen sürmeye başlanırdı. Yolak yapmama dışında düyendeki kişinin öteki önemli görevi sıçan öküz veya beygirin boklarını harmana düşürmeden boksak denilen kabı hayvanın arkasına yetiştirip tutarak sürülen harmanın dışında uygun bir yere döküp gelmekti. Bu eksiklik veya gecikmenin bedeli de yukarıdaki gibi azar veya sopa ile cezalandırılırdı. Harmanın yüzü samanlaşınca dirgenle ikinci aktarma yapılırdı. Bu işlemden sonra düyen sürme işlemi sürdürülürken bir kişide sorkun söğüdü dallarından veya sığır kuyruğu(bir çeşit ot) dallarının bir araya toplanıp bağlanmasıyla oluşan çalgı dediğimiz araçla harmanın kıyısındaki saplar harmanın içine katılırdı. Artık saplar az görülmeye başlayınca harman küreği dediğimiz çam ağacından yapılmış küreklerle üçüncü aktarma yapılırdı. Düyen sürme işi sürerken harmanın yüzü yarı saman yarı kes durumuna gelince dördüncü- buna son aktarmada denir- aktarma yapılırdı. Harmanın çevresi bu kez boyu bizim boyumuza yakın uzunlukta pirenden veya süpürge otu dediğimiz otlardan özel olarak bağlanıp üst tarafına söğüt ağacından yapılma sap geçirilmiş süpürgelerle süpürülürdü. Bundan sonraki sürme samanın inceltilmesi veya açılmadan kalan başakların açılımının sağlanarak saman içine boşaltılmasına yönelik düyen sürme çalışmasıydı. Artık harmanı öldürdük denirdi. Bu harman, harman küreği ve tırmıklar yardımıyla kuzeydoğu yönünde uzunca toplanırdı. Buna harman yığma denirdi. Yığılan harmanın tabanı harman süpürgeleriyle süpürülüp üzerine atılırdı bu süprüntüler. Harman yığıldıktan sonra üzeri küreğin arkasıyla vurularak düzeltilirdi. Bu dalaz dediğimiz hortuma benzer rüzgârdan ve yağabilecek yağmurdan zarar görmemesine yönelik bir çalışmaydı. Bundan sonra başka bir rampas harmanlanıp saçılır ve aynı işlemden geçirilirdi. Arkadaşlar bir araya geldiklerinde “Kaç harman öldürdünüz?” diye sorulurdu.
Bazı yıllar harman döneminde uzun zaman yel esmezdi. Harmanlar yığılır, düyen sürme işi biter günlerce yel esmesi için harmanda beklenirdi. Yel esecek ki yığılan harmanlar savrulup deneyle saman birbirinden ayrılabilsin. Yığılan harmanın yirmi beş santimetre kadar önüne ince söğüt dallarının kalın uçlarının sivriltilip düzeltilmesiyle yapılan çubuklar dikilirdi. Çubuklar eşit aralıklarla dikilip harmanın uzunluğuna göre iki ile yedi arasında olurdu. Harman savurmak işi yaba dediğimiz çam ağacından yapılma dört parmaklı aletle yapılırdı. Yabaya harmandan yeterince alınan saman-dene karışımı yabanın yel esen tarafa doğru kır beş-altmış derecelik eğimle çevrilip yukarı savrultulmasıyla deneler yel tarafına düşer, samanlar çubuklardan öbür tarafa geçerdi. Çocuklar harman savurma işine girmek için çabalar, büyüklerde deneleri kaçırırsınız diye o işe yanaştırmazlardı. Çocuklar belki de büyüdüklerini kanıtlamak için bu işi yapmak istiyor olabilirlerdi kim bilir? Savrulan samanlar çubukları alttan bir karış kadar örtünce harman küreğiyle çubukların dibinden başlanıp kürek ağzından biraz genişçe alınıp ileri atılırdı. Bu işleme saman yarma denirdi. Bu işi savurma işinde çalışmayan eli boşlar varsa onlar yaparlardı. Saman dene karışımı azalınca yelin estiği yönde deneler kızarmaya başlar. Savrulma işlemi sırasında en çok sevdiğim aşama bu bölümdür benim. Çekilen bunca emeğin karşılığının alınmaya başladığını görmek sevinci kaynağı belkide. Denesi çoğalan samanı alıp yukarı kaldırıp savurmak zor olduğundan en usta savurucu yelin estiği yana geçerek savrulmuş buğdayları samandan savurarak ayırır. Buna çeç ayırma denir. Ustalık çecin içinde saman bulundurmamaktır. Yoksa samanlı çeç daha sonraki işlemlerde çok yorar. Kalan harman kalıntıları da savrulup saman bir yana deneler çeç olarak öte yana ayrılır. Harmanda bulunanlar iki kümeye ayrılır. Bir kadın elinde gözerle harmanın temiz bir yerine dikilir. Bir başkası kalbura doldurduğu ekini gözere döker oda sağa sola sallayarak deneyi çalkar. Üstüne gelen kesler ile ezilmemiş başakları ayırıp yan tarafa döker. Buna denenin çalkanması denir. Çalkanan dene çuvallara doldurularak gelecek dönemin tohumlukları ayrıldıktan sonra deymenlik(değirmene gidecek unluk buğday), bulgurluk, göcelik olarak çeşmelere ya da çaylara yumaya(yıkamaya) götürülür. Harmandaki ikinci küme savrulan harmanın dağılmış olan samanlarını harman küreğiyle toplar ve yığar. Yerde kalan samanlar süpürülüp saman yığınının üstüne atılır. Bütün harmanların savurma işi bittikten sonra harman dibinde kalan artıklar bunlara badas denir. Savrulup içinden çıkan deneler tavuk yemi yapılır. Dene çalkama sonunda oluşan keslerde düyenle(döven) sürülerek açılmamış başaklardaki deneler yeniden çalkanarak alınır. Geriye kalan keslerde(saman irisi) fırın fışkısı yapmak için evlere götürülür. Samanların taşınması kağnı, öküz ve at arabalarına konulan kıl keçisi tüylerinden dokunarak yapılan geri dediğimiz araçlarla yapılırdı. Gerinin üst ucuna ucu çatal olan dayak takılıp kağnının önüne çakılmış tahtaya, arabada ise araba kasasının ucuna dayanıp dik dursun diye önde geri tutulurken büyüklerden biri saman yabasının azmanı durumundaki saman atkısı ile samanları arkadan ön köşeye doğru atmaya başlar. İşte bu anda bütün tozlar size geldiğinden epey zorluk çekersiniz. Bu işten sonra elinize yaba veya dirgen alıp gerinin üstüne çıkarsınız. Ön göpcükten(gerinin köşesi) başlayarak çekerek doldurmak ve çiğneyerek geriye çok saman yüklenmesini sağlamak sizin görevinizdir. Arkadan samanlar yere dökülmeye başlayınca arka göpcüğün(köşe) dayağı dikilip gerinin arkası iple çitilerek kapatılır. Çitme geri ipiyle gerinin arkasındaki iki parçalı kulağının birleştirilip deliklerden geçirilerek kabaca örme işidir. Çiğneyici arkayı kaydırdığı samanla ve atıcının attıklarıyla doldurup çiğnemeyi sürdürür. Geri dolunca yerde saman çoksa samanın üstüne atlar. Az ise saman atıcının yardımıyla geriden iner. Geri köye samanlığa götürülüp boşaltılır.

Bu bölüm traktörden önceki dönemi bilmeyenler için masalımsı gelir, ilginç mi gelir bilemiyorum. Ancak tam çekilen sıkıntıları yazımda yansıtamadığımı açık yüreklilikle söyleyebilirim. Bu eziyetli uğraş nedeniyle belki eskiler ekmeği kutsal bilip onun bir kırıntısının bile çöpe gitmesine gönülleri elvermez. 21.02.2007 

YİTİRİLEN DEĞERLER- 9 : KAĞNILAR


Başta kurtuluş savaşımız olmak üzere bir dönemin en gözde ve en önemli ulaşım aracı kağnılarımız. Tüm komşu evlerde iki öküz tarafından çekilen kağnılar vardı. Bazen bu kağnıya doluşur tarlaya çifte, tırpana , harmana giderdik. Çoğu zamanda harmana biçilmiş veya yolunmuş ekin taşırdık. Yol boyunca çocuk bağrışmaları ve kağnı sesinden oluşan bir koro bizlere eşlik ederdi. Hiç duymamış olanlara bu müzikli inilti sesini anlatmak sanırım olanaksız. Özellikle sabah erken saatlerde yada akşam geç vakitlerde daha iyi duyulan bu ses beni halen etkilemektedir. Tekerlekler döndükçe iki ahşabın birbirine sürtünmesi sonucu oluşan bu gıcırtılı sesin daha iyi çıkması için kaymak, yoğurt veya sabunun eritilmesiyle oluşan özel sıvı sabunluk dediğimiz öküz boynuzu kabının içine ucu çaputlu değnek biçiminde gereçle sürülür.Bu hem ses çıkarması hemde sürtünmeden dolayı yanıp kırılmaması içindir. Hatta bazı yörelerde kağnısı iyi ötmeyenin horlandığı bile söylenir. Köyün yaşlıları ise daha kağnı görülmeden uzaklardan gelen sesinden kimin kağnısı olduğunu hemen söyleyiverirler. Kağnının en önemli özelliği iki öküz tarafından çekilmesi ve tamamen ahşaptan yapılmasıdır. Azının iki ucuna takılan tümü tahta olan bu tekerler çamur tutmaması için genelde çam ağacından yapılıp, aşınmaması içinde etrafına 2 cm eninde demir çember geçirilir. Öküzler arasından geçen uzun bir üçgen şeklindeki “ok” ana yapıyı oluşturur. Bu okun ucuna boyunduruk bindirilir. Uzun bir tahtadan oluşan boyunduruğun iki tarafındaki üstü çam, altı meşeden yapılmış bölümleri “zelve” lerle birbirine kayışla da öküzlerin boynuna bağlanır. Kağnının üçgen şeklindeki oklarının her bir parçasına kravat, uçtaki meşeden yapılmış boyundurukla kayışı tutan yuvarlak ağaçlara gevele, öküz veya manda derisinden yapılmış kayış, kravatların altında yine çamdan yapılmış buylular, onun altında da iki tekeri birbirine bağlayan meşeden yapılmış eysen ve eyseni iki tarafından kavrayan azılarda meşeden olurdu. Normal zamanlarda iki tarafına ağaçtan yapılmış kanatlar sokulurdu. Ekin getirme zamanı meşeden yapılmış delece vurulurdu. Ekin taşımak için dağlardaki tarlalara akşamdan gidilip orada yatılarak şafakla birlikte ekin sarılıp yollara düşülürdü. Doğrudan çiftçilikle uğraşmayan komşuların ekinleri veya güzel çiçekli sonrada güzel samanı olan efekleri her sabah bir komşunun olmak üzere toptan kağnıcılar toplanarak getirilirdi. Bu kadar anlatımdan sonra Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın güzel şiirini de burada okumak gereklidir sanıyorum.15.02.2007     

YİTİRİLEN DEĞERLER- 8: ODUN MECİSİ(İMECESİ)

Kasabamız düğünlerinin eskiden bir hafta sürdüğünü kırk yaştan daha genç olanlar pek anımsayamaz. Düğünler Perşembe günü kına yakımıyla başlar, ertesi hafta Perşembe gelin alımı ve bir gün sonraki belek dağıtımını da sayarsak sekiz gün sürerdi. Bugün anlatacağım konu kına yakıldıktan sonraki Salı gününün olayı olan odun mecisidir.
O dönemde motorlu araç yoktu. Buna karşın hemen her evde bir eşek bulunurdu.Hani Nasrettin Hoca fıkralarının önemli kahramanlarından Karakaçan. Salı sabahı sabah ezanından sonra köyün gençleri eşeklerini tahralarını hazırlar hep birlikte Akharım Kasabasının arka kısmındaki Ahır dağlarına Davşınak odunu kesmeye giderlerdi. Davşınak ilginç bir çalı-ağaç tipidir. Bir kökten çok sayıda dal verir. Odun edilecek davşınak önce köküyle birlikte asılınarak kökünden yolunur. Çok ince dalları ayıklanıp diğer parçaları ayrılır. Bir davşınak çalısından yarım kucak kadar odun hazırlanır. Odun iki denk=bir yük olarak hazırlandıktan sonra eşeğin semerine sarılıp en hızlı bir şekilde köye dönme yoluna bakılır. Çünkü ilk gelen eşeğin gencine düğün evi tarafından ödül olarak bir peşkir verilir. Bu peşkirin parasal değerinden öncelikle onursal değeri yüksektir. Birincilikle bitirenlerin ayrıcalığı ve üstünlüğü yıllarca anılarda anlatılır dururdu. Ayrıca bizim kuşak ve üstü davşınak odunundan çok güzel yer çeliği yapıldığını bilir. Oldukça sert ve dayanıklıdır.
Odun mecisinin amacı hem düğünde yakılacak odunun karşılanması, hem de kışlık yakacak gereksiniminin karşılanması açısından önemi büyük olurdu.
Şimdiki yaptığımız veya düşündüğümüz çalışmalarda odun mecisinin günümüze uyarlanmış şekli değil mi? Gelin öyleyse destek olalım. Destek verelim. Unutmayalım birlikten kuvvet doğar. 11.02.2007          

YİTİRİLEN DEĞERLER- 7:KUYULAR VE PINARLAR

Kuyuların kasabamızın geçmişinde önemli yeri vardır. Köy içinde, Karataşta, Kocakırda , Kızılağılözünde, Galderesinde, Kocaköprüde, Karapınar önünde, Gedikardında, Sığırovasında, Çayırarmudunda ve Ulualanda sıralanmış olarak su gereksinimini karşılamak için uğraşırlardı.Hepsinin çevresinde varlıkların girişini engellemek için taştan bilezik biçiminde korumaları vardı. Birisini piknik yerinde görmüşsünüzdür. Üzerindeki zincir izleri zamanın üzerinde gösterdiği aşınmaların belgesi gibidir. Ay ışığı olduğu gecelerde üzerine eğildiğinizde gökteki ayın yansımasını kuyunun içinde görür gibi olursunuz. Nasrettin Hoca da aynı durumu görüp Ay kuyuya düşmüş diye kurtarma çalışmasına girmiş ya.
Her kuyunun bir kovası olurdu. Bu demir, ağaç veya sert lastikten olurdu. Buna kasabada çomçak denirdi. Çomçağın ucuna bağlı olan zincirin öteki ucu seren dediğimiz bir ucu yerde öteki ucu yukarda tahteravalli ağacı gibiydi. Kuyunun iki metre kadar yakınına dikilmiş çatal ahlat veya meşe ağacının kollarından geçirilmiş demir boru aynı zamanda sereninde ortasından geçerdi. Çomçağı kuyunun ağzından içeriye salladığınızda zincirle aşağılara gönderirken yerdeki uç yukarı kalkar, havadaki uçta kuyunun başındaki taş bileziğe değerdi. Bu sırada kova su ile dolar çekme işi başlardı. Kova sudan çıkıncaya kadar kolayca kendi başına çekilir sonra zorlana zorlana çekilirdi. O zaman bunun suyun kaldırma kuvvetinden olduğunu bilmez nasıl oluyor diye şaşar kalırdık. Yukarı çekilince çomçağın suyu taş bileziğn önündeki yalağa dökülür. Yalağın zıvana veya çeşmesinden elini tutarak içilirdi. Hayvanların içmesi içinde ayrıca yapılmış büyük yalaklar olurdu .Onlarda oralara dökülen suyla sulanırlardı.Kırlardaki çomçaksız serensiz kuyulara taşların arasına basa basa inilir, eldeki güğüm veya bardak doldurulduktan sonra geri yukarıya çıkılırdı. Son dönemde bazı kuyulara çıkrıklar takıldı. .Bazılarının ağızları kapatılıp tulumba takıldı ama çeşitli nedenlerle çoğu yok olup gittiler.
Yerden kaynayarak çıkan su kaynaklarına pınar denir. Bu pınarlardan kasabamızda çok vardır. En ünlüleri Köypınar, Akçapınar, Karapınar, Cergepınarı, Kepez Pınarı, Soğukpınar, Yanıkpınarı, Kuzoluktur. Son yıllarda bunlarda çeşme yapma özelliğinden taban sularının azalmasından yok olma dönemi içine hızla girmişlerdir.
Bazı değerler gereksinim kalmadığından yok olurken, bazılarını biz insanların bilinçsizliği yok etmekte ya da kullanılamaz duruma gelmesine neden olmaktadır. Öyleyse elimizdeki değerleri korumasını bilelim. 07.02.2007          

YİTİRİLEN DEĞERLER- 6: EL DEĞİRMENLERİ

Un değirmenleri dışında birçok evde el değirmeni bulunurdu. Alttaki yuvarlak taş sabit. Ortasında demirden bir ok bulunurdu. Değirmenin zibeği denirdi. Buna ortası delik ağaçtan yapılmış çakıldak takılırdı. Üstteki değirmen taşı saplı olur onu bir-iki kişi tutarak döndürürlerdi. Değirmende bulgur göce veya hayvan yemi çekilirdi. Bulgur-göce çekme işi hem imece biçiminde, hem de şenlik havası içinde olurdu. Bulgur çekilecek eve genç kız ve kadınlar toplanıp aralarında iş bölümü yaparlardı. Kimisi değirmenin başında olurdu. Kimisi çalışanlara börek döşeyip bunu fırında pişirir gelirdi. Bu börek bulgurun ince unundanda olabilirdi. Kimisi de çekilen bulgur göceyi elekten geçirir yani çalkardı. Bu işler görülürken hem güncel konuların değerlendirilmesi yapılır, hem de yöremize has en güzel türküler ve heyheyler söylenirdi. Bu kadar kalabalığın okusuz konukları vardı birde: Delikanlı erkekler. Bunlar türkü ve sohbet dinlemeye veya sevdiği kızı görmeye gelenlerdi. Genellikle evin büyük erkeklerinin bilgisi olmazdı bu konuklardan. İş sona erdirilip yemek yenirken delikanlılara da verilirdi yiyecek. Makineleşme sonucu artık bu güzel değerlerde yok olup gidenlerin içinde yerini aldı.
İşte yardımseverliğin, imecenin, hoşgörünün kol kola bulunduğu güzel ortamlardan birisini daha anlatmaya çalıştım.03.02.2007          

