Archive for the 'Çocuk Oyunları' Category

KÖYÜMÜZDE OYNANAN MAHALLİ OYUNLARIMIZ

Haziran 23, 2008

  

Arakesme Oyunu
10  yada daha fazla kişilerden oynanır.  Eşleşilir ve oyuna başlamak için ortaya ilkönce bir taş konulur daha sonra oyuna başlanır   kaçan taraf     ebe olan tarafın arkasından  dolanıp bir yere deydiğinde   ebe olan taraftan bir kişi  bir oyunluk çıkar kaçan taraf taşa değerse  kazanırlar ama ebe olan taraf taşa deydirmese kaçan taraf kaybeder ve   ele geçer oyun  ama oyunun  bazı kuralları Bunlar Oyunda   Bir  Bölge Belirtilir Ve O Alan Dan Dışarı Çıktığında Oyuncu Oyundan Bir Ellik Çıkar Daha Sonra  Bazı Yerlere Veya  Kötü Evler Varsa Girmek Yasak Olur Oyun Böyle Devam Eder

 

 

 

Saklambaç  Nasıl Oynanır

Saklambaç  5 Veya Daha Fazla Kişiyle Oynanır İlk Başta Bir Yer Seçilir Ve Ebe Olacak Kişi Oraya Sayar   Ebeyi Belirlemek İçin Sayışma Yapılır  Ve  Oyuna Başlanır  Belli Bir Yere Saklanır Oyuncular   Ebe Saydığı  Yere Deymeden Önce   Saklanan Kişilerde

Oyuncu Duvara Ebeden Önce Değerse O Kişi Ebe Olmaktan Kurtulur 

Bu Oyuncu Başka Bir Kişiyi De Kurtarabilir  Eyer Her Kez Ebelerse O Kişi Yine Ebe Olur. Eğer Herkes Ebelenirse Ebe Olan Kişi Birini

Seçerek Tekrar Oyuna Yeniden Devam Edilir.  

 

Yakan Top Oyunu

En az üç kişiyle oynanıyor.Çizgi çizilerek ki kale kuruluyor.Her kalede bir oyuncu oluyor.Ortada bir oyuncu veya grup oluyor.Kalede ki oyuncular ellerindeki topu ortadaki oyuncuyu veya grubu vurmaya çalıyor.Kaleden kaleye atılan top orta oyuncu tarafından düşürmeden yakalanırsa diğer oyunculardan yedek can  alıyor.taki bütün herkesi vurduktan sonra o kişi veya grup ebe oluyor. 

 

Birdir Bir Oyunu

birdir bir yerin dibine gir
ikidir iki tarladaki boz tilki
üçtür üç çifte git

dördüm dört döt vurmalı (atlarken ebenin üstüne hafifçe oturuyoruz)
beşim fes kelleyi kes
(bir elimizi kılıç yapıp ebenin ensesine vururuz.

altıyım  atladım.

yediyim yel gibi

 sekizim seksek (sekerek gidiyorduk atlamaya)
dokuzum durak
(atlayan atladigi yerde duruyo ve digerleri ona değmeyecek şekilde atliyo)
onum oturak
(atlayan altadigi yere oturuyor)
onbirim çifte minare
(ebe boynu eğik şekilde ayağa kalkıyo, öyle atlıyoruz)
onikiyim fındık kırmaalı,
onüçüm sevgiliye mektup

 

 

 

Met Oyunu -Çelik Çomak Oyunu

 Daha çok açık alanlarda oynanan bir oyundur. Oyuna bazen büyüklerin de katıldığı olur. Bu oyunda iki ucu yontulmuş kısa bir tahta yani çelik ile 50 – 60 cm uzunluğunda bir sopa yani çomak kullanılır. Oyun oynayacak olanlar iki gruba ayrılırlar. Bir tarafın oyuncusu eksik olursa bir kişi iki kişi yerine oynar ve bu kişiye   Her iki taraftan birer kişi seçilir ve bu seçilen kişiler çeliklerini uzağa fırlatırlar. Hangi oyuncu çeliği daha fazla uzağa atabilmişe o taraf oyuna başlar (Dereçatı  takımı diyelim) Oyun başlarken yere küçük bir çukur açılır veya iki taş çeliğin boyu kadar aralıklı olarak yan yana konur. Handırı takımı oyuncuları karşı tarafa geçer. Böylece oyun başlamış olur.
Oyuncu elindeki sopayla çukurun üzerine yerleştirdiği çeliği karşı Handırı takımı   taraf oyuncularına doğru hızla atar ve sopayı yere bırakır.  Eğer Handırı takımı taraf oyuncuları atılan çeliği havada yakalarsa hem sayı kazanırlar hem de çeliği kaptıran Dereçatı  takımı oyuncusu  oyundan çıkmış olur.  Handırı takımı   çeliği yakalayamadıysa, çeliği düştüğü yerden tekrar yerdeki sopaya doğru atarlar. Sopayı vurabilirlerse karşı Dereçatı  takımı oyuncusu yine oyundan çıkar.  Vuramazlarsa Dereçatı  takımı çelikle sopanın arasındaki mesafeye bakarak Handırı takımının bu mesafeyi kendi belirledikleri bir adımda almasını ister. Örneğin “3 adımda al, 5 adımda al” gibi. Handırı  takımında adımını büyük atabilen ve kendine güvenen bir oyuncu bulunmazsa, ya da bu adım sayısında çomaktan çeliğe ulaşamazsa Dereçatı  takımı adım sayısı kadar sayı alır. Eğer bu adımda yetişebilirlerse sayıyı Handırı takımı alır. Oyunun başında kararlaştırılan sayıya ilk ulaşan takım oyunu kazanır. Bir sonraki oyuna kazanan taraf başlar. hangi tarafın oyuncularının tamamı ölürse bu defa diğer taraf oyuna başlar. Bir takım kararlaştırılan sayıya hiç puan kaybetmeden ulaşırsa oyundan çıkmış bir arkadaşlarını tekrar oyuna sokarlar. 

 

 

Uzun Eşek

Bir ebe olur ve Oyuncular iki gruba ayrıldıktan sonra hangi grubun yatacağına, hangi grubun atlayacağına karar verilir. Yatacak takım yastığın önüne dizilir. İlk baştaki oyuncu eğilerek kafasını yastığa dayar ve arkasındakiler de bir öncekinin bacaklarından tutarak eğilir. Atlayanlar atlarken “uzun eşek gaba gaba döşşek” diye bağırırlar ve eşeğin üzerine bindikten sonra sürtünemez, ayaklarını dolayamazlar. Eşek çökerse atlayan grup tekrar atlar, atlayanlardan biri yere değerse yatan grup atlama hakkı kazanır. Eğer tüm grup elemanları başarılı bir şekilde eşeğe binerse, atlayanların en önündeki kişi “tek mi çift mi” deyip parmaklarıyla 1 veya 2 gösterir ve eşeğin en arkadaki