YİTİRİLEN DEĞERLER- 5: DİBEKLER VE BOYANELER

Bulgur ve göce yapımı hazırlıklarının bir başka ayağıdır: Dibeklerle boyaneler. Büyük taşların ortasının yalak biçiminde oyulmasıyla oluşturulan dibekler kasabanın üç-beş yerinde ayakta durmaktalar. Buralar bulgur olacak kaynayıp kurutulmuş buğdayla, göcelik buğdayın dış kabuklarının ayrıldığı yerlerdir. Dibek başı olayları ve kavramı bu nedenden pek unutulmaz sanırım. Dibekte bulgurluk ve göcelik dövme işi genellikle gece yapılırdı. Nedeni hem gündüz işlerine engel olmaması, hem de gündüzün güneş sıcaklığından kurtulmak olsa gerektir. Bir kile kadar göcelik veya bulgurluk dibeğin içine dökülür. Dökülen buğdayın üzerine az su dökülüp karıştırılır. Her yanı ağaç olan tokmaklar hazır edilir. Önce yavaş yavaş hem el alıştırması, hemde buğdayların dışarılara sıçrayıp gitmemesi için vurulmaya başlanır. Daha sonra bu vuruşlar hızlı ve düzenli olarak sürdürülür. 5-6 tokmağın öyle ahenkli, sıradan ve ritmik inişi vardır ki; değme müzik yapıtlarında ve ustalık isteyen çalışmalarda bu düzen görülmez. İzlerken tokmaklar birbirine çarpacak diye ödünüz kopar. Ama onlar belirli bir sistem içinde pat pat iner kalkarlar. Anneler çalışıyor olunca çocuklara da türlü oyunlar oynamak düşer. Hele gökyüzünde bir de ay ışığı varsa deme gitsin çocukların keyfine. Çünkü gecenin karanlığında elektrikle aydınlanmış gibi gelir sokaklar çocuklara. İş bitiminde yine yemek yenilir. Yorgun ve uykulu gövdeler kendini döşeklerine zor atar ve uyur kalırlardı. Sabah kalktıktan sonra her şeyden önce dibekte dövülmüş olan bulgurluk ve göcelik kalburlarla savrularak bu kabuklardan ayrılırdı. Bu kabuklar hayvanlara yem olarak verilirdi. Göceliğin savrulma işlemi bitirildikten sonra çeşmelerde veya çayda yıkanıp dambaşılarda iyice kurutulurdu. Artık içindeki taş, ot tohumu, burçak vb yabancı maddeler tepsi içinde veya senit üzerinde atlanırdı. El değirmenlerinde çekilip pilavlık bulgur veya dolmalık-tarhanalık göce durumuna getirilirdi.
Boyaneler bulgurluk ve göceliğin kabuklarını ayırma işleminin hayvan yardımıyla yapılan biçimidir. İnsan beli seviyesinde örülmüş duvarın üstüne değirmen taşına benzer taş dönecek ve buğdaylar dışarı dökülmeyecek biçimde set yapılırdı. Yükseltilmiş set içinde değirmen taşı tekerlek biçiminde oturtulmuş, ortasından bir ok geçirilmiş, oka koşulan bir eşek veya beygir tarafından döndürülürdü. Hayvanın arkasında bir çocuk veya büyükte durmadan dolaşır dururdu. Kanal içine dökülen buğdaylar az sulandırılır, hayvan döndüğünü bilmesin diye gözleri bağlanırdı. Kabukları çıkarılan buğdaylar elek ve kalburlarla savrularak bu kabuklardan ayrıldıktan sonra içindeki taş, ot tohumu, burçak vb yabancı maddeler tepsi içinde veya senit üzerinde atlanırdı. Bundan sonrası artık el değirmenlerinde çekilip bulgur, göce yapılması işlemiydi.
İşte şurada-burada gördüğünüz dibekler ve boyaneler ter, yorgunluk, yardımseverlik, dayanışma örneklerinin geçmişten gelen tanıklarıdırlar. 30.01.2007          

YİTİRİLEN DEĞERLER- 4: DEĞİRMENLER( deymenler)

Değirmen yıkanıp kurutulan buğdayı un yapmak için su ile çalışan o günün fabrikasıydı Çevre kirliliği gibi bir toplumsal kötülüğü yoktu. Arktan gelen sular oban denilen ağaçtan oyulmuş veya sactan yapılmış geniş bölüme girerdi. Obanlar yukardan aşağı doğru meyilli yerleştirildiğinden su hızlı iner aşağıdaki çarka çarpıp döndürürdü. Çarka bağlı olarak değirmenin üstteki taşıda dönerken yukarıdaki depodan inen buğdaylar alttaki sabit taşla arada kalıp un olarak aşağıdaki depoya oluk yoluyla inerdi.
Su değirmeni söz konusu olunca en eskisi Kırdıların değirmen. Ben onun çalıştığı dönemi bilemiyorum. Ancak yıkıntıları piknik yerinin altında köy önü tarafında şu anda bile belli .Diğeri Arapların değirmen. Onda buğday öğüttüm. Buğdayın dökülüşünü, taşların dönüşünü, unun akışını, çuvallanışını eşekle taşınışını gördüm ve uyguladım. Obana suyun girişini ve aşağıda çarklara çarptıktan sonra köpürerek çıkışını ilgiyle, korkuyla ve hayranlıkla çok kereler izledim. Şimdi yalnızca bazı duvarları kalmış olan bu değirmenin yıkıntısının yanından geçerken çalıştıran değmencilerden rahmetliler Ahmet Bey Amca ile Hacı çobanların Mehmet Amcayı oralarda görür gibi olurum. Ayrıca kısaca dağ değmeni diye adlandırdığımız Taşoluklu değirmenler vardı. Onlara bir iki kez gittiğimden fazla anım yok. Bir keresinde öküz götü meyvesini sen-ben yiyeceğim diye birisiyle döğüştük. Bir o kalmış usumda. Daha sonra motorla çalışan değirmenler köyün içinde Kocakafaların ve Gemliklinin evin altına kuruldu. Çevre köylerin gereksinimlerini bile karşıladı yıllar boyu.
Buralarda öğütülen unlar kepekli olurdu Bugün kepekli ekmek ayrıcalık gibi. O gün herkes kepekli ekmek yiyordu. Bitkilerde ilaç yoktu. Hormon yoktu. Yenilenlerde katkı maddesi yoktu. Onun için mi daha sağlıklıydılar acaba? 26.01.2007           

YİTİRİLEN DEĞERLER- 3 :ÇAYDA DENE YUMA

Bizim çocukluğumuzda harmandan getirilen buğdayların bir kısmı tohumluk olarak veya evin gereksinimleri için ayrılırdı. Geriye kalan kısmı bulgurluk, göcelik ve değirmenlik olmak üzere yıkanırdı. Çeşmelerde sıra almanın zorluğu nedeniyle çoğu aile bu işi Ilıcanın yukarı bölümündeki çay boyunda yapardı. Kağnılara, arabalara-öküz, at- yüklenen buğdaylar çayın kıyısına getirilirdi. Çayın içine bir haba serilip su ile gitmesin diye kıyıları küçük taşlarla bastırılırdı. Alt tarafına kalbur konup üst tarafından da yeteri kadar su ayarlandıktan sonra habanın üstüne deneler dökülürdü. Suda yıkanan deneler boşluğa serilen bir başka habanın üstüne avuç avuç çıkarılırdı. Burada suyunu süzdükten sonra çuvallara doldurulup un olacaklar Göksekiye serilip kuruyuncaya kadar beklenirdi. Çoğu geceler başında yatılırdı bu sergilerin. Bulgur yapılacaklar evin yanına götürülüp hazırlanan kazanlara paylaştırılırdı. İçine yeteri kadar su eklendikten sonra kazanların altı ateşlenir ve buğdaylar kaynatılırdı. Genelde her evin yakacak derdi olduğundan bu kaynatma işi afıyan çığı veya önceden kesilip getirilmiş sığırkuyruğu bitkileriyle olurdu. Kaynatılan buğdaylar artık sıcak bulgurdu. Mahallenin büyük-küçük tüm bireylerine tattırılmaya çalışılırdı. Sahan dediğimiz kalaylı bakır tabaklar içinde sunulan bu sıcak bulgurları atıştırmak insana ayrı bir tat verirdi. Kaynayan bulgur dambaşıya çıkarılır ve iyice kuruması sağlanırdı. Kuruyan bulgurlukar dibeğe veya boyanelere götürülüp dış kabuklarından ayrılırdı.
Sıcak bulgur dağıtımı GÖREN GÖZÜN HAKKI VARDIR deyiminin yaşama geçirilişinin en güzel kanıtı gibi gelir bana. Düşündüğümüz ve uygulamaya koymaya çalıştığımız küçük imecelerin temelinde yatan düşüncede bu mu dersiniz? 19.01.2007          

YİTİRİLEN DEĞERLER- 2: KERPİÇ

Kerpiç, duvar örmek için kullanılmak üzere tahta kalıplara dökülerek güneşte kurutulmuş balçıktır. Bir çeşit pişirilmemiş tuğla gibidir.
Kasabamızda Kerpiç Yapımı ve Kullanımı
Kerpiç yapılacak toprak, Gökseki’nin su arkına yakın yerinden yeteri kadar kazılırdı. Kazma işinde koca çapa dediğimiz bir yanı balta ağzı gibi keskin, diğer yanı kazıcı ile sivri dediğimiz bir yanı delici, diğer yanı kesici aletler kullanılırdı. Su arkına yakın kazılmasının nedeni kerpiç çamuru hazırlanırken suyu taşıma zorunluluğundan kurtulup akan suyun önünün böyenmesiyle toprağı çamur haline getirmekti. İçine yeteri kadar saman atılarak karılan çamur birkaç gün alıştırıldıktan sonra çocuklara bayram havasını aratmayan çiğneme günü gelirdi. Çamur sahibinin evinin bireyleri ile mahallenin çocukları orada olurdu. Herkes pantolonunu donunu dizlerinin üstüne sığar, içine saman karıştırılmış çamuru çiğnemeye başlardı. Bu işte en rahat olanlar ayağında pantolonu olmayan küçükler olurdu. Fistanlarını bellerine kadar toplar ve çamurun içine dalarlardı. Karışım ayakla çiğnenip ezilmek suretiyle çamur haline getirilirdi. Çalışmalar sırasında çamurun içine düşülür. Çocuklar birbirlerinin yüzüne üzerine sulu çamur sıçratır ve atarlardı. Bu işe çamurun özlendirilmesi denirdi. Çamurdan çıkıldığında çalışmaya katılanlar çamurlu el, ayak ve urbalarını olabildiğince akan sulama suyunda temizlerlerdi. Biz çocuklar için asıl şenlik yeni başlamış olurdu. O güne özel hazırlanmış yemekleri görünce yorgunluğu çamuru unutur gülüş çığrış büyük bir gürültü ile karınlarımızı doyururduk Yeterince bekletilen çamur kerpiç yapılacak duruma gelirdi. Bunun için hazırlanmış iki tür kalıp olurdu. Evlerin dış bölmeleriyle dam-samanlık çatmakta kullanılacaklar büyük kalıpla, ara bölme çatkısında kullanılacaklar küçük kalıpla dökülürdü. Yine aile bireylerinin hepsi ve yardımcı komşularla Gökseki’nin çamura uzak olmayan bir yerine yerleşilirdi. İki su kovasına doldurulan sularla kalıp ıslatılırdı. Her kalıbın başında bir sucu, bir kalıp çekici, bir paçavrayla kalıp silici, tahta tezgene ile iki kişi çamur taşıyıcı, bir kişi doldurucu ve yedekleri bulunurdu. Gelen özlendirilmiş çamur tahta bölmelerden yapılı kalıplara dökülürdü. Çamur, kalıplara döküldükten sonra iyice sıkıştırılırdı. Bu sıkıştırma yapılmazsa kerpiç zayıf olurdu. Sıkıştırılan çamurun üstü düzgünce bir tahta ile düzeltilir ve fazla çamur da atılmış olurdu. Yine ıslatılmış paçavralarla üzeri silinerek kerpiç üstü parlaklaştırılırdı. Çamurun kendini tutabileceği süre sonunda kalıp üstten çekip çıkarılırdı, çamur düz bir yerde kalırdı. Sonra kesilen kerpiçler güneşte bırakılırdı. Kerpiçlerin her tarafının kuruması için güneşe bakan yüzleri zamanla değiştirilerek çabuk kuruması sağlanırdı. Böyle böyle kerpiçler güneşe serilmiş olurdu. Üst yüzleri kuruyunca bir yanına çevrilerek sırasıyla her yanları kurutulurdu.
Kısacası beş-altı günde havanın güneşli olması durumuna göre kerpiç kesimi bitmiş, kerpiçler kullanıma hazır duruma gelmiş olurlardı. Anlaşılacağı gibi bu işin yapılması yağmur mevsimine denk getirilmemeye çalışılırdı.

Kerpicin Özellikleri
-Kerpiç, ortamın nemini dengeler Çoksa alır, azsa verir, nemi insan için en uygun düzeye getirir. Rahat soluk alınır böyle bir odada, rahat uyunur
-Nem belli yüzdeyi aşmadığı için, börtü böcek yaşamaz bu ortamda.
-Kerpiç, havanın kirliliğini alır. Örneğin, sigara içiliyorsa nikotini çeker. Havayı temizler.
-Kerpicin elde edilmesi için en az enerji tüketilir.
-Kerpicin radyoaktivitesi yoktur.
-Kerpiç doğayı kirletmez, onun kan dolaşımı içindedir.
-Kerpiç, yapı yerinde üretildiği için taşınım gideri yoktur.
-Kerpiç ahşabı korur.
Önceleri kerpiç evlerde oturup da sonradan yenilik, kolaylık adına tuğla evlere geçmiş olanlar durumlarından yakınıyorlardı: “Her yanımız ağrıyor, sızlıyor, bu evlere geçeli!”
Kerpiç aynı zamanda rutubetlenmeyi önlediğinden bununla yapılan evler daha sıhhi olur, oturanlarda romatizma pek görülmez.

Kerpicin Örülmesi
Tıpkı tuğlada olduğu gibidir. Alta örülen sırayla üste örülen sıranın derzleri üst üste gelmemelidir. Bir başka deyişle, kerpiçler birbirini ısırmalıdır. Eskiden “analı kuzulu” denildiği gibi, bir büyük (26×26 cm, ana) bir de küçük (26×13 cm, kuzu) kullanmaya da gerek yoktur. Evin bölmeleri arasına ağaçla bölmeler yapılıp aralarına çamur kullanılarak örülen kerpiç duvarların sağlamlığı sağlanırdı. Üzeri çamurla sıvanır ve daha sonrada bunun üzerine badana yapılırdı. Geliştirilmiş durumu alçı-kerpiç çamuru karışımı ALKER adıyla kullanılmaktadır.
Bu yazıdan amacımız kerpici savunmak değil oradaki yaşama sevinci ve imece çalışmasını sergilemektir. 18.01.2007      

YİTİRİLEN DEĞERLER -1:GÖKSEKİ

Kasabamızın dilinde çok güzel bir sözcük var. Gökseki. Güncel Türkçe sözlüğü inceledim. Verilen beş anlam içinde kasabamızdaki sürekli yeşil kalan anlamı yok. Kasabanın ataları bir sıfatla bir adı birleştirerek güzel bir sözcük bulmuşlar. Bunuda köylerinin güney ucundaki yeşil alana ad olarak vermişler.
Gökseki nedir? Ev yapacak olana kerpiç ocağıydı. Çobana göre hayvanların evden kurtulduğu yerdi. Çocuğa göre -çelik, top, saklambaç, uçurtma-alanıydı. Çiftçiye göre gece hayvanların dinlenme ve beslenme yeriydi. Gençlere göre gezinti yeriydi. Genç kadınlara ve kızlara kız hamamına giderken ve gelirken oynayıp heyhey çekme yeriydi. Analara göre sergi-Ilıcanın yukarı taraflarında yunan değirmenlik veya bulgurluk buğdayların kurutma- yeriydi. Kısacası çok programlı, çok da güzel bir kullanım alanıydı.
Yukarıda sayılanlar son 15 yıla kadar olan özelliklerdi. Pekiyi ne oldu? Parsellenip arsa yapıldı. Gökseki’nin kendisi kayboldu yalnızca adı bugüne ve geleceğe kaldı. Çokça arsa gereksinimi olmayan kasabamızda buranın arsa olması gereklimiydi? Kişisel düşüncemi sorarsanız Harmanaltı mevkisindeki verimli tarım arazilerinin arsa yapılması kadar gereksizdi.
Bunu yapanlar ve yapılmasına türlü biçimlerde destek verenler gönül rahatlığı içinde durabiliyorlarsa denebilecek sözde kalmıyor zaten. 16.01.2007            

MANİLER  ve TÜRKÜLER

Kaynak:Eşe AYÇAKAL*** Derleme: Veli EŞME

Ak sıkmalar geyersin

Kime boyun eğersin

Eğme oğlan boynunu

Buban seni eversin

 

Kistine gömdüm ocağa

Patladı gitti bucağa

Ne duruyon orada

Galgı da gel buraya

   

Arpalar fildir yarim

Ağlatma güldür yarim

Sen orada ben burda

Gönüller birdir yarim

Guşanenin gapağı

İçi dolu yapağı

Biz bir gelin alıyoz

Ak havlanın topağı

   

Goca çeşme harlayo

Tülü tırpan yağlayo

Tülü’yü de sorarsan

Ayşe… deye ağlayo

Koyunları akışır

Çobanları bakışır

Koyun güden yarime

Ne keydirsen yakışır

   

Gaynanam oluverse

Dolmayı sarıverse..

Yemeden ölüverse

 

Köprünün altı diken

Yaktın beni gül iken

Mevlam da seni yaksın

Üç günlük gelin iken

   

Goca çeşme şarlayo

Güğümleri parlayo

Nuh Köyü’nün gızları

Goca deye ağlayo

Iraftaki zinile

El vurmadan inile

Askerdeki yarimin

Gulakları çinile

   
Kara tren kayda gel
Askerini say da gel
Yarim benim küçücük
Guy trene al da gel

Trenin bacaları
Gündüzdür geceleri

Güzel güzel kızların

Ben olsam gocaları

(Ellemen gelinleri eskerdir gocaları)

   

Tren gelir kışladan

Direkleri vişneden

Kemal Paşa değil mi

Gelinleri neşelendiren

Yunan aldı hırkamı

Giyemedim sarkamı(urba)

Yolla İsmet(Paşa) yarimi

Biçemedim tırpanı

   

Goca inenin yurdusu

Nerde yarin ordusu

Bu gecede gelmezsen

Beklemecen doğrusu

Enterisi çil yeşil

Çayda kumlar gaynaşır

Yatmış yarin dizine

Cıvıl cıvıl söyleşir

   

Enterin dikildi mi

Şeriğin çekildi mi

Söyle deyusun gızı

Dillerin dutuldu mu

Bu dağları delik delik delerin

Galbır alır toprağını elerin

Yarim koyun ben kuzu

Ardı sıra melerin

   

Mektup yazdım garadan

Dağlar kalksın aradan

Ne güzel de yaratmış

İkimizi yaradan

(Bu dağlar kalkmayınca

Eremeyiz murada)

Dambaşı da kediler

Miyav miyav dediler

İki ninem bir oldu

Bir dedemi yediler(öldürdüler)

   

Çadır gurdum

Akçaşer’in(Kumalar’ın)düzüne

Sızı girdi dizlerimin(yüreğimin) bağına(içine)

Varın söyleyin jandarmanın yüzüne

(Ünnen-çağırın gelin Beygircioğlu dürzüye)

On beş sene az geliyo gözüme

Kumalar’da bir topucuk kar idim
Yeller esti ılgıt ılgıt eridim
Evvel yarin kıymatlısı ben idim
Şimdi karşılardan bakan ben oldum
   

Tirene binemedim

İzmir’e inemedim

Elimin gınasıynan

Geriye dönemedim

Tiren yolu bu muydu

İçi dolu su muydu

Yolla yarim bir mektup

Ediceğin bu muydu

   

Koyun gelir guzusuynan

Ayağının tozusuynan

Ben koyunu güderin

Ardı körpe guzusuynan

Koca çeşme harlayo

Tülü tırpan yağlayo

Kenefi de sorarsan

Ziğim ziğim ağlayo

   

Tülü binmiş kır ata

Cebi dolu mazmata

Etme Tülü daveyi

Bizim işler horata

Yelek diktim geymedi

Diktiğime deymedi

O senin gavur anan

Seni bana vermedi

   

Yeleği basma yarim

Darılıp küsme yarim

El ağzına bakıp da

Selamı kesme yarim

Dam başının tozuyum

Ben kurbanlık guzuyum

Tutma Ahmet kolumdan

Ben candırma gızıyın

   

Menevşe biçim biçim

Ağlarım için için
Millet bana düşmandır
Seni sevdiğim için

Entarisi mor gumaş
Kolları gulaş gulaş
Sen de beni götcesen
Bizim köşeyi dolaş
   
Armıt dalda beş olur
Yere düşer keş olur
Ben sana yandığımdan
Alem bize küs olur
Enterini ben diktim
Sen ünnedin ben gittim
Köyde güzel ben miydim
Gözünü bana diktin
   

        TÜRKÜ
Evleri demir yolunda
Altınları boynunda
Kız seni alır giderin
Dayının huyunda

 

***
Mektup yazdım acele
Al eline hecele
Mektup yarin bedeli
Guy goynuna gecele

 

 ***
Dere boyu giderin
Gara(kara) koyun güderin
Arkadaşım kız olsa
Ben goyunu güderin

 

***
Evleri demir yollarında
Altınları boylarında
Kız seni alır giderin
Melek mi(cinli mi) var soylarında

Bağa vardım budama
Kilit aldım odama
Gücücükten evlendim
Sarılıp da yatmaya
 
Candırma çavuşuyun
Yol verin savaşayın
Beni candırma  sanma
Askerde yüzbaşıyın
 
Ocak başı duz daşı
Benim yarim yarim onbaşı
Olcasa çavuş olsun
Dosta düşmana karşı
 
   
SÖZLÜK: Narşifen: Bakır veya alüminyumdan su bardağı Timin: 18’lik 1/8’i buğday ölçüsü Tülü ve Kenef: Köyden kişi lakapları Ziğim ziğim: Tiz sesli,gözü yaşlı      Horata: Şaka
   

(Kaynak: Bakiye ÖZEL)

Dama vurdum gazmayı
Al başımdan yazmayı
Anandan mı öğrendin
Gostak gostak gezmeyi
Bahçelerde gerdime
Gel yardıma yardıma
Sevmediğim oğlanlar
Hep düşüyor ardıma
   
Cami ardının gazları
Yeşil yeşil gözleri
Ne de güzel oluyo
Bizim köyün gızları
Ütü ütüye benzer
Ütü masada gezer
Benim sevdiğim oğlan
Tarık Akan’a benzer
   
Gara gara gazanla
Gara yazı yazanla
Cennet yüzü görmesin
Aramızı bozana
Mor goyun melemesin
Mor menevşe yemesin
Sevdiğini almayan
Ben evlendim demesin
   
Elmayı alay vedim
Dibini belley vedim
Sevmediğim o(ğ)lana
Saçımı sallay vedim
Denizde gum galmadı
Balıkda pul galmadı
Söyleyceğim çok idi
Kağıtta yer galmadı
(Ağzımda dil galmadı)
   
Garşıda durup durma
Boynunu burup durma
Alacaksan al gayri
Ma(ha)na  bulup durma
Denize dalayım mı
Bir balık alayım mı
Koca köyün içinde
Ben yarsiz kalayım mı
   
Kuyuya gova saldım
Kendisi dolsun diye
Yarime mektup yazdım
Hatıra olsun diye
Ermenidir bu insan Ermeni
Kaşı gözü inadına sürmeli
Güzelleri dane dane sarmalı
Çirkinleri diyar harbe sürmeli
   
Karyolanın yayları
Ben sayarım ayları
Yarim gelecek diye
Hazırladım çayları
Kiremit kiremit gezerim
Kiremitleri ezerim
Çok konuşma gaynana
Kumpül gibi ezerin
   
Bahçelerde börülce
Oynar gelin görümce
Oynasınlar bakalım
Bir araya gelince
Bahçede iğde midir
Dalları yerde midir
Her gördü(ğü)nü seversin
Sendeki miyde midir
   
Fasulyeyi haşladım
Toprak tenceresinde
Gel yarim konuşalım
Mutfak penceresinde
Ayşe taşta oturur
Oğlan evi lokum getirir
Yeme Ayşe lokumu
Oğlan seni götürür
   
Karyolanın demiri
Babam verir emiri
Eğer babam vermezse
Kaçmak Allahın emri
Hopile hopile
Bıyıkları yok bile
Senin gibi oğlana
İsli mendil çok bile
   
Kapılarda numara
Yar oturmuş gumara
Şimdi şur dan geçecek
Sağ elinde cığara
Dambaşında ot olur
Soğuk vurur kötü olur
Bize laf söyleyenlerin
Biraz aklı gıt olur
   
Altın oklava derler
Nuh köyü toprağı derler
Kimse bize çıkamaz
Yaka kekliği derler
Kaynanam gabak gibi
Görümcem şebek gibi
Damat beyi sorarsan
Vitrinde böbek gibi
   
Vişne dalı eğilmiş
Eğilmiş de yer(e) değmiş
Biz ün(i)vers(i)tede okuyoz
Zararımız kime değmiş
SÖZLÜK:  Tırkaz: Sürgü(Kapıyı tırkazla). Hırsız içeriden olursa kapı tırkaz tutmaz. 

www.nuhkasabasi.com/kulturyasam.htm

KOYUNLU

Haziran 13, 2008

KÜLTÜRÜMÜZDE YAZMA DİĞER ADIYLA YEMENİNİN ÖNEMİ

Beldemiz Koyunlu’da yemeni(yazma)eskiden “çit” olarak söylene gelen, baş örtüsünün kültürümüzde yeri oldukça farklıdır.Yemeni önceleri köyde bulunan bakkallar tarafından temin edilerek satışa sunulurdu.. İstanbul kapalı çarşıdan, küçük İstanbul diye tabir edilen Kayseri’den “O.P. “damgalı polyester yemeni gelirdi.Sandık yazması, ince yazma diye bilinen genelde ibrişim oyalı Bursa’dan çarşılardan alınırdı.İstanbul dan ince pamuklu dokuma Kalem marka kağıt içi denen Ermenistan uyruklu vatandaşlarımızın kalıp baskı ile yaptığı yemeniler getirtilirdi.Günümüzde bu eser denecek değerdeki bu yemeniyi el baskısı kalıpla çalışılan yemenileri yapan ustalar vefat edince, ardından bu yemenileri yapan sürdüren ustalar olmadı.İnce yazmanın saklanması ince yatkın olması nedeniyle,dayanıklılığı azdı.Yine de ta o günlerden bu günlere dek saklanıp muhafaza edilmiştir.Sandık lekeleri oluşsada, yemeniler bir nadide eser değerinde, gözü gibi bakıp, saklar genç kızlarımız, annelerimiz, ninelerimiz…Kelimenin tam anlamıyla yazma deyince; akan sular dururdu.Daha sonraki yıllarda yine İstanbul kapalı çarşıdan “Özgürel” yazma çıktı.Genel de aynı desen çiçeğe renk değişik pamuklu ince dokumalı, yazma satılmaya başlandı.Ardısıra “Özgürel 6 renk” ipek yazmayı çıkarınca rağbet ipek yazmaya çoğaldı.Daha önce bakkalarda satılan yemeni elden, evde satılmaya başlandı.Derken; yazma çıkaran, diğer markalarda satılmaya başlandı.Günümüz de artık düğün olan evlerin önünde kına günü seyyar arabayla satılıyor.Yaz mevsiminde diğer illerden gelen halk, yemeni alıp eşine dostuna hediyelik veya satmak amacıylada götürürlerdi. Diğer sektörler gibi yazmacılıkta zaman içerisinde gelişerek teknojinin nimetlerindende faydalanarak, günümüze taşındı.

Cumhuriyetin ilk yıllarında belediyeliğe kavuşan kasabamızın bakkallarında zengin çeşiti müşteriye sunardı.Çevre köylerden dahi eşeklerle Adırmusun’a alışverişe gelirler basma, kaput bezi, yemeni gibi ihtiyaçlarını almaya gelir.Gelirkende elma, yoğurt,fasulye,meyva yetiştirdikleri ürünleri bakkala bırakır, bazen takasla alışverişlerini sürdürürlerdi.Çok eski olmamasına rağmen Fertek ten kasabamızın hamamını tercih eder. Hamama gelir, ardından yazma satan dükkana veya eve uğrayıp yazma almadan gitmezlerdi.Ekseriya müşteriler; Fertek,Fesleğen,İlHasan,Hançerli den gelirdi.

Diğer köylere tanıdık vasıtasıyla, elden satış sağlanırdı.Ulaşım zorluğu, birazda içe dönük , dışarı açılım olmadığından olacak.Yemeni oyası deyincede hiç bir köyün örtünme ve yazma takma şekli birbirine uymazdı.Mesala;Fesleğen boncuk oyalı genellikle, Nevşehir de örtünülen tarzda boncuklu, tülbent yada yazma örterlerdi.Adurmusun’da boncuk oyası ender örtünülür, tülbentte doğum yapan “lohusa” kadınlar örterdi.Kız çeyizinede bu amaçla, namaz tülbenti, mevlüt baş örtüsü adıyla tülbent ;tığ,mekik, boncuk,firkete, iğne oyalı… hazırlanırdı.

Koyunlu’da genç kızların dünde, bugünde saçlarının kahküllerini, perçemlerini çıkarıp taktığı oyalı yazmalar göz dolduruyor. Kasabamızda genç kızlarda yemeni, yaşmak dolama şeklinde bağlanır.Yeni gelinlerde “gayseribaşı” diye adlandırılan bordo keçeden yapılma ön kısmı altın renginde paraların dizili olduğu , boncuk işli özel kepin üstüne örtülürdü.Yaşlılarımızda ise iki yemeni üst üste değişik tarzda bağlanırdı.İlk yemeni ince seçilir genelde oyasız dastar derlerdi.Başörtü gibi üçgen tutulup bağlanır, baş üstüne götürüp düğümlenirdi.Üzerine ikinci yemeni serbest bir şekilde koyup kare olarak yayılır iki ön ucundan arkaya atılır veya düğümlenirdi.Saç örümleri öne düşer.Dulukları(şakakları), fırıç denen saçlar, kulakları, gerdan kısımları bariz görünürdü.

İlk yemeni motifleri ortalı denen bütün desen, çok ender güzel kenar desenler.Birde kolanlı denen bordürlü desen vardı.İlk zamanlar genelde goyallı(bordo), garalı,(siyah)samanili,(açık sarı )şekerengi (kavun içi)tercih edilirdi.Yazma renklerininde yerinde önem ifade ederdi.Yeşil yazma evlenirken dolama diye tabir edilen baş bağlamak için alınırdı.Kırmızı yazma lohusa iken örtmek amacıyla bulundurulurdu.Yemeniler genelde gelin kıza götürmek için çokça alınır, yada gelinkızı hazırda olan bulunduğu zamanda kına varsa kınaya giydirip eşe dosta,akraba,komşuyada haber verip gelin kızı için alırdı.Günümüzde hala aynı gelenek sürdürülmektedir.Kızının çeyizine, dürüye koymak için yerine göre kalitesini ayarlardı.Bağ yaprağı, gülü desenindeki yazma çokça bulunur ucuzluğundan hediyelik , gönül almak için tercih edilir, fazlaca rağbet edilmezdi.

Yaklaşık on yıl evveli kınalara defçi tutulurdu.Borr17;da ikamet eden defçi Sultan en gözde defçiydi.Kör Ali Osman,Analı kızlı,Heykel lakabıyla bilinen defçileri durumu iyi olmayanlar tutulur yada defçi Sultan önceden tutulduğu için mecburen tutulurdu.Gelinkız Sultanr17;ın defi gümbür gümbür çalışıyla;aslan Mustafa’m,vur zilleri,çek deveci,yıldız,Konya’lım,Adana’lı,şu silleden gece geçtim,bağlar gazeli,dağlar kızı Reyhan, Mevlana, çilli bom … gibi parçalar eşliğinde Konya kaşıklarıyla veya ellerini şıklatarak karşılıklı oynar.Kayınvalide defin içine bahşiş atardı.Bir çeşit ticaret yapılır bir çok kişi dolaylı yoldanda olsa ekmek yer, kazanç sağlardı.

Gitgide zamanla yazma kültürü gelişerek oyalarla zenginleştirildi.Genelde Tosya,Tokat,Bursa gibi şehirlerde iri iğne oyaları yapılıp örtülür oldu.Türlü türlü rengarenk tığ oyaları yapıldı yemenilerin kenarlarına.Büyüyen, yetişen genç kız hemen başına yazmayı örterdi.Dışarı memlekettede otursa dahi yazın geldiğinde illa başına yazmayı takardı,takmadığı takdirde çevreden ayıplanırdı. Kapalı olup mesture giyinen hanımlar haricinde, genç kızlar yazma takmamaya başladı.

Kültürümüze, değerlerimize, adetlerimize sahip çıkalım, yaşatalım, geleceğe aktaralım.

(Düğün)

Düğünler için genelde yaz aylarına göre önceden program yapılır.Pazar gününün tatil olması nedeniyle düğün tarihleri bu güne göre ayarlanmaya çalışılır.Eskiden Çarşamba,Perşembe olurdu.Düğün bayrak dikilmesiyle başlamış demektir.Çarşamba gün danışık denilen akşam erkeklerin toplanıp çavuş seçip keyhayı,bayraktarı seçerek, iştişarede bulunurlar.Düğünde hizmet edecek çavuş kahveleri dağıtır.Asayiş dahil çalgıcılara, misafire servis, bayrağı çaldırmamak gibi işlerden sorumludur.

Ertesi gün bohça günü yapılır.Kız evinden oğlan evine haber verilerek öğle üzeri bohça götürülür.Oğlan evi komşularını, akrabalarını bohçamıza buyurun diye davet eder.Önceleri bu işi okuyucu kadın tutulur, onlar kapılara giderek çağırırdı.Onlarda gelen kadını boş çevirmez yiyecek veya giyecekle boş göndermezlerdi.Bohçaların yanısıra tepsi ile baklava,çiçek, dürü diye bilinen hediyeler bohça içinde kırmızı kurdelelerle süslenerek bir kaç kişi götürülür.Damadın elbisesi özel hazırlanan işli örtüyle örtülür.(Şimdilerde damadın eşyaları bavulla götürülüyor)Bohçayı getirenlere oğlan evinde, düğün sahibi bahşiş verir.Bolca büyük tencerelerde yemekler hazırlanır.Genelde sulu yemekler yapılır.Yaz ayı olduğu için çorbalardan yoğurt çorbası etli bamya, etli fasulye, sulu köfte, yaprak sarması,et kavurması, pilav, tatlı olarak baklava,üzümlü… meyvalardan kavun, karpuz,üzüm ikram edilir.Ev sahibinin durumu, tercihine görede değişir.Daha sonra düğün havası başlasın diyerek def çalarak yada müzik setinde teyip çalarak gençler oyun oynar eğlenir.Gelen dürüler açılarak birbir sayılarak gelen misafirlere gösterilir.Damadın ayakkabısı,terliği elbisesi,tıraş takımı,parfümü, tesbihi, havlusu, seccadesi diyerek sesli bir biçimde bir yenge tarafından bohçalar açılarak sergilenir.Kaynatanın, elbiseliği, gömleği,seccadesi, havlusu kaınvalide elbiselik kumaşı, yeleği, işli seccadesi, namaz tülbenti, iğne oyalı yemenisi, dantelli havlusu, ilifi sırayla sayılır.Eğer annenne, babanne varsa onların hediyeleri.Bohçalar ayrı ayrı açılıp, birer birer sayılır.Önceleri amcalara,dayılara, halalara dürü hazırlanırdı.Halende bu göreneklere uyan devam ettiren var.Damat bohçası daha özenlidir,beyaz iş , dantelden, saten incili işli albenisi olan bohçalar seçilir.Hayırlı olsun, uğurlu kademli olsun… gibi hayır dilekleriyle, dağılır misafirler.

Kına günü;

Kız evinde telaş kuaföre gitme hazırlığıyla başlar.Gelin başı yapmak, düğüne katılan yakınların kızları ile birlikte kuaföre Niğde ye gidilir.Öğle vakti geldiğinde kuaförden gelen geline, yemek yedirilir.Oğlan evinden r1;benek atmar1;için gelirler.Kapı önünde müsait bahçede, oğlan evinden
kız evinden akraba, hısım toplanır.Takacakları hediyeyi vermek için.Gelin çıknca üzerine al örtülür.İlk etapta yeşil bağlama, ele kına yakma geleneği uygulanır.Ağzı dualı, evli bir kadın yakının bir tanesi yeşil olmak üzere yemenileri okuyarak başından dolandırır.Daha sonra yeşilini alın üstüne bağlar bu bağ sandıkta saklanır, çözülmez.Başı bozulmasın diye, böyle inanılır.Usuleten eline sadece sağ elinin avuç ortasına kına yakılır.Gelin eline açmaz.Kayınvalide bunun üzerine ya para yada altın avucuna bırakınca açar.Üç ihlas, bir fatiha okunur dua edilir.Hayırlı bir izdivaç olması için temennide bulunulur, hep birlikte amin denir.Bir tepsi veya defin içine oğlan evinden başlayarak takılacak hediyeler verilir.Bu işi üstlenen yakınlardan bir kadın bağırarakr1; kayınvalideden altın bilezikr1;diye eliyle gösterek tepsiye bırakır.En yakından başlayarak en komşu, ahbabların hediyesi verilir.Bunlar genelde lakaptan tanındığı için filandan on milyon diye ifade edilir.Oğlan evi bitince kız evine başlanır araya karışmasın diye bir havlu serilir.Kızın annesinden başlayarak varsa abisi, ablası, amca,dayı,hala,teyze, tanıdıkların hediyesi toplanır.Oğlan evi, kız evi birlikte toplanan parayı sayarlar. Duruma,anlaşmaya göre para,altınlar evlenen çiflerin ihtiyacı için saklanır.Takılan zinetler kıza takılır.Merasim bitince oğlan evi evine gider.(Önceleri def eşliğinde gidip, gelinirdi.)

İkindi vakti olunca kız başında alı olmadan yanında kız arkadaşlarıyla sandelyelere kınaya oturur.Nişanlı “gelin kızı “olan kayınvalideler – gelin kızı kınaya giydirdik, diye komşu, akrabalara duyururlar.Kınaya giyen gelinlere yazma(yemeni)atma adetini yerine getirirler.Kınaya gelen çağırılan kişiler bir yemeni alarak oyuna kaldırılan kız bir süre durup ayakta başının üzerine yemeniler bir bir atılır.Kayınvalide daha çok atar, üzerine elbiselikte en üste gelecek şekilde istifler.Kayınvalidenin yemenileri iğne oyalı, sandık yazması,ince yazma ibrişim iğne oyalı, oyasız günün yazmasından (özgürel, kalem marka)bir demet olur.Yemeni İstanbul kapalı çarşısından gelen yörede itibar edilen yemenilerdir.Gelin kızı oynayan kayınvalide defçiye bahşiş atar.Yeni evli gelinlerde başına kayseribaşı koyulur üstüne siyah tokalarla iğne oyalı şifon mevlüt başörtüsü, tül, kadife(çingil)çiçeğiyle duvakla süslenir.Kınaya gelirken iki eliyle büyükçe bir örtü alır.Sadece bunun için kullanılan dekorasyonu güzel antika, geleneksel örtüdür.Çok renkli bir görüntü arzeder adeta bir gelinciği andırırlar.Gözlerinde sürmeler, ellerinde kınalarla…Bugün Beypazarında hala satılan, kullanılan özel örtü.Akşam kınasına geliniyorsa “löküz” denen küçük tüplü aydınlatıcıyla gelinirdi.Yeni gelin geliyor diyerek merakla görmek isterdi çocuklar.Halen bu gelenekler yaşatılmaya çalışılır.Davetli davetsiz köyde olan gelinler, kızlar kınaya bakmaya gelirler.Oğluna kız bakmaya anneler gelirler.Akşam yemeği vakti gelince kız evinde “kız pilavı” diye bilinen ciğerli pilav yapılır.Çok yakın olmayan misafirler dağılır.Kalan misafirler yemeğe buyur edilir.Kız arkadaşlarıyla ayrıca yer pilavı.Yere serilen büyükçe bir bez(iteği)etrafında toplanarak keyifle yerler.Kız dolanarak herkesin tabağından bir kaşık alır.

Kına yerine dönülür, kına tekrar şenlenir oynanır.Oğlanevi damat, keyha ile birlikte gelir.Damat ve keyha ayrıca ağırlanır.Damata tepside bozulmamış baklavanın orta kısmı özellikle ikram edilir.Damat daha sonra kına yerine gelir, eskiden yüksek yerden (dam,balkondan)gelin kızı oynatırlar, damat bakardı.Şimdiler de ise damat, gelin birlikte karşılıklı oynarlar.Bahşis para takılır.Kına yakma faslı gelince gelin kız üzerini değiştirir, başına al örterek tekrar kına yerine gelir.Geldi gelin kınası, ağlasın kız anası türküsü eşliğinde sıra ile kına türküleri söylenir.Gelin kız, anası, yakınları ağlatılır.Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar,Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler.Kınayı oğlan tarafından başı bozulmamış, evli mutlu yengeler yakar. Önceden oğlan evinden gelen yazmalar bağlanırdı.Şimdi kırmızı üzeri işli özel hazırlanmış keseler takıp bağlanır.Kına yakma merasimi bitince oğlan evi her iki tarafada hayırlı olsun diyerek kına yerinden ayrılırlar.

O gece kızın akranı olan arkadaşları kızın yanında yatarlar.Kınalı eller sabaha dek yıkanmaz.Ertesi sabah kınalı, el ve ayaklar yıkanır.Kız artık ana evinde misafir konumundadır.Annesi evin horantası itimam gösterir.Halk arasında hatta çıkacak kız gibi durma, denir.Artık baba ocağından, yuvasına uçmaya beklediği gündür.

Oğlan evinde düğün merasimi;

Kız evinde bunlar yaşanırken, öbür yanda oğlan evinde damat giydirme merasimi yapılır. Yakınları,akrabaları düğün evine toplanır öğle camisinden çıkınca Kur andan süreler okuyarak
dua ederek, damat giydirilir.Damat el öper büyükler cebine harçlık koyar.Damatın koluna al,yeşil kurdele bağlanır.Daha sonra düğün merasimi kına gün öğle çalgı kurulur.Evin müsait bir yerine, bahçesine sandelyeler misafirler için hazırlanır.Önceki zamanlarda genelde Ayvazın oğlu diye bilinen çalgı grubu, cümbüşçü lakabı; kör Cavit olarak bilinen;Cavint Kılınç önceden tutulurdu.Cavit Kılınç’ın seslendirdiği parçalar;Mihrali,Gesi bağları,Şen olasın Ürgüp,Niğde Bağları,Şerif hanım,Aziziye,Kozan dağı,Kurban olayım gibi parçalardı.Bugün hala kaydedilmiş parçalarını dinleme şansı var.

(Teknoloji geliştikçe müzik kalitesi yüksek olması için ses düzenlemesi yapılır.)Çalgı çalmaya başlar eğer eğlenen gençler var ise oyun havası istek üzerine çalınır.Diğer zamanlarda dinlemeye gelen misafirleri müzik ziyafeti sunar.Zamanın hit parçalarını, bozlak, uzun hava söylerlerdi.Zahidem,bağlar gazeli gibi parçalar seslendirilir.Neşet Ertaş tan,Yıldıray Çınar dan, Ferdi Tayfur’ dan, Orhan Gencebay’ dan dokunaklı parçalar söylerler.Öyleki her çalgıcının daha güzel seslendirdiği istek aldığı parçası vardır.İstekler doğrultusunda söylenir.Eğer ezberi az ise çalgıcının bildik şeyleri söyler.Keman taksimi yine istek üzerine yerine getirilir.Tamamen bir zenginliktir düğün.Yaz mevsimi özellikle düğün için gelir yerli halk diğer illerde olanlar.

Mahalli sanatçı niteliğinde çalgı ustaları Niğde yöresinde yine genelde mahalli sanatçıların söylediği türküleri ustalıkla seslendirirlerdi.Hiç bir yerde duymadığınız kulağınızda tınısı kalan müzik yapıtlarını icra ederlerdi.Oyun havası olarak mesala;Allılar, yeşilliler,morlular,Niğde bağları,Çek deveci,Konyar17;lım,Yeşillim,aman Adana lı,Aslan Mustafam,Bulguru kaynatırlar,Sarı kız gibi oyun havaları çalarlardı.Günümüzde ise; org ve sazla söyleyenler düğünde Niğde yöresinde popüler olan Naciye,Zennube,Çilli bom,Esmer bommm,cimdallı,parçalarını çoğu zaman doğaçlama sözleri değiştirerek Koyunlu ve Niğde ye uyarlayarak söylüyorlar.Misal olarak İstanbul sokakları parçasını Koyunlu Sokakları olarak söylüyorlar.Birazda taklitçilik yapıp Ankaralı Namık tarzı söylüyorlar.Bozlaklarda Halil Erkal,Taner Olgun,Kul Mustafa gibi revanşta olan sanatçıların parçalarını repertuarına alarak, günceli takip ederek misafirlere doyumsuz müzikle ağırlıyorlar.Tam anlamıyla müzik yelpazesi sergileyerek, müzik ziyafeti veriyorlar.

Öğle vakti desti kırma merasimi yapılır.Çalgıcı eşliğinde köyün belli bir yerine gidilir orda bir yere dikilen destiye nişan edilir.Tekrar çalgı eşliğinde eve dönülür.Özellikle çalgı dinlemek için düğün evine gelen misafirler olur.Gelen misafirlere hazırlanan mezelik sofra düzülür, ağırlanır.Düğün evinin hazırladığı yaprak sarması, et kavurması , karpuz vesaireden oluşan tepsi ile ikram yapılır.Çalgılı düğün epey zahmetlidir.Fakat bazen içki işe karışınca işin seyri değişir.İstekte muhalefet yaşanırsa istenmeyen tatsızlıklar bir hiç üzerine bile kavga edilir.Öyleki bazen çalgıcıların bile işi zorlaşır.Düğün sahibinin ağzının tadı kaçar.Eğer dozu yükselirse duruma devriye gezen jandarmalar bile müdahale eder.Daha sonra tatlıya bağlanarak düğün çoğu düğün evinde sabaha dek eğlenenlerle devam eder.Saat 12 olunca jandarma bitirmeleri konusunda ikaz eder.Geleneksel yapıda eskiden gelen bir alışkanlık üzere gecede devam edebilir.Ayrıca oğlan kınası, kız evinden kına yakılıp dönen oğlanevi kadınlarında iştirakıyle eğlence tertip edilerek yakılır.Fakat Adurmusun’da bayanlar ve erkekler ayrı eğlenir birbirine karışmazlar.

Ertesi sabah bir hayli telaş kaplar oğlan evini çünkü; ogün oğlan evinde yemek yedirilir.Bakır eskiden hereni,leğen dedikleri büyük tencerelerde yemekler pişer.En az üç çeşit olarak.Genelde yazın düğün yapıldığından yemeklerden mevsime göre etli yeşil fasulye, sulu köfte,bamya, pilav,et kavurma gibi yemekler yapılır.Üzerine baklava yada kavun,karpuz, üzüm ikram edilir.Adetler yerine getirilir geçmişten, yaşadığımız günümüze dek sürdürülüyor.

Bazı kesimde tercihen “Fakıdefi” diye bir grup tutulur onlarda; ilahi,kaside, mersiye okurlardı. Yada mevlütlü düğün yapılır.Düğün dolaşacağı gün mevlüt okuyan, hocalar mevlüt ve Kur’an okur.Davetlilere yemek ikram edilir.Ekseri mevlütlü düğüne yönelen halkımızda çoğunlukta. Tercih meselesi,her iki şekildede gençlerin izdivaçları için, hayıra vesile olmak için adım atılıyor.

ÇOCUK OYUNLARI-ADURMUSUN

Körebe,Saklambaç,Mendilim köşe köşe,Yağ satarım,Aç kapıyı bezirganbaşı Kimin eli kimin üstünde,İp atlama,Çizgi,Beş taş,Dokuz taş, Topaç,Kulaktan kulağa, Ceryan geçti,Çimdik çimdik makarna,Açıl susam açıl,Ayak saymaca,Yazı tura,Nokta nokta,İsim şehir,Asmaca,Yattı, kalktı,Çinçan,Taştayım, topraktayım,Dalya oyunu, Hümmet,Aşşık,Bilye,Yakan top,Sapan ,Kuka,Mucuk oyunu,Çanak çömlek çatladı,Nesi var…

Enden tura oyunu:En az dört oyuncu arasında oynanan bir oyundur. Aralarında bir ebe tesbit edilir. Ebe yüzünü duvara döner, oyuncular ise ebenin arkasında dururlar. Ebe “ennem tura, davul zurna bir iki üç” diyerek elini duvara üç kez vurur. Ebenin arkasında duran oyuncular, her defasında bir adım ebeye yaklaşarak ebeye vurup kaçarlar. Ebe kendisine yaklaşa nı kendine vurmadan görürse yanına çağırır. En son bir kişi kalana kadar, yürürken görülenler ebenin yanında durur.En son kişi ebenin sırtına vurunca, ebenin yanında duranlardan, ebe nin yakaladığı yeni ebe olur. Oyun böyle devam edip gider.

Bu oyun aynı zamanda “Ali baba saat kaç” olarakda oynanır.En az dört kişi ile oynanır.Ebeye Ali baba saat kaç diye sorulur.Ebe kaç derse ona göre adım atılır,ebe sobelenip kaçılır.Yakalanırda ebe sobelenir çizgiyi geçince yanar.Ebe sobelenen kişi olur…

İp atlama:En az üç kişi ile oynanır. İki oyuncu yaklaşık beş altı metre uzunluğundaki ipi ucundan tutarak sallar. Önce bir sayı atlanır. Sonra iki, üç ve dördüncü sefer döne döne atlanır. Beşincide eller beşik gibi sallanır. Altılarda ağız kapanır, yedilerde ağız açılır. Sekizlerde sek sek yapılır. Dokuzlarda eller yumruk yapılarak birbirine vurulur.Onlar da oturarak yapılır. Sonra onbirlerde ip, ayak ucunun altına alınır. Onikide ip ayak ökçesinin altına alınır. Sonra ellerin parmakları makas şeklinde yapılır, ip parmakların arasına alınır. Bunu yaptıktan sonra son olarak “arslan, kaplan ağzını aç, geri yum” denir. İki el arasında sallanan ip alın maya çalışılır. İp alınamazsa veya ayağa takılırsa, oynayan kişi yanar vu tutanlardan birisine sıra gelir. Aynı şekilde oyun devam edip gider.

Saklanbaç oyunu:Oyunun oynanabilmesi için oyuncu sayısının çok olması gerekir. Genellikle gece oynanır. Oyuncular arasında ebe tesbit edilir. Ebe, oyun başladığı zaman yüzünü duvara çevirir ve tesbit edilen sayıya kadar hiç bir yere bakmadan sayar. Sonra oyuncuların saklanıp saklanma dıklarını kontrol için “oldu mu?” diye çağırır.r1;Arkam önüm,sağım solum, saklanmayan köreber1; der Eğer oyunculardan ses gelmiyorsa oyun başlamış demektir. Ebe, diğer oyuncuları saklanabilecek yerlerde aramaya başlar. Eğer gördüğü bir oyuncu varsa adını söyler ve kendi ebelik yerine koşar. Oyuncudan önce yerine gelirse, ebeye yetişemeyen oyuncu ebe olur.Ebenin bulduğu oyuncu ebeden önce gelirse, bütün oyuncular hep bir ağızdan “çanak çömlek patladı” diye bağırırlar. Ebe tekrar ebelik yapmaya devam eder ve oyun böylece sürüp gider.

Körebe:Oyuncular arasında ebe tesbiti yapılır. Ebenin gözü bir mendille sıkıca bağlanır. Oyun başlayınca diğer oyuncular ebeye çimdik atmaya başlarlar. Körebe de oyuncuları yakalamaya çalışır. Eğer oyunculardan birisini yakalarsa o o yuncu ebe olur, yakalayamazsa ebeliğe devam eder.

El el üstünde kimin eli var oyunu:Bu oyunun oynanabilme si için en az üç kişinin bulunması lazımdır. Bir de bu oyunculara hakemlik yapacak diğer bir oyuncu gerekir.Kura çekilir. Kim bilemezse o yere, dizleri ve elleri üzerine yatar. Diğer oyuncular ellerini yatan oyuncunun sırtı üzerine üst üste sıralarlar.Hakem oyuncu, “el el üstünde kimin eli var” diye yatan oyuncuya sorar. Eğer yatan oyuncu bilemez ise bütün oyuncular,bilemedin diye yum ruklarını yatanın sırtına tap tap vurmaya başlarlar. İğnemi, iplikmi,davulmu,zurnamı?diye sorar.Yerde yatan çocuk birini seçer.Ceza olarak iğne derse iğne batırır gibi sırtına parmakla iğne gibi taklit edilir.Zurna derse zurna gibi sırtına vurulur.Davul derse “dom dom “diye yumrukla vurulur.Eğer bilirse, bilinen çocuk ebe olur, yatar ve böylece oyun devam edip gider.

Yağ satarım, bal satarım:Oyuncu ne kadar çok olursa oyunda zevkli geçer. Ebe tesbiiti yapıldıktan sonra ebe, eline bir mendil alır ve “yağ satarım, bal satarım ,ustam ölmüş ben satarım.Satsam onbeş liradır, zam bak, zum bak.Dön arkana iyi bak”diye yüksek sesle tekrarlanarak oyuncuların oluşturduğu halkanın çevresinde dönerek koşmaya başlar.Bu esnada çocukların birinin arkasına mendili bırakır. İkinci turda, mendil bırakılan çocuk bunun farkında değil ise ebe mendili alır ve çocuğu bir tur tamamlanıncaya kadar döver. Eğer mendil bırakılan çocuk, mendili farketmişse hemen mendili alır ve ebeye vurmaya başlar. Oyun böylece devam eder.

Hopbal(mucuk) oyunu:Oyun en az beş kişi ile oynanır. Yere küçük bir daire çizilir. Dairenin içinebazı yörelerde Kayseri’de “milkiş” adı verilen,Koyunlur17; dar1; mucukr1; denen yumurta gibi büyüklüğünde bir taş konur. Mucuk taşını en az beş metre uzaklıkta bir çizgi çizilir. Oyuncular bu çizginin gerisine geçerler. Oyuncuların her biri ellerine yassı bir taş alırlar ki bu ta şa “hoppal” denir. Hoppallar önce, mucuk denilen taşı en yakın düşecek şekilde atılır. En yakın düşüren oyuna başlar, en uzak düşüren de ebe olur. Oyuncular çizgi gerisinden hoppalı, milkişe vurmaya çalışırlar. Hopbalı atarken de “Ortada kuyu var, yandan geç” derler. Mucuk denilen taşı daire dışına çıkarmaya çalışırlar. Milkişi(mucuk) geri getirene kadar oyuncular yerlerine yani çizgi gerisine kaçarlar. Eğer kaçamaz ise hopbalın üstüne ayağını basar ve ebeye yakalanmadan kaçmaya çalışır.r17;Ekmek yapmar17; denen hopbalı ayağını üstüne hiç el değmeden, düşürmeden ayağının üstünden zıplatarak alırsa o zaman yerine ebelenmeden geçebilir.Oyuncu hopbaldan ayağını çeker çekmez ebe vurursa, vurulan oyuncu ebenin yerine geçer. Atılan bazı yörelerden happak(hopbal), (mucuk)milkişi vuramamışsa ebe, hopbalın yanına oyuncuyu getirtmez. Gelirken vurursa vurulan oyuncu ebe olur. Amaç ebeye yakalanmadan happağı alıpkaçmaktır. Oyun böylece devam eder.

Hümmet(Tak çelik) oyunu:
İki kişi arasında oynanır. Oyun için 75cm. uzunluğunda kalın bir değnek ile aynı kalınlıkta 10 cm.uzunluğunda bir de çeliğe ihtiyaç vardır. Başlayacak oyuncu önceden hazırlanmış iki taş arasına çeliği koyar ve değneğini çeliğin altına uzatarak çeliği yukarı kaldırır, havada iken hızlıca vurur. Amaç çeliği en uzağa atmaktır. Attıktan sonra değneği çeliğin atılırken konduğu yere bırakır. Diğer oyuncu çeliği gittiği yerden alır ve değneği vuracak şekilde atar. Eğer değneği vurursa oyuncular yer değiştirir, vuramaz ise oyun tekrar devam eder.

Dalya oyunu:Oyunun oynanabilmesi için Küçük yassı taşlar toplanır. Sayısı 11 olan bu taşlar bir duvar önünde üst üste kayılır. Ebe, bu taşlar bacağının arasında kalacak şekilde dikilir.Oyuncular küçük bir topla taşları yıkmaya çalışırlar. Taşlar devrilmiş ise ebe, hemen topu kapar ve taşı deviren o yuncuya fırlatır. Oyuncuyu vurursa vurulan ebe olur.Eğer vuramaz ise ebe tekrar taşları dizer ve oyun böylece sürer.

www.bilgimekani.com/forum/viewthread.php%3Fforum_id%3D74%26thread_id%3D503+BE%C5%9E+TA%C5%9E+%E2%80%94+DOKUZ+TA%C5%9E&hl=tr&ct=clnk&cd=67&gl=tr

KAYNARCA OYUNLARI

Haziran 13, 2008

KAYNARCA’NIN YÖRESEL OYUNLARI
Hazırlayan: Ramis MEMİŞ(*)

KAYNARCA YÖRESİ ÇOCUK OYUNLARI:

Tarımda makineleşme yaygın olmadığı ve traktör bulunmadığı dönemlerde Kaynarca Yöresinde hemen her evde ortalama 25-30 koyun ve en az 2 inekle 2 çift koşum öküzü bulunur, evin 10-15 yaşlarındaki erkek veya kız çocukları hayvanları otlatır, yöresel deyimler güder veya gözetirlerdi. Bu arada otlak olarak ise 2 bölüm arazi bulunurdu. Bunlardan birincisi Hazine arazisi olup, köyün ortak kullanım alanıydı ve daha çok otlak olarak kullanılırdı. İkinci bölüm otlaklar ise, araziler genellikle iki yıl ekilir, iki yıl da dinlenmeye bırakılır, bu sürede ise arazi otlak olarak kullanılırdı. Örneğin Demirciler İçi mevkii veya Sayvanaltı mevkii o sene dinlenmeye bırakılır, yaklaşık 500 ile 1000 dönüm arsındaki o alan, köylünün ortak merası olur, bunun da yarısı büyük baş hayvanlara, diğer yarısı da koyun-keçi gibi küçükbaş otlağı olarak kullanılırdı. Bu alana mera veya yöresel deyimle örü denilirdi. Çocuklar genellikle ilkbaharda bu arazilerde, yaz ve sonbaharda ise hemen tüm arazilerde ortaklaşa hayvan gözetirler, hayvanların öğle saatlerinde doyup yattığı-dinlendiği zamanlarda birlikte oyunlar oynarlardı.

Anlatacağımız oyunların önemli bir bölümü çocuklar tarafından açık arazide oynanan oyunlardır.

Dipdip:

Daha çok hayvan gözeten çocukların dinlenme sırasında açık alanda oynadığı bir oyundur. Genellikle erkek bazen de kız erkek çocukların karışık oynadığı olur. Bu oyun için herkesin özel birer dipdip sopası olur. Yaklaşık 100-120 cm boyunda, bir ucu incemsi, kızılcık, yemişen veya karagürgen ağacından ateşte kızartılarak yapılan esnek bir sopadır. 8-10 çocuk tarafından oynanır. Yan yana dizilen çocuklar, hepsi aynı hizadan sırayla sopayı yaylandırarak en ileriye-uzağa atmaya çalışırlar. En kısa mesafeye atabilen ebe olur. Ebe bütün sopaları toplayıp tekrar getirir. Ebe kendi sopasını dizili çocukların 2 metre kadar önünde yatay olarak koyar, diğer çocuklar ebenin sopasının üzerinden kaydırarak en ileriye atmaya çabalarlar. Üçüncü turda ebenin sopası en ileriye giden sopanın önüne yatay olarak koyulur. Bu kez bütün çocuklar ebenin sopasının üzerinden kaydırarak en ileriye atmaya çalışırlar. Ebenin sopasına değdiremeyenler oyun dışı kalırlar. Hiçbir çocuk ebenin sopasına değdiremeyinceye kadar oyun devam eder. Ebenin sopasının yerinden çocukların dizildiği oyun başlangıç noktasına kadar adımla sayılır, her adıma kabak denir.

Birinci bölüm örneğin ebenin “Garadonnunun Azizin 45 gabak yimesi”yle sonuçlanmıştır. Oyun tekrar başlar. İkinci ebenin “gabak yemesi”ne kadar devam eder. Bu oyunun bir saat sürdüğü de, üç saate kadar sürdüğü de olur. Oyunun sonunda “en az gabak yiyen” birinci, “en çok gabak yiyen” oyunun mağlubu olur. Adını sopanın “dip dip” yere vurularak ses çıkartmasından aldığı sanılmaktadır.

Met:

15-20 cm boyunda, 2 cm genişliği 3 cm kalınlığında özel yapılmış, iki başı da üçgen kesilmiş “met” adı verilen bir aletle oynanır. Her çocuğun yaklaşık bir metre boyunda dipdip sopasından biraz daha kalınca sert bir (kızılcık, yabani kızılcık (kaysiydiren), garagürgen, yemişen gibi) ağaçtan yapılmış bir sopası bulunur. Düz toprak zeminden her çocuk sırayla metin başına sopayla vurarak 1-1,5 metre havaya kaldırır, sopasını var gücüyle mete vurarak en uzağa götürmeye çalışır. Herkes metin düştüğü noktadan başlangıç noktasına kadar adımlayarak sayar, en geride kalan o kadar adım “gabak yemiş” sayılır. Örneğin “Köseğlunun Mıstava 15 gabak yedi” denir. Oyuna aynı şekilde devam edilir. Her turda en geride kalan gabak yemiş sayılır. Bu oyun genellikle yarım ile bir saat arasında sürer. En çok gabak yiyen oyunu kaybeder. Adını “met” adı verilen ve her iki başı da ters üçgen kesilen aletten aldığı sanılmaktadır.

Çelik-Çomak:

Bu oyun da çocuklar tarafından met sopalarıyla oynanır. Fakat üç noktada metten ayrılır. Birincisi metin kendisi, ikinci metin üzerine koyulduğu aletin farklılığı, üçüncüsü de ebenin karşıda beklemesidir. Adına “çelik” denilen 20 cm kadar uzunluğunda yuvarlak her iki ucu da düz kesilmiş bir aletle oynanır. Met sopasına da “çomak” denilir. Çocuk çeliki, ya yere batırılmış 50 cm yüksekliğindeki bir çubuğun üzerinden kendi elindeki çomakla vurup ilerideki ebeye doğru gönderir, ya da bir ucunu avucuna aldığı çomağa yerleştirip havaya zıplattığı çeliki çomağın kuyruğuyla ebeye doğru gönderir. Ebe yaklaşık 25-30 metre karşıda çeliki beklemektedir. Ebe elindeki çomakla çeliki karşılayıp geldiği yöne iade etmeye çalışır. Ebe karşıladığı çeliki, atan çocuğun gerisine gönderebilirse ebelikten kurtulur, atan çocuk ebe olur. Ebe çeliği diyelim ki atamn çocuğun yönüne doğru kısa bir mesafe atabildi, veya hiç vuramadı, çeliğin düştüğü noktadan oyunun başlangıç noktasına adımlanır, ebe o kadar gabak yemiş sayılır. Bazı yerlerde buna sayı da denilir. Ebe olan çocukların içinde en fazla “gabak yiyen” oyunun mağlubu sayılır. 8-10 kişiyle oynanır. Yarım saatle bir saat kadar sürer. Adını “çelik” ve “çomak” adı verilen oyun aletlerinden aldığı sanılmaktadır.

Tunuç:

Genellikle erkek çocuklar tarafından oynanan bu oyun Seyrek de olsa karışık da oynandığı olur.

8-10 kişi tarafından oynanır..

Konik biçimde 10-15 cmlik ağaçtan “tunuç” adı verilen bir aletle oynanır. Herkesin elinde 25-30 cm uzunluğunda, yaklaşık 4-5 cm çapında yuvarlak bir “tunuç sopası” olur. “Tunuç taşı” adı verilen, 20-25 cm çapındaki düz bir taşın üzerinden oynanır. Herkesin tunuç taşından 4-5 metre mesafede ayak topuğunu koyacak çukurlukta bir kultesi vardır. Bu kulteler oval bir şekilde, yaklaşık 60-70 cm mesafede oluşturulmuştur. Tunuçun başındaki kişi ebedir. Ebenin eli boştur ve tunuç taşı hizasında 1-2metre yanda durur. Kultelerin başındaki oyuncular sırayla elindeki sopayı tunuca atarak tunucu devirip ileriye götürmeye çalışır. Örneğin ilk oyuncu sopayı attı tunucu devirmedi, sopası ileriye gitti, oyuncu yerinde bekler. İkinci oyuncu atar, o da tunucu vuramazdevirmezse o da yerinde durur. Üçüncü oyuncu tunucu vurdu diyelim, ebe tunucu alıp tunuç taşına dikmeye ve diğer üç oyuncudan birinin kultesini kapmaya çalışır. Üç oyuncu da ebeden önce sopalarını alıp kultelerine dönmeye çalışırlar. Kulte kapamayan yani boşta kalan ebe olur. Oyun yaklaşık bir, bir buçuk saat sürer. Çok yorucu bir oyundur. Bazen akşam karanlığında tunuç görünemeyinceye kadar oynanır. Adını “tunuç” adı verilen konik aletten aldığı sanılmaktadır.

Domuz:

Genellikle 15-18 yaşlarındaki büyükçe çocuklardan; 8-10 bazen de 15 kadar çocuk tarafından oynanır.

Herkesin elinde kalınca 100-120 cm uzunluğunda ucu topuzlu yabani kızılcık, yemişen veya garagürgenden yapılmış “domuz sopası” vardır. Ağaçtan yapılmış 6-7 cm çapında top gibi yuvarlak “domuz” adı verilen bir alet vardır. Ortada 25-30 cm çapında, 8-10 cm derinliğinde bir “domuz çukuru” bulunur. Oyuncular domuz çukurunun etrafında tahminen 4-5 metre bazen 8-10 metre civarında ayağını koyacak derinlikte birer kulte edinirler. Kulte sayısı oyunculardan bir noksandır. İlk ebe “çöp çekme” yöntemiyle kurayla belirlenir. Ebe dahil herkesin elinde domuz sopası vardır. Oyun ebenin domuzu 8-10 metre uzağa atmasıyla başlar. Ebe dahil herkes ellerindeki sopalarla domuzu “domuz çukuru”na sokmaya çalışır; domuz çukura girdiğinde herkes bir kulte kapmaya koşar, bir kişi boşta kalır; boşta kalan yeni ebe olur. Hareketli ve yorucu bir oyundur. Bir, bir buçuk saat kadar sürer.

Oyunculara cezası yoktur. Adını “domuz” adı verilen top gibi yuvarlak aletten veya topun “domuz avı” gibi sopayla kovalanmasından aldığı sanılmaktadır.

Zekkelambaç:

Meraya (örüye) hayvanları götürürken veya akşama meradan hayvanları getirirken 5-6 çocuk tarafından yolda oynanır. Ellerindeki bir metre uzunluğundaki sopalarla oynanır. Amaç sopayı takla attırarak sektire sektire en ileriye götürtmektir. Cezası yoktur. Bir yandan hayvanlarla beraber yolda ilerlenir, bir taraftan da oynanır. Ebesi, kazananı, kaybedeni yoktur. En ileriye atan takdir kazanır. Adını sopaları sektirmekten aldığı sanılmaktadır.

Saklambaç:

Kız ve erkek çocuklarınca karışık olarak akşam saatlerinde 8-10 kişiyle oynanır. Bir kişi kurayla ebe olur. Ebenin gözlerini yumarak elliye bazen de yüze kadar birer birer saydığı bir yer vardır. O sırada diğer oyuncular bir köşeye saklanır. Ebe bunları görüp tanımaya ve ebelemeye çalışır. Eeb diyelim ki bir oyuncuyu gördü, “Ramis seni görüm, söbe” der ve bu arada da başlangıç noktasına koşup elini değdirir ve ebelikten çıkar, yeni ebe belirlenmiş olur. Herkes saklandığı yerden ortalığa çıkar ve oyun yeniden başlar.Gördüğü kişi ondan önce elini değdirirse ebelik devam eder. Ebe diğer saklananları aramaya devam eder. Hiç birini bulup da söbeleyemezse, onun ebeliği devam eder. Söbelenen oyuncu yeni ebe olur. Yaklaşık yarım saat kırk dakika kadar sürer. Adını “saklanmaktan” aldığı bilinmektedir.

Çizgi:

Genelde kız çocukları bazen de karışık oynanır. Toprak zemin üzerine sert bir cisimle, beton zemin üzerine kiremit parçası veya tebeşirle kareler çizilir. Karelerin kenar uzunluğu genellikle 40-45 cm civarında olur. İlk sırada bir kare, ikinci sırada bir kare, üçüncü sırada yan yana üç kare, dördüncü sırada bir kare, beşinci ve son sırada yan yana üç kare olur. 5-5 cmlik kare biçiminde bir tahta veya taş parçasını tek ayak ucuyla dokunarak kare içinde gelecek şekilde oynanır. Her bir kareye oda denir. Oyun tek ayakla oynanır. Sadece üç odalı yerlerde oyuncu iki ayağını da odalara koyabilir ve dinlenebilir. Amaç taş veya tahta parçasını, ayak ucuyla tüm odalarda sırasıyla gezdirerek, hiçbir çizgi üzerine getirtmeden (yanmadan) götürüp getirtmektir. Genellikle iki kişiyle oynanır. İlk turda her iki oyuncu “göz açık” oynarlar. İlk turda her iki oyuncu da götürüp getirmeyi başarırsa, ikinci turda “gözler yumuk” yürüyerek oynanır, sadece üçlü odalarda gözlerini açar. Gider gelir. Hangi oyuncu bunu da başarıyla tamamlarsa, başlangıç noktasını gelip arkasını döner, tahta veya taşı odalar yönünde başının üzerinden atar, taş çizgiye değmeden hangi odaya denk gelirse, o oda artık onun evidir. O orada kalan oyun süresince iki ayakla basabilir. Diğer oyuncu onun evine kesinlikle giremez, onun üzerinden atlamak mecburiyetindedir. En fazla oda alan oyunu kazanır. Kaybedene ceza yoktur. Oyun genellikle yarım ile bir saat kadar sürer. Tek ayakla oynandığı ve çizgilere dokunulamayacağı için çok yorucudur. Adını odaların “çizilme”sinden aldığı düşünülmektedir.

Tombala:

Kız ve erkek çocuklar tarafından karışık olarak 7-8 kişiyle oynanır. Düzgünce bir zemin-taş üzerine, 5 cm X 5 cm veya 6 cm X 6 cm ebadında tahta parçaları veya kiremit parçaları, seyrek de olsa düzgünce taş parçalarının üst üste koyulmasıyla oynanır. Bezden yapılmış topla veya plastik topla oynanır. Tunuç oyunundaki gibi, oyuncular taşların dizildiği ana noktadan 4-5 metre uzaklıkta yan yana dizilirler ve birer kulte yaparlar. Kulte sayısı oyuncu sayısından bir eksiktir. İlk ebe kurayla belirlenir. Ebe üst üste dizili 15 kadar taş-tahta parçasının bir metre yakınında durur. Diğerleri sırayla topu yığına atarak onları devirmeye çalışırlar. Devrildiği zaman ebe, dağılan taşları aynı şekilde toplayıp dizmeye ve kulte kapmaya, topu atan da gidip topu alıp kultesine dönmeye çalışır. Topu atan ebeden önce topla kultesine dönerse ebenin ebeliği devam eder, eğer ebe ondan önce taşları dizip kulteyi kaparsa, topu atan yeni ebe olur. Oyun bu şekilde bir, bir buçuk saat kadar oynanır. Kaybedene ceza yoktur. Taşların toplanması nedeniyle “tombala” adını aldığı söylenmektedir.

Üçtaş:

İki çocuk tarafından üçer taşla oynanır. Düz bir zemin veya kağıt üzerine geniş bir üçgen çizilir. Üst köşeden tabanın ortasına bir dik inilir.köşeden karşı kenarın ortasına dik olarak bir çizgi çizilir. Tabana paralel iki çizgi daha çizilir; böylece 10 adet durak elde edilmiş olur. Oyuncular ellerindeki üçer taşı “bir sen bir ben” sırasıyla noktalara konarlar. Konma bitince sırayla “birer taş” oynanır. Oynarken oynarken bir kişi köşeye sıkışarak oynayamaz hale gelince oyun da biter, mağlup belli olur. Bazı yönleriyle satrancı hatırlatır. Usta oyuncular tarafından saatlerce de sürdürüldüğü görülür. Genellikle üç el oynanır, iki seti alan galiptir.

Bu oyunu büyüklerin de oynadığı görülür. Cezası olmamaktadır. Galip gelen “zeki” olarak itibar kazanır. Her oyuncunun üçer taşla oynamasından ötürü “üçtaş” adını aldığı bilinmektedir.

Beştaş:

Genellikle, iki seyrek olarak da üç kız çocuğu tarafından sırayla oynanır. Dördü birbirinin benzeri yatay, biri yuvarlak beş taşla oynanır. Düz bir zeminde oynanır. Oyuncu kız, yuvarlak taşı havaya atarak aynı elle önce taşları birer birer toplar, her topladığı taşı diğer eline koyar. Buna “birler” denir. İkinci elde yuvarlak taşı havaya atarak yerdeki taşları “ikişer ikişer” tutar. Buna “ikiler” denir. Oyuncu havaya attığı taşı yere düşürdüğünde yanar, sıra diğer oyuncuya geçer. Sonra üçünü bir, birini tek alır, buna “üçler” denir. Sonra dördünü bir alır, buna “dörtler” denir. Üçünü veya dördünü bir anda alamayan oyuncu yanar. Dörtleri de tamamlayan, kemerlere geçer. Oyuncu sol elini kemer yapar, Beş taşı da eline alır, yuvarlak olanı havaya atar, diğer dördünü kemerin önüne bırakır. Yuvarlak havaya atılarak tek tek kemerden geçirilir. Sonra iki iki geçirilir, sonra üç ve tek geçirilir. Sonra dördü birden aynı seferde geçirilir. Bu da tamamlandıktan sonra taşların beşini de avucunun içine alır, taşların hepsini havaya atar, elinin üzerinde hepsini tutmaya çalışır, tutabildiklerini havaya atarak tekrar avucunun içine alır. Beş taştan avucunun içinde kaç tane kaldıysa, karşısındaki oyuncuya o kadar “gabak yedirmiş” olur. Oyun böylece devam eder. Karşısındakine en çok kabak yediren oyunun galibidir. Cezası yoktur, oyunun galibi “becerikli kız” olarak takdir edilir. Beş taşla oynandığı için “beştaş” adı verilmiştir.

Dokuztaş:

13-16 yaşlarında genellikle erkek, seyrek de olsa kız çocukları tarafından dokuz taşla oynanan bir oyundur. Akşamları köy odalarında büyüklerin de oynadığına rastlanırdı. İki kişiyle karşılıklı oynanan bir oyundur. Her iki oyuncu da farklı renkte örneğin “biri dokuz adet mısır, diğer dokuz adet fasulye” ile oynar. Oyuncular ellerindeki üçer taşı “bir sen bir ben” sırasıyla noktalara konarlar. Konma bitince sırayla “birer taş” oynanır. İç içe geçmiş üç adet dikdörtgenin ortalarından dikine çizilmiş bir zeminde oynanır. Amaç dikine veya yatay “üç taş”ı yan yana getirip, rakibin bir taşını yemektir. Bu oyunda marifet “üçtaş” yapmaktır. Hatta iki peş peşe sırayı yana yana getirip “vargel” veya “vırtgel” yapmak büyük marifettir; çünkü her oynadığında rakibin bir taşını alabilirsin. Normalde her seferde bir “durak” ilerlenirken, üç taşa gerileyen oyuncuya aynı güzergahta sınırsız oynama hakkı verilirdi. İki taşı kalan o elde yenilmiş sayılırdı. Genellikle üç veya beş el oynanırdı. Usta oyuncular saatlerce yenişemezlerdi.

Dokuztaş Turnuvalarının bile düzenlendiği olurdu. Bir tür “ileri düzeyde zeka oyunu” olup, satranca benzer özellikleri bulunurdu. Birinciliği kazanan çevresinde büyük itibar görürdü. Adını “dokuz adet taşla oynandığı” için aldığı bilinmektedir.

KAYNARCA YÖRESİ BÜYÜK ERKEK OYUNLARI

Yüzük:

Daha çok uzun kış gecelerinde köy odasında veya bir komşu evinde 10-15 kişilik bir grup halinde çoğunlukla erkek erkeğe, bazen de bayan bayana oynanır. Grup erkekleri ayaklarından her iki yün çorabını da çıkarıp, içe doğru çekilerek dürerler; yerdeki kilime dizilir. Yuvarlak bir halka oluşturulur.

Oyuncular beşer beşer, altışar altışar veya yedişer yedişer iki gruba ayrılır. Yüzüğü saklayacak taraf kura ile belirlenir. Saklama işi karşılıklı yapılacaktır.Boncuk veya parmaktan çıkarılan bir yüzük, kurayı kazanan grubun en iyi saklayıcısı tarafından çoraplardan birinin altına saklanır. Bu arada saklayıcı elini, tüm çorapların altına gezdirir. Karşı grup da hangi çorabın altına koymuş olacağını öğrenmeye çabalar. Saklama işlemi bitince karşı grup arsında sesli olarak değerlendirme yapar, işkillenilen çoraplar açıklanır. Karşı grubun belirlediği bir sözcü-açıcı, çorapları açar ama işkillendiği çorabı en sona bırakır. Amaç son açtığında yüzüğü bulup, sıfır ceza (kabak) veya en az gabak yemektir. İlk grup, karşısındaki grup yüzüğü en sonda bulana kadar saklamaya ve karşı gruba gabak (ceza) yedirmeye devam eder. Karşı grup son çorapta yüzüğü bulduğu anda, yüzüğü saklama sırası kendilerine geçer. Bu kez onlar yukarıdaki işlemi tekrarlarlar. Karşı tarafa ceza-gabak yedirmeye çalışırlar. Sonuçta hangi grubun yediği gabağı çoksa o grup oyunu kaybetmiş olur. Bu oyun üç, beş hatta yedi saat süren çok iddialı bir oyun olup, kaybeden grup genellikle gözleme ve kış helvası alır, yenenlere ikram eder; kendileri de yerler. Bu ceza genellikle bir sonraki (genellikle bir hafta sonraki) oyun başlangıcında tahakkuk eder.

Bu oyun köy odalarında sadece erkekli, evde oynanıyorsa erkekli-kadınlı da oynandığı da olurdu.

Sıraman:

Sadece dini bayramlarda köyün 17 yaşından 35 yaşına kadar olan 20-30 delikanlısı tarafından oynanan seyirlik bir oyundur. İddia değil görsellik ön plandadır. Sırayla herkes bükülür, sırası gelen “hayda bre” diyerek zıplar, iki elini bükülen delikanlının sırtına koyarak “eşeğin üstüne atlar”casına öbür tarafa atlar ve bir – iki metre sonra o bükülür, sırası gelen atlar. Böylece bütün köyün yolları en az bir kez gezilerek tamamlanır ve böylece bayram coşkusu bütün köye yaygınlaştırılmış olur. Köyün kadınları oynayan delikanlıları seyrederler. Ortalama yarım saatlik oyunun sonunda, köy meydanında sofralar gelir, hem istirahat edilir, hem de birlikte yemek yenir. Bayram yağmurlu olursa da çamur-çökek denmez oynanır, yemek köy odasında yenir.

Abatopu (Altus Sivis da Gel):

Sadece dini bayramlarda erkekler tarafından köy meydanında oynanan bir oyundur. Örneğin 22 kişiyle oynanır. Bir kişi ceketi/abayı top haline getirip urgana bağlar. Urganın diğer ucunu eline alır. Geriye 21 kişi kalmıştır. “Altus siviş de gel” diye bağırır. Herkes dağılıp bir eş tutmaya çalışır. O arada abayı elinde tutan kişi, eş tutmayanlara aba topuyla vurur. Bir kişi eş tutamadan açıkta kalmıştır. Abacı, eş tutamayana “neden eş bulamadın?” diye azarlayarak abayla sırtına veya ayaklarına bir kez vurur. Tekrar “Altus siviş de gel” diye bağırır, tekrar herkes dağılır, herkes yeniden eş tutmaya çalışır. Kurala göre bir önceki eş tutulamaz; her oyunda eş değişir. Bu arada eş tutamayan ebe, gözüne birini kestirdiği için, “Altus siviş de gel” dendiğinde genellikle ilk olarak o eş tuttuğundan, iki kez üst üste ebe olduğu pek görülmez. Bu kez başka biri açıkta kalır. Oyun böylece devam eder. Bu oyun genellikle yarım saat, kırk beş dakika kadar sürer. Bu oyunda ceza olmayıp, sık sık ebe olmak prestij düşürücüdür. Bu oyunu kız kızan, çoluk çocuk bütün köy halkı gülerek seyreder. Oyunun sonunda köy meydanında veya yağmurluysa köy odasında topluca yemek yenilir.

Dalak Çıkırığı:

Bayramlarda köy meydanına kurulan bir ahşaptan oyun aracıdır. Üç metre kadar uzunluğunda kalın meşe ağacından bir tane direk yapılır. Bir tür ilkel tahtaravallidir. Direğin başı aynı akis başı gibi yapılır. Direğin ucuna yere paralel olarak 4-5 metre uzunluğunda ağaçtan kuvvetlice bir sırık koyulur. Her iki ucuna bir delikanlı biner. Tahtaravalli misali iner çıkarken, bir yandan da dönerler. Bu oyunu zaman zaman kızların da oynadığı görülür. Bu aygıta “dalak çıkrığı” denir. Bu düzenek her iki dini bayram süresince kurulu olur, köyün hemen hemen bütün gençleri dalak çıkrığına binerler.

Salıngaç:

Asıl adı salıncak olup, yöre halkı tarafından “salıncak” olarak isimlendirilir. Köy meydanındaki irice bir dut ağacına zincir bağlanır. Altına kuvvetli bir tahta zincirlere monte edilir. Yüzleri birbirlerine dönük 2 grup genç, binerek sallanırlar. Bir tür ilkel bir gondoldur. Neredeyse ters dönecek kadar yükselinilir, bazen ters döndüğü bile olurdu.

Sinsana:

Sadece düğünlerde, cumartesi günleri yani gelin almasından bir gün önce olur. Erkek tarafı düğün günü sabah erkenden kız tarafına çeyiz getirmeye gider. Ortalama 15-20 delikanlı vardır. Bunların içerisinde atlı ve yayalar vardır. Kız evinde yemek yedikten ve çeyizi aldıktan sonra, 5-6 delikanlı ya yaya olarak, at varsa atlı olarak düğün evine “kim önce varacak” diyerek koşu yaparlar. Amaç. Düğün evine bir an önce varıp “çevre” veya “tavuk” ödülünü almaktır.

Arapuşağı:

İki erkek tarafından oynanan biraz da müstehcen bir oyundur. Daha çok düğünlerde oynanır.

Klarnetle havası çalınır, davulcu davulunu vurur, davulcu sözlerini söyler;

Arap da dereye apıştı,

Sülük de ..tüne yapıştı.

(…) iki oyuncu erkek arka arkaya durur. Bir tür çiftetelli gibi erkekler hareket ederler, arkadaki erkek öndekini parmaklamaya filan çalışarak kızdırmaya çalışır, öndeki ağzıyla suyu arkadakine püskürtmeye çalışır.

Kibrit:

Uzun kış gecelerinde erkekler tarafından oynanan bir oyundur. Kibritin geniş yüzünün yazılı tarafı 2 puan, yan tarafları 5 puan, dik tarafı 10 puandır. Masa, sehpa veya rahne (rahle) üzerinde oynanır. Genellikle iki kişi tarafından oynanır. Sert zeminin üzerine hafif çapraz biçimde konulan kibriti, oynayan oyuncu baş parmağının tırnaklı tarafıyla havaya zıplatır. Kibritin hangi yüzü gelirse ona göre puan alır. Yazısız geniş tarafı gelirse veya kibrit, oyun alanının dışına çıkaryere düşerse yanmış sayılır, oynama hakkı karşı tarafa geçer.

15-20 dakika veya yarım saat kadar oynanır. Genellikle çayına kahvesine oynanır.

KAYNARCA YÖRESİ BÜYÜK KADIN OYUNLARI

Gız çalma oyunu:

Uzun kış gecelerinde, komşulardan birine yabancı köyden bir kız misafir geldiğinde, köyün genç kızları ve yeni gelinler o akşam o evde toplanırlar, çeşitli eğlenceler yapılırdı. Bunlardan birisi de kız kaçırma oyunudur.

Bu grubun içerisinden 2 veya 3 kız, diğerlerine çaktırmadan ortadan kaybolurlar, baba veya ağabeylerinin elbiselerini giyerler, kömürle kendilerine bıyık yaparlar, o evi basarlar, içlerinden kızın birini zorla birini kaçırmaya kalkarlar. Durum anlaşılana kadar oradaki kız ve gelinler “eyvah, can kurtaran yok mu, kız kaçırıyorlar, yetişin” diye yeri göğü inletirler. O arada kıyafet değiştirip orayı basan kızlar, şapkalarını çıkarıp başlarını açınca orada bulunanlar kahkahayla duruma gülerler. Bu oyun komiklik ve taklit üzerine kurulu tiyatral bir oyundur.

Sürmeli Balık Oyunu:

Kadın oyunlarından biri sürmeli balık oyunudur. Kadınlar yere oturarak yuvarlak bir halka halinde dizilirler, içlerinden biri ebe olur. Dizlerini büküp otururlar, ebe elinde bir havlu ve benzer bir cisimle ayakta durur. Oturanlar ellerini de dizlerinin altına saklar, ellerine aldıkları bir cismi ebe görmeden birbirlerine vermeye çalışırlar, ebe elinde bir havlu ile o cismin kimde olduğunu bulmaya çalışır, eğer kimde olduğunu görürse havlu ile o kimseye vurarak cezalandırır ve o kişi ebe olur. Bu oyunda iddia ve bahis yoktur. Kadınlar da bazen aralarında yüzük oyununu da oynayarak yenilen tarafa gözleme yaptırıp, yumurta pişirtip yenirdi.

*: Emekli Sınıf Öğretmeni

KAYNAK KİŞİLER:

1) Hüsnü Aydın, 1930 Kaynarca doğumlu, Kaynarca’nın ilk belediye başkanı, tüccar, evli üç çocuk babası, lise mezunu, halen Kaynarca’da ikamet ediyor.

2) Niyazi Solmaz, 1944 Kaynarca Kabaklar köyü doğumlu, evli üç çocuk babası, emekli sınıf öğretmeni, halen Kaynarca’da ikamet ediyor.

3) Arif Tuna, 1941 Kaynarca Okçular köyü doğumlu, evli iki çocuk babası, çiftçi, halen Okçular köyünde ikamet ediyor.

4) Faize Usta, 1937 Kaynarca Mehter köyü doğumlu, evli dört çocuk annesi, halen Mehter köyünde ikamet ediyor.

5) Rafiye Tuna, 1940 Kaynarca Mehter köyü doğumlu,evli iki çocuk annesi, halen Okçular köyünde ikamet ediyor.

6) Şerifnaz Memiş, 1339 (1923) Kaynarca Sarıbeyli Köyü doğumlu, evli üç çocuk annesi, çiftçi, halen Kaynarca Sarıbeyli Köyü’nde ikamet ediyor.

7) Muzaffer Memiş, 1949 Kaynarca Okçular köyü doğumlu, evli iki çocuk annesi, ev hanımı, halen Kaynarca’da ikamet ediyor.

8) Mustafa Erdoğan,1963 Kaynarca Hamzalar köyü doğumlu, sınıf öğretmeni, evli üç çocuk babası, halen Adapazarı Beşköprü mahallesinde oturmaktadır.

9) Fahri Tuna, 1959 Kaynarca Okçular köyü doğumlu, Adap. Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire başkanı, evli iki çocuk babası, halen Adapazarı Beşköprü mahallesinde oturmaktadır.

10) Nadir Gürel, 1956 Kaynarca Sıraköy doğumlu.Üniversite mezunu. Emekli Din Bilgisi öğretmeni. Evli üç çocuk babası, halen Adapazarı Serdivan beldesinde ikamet etmektedir.

www.kaynarca.info/Kaynarca_Yoresel_Oyunlar.html

YETİŞKİN OYUN VE EĞLENCELERİ

Haziran 12, 2008

a.Sütlü Kemik
Akşamdan sonra ayın doğduğu (ayın aydın olduğu)zaman eşit sayıda iki eşit erkek takımıyla(15-16 yaş gurubu üzeri) oynanır. Takımın biri arpa biri buğday olarak çağrılır. 15-20 cm uzunluğunda bir kemiğin beline 60-70 cm uzunluğunda sağlam bir ip bağlanır.
İki gurup arasında avalama tavalama ile sıra alma işlemi tamamlanır. Her iki takımda kale olarak tespit edilen ye duvarsa yüzlerini duvara dayarlar. Düzlük alan yazı ise yüzü koyun yere yatarlar. Kemik atma sırasını alan guruptan bir üye her iki takımın da arkası dönük olduğu anda ipli beyaz kemiğin ipinden tutarak havada döndürür ve bütün gücüyle karanlık tarafa doğru fırlatır. Oyun başlamıştır. Her iki gurupta koşarak kemiği aramaya başlar. Kemiği bulan gurubun adı arpa ise bulan kişi”arpa buğdaya bindi “ diye bağırır. Buğday ise”buğday arpa bindi” diye bağırır. Bulan takım üyeleri karşı takım üyelerinden yakaladığına kaleye(kemiğin fırlatıldığı yere)kadar biner. Bundan sonra kemiği hep bulan taraf atar.
b.Çotulum eşşek
En az 3’er kişilik iki takımın dışarda düzlükte oynadığı bir erkek oyunudur. Yaş ortalaması 15-20 arasıdır. Çotulma iyi koşan takım başlarının avalama ve kura yoluyla belirlenir. Kaybeden tarafın en iyi koşan takım başkanınınharici ayakta kollarını birbirine geçirip kafalarını birbirine dayayarak çotulur. Takım başı ebenin görevi rakip oyuncuları çotulu olan oyuncu arkadaşlarının sırtına bindirmemek için çabalar. Binmeye çalışanların her hangi biri ebe tarafından vurulursa oyunbiter ve öbür gurup çökülür. Ebe vuramazsa ebe dahil çotulu takıma yıkılıncaya kadar binilir. Ebenin muhakkak karşı taraftan birine elini vurması gerekir. Ebe oyuncularına binenlerden ayağı yere değen olursada vurabilir. Ebeye binerlerse oyun yenilenir. Oyun böylece devam eder.
c.Aradan Geçmeliç
Oyun eşit sayıda erkeklerden oluşan iki takımla dışarda meydanda oynanır. Her iki takım karşılıklı olarak yay şeklinde dururlar. Gurubun birinden bir kişi karşı gurubun içinden yakalanmadan geçip kendi kalesine düşerse içinden geçtiği guruptan bir kişiyi esir alır. Esir alınan kişi oyun yenileninceye kadar oyuna bir daha giremez. Takımın biri bitinceye kadar oyun devam eder. Biten taraf yenilmiş sayılır. Tekrar iki takım kurulur,oyuna devam edilir.

d. Terlik Gizlenmeç
Genellikle 8-15 yaşındaki erkek ve kız çocuklar tarafından oynanan bir oyundur. Avalama tavalama ile ebe belirlenir. Ebe karışık vaziyette oyuncuları halka şeklinde oturtturur. Gözü yumulu oyuncuların arasında ebe dolaşarak elindeki terliği oyuncuların birinin bacağının arasına saklar. Saklama anı bittikten sonra oyunculardan birinin başına vurarak terliği bulmasını ister. Bu kişi terliğin saklı olduğu yeri bulursa ebe olur. Bulamazsa aynı ebe oyunu tekrarlar.
e. Ütük Kütük
2-3 yetişkin kişiyle oynanır. Kadın erkek farketmez. Kaç kişi oynayacaksa kişi başına üçer tane avuç içi kadar (8-10 cm genişlik,2-3 cm derinlikte)ev diye adlandırılan çukurlar iki sıra halinde açılırlar. Her ev için 11 tane kıh (kuru boyun pisliği) konur. Kış günleri evlerde nohut, fasulye ile de oynanır. Evlere oyun malzemesi konurken üçer üçer 3 ütük + 3 kütük + 3 yetik + al 2 fetik diye 11 adet kıh her bir ev içine konur. Avalama ile ilk oynayacak oyuncu belirlenir. İlk oyuncuda evinin birinin içindeki 11 kıhın 1ni yerine koyarak diğer 10’ nu kıh aldığı evden başlayarak teker teker sırayla dağıtır. 2. oyuncuda aynısını yapar. Böylece sırayla herkes evlerini dağıtır. Bu dağıtım sırasında kıhın en son geldiği evde çift ise (en fazla 4 çift) onu yer. Ondan önceki evlerde sırayla çift ise yer. Evlerde kıhlar bitene kadar oyun sırayla devam eder.
Herkes yediği (biriktirdiği) kıhını kendi evine ütükleyerek kor. 1 kıh eksik olan fazla olandan tamamlanır. 10’ dan aşağı olan evler tek ise tekken, çift ise çitten olur. Tamamen boş kalan evler fazla kıhı olanların biri tarafından “KIRNAK” atılarak fazla kıflarını koyarak işgal eder. Tekgen olan ev kıh dağılırken en son kıh denk gelir ise sen son kıha denk getiren yer. Üç defa yenince ev olur. Çitten olan ev hiç kimse yiyemez. Ev sahibinin birikme ambarıdır. Kırnak atılan ever kırnak atandan başkası kıh atamaz. Eğer yanlışlıkla kıh atarsa elindeki tüm kıhlar kırnağın üzerine döktürülür. Oyun böylece devam eder. Kırnak başka oyunlarda da devam eder ise her seferinde kırnak sahibi aynı kişi ve aynı ev ise birde 1, ikinci de 2, üçüncüde 3 diye çoğalır. Oyun saatlerce devam eder. Kıhı biten evsiz kalır ve oyun sonunda oyunu kayıp ettiğinden bir adet kıh ceza olarak ağzında gevdirilir.
f. Boncuk
Kumlu könlü yumuşak yaklaşık 1 kğ civarından toprakla 2 – 6 kişi tarafından kapalı veya açık yerde oynanır. Bayan oyunudur. Toprak içerisine boncuk veya para saklanarak karıştırılıp oyuncu sayısına bölünerek oynanır. Karıştırma ve boncuk saklama işlerini ebe halleder. Öbür oyuncular istedikleri yerleri alırlar. Toprak yığını içinde çıkan boncuk veya para bulan kişiye aittir. 30 –40 yıl önce kadınlar arasında çok yaygın bir kumar halinde oynanmaktayken bugün tamamen önemini yitirmiş durumdadır.
g. Aşşık
Genelde üç beş kişi ile oynanır. Tek malzemesi koyunlardan çıkarılan aşşıklardır. Her dört yüzüne göre AÇ, DOK, ÇİT, TÖK diye isim alır. Aç tarafına kurşun dökülerek ağırlaştırılmış oyuncunun vurma aşşığına GILE denir. Çocuklarda oyun büyüklerde ise kumar olarak oynanır. Oyuncuların oyun sırasında duracağı bir kale cizgisi iki üç adım ilerde aşşıkların dizildiği oyun çizgisi çizilir. Herkes eşit olmak üzere isteği sayıda aşşıkları oyun çizgisine dizerler. Önceden belirlenen ebe aşşıklarını en baş sağ tarafa dizer ve ilk atıcı odur. Dizili aşşıkların en sağ başındaki aşşığa BEY denir. Ebeden başlamak üzere herkes kılelerini kale çizgisinden dizili aşşıklara doğru fırlatırlar. Beyi vuran tüm aşşıkları alır. Ortadan bir aşşık vuran solda kalan tüm aşşıkları alır. Hiç kimse vuramazsa dizili aşşıklara en yakın olan kılenin sahibinden başlayarak en uzağa kadar aşşık tükeninceye kadar vurmak (Çıkarmak) için sırayla gılelerini atarlar. Böyle oyun devam eder. Yetişkinler kumar maksadıyla oynarsa aşşık başı belli bir para tespit edilir herkesin aşşığı belli olduğundan ütülen parayı öder aşşığını alır.
Ayrıca kumar oynamak için sini üzerinde de aşşıklarla Aç, Dok, Çit, Tök döşmelerine göre birbirinden para alınarak oynanır.
h. Çelik (Binmeli)
Oyun eşit sayıda iki takım arasında oynanan bir erkek oyunudur. . 12 – 15 cm bir çelik 60 –7 cm boyunda da bir değneği olur. 5 – 6 cm derinliğinde 20 –25 cm uzunluğunda 5 –6 cm genişliğinde kıllele tabir edilen bu çukur oyunun başlangıç yeridir. Çelik değneği takım ebeleri tarafından tutamlanarak en son tutamlayan ebenin takımı çelici olarak kıllelenin başına geçer. Diğer takım çeliğin gidebileceği, atılabileceği yerlere dağılırlar. Çelik çelindiği zaman karşı takım tarafından havada elle veya ceketle yakalanmışsa takımlar yer değiştirir. Çelinen çelik yakalanmamışsa yakalayamayan takımın içinden iyi bir atıcı çeliği kılleleye doğru atar. Kıllele ile atılan çelik arası bir değnek boyundan aşağı ise çelik tekrar takımın başka üyesi tarafından çelinir. Bir değnek boyundan fazla ise çeliği çelen; çeliğin yarısını kıllelenin çukuruna koyup dışardaki kalkkın ucuna değnekle vurarak çeliği havaya kaldırır bir lok diyerek gücünün olduğu kadar çeliğe havada vurarak kılleleden uzağa savuşturmaya çalışır. Bu vurma 2 lok, 2 lok diye çeliğin 3 sefer vurulması ile tamamlanır. Çeliğin en son vardığı yerden karşı tarafın en iyi atlayan bir oyuncusu çeliğin durduğu yerden kılleleye doğru sıçrayarak 3 adım atar ve kılleleye doğru tükürür. Tükürük kılleleye 1 değnek boyundan aşağı yetişmişse oyun tekrarlanır. Yetişmemiş ise çeliğin en son vardığı noktadan kılleleye kadar herkes karşı taraftan tuttuğu birine biner ve oyun böylece saatlerce devam eder.

i. Battı Buluk (Saklambaç)
Birden fazla kişi arasında gece ayın aydın (ayın çok ışıdığı zaman) olduğu zaman ışarıda oynanan bir erkek oyunudur. Oyuncular arasında avalama tavalama ile bir ebe seçilir ve ebeye sabit bir kale yeri belirlenir. Ebe yüzünü kaleye dönerek oyuncuların istedikleri yere saklanmalarını bekler. Saklandıklarına kanaat getirince battı buluk diye bağırarak oyunu başlatır. Oyuncuların görevi ebe görmeden kaleye düşmektir. Ebenin görevi de kaleye düşmeden oyunculardan birini görmektir. Ebenin ilk gördüğü oyuncu ebe olur. Göremezse tekrar saklanılır oyun devam eder.
j. Sekdelenbeç
Birden fazla erkeğin oynadığı dışarı oyunudur. Ebe avalama veya kura ile belirlenir. Ebeye belirlenen bir duvarda kalesi olur. Ebe kaleye sırtını yaslar orada durur. Diğer oyucular da karşısında boş alandadır. Oyun başlayınca ebe sekerek kaleden ayrılır. Ayağı ve eli ile karşı oyuncuları yakmaya çalışır. Yakılan ebe olur. Yakamaz da yorulur ayağını yere basar ise kaleye düşünceye kadar ebeyi döverler. Oyun bu şekilde devam eder.
k. Kara tavuk (Uzun Eşek)
En az üçer kişi ile iki takım arasında dışarıda oynanan bir erkek oyunudur. Kura ile iki takım arasında sıra belirlenir. Ayrıca sabit bir sayılacak rakam tespit edilir. (5’ erden 60 –70’ e kadar) yatacak takımın ebesi arkasını duvara yaslar takımın diğer üyeleri kafalarını eğilerek birbirinin bacağının arasına tıkarak bir sıra teşkil ederler. Binici takım sırayla yatanların üstüne atlayarak binmeyi tamamladığında binicinin ebeleri karatavuk 1 getir – 5 getir – 10 getir- 15 getir diye devam ederek hiç nefes almadan iki tarafın anlaştığı sayıya kadar sayar sonunda gıdı gok gok gok der inerler. Bu arada binenlerden birinin ayağı yere değer, binerken düşer veya sayan ebe ara soluk alırsa takımlar yer değiştirir. Oyun böyle devam eder gider.
l. Gol Gırmalıç
Genellikle düğünde kına yanıp yemek yendikten (gelin gitmeden bir gün önce) oynanır. Kızlar köyün yüksek ve sakin bir yerine çıkarlar iki takıma ayrılırlar. İki takım arasında 25 –30 metre mesafe olur. Takım üyeleri bir biri ile el ele tutuşurlar. Avalama ile belirlenen sıra gereği takımdan çıkan bir kız koşarak karşı takımın arasından kolları kırarak (Bağlı ellere bütün gücü ile vurarak) geçmeye çalışır. Geçerse bir tanesini esir alır takımına götürür. Geçemezse orada esir kalır. Böylece takımın biri bitinceye kadar devam eder. Üyesi biten takım kaybetmiş sayılır.
m. Sin sin
Eskiden kış mevsiminde düğünlerde veya vakit geçirmek için ateş yakılıp müzik eşliğinde üzerinden atlanarak oynanan bir oyundur. şu anda bilen ve oynayan yoktur.

n. Güreş
Karakucak sitilinde 1960 öncesi hemen her düğünde güreş tutulurdu. Güreşçiler kasaba halkından kendi kendine güreşilir. Çevre köy ve kasabalarla yarışmalı güreş organizasyonu olmazdı.
o. Cirit
Şeyh Hamzalı Türkmenlerinin ana sporudur. Cirit atı yapmak için Halep’ten özel tay getirilip yetiştirilirdi. Bu bölgenin en iyi ciritçileriydi. Aksaray Sultanhanı,Alayhan ve Ereğli Orhanlı (Çerkez Köyü)ne gelin almaya gittiklerinde oynadıkları ciritle bölgeye nam saldılar. Bunların adı anılan en meşhurları Kara İbiş,(Berekeyi kuran)Kör Nohut,Hacı Hasan Gülşen,Topal Hacı Kamber (Tuğrul) ve Hacı Emin Koçak(22-23 yaşlarında babasına ikinci hanımını Alayhan’dan getirirken sıra çakıllarda cirit oynarken at dan düşmüş ayağı üzengide takılı 3-4 km sürünmüş 5-6 yıl sonrada ölmüştür. ),Hacı Abdullah Şahin,Kara Şomar Tuğrul,Çelebi Şamma,olarak sayılabilir.

p. Düğünlerde Oyunlar
Eskiden erkeklerin düğün veya herhangi bir şenlikte çalgıcı önünde oynamaları çok ayıp sayılırdı. Erkekler cirit oynar,ata biner,sin sin oynar,tüfek tabanca sıkar,güreş tutar,eşşeğin üzerinde kabak giyer(Kabak Giyme; kız evinde yakalanan erkek tarafının bir yakını eşşeğe bindirilerek yüzü kara yağla boyanır,kafasına içi oyulmuş üzerine tozak dikilmiş kış kabağı geçirilir ve düğün alayıyla birlikte gezdirilmedir)di
İlk oynayan erkek İsmail Yıldırım’dır. Kaşıkla oynamayı askerde Konyalı arkadaşlarından öğrenmiştir. Bu ilk oyunun sonu çok hazin (bak hikayeler Kaşşıkcı)biter. Bu İşe(erkeğin oynamasına) herkes karşı çıkar. Ancak köçekler calgının önünde oynar. Bu olaydan sonra uzun müddet kimse oynamaya cesaret edemez.
Kasabamıza ilk oyunu öğretmen okulundan gelenler oynar ve hızlı gelişir. Şimdi bilen herkes karışık ve gruplar halinde oynarlar. Son birkaç yılldır yavaş yavaş halay çekme eğilimide başlamıştır.
Kadınlar def eşliğinde kaşıkla kapalı bir yerde(erkeklerin göremiyeceği)oynarlardı. Yerli defcilerden Sıvazlı(Fatma Özkan) ve Kör Habibe (Öncel)’i sayabiliriz. Onların olmadığı dönemlerde yabancı defciler getirilirdi. Şimdi ise deg dönemi kapanmıştır. Oyun havası olan her müziğe kadın ereke herkes oynamaktadır.

Niğde / Çukurkuyu

http://www.cukurkuyu.bel.tr/eglence.html

ÇOCUK OYUNLARI

Haziran 12, 2008

Geçmişte çocuk ve yetişkinlerin oynadığı oyunlar kasabamızda yaygın ve başlı başına bir kültürdür. Oyunlar genelde bir başlangıç veya oyuncu fazlası olanları, eleme tekerlemeleri ile başlar.

Tekerlemeler
Dama çıktım çalı kestim
Çalı bizim nemiz olur
Arabadan temiz olur
Al çık bal çık gün doğmadan sen çık.

Avalama tavalama
Miski amber
Ceki cember
Menekşe, lale, sümbül.

Bir almayı alladım, pulladım
Edirne ye yolladım
Edirne nin iti, biti
Bakkalın ka . . ra. . . gö. . . tü

1 mut,
2 mut,
3 mut,
4 mut,
5 mut,
6 mut,
7 mut,
8 mut,
9 mut,
10 bir cum yut.

Üşüdüm Allah üşüdüm
Dağdan armut düşürdüm
Armudu mu yemişler
Bana cüce demişler
Ben cüceden güzelim
İnci boncuk dizerim
Derin kuyu kazarım
Hani bunun erkeci
Erkek kazanda kaynar
Çebiç çalıdır oynar
Çebici vurdum yatırdım
Al kanlara batırdım
Gel al kanı içelim
Aksaray’ a geçelim
Aksaray ın kilidi
Bana vuran kim idi
Emmim oğlu Musacık
Eli kolu kısacık.

Memmeti met,met,
Kaytanı gat gat,
Öküzü benli, devesi çanlı,
Torbada tuz yok,
Memmede kız yok.

Memmedi met met,
Guyruğu kert kert,
Bir sıçan tutmuş,
Yalamadan yutmuş.

Gedik geme,
Şıçtı dama,
Hangi dama,
Orta dama,
Orta damın yarısı,
Kel oğlanın karısı,
Alçık malçık,
Gün doğmadan sen çık.

a) Ebeleme debeleme(El el üstünde kimin eli var)

Bir kış oyunudur. Kız erkek karışık ev içinde oynanır. İkiden fazla kişi ile oynanır. Bir ebe tayin edilir. Ebe olan dizlerini bükerek ellerini başının altında yüzükoyun yatar (Secde) vaziyetinde olur. Diğer oyuncular yumruklarını birbirinin üzerine koyarak ebeye sorarlar. Ebe kimin elinin üstte olduğunu bilirse yakalanan ebe olur. Oyun aynı şekilde devam eder. Yok; ebe ele el üstünde kimin eli var dendiğinde kimin eli olduğuna doğru cevap veremezse ebenin sırtına hep birden yumruk ve elleri ile vurular. Oyun bu şekilde devam eder.

b) Birdir bir:
En az beş kişi tarafından oynanır. Kura çekilerek bir kişi ebe olarak belirlenir. Ebe eğilir. Ebenin üzerinden oyuncular sırayla birdir bir diyerek atlar,Dokunan olursa ebe olur. Başta iyice eğili duran ebe sayılar artıkça yükselir ve sonunda en yüksek halini alır.
Birdir bir,
İkidir iki,
Üçdür üç,
Dörtdür dört,
Beş,beşikden düş de burnuynan bok deş.
Altım kara çaltı.
Yedim yetmek,
Sekizim sekmek,(sekilerek varılıp atlanır. )
Dokuzum tokmak. )Atlanırken ebenin sırtına iki elle yumruk vurulur. )
Onum orak.
Onbirim yağlı börek.
On ikim fes atmalıç. (İlk atlayan şapkayı koyar en son atlayan alır. )
On üçüm şurda durmak. . (ebenin üzerinden atlayan atlamasıyla atladığı yere adım atmadan dikilir. )

c. Takla (Güvercin Taklası)
Erkek çocuklarının oyunudur. Dörder kişili iki grupla oynanır. Oyunda kurra ile veya avalama yapılarak yatma sırası belirlenir. Yatan oyunculardan ikisi arka arkaya vererek yani kalçaları birbirine değecek şekilde durur. Diğer iki kişide iki taraftan her birinin birer bacağını koluyla tutarak ve kafasını ayaktaki iki kişinin birbirine dayanmış kalçalarının arasına sokarak kirmen vaziyeti alırlar. Diğer grup yatan grubun üzerinden takla atarak sıra ile geçerler. İçlerinden birisi taklayı atamayıncaya kadar devam eder. Bu seferde takla atamayan grup yatar diğer grup onların üzerinden takla atarak oyunu bu şekilde devam ettirirler.

d. Topaç
Erkek çocukların kış mevsiminde buz üzerinde oynadığı oyundur. Oyuncu sayısı serbesttir. Hazır satılan veya elle meşe değnekten yapılan başı yuvarlak çivili konik şeklindeki topaca ip dolandırılıp ipin sonundaki halka parmağa geçirilerek “düz” veya “tepeden çakma”diye iki şekilde buzun üzerine fırlatılır. En uzun süre dönen topaç oyunu kazanır.

e. Çanak çömlek
Oyun beş altı kişiyle oynanır. Genelde erkek çocukları oynar. Bir kale çizgisi çizilir oyuncular çizginin arkasına geçer. Çizgiden beş altı adım ileriye 40 – 50 cm çapında çizilen yuvarlağın içine 7 adet çanak kırığı üst üste seçilen ebe tarafından dizilir ve ebe çanaklarının başından ayrılmaz. Kale çizgisi arkasında bekleyen oyuncular aralarında yaptıkları sıra ile; ilk oyuncu eliyle topu fırlatır ebenin dizili çanağını yıkıncaya kadar atış devam eder. Çanak yıkıldığında ebe suratlıca çanağını üst üste dizer bu anda da çanağı yıkan da topunu almak için kaleden koşar. Ebenin çanağını dizip topu alacak kişiyi eli ile yedirmesi (yakması) gerekmektedir. Ebe çanağı yıkanı yedirirse ebe kalenin arkasına oyuncu olarak geçer. Yedirilen ebe olur. Oyun böyle devam eder.
f. Ekmek – ekmek

Bölük (küçük koyun sürüsü)güden çocukların oyunudur. Koyun güddükleri ellerindeki değnekle oynanır. Oyun iki çeşittir. Biri ince yaylanan çubuklarla diğeride ham değneklerle oynanır. İki oyun birbirinin devamıydı. Oyuncular kale çizgisine sırayla diz çökerler ve değneklerinin bir ucunu yere beş-altı sefer vurup sallayarak takla attırmak suretiyle ileriye doğru fırlatırlar. Kale çizgisine en yakın olan değnek sahibi cezalandırılmak için kaleden 15-20 m uzaklıktaki 2-3 m çapındaki çemberin ortasına değneği dikilir. Ebe çemberin içindeki değneğini bekler. Diğer oyuncular sırayla ebenin dikili değneğini çemberden yıkmak için atarlar. Ebe yıkılan değneğini yerine dikinceye kadar vurucu değneğini alıp kaleye kaçması gerekir. Kaçıncaya kadar yederilirse (elle bir tarafına değerse)onun değneği dikilerek ebe yer değiştirir. Oyun böylece devam eder,gider.
g. Üç taş dokuz taş
Çoğunlukla 3 taşı çocuklar, 9 –12 büyük taş diye büyükler oynar. Her üçü de iki kişi ile oynanır.
Üç taş adından da anlaşılacağı gibi üç taşla oynanır. Her oyuncunun üçer taşı vardır. Oyun başlangıcında sıra ile birer taş koyarak başlar. Taşları aşağıdaki çizilen şekil üzerindeki köşe bağlantı noktalarına koyarlar. Ne zaman üç taş aynı hizaya gelirse böylece karşı tarafın taşı yenir ve mağlup edilmiş olur. 9– 12 taşlı üç taşlı gibi iki kişi 9 veya 12’şer değişik renkte taşlarla aşağıdaki şekil üzerinde oynanır. Konma sıra ile tek tek taşlar kesişen noktalara konarak yapılır. Yeme işi her üç taşını aynı hizaya getiren karşı tarafın bir taşını yer (Oyun dışı bırakır) Bir tarafın iki taşı kalıncaya kadar oyun devam eder.
h. Züle
Üç çeşit olarak erkek çocuklarca oynanır. Oyuncu sayısı 3 – 8 arası değişir.
1. Mıcıklı (Züle): Çanak çömleğe benzer. Bir kalesi çizgisi arkasındaki oyuncuları ve 5 –6 adım ilerde 30 –40 santimetre çapında dairenin tam ortasında mıcık (yuvarlak 6 –8 cm çapında taş) olur. Her oyuncunun 10 –15 cm çapında 1,5 – 2 cm kalınlığında yassı taştan birer zülesi olur. Gaye Elletme oyununa ebe tespit etmektir. Önce atış sırası belirlenir. Bütün oyuncular mıcığın olduğu yerden kale çizgisine doğru zülelerini fırlatırlar. Zülesini kale çizgisine en yakın atan birinci,en uzak atan sonuncudur. Birinci züleyi en son atar. Oyundaki ana gaye atıcının mıcığı kendi ayağıyla beş ayak ileriye züle vuruşu ile aralaştırmasıdır. Mıcığa ilk vuran mıcığın çıkış ve varış yerini ayağıyla ayaklar. Beş ayak veya fazla gelmişse oyunu kazanmıştır. Oyun dışı kalır. Beş ayaktan azsa yakın züleleri zülesiyle vurarak beş ayağa tamamlar. Bu beş ayak aynız,buynuz,seksen,doksan,yüz diye sayılır. Bu işlem belirlenen sıra bozulmadan bütün oyuncular tarafından tek kişi kalana kadar devam eder. O kalan tek kişi oyunun ikinci bölümü olan Elletmenin EBE sidir.
2. Eletme (züle):Birinci oyunda bulunan kişiler yer ve düzenle eletme oyunu başlar. Bu oyunda gaye bir önceki oyunda yenilen ve bu oyunda ebe olan kişiye eziyet etmektir. Ebeye yedirmeden (yakılmadan) züleyi fırlatıp geri alıp kaleye kaçmak oyunun özüdür. Birinci oyunun devamı olup ikisi birden 3-4 saat oynanabilir. İlk oyuncu züleyi mıcığı daireden dışarı çıkarmak için var gücüyle züleyi fırlatır. Mıcık daire dışına çıkarsa mıcığı çıkaran son sürat koşarak zülesinin üzerine ayağını basar. Bu arada ebe çıkan mıcığı alır yuvasına kor ve mıcığı çıkaranı züleye basmadan yedirmeye(yakmaya) çalışır. Yedirirse yenen ebe olur. Yedirmezse ikinci oyuncu züleyi fırlatarak oyun devam eder. Züleyi fırlatan oyuncu mıcığı dışarı çıkaramazsa diğer oyuncular mıcığı daire dışına çıkarmak zülelerini fırlatır. Züle fırlatacak oyuncu kalmayınca bütün oyuncular zülelerine basmak için ebenin etrafına dolanırlar. Her biri ebeyi aldatarak ya zülesine ayağına basar dinlenir ya da hızlı ise züleyi alır kaleye kaçar. Oyun sonunda her kesin zülesini alıp kaleye kaçması gerekir. Herhangi birisi yakalanırsa ebe o olur.
3. Çekirdek oynama: Bu oyunda ayakkabı altı gibi düz cisimlerde züle yerin kullanılabilir. Aynı şekilde kale dört beş oyuncu ve 5 –6 adım ilerde çekirdek dikilen çizgi vardır. Çocukların yetişkinliğine bağlı olarak kale ile çekirdek mesafesi 8 –10 metreye kadar çıkar. Çekirdek çizgisine oyuncular ikişer – üçer beşer eşit çekirdek dikerler. Oyuncular çekirdek çizgisinden tersine kale çizgisine doğru atışı sıralamak için zülelerini fırlatırlar. Zülenin çizgiye yakınlığına göre sıra belirlenir. Oyun kale çizgisinden zülelerini sıra ile fırlatarak başlar. Herkes çizgiden çıkardığı çekirdeği cebine kor. Çizgiden çıkmayan çekirdekleri almak için züle ile en çok çekirdek çıkaran kişi birinci olarak züleyi atmak şartıyla ve arkasındaki oyuncularda çekirdeklere en uzak züleden (ayakla ölçülerek) başlayarak çekirdek bitinceye kadar sırayla atılır.
İkinci oyunda en çok çekirdek yiyen (kazanan) birinci atıcıdır. İki ve diğerlerinin sırası çekirdek çizgisinden züleler kaleye atılarak önceki gibi belirlenir.

i. Üç taşlı :Beş daşlının basit şeklidir. Küçük çocuklar oynar. Beş daşlıyla aşağı yukarı aynıdır.
j. Beş Taşlı:İçerde ve dışarda en az 2 kişiyle beş yuvarlak pürüzsüz (çay taşı gibi)aynı renk taşla oynanır. Genelde kızlar daha çok oynar. Önce sıra belirlenir. Avucundaki beş taşı yukarı atıp elinin üstüne en çok taş düşüren birinci sırayı alır,ebe olur.
1’ler :Taşlar yere serpilir. İçinden biri alınarak havaya atılır,yerdeki taşlar bu hareketler tekrar edilerek tek tek toplanır.
2’ler:Taşlar yere serpilir. İçinden bir taş alınıp havaya atılarak yerdeki taşlar iki aynı hareketle ikişer ikişer toplanır.
3’ler:Aynı şekilde oynanır,taşın üçü bir,biri bir tek taşı yukarı atma hareketiyle toplanır.
4’ler:Taşlar ele alınır biri havaya atılırken dördü yere konur. İkincide tekrar tek daş havaya atılır. Birincide yere konan dört taş yerden tek hareketle toplanır.
5’ler:Taşlar ele alınır. Dördü elde tutulur,biri havaya atılarak işaret parmağıyla yere dokundurulup havadaki taş tutulur.
6’lar:Aynı beşler gibi oynanır sadece taşı havaya atınca işaret parmağıyla önce yere sonra çene altına dokunularak atılan taş tutulur.
7’ler:Taş yere serpilir,biri ele alınır. Taşı oynamayan elin işaret parmağı orta parmağın üzerine geçirilerek köprü yapılır. Köprü yerdeki taşlara uygun bir yere yerleştirilir. Taşın biri karşıdaki oyuncu tarafından belirlenir. Belirlenen taş en sona kalır. Eldeki taş havaya atılarak sıra ile yerdeki taşlar köprüden geçirilir,belirlenen taş en son geçirilir. Bu taşların her hangi biri geçmediğinde diğer oyuncu oyuna başlar.
8’ler:Taşlar yere serpilir. Biri alınır. Alınan taş havaya atılarak yerdeki taşlar tek hamlede yerden toplanır.
9’lar:Taşlar yere serpilir,biri alınır ve havaya atılarak yerden bir taş da ele alınır. Yerden alınan taşla yerdeki diğer taşlar her hamlede bir tanesi değiştirilir ve bu arada taşlar bir araya toplanır. Son hamlede eldeki taş havaya fırlatılarak yerdeki taşlar tek hamlede toplanır.
10’lar:Taşlar ele alınır. havaya atılıp altına el ters tutulur. Elin üzerindeki taşlar dururken karşıdaki oyuncuya sorulur “yer mi,gök mü”. Oyuncu yer derse elin üzerindeki ta havaya atılır,avuç içi yere vurularak havadaki taşlar düşmeden yakalanır. Karşıdaki oyuncu gök derse elindeki taşlar havaya atılır,el ters olarak havada kapılır.
“Zom Zom”Yenen oyuncu yenilenen oyuncuya verdiği cezadır. Yenilen oyuncu bir elinen parmaklarını gergin şekilde açarak yere koyar. Yenen oyuncu her parmağın ucuna bir taş koyar.
Baş parmaktan başlıyarak taşı alınır havaya atılarak yenilen oyuncunun elinin üstüne “kürek,kürek,kürek”diyerek elinin tersiyle kürek işareti yaparak vurur. Baş parmağın taşı yerine konur.
İşaret parmağındaki taş alınır. Havaya atılarak üç defa işaret parmağıyla “kazma,kazma,kazma”diye vurulur,taş yerine konur.
Orta parmak üzerindeki taş alınır havaya atılır,”tırmık,tırmık,tırmık”diyerek elinin üzeri çizilir.
Yüzük parmağındaki taş alınır üç defa”çimçik,çimçik,çimçik” diye çimdiklenir.
Serçe parmağındaki taş alınır aynı şekilde havaya atılır . Üç defa”zomzom,zomzom,zomzom”diye eline vurulur,taş yerine konulur. Eli yerdeki oyuncunun parmakları açılabildiği kadar açılarak taşlar aynı şekilde parmak uçlarına yerleştirilir.
Zomzom vuran baş parmaktaki taşı alır yerdeki çekilmiş elden geriye kalan diğer dört taşı, elindeki taşı havaya atarak tek hamlede toplar attığı taşı havada kapar. Bu son hareketi yapamazsa karşıdaki oyuncu zomzomu vurur.
Not:Oyun sırasında yanılarak oyun dışı kalan oyuncu sırası gelince kaldığı yerden devam eder.
k. Habba:Açık havada en az iki kişiyle oynanır. Malzemesi aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi yanyana çizilmiş üçer sıralı altı oda ve el kadar taşdır. Ebeyi belirlemek için odaların ön çizgisine odalar arkada kalacak şekilde oyuncular dizilir. Habbayı ters olarak odalara atarlar. En büyük numaradan başlıyarak oyuncu sırası belirlenir. Oyuncular sırayla habbayı birinci odaya kor ve sırayla her odayı sırayla sekerken habbayı sürerek çizgilere bastırmadan dördüncü eve varır. Dördüncü evde ayağı basarak dinlenir. Tekrar tek ayakla habbayı sürükleyerek 5-6 evden dışarı çıkılır. Habbanın her halükarde çizgi üzerinde kalması yasaktır. Kalırsa sıra diğer oyuncuya geçer. Habba ikinci eve atılır,sekilerek üçten dördüncü eve gelinir,dinlenilir. Sekerek 5 ve 6 evden dışarı çıkılır. 3-4-5 nci evler bu şekilde tamamlanır. 6. eve gelince happa altıncı eve atılır. Sekerek dördüncü eve gelinir. İki ayak yere basarak dinlenilir. Tekrar sekerek 6, eve gelinir. Sekerek happa 6. evden 3. eve itilir sekerek 3. eve atlanır. Oradan happa 2. ve 1. eve sürüklenerek 1. evden sekerek happa ile beraber dışarı çıkılır. Oyuncu evleri arkasına alarak habbayı arkası dönük olarak evlere atar. Hangi eve düşmüşse o ev oyuncunun malıdır. Oyun böylece devam eder. Ev sahibi müsaade etmedikçe evinde kimseyi dinlendirmez. Dinlenme izni almayan oyuncu habbasıyla o evin üzerinden atlıyarak geçmesi gerekir. Bütün evler alınıncaya kadar oyun devam eder. Evi çok olan oyunu kazanır.
Oyun bazen tek hareketle oynanır. Her evde ilk adımla happa diğer eve geçirilir. Yerinde sekme olmaz bu kural oyundan önce oyuncuklar arasında belirlenir.
l. Açıl kilidim açıl:Kış günü ev içi oyunudur. Avalama yapılarak ebe belirlenir. Ebenin eli en altta olmak şartıyla yumruk yapılarak eller üst üste konur. En üstteki el sahibinin sağ elinin baş parmağıyla yumrukların içine tepeden işaret parmağını sokarak tek tek “açıl kilidim açıl”diyerek ebenin son eline kadar bütün elleri açarak varır ve ebe elini açmaz. Açıcı sorar:
Açıcı:Hani bunun anahtarı
Ebe:Suya düştü.
Açıcı:Su nicoldu.
Ebe:inek içti.
Açıcı:İnek nicoldu.
Ebe:Dağa kaçtı.
Açıcı:Dağ nicoldu.
Ebe:Yandı bitti kül oldu.
Açıcı:Evinizin önünden davşan geçti mi.
Ebe:Geçti.
Açıcı:Hangi tüfekle vurdun.
Ebe:(Duvarı göstererek)Şu tüfekle.
Açıcı:Hangi tavayla pişirdin.
Ebe: (mutfağı göstererek)Şu tavayla.
Açıcı:Hani bize.
Bütün oyuncular elerini çenelerine götürerek eleriyle sakal sıvazlar gibi”pi sakalım,pi sakalım” diyerek hareket yaparlar. Oyun böylece ebe değiştirilerek tekrarlanır gider.
m. Mendil kapmalıç:İki gurup halinde açık alanda oynanan kız ve erkek oyunudur. İki gurup adil bir ebe seçer. Gurup sayıları eşit olup her oyuncu birden, guruptaki oyuncu sayısına kadar numara alır. Ebe iki guruba eşit mesafede tam ortada havadaki elinde mendil tutar ve her hangi bir numarayı bağırır. İki gurupdan bağrılan numaralı kişiler ebenin elindeki mendile doğru koşarlar. İlk yetişen mendili kaparak kendi kalesine doğru koşar. Mendili alamayan oyuncu alan oyuncuyu kalesine düşmeden yakalarsa kendi kalesine esir götürür. Yakalayamazsa kendisi mendil alana esir olur. Böylece gurubun biri bitinceye kadar oyun devam eder.
n. Yağ satarım bal satarım:Kız ve erkeklerin ayrı ayrı veya karışık şekilde daha fazla kişinin açık alanda oynadığı bir oyundur. Ebe belirlenir,Herkes halka şeklinde yönü halkanın içine bakacak şekilde otururlar. Ebe elindeki ucu düğümlü mendili kimseye göstermeden oturanların arkasında yarı eğilik vaziyette “yağ satarım bal satarım,ustam ölmüş ben satarım”diyerek dolaşırken mendili birinin arkasına bırakır. Mendil bırakılan şahıs haberi olmadan ebe tutu tamamlarsa,mendili alarak onu mendille döver ve onun yerine oturarak onu ebe eder. Mendil arkasına konan ebe turu tamamlamadan haberi olursa ebeyi mendille kovalar,yerine yetişmeden yakalarsa döver,yakalayamazsa ebe onun yerine oturur. Mendil konan ebe olu ve oyun böylece devam eder.
o. Kör ebe :İkiden fazla kişiyle ev içinde veya dar bir yerde (ahır,samanlık)oynanır. Avalama ile ebe belirlenir ve gözleri bağlanarak oyuncuların kurduğu halkanın ortasına oturtulur. Gözü bağlı ebe bir şeyi arıyormuş gibi hareket halindedir. Oyunculardan biri sorar
Oyuncu:Ebe ne arıyorsun
Ebe:İğne arıyorum.
Oyuncu:İğneyi ne yapacaksın.
Ebe:Torba dikeceğim.
Oyuncu:torbayı ne yapacaksın.
Ebe:Çakıldak toplayacağım.
Oyuncu:Çakıldağı ne yapacaksın.
Ebe:Sizi taşlıyacağım.
Oyunculardan biri “ebe kafana tavuk sıçmış”diyerek ebenin kafasına vurur ve herkes odanın içinde ebeden saklanmaya çalışır,ebenin yakaladığı oyuncu ebe yapılır.
p. Sopacı hakim:En az dört kişiyle kız oğlan karışık kışın oynanan bir ev içi oyunudur. 5-6 kişiylede oynanabilir. Dört eşit kesilmiş kağıda “Hakim,Jandarma,Sopacı,Hırsız” yazılır. Karıştırılıp kurra çekilir.
Hakim:Jandarma kim diye sorar.
Jandarma: Benim
Hakim:Hırsızı bul.
Jandarma hırsızı bulursa hakim ceza verir. Sopacı yerdeki bulunan düğümlenmiş havlu ile hakimin verdiği cezayı yerine getirir. Oyuncu dört den fazla ise fazlalar sopacı yazılır.
q. Çelik (can verme): Eşit sayıda iki gurupla oynanır. Bir çelik 15-20 cm boyunda 60-70 cm boyunda da çeliğe vurmaya yarayan bir sopası olur. Yer üzerinde basit bir çukur”ülük” açılır. Gıllele denir. Çeliği çelmek için guruplar arasında önceliğin kim tarafından çelineceği tespit gurup başkanlarının çelik değneğini sırayla tutamlayarak belirlenir. En sona tutamı denk gelen kalede kalır çelici olur. Çelen gurup ülüğün başında diğer gurup da çeliğin çelindiği zaman düşebileceği alana dağılır. Eğer çelik çelindiğinde yere düşmeden yakalanırsa gurup yer değiştirir. Yakalanmazsa çeliğin düştüğü yerde ülüğün üzerine duran sopaya çelik atılır. Eğer çelik sopaya değerse veya bir sopa boyundan az kalırsa çelik çelen kişi oyundaki yerini kaybeder. Aynı gurubun bir başka üyesi çeler. Çelik sopaya değmezse ve bir sopa boyu düşmezse ölçülür. Çeliği çelen kişi sopa ile çeliği vurarak sayar. Saydığı sayıdan gurubundan çıkan oyuncuya bir kısmını can verir. Kalanıda karşı guruba gurt verir. Tespit edilen gurt sayısına göre en fazla gurtu alan oyunu kaybetmiş olur. Oyun bu şekilde devam eder.
r. Karaböy Çıkarma: Bir yıl önceki harman ve lodo yerlerinde ilk bahar sonu çıkan arılar 10 –12 yaşında çocuklar tarafından ceketlerle basılarak yakalanır. Erkeğine EŞŞEK ARISI dişisine KÖTÜMECİK denir. Erkek dişinin yaklaşık iki katı büyüklüğündedir. Bellerine ip bağlanarak zehirli örümcek (karaböy) deliklerine salınır. Arı deliğe giderken ele alınan yerdeki taşa vurularak “ Arım arım sandığını sepetini derlede toplada gel” diyerek tekrarlanır. Arı genelde karaböyü dışarı çıkarır vurarak hur çektiğin taşla karaböy öldürülür. Aynı arı ne kadar karböy çıkarırsa o kadar yaş alır. Çocuklar birbirini “ benim arım 8 yaşadı 10 yaşadı diye övünürler”.

s) Tuzak kurma:Kış aylarının karlı günlerinde çocuklar tahta veya ip üzerine at kılı bağlamak suretiyle kuş yakalamak için tuzak kurarlar. Tuzak genelde kuşların çokca indiği kuru toprak üzerine veya hayvan gübrelerinin bulunduğu yerlere yapılır. Tahta üzerine tuzak yapılması tahtanın belirli aralıklarla delinip at kılının kuşun ayağına takılıp sıkmasını sağlayacak şekilde bağlanması ile olur. Tahtanın üzeri yemlenir. İp üzerine tuzak kurulması da aynı şekilde at kılının ip üzerine belirli aralıklarla bağlanması şeklindedir. İpin ucuna kuşun kaldıramayacağı kadar bir ağırlık bağlanır. Tuzak yemlenir. Kuşların tuzağa düşmesi beklenir.

u. Ebe beni gurda guşa kaptırma: Arkasında 3-5 çocuk olan bir ebe ve karşısında da çocuk arayan Yabancı ile oynanır. Çocuklar arkasın da olan ebeye gelen yabancı sorar.
“Akkızın evresinde çevresin de bir kız yitirdim görmedinizmi “
Ebe:”Eline bir ekmek virdim, başına da bir tokmak vurdum şo tarafa gitti. “
Yabancı biraz uzaklaşınca ebe:”Orada enikli canavır var diye bağırır. “Bunu duyan yabancı geri döner ve yitiğini ebenin arkasındaki çocukların içinde aramak ister. Yabancıdan korkan çocuklar ebenin arkasından tutup kater halinde kateri bozmadan sağa sola sallanarak “ebe beni kurda kuşa kaptırma”diye bağırırlar ve oyun böyle devam eder gider.

www.cukurkuyu.bel.tr/oyunlar.html

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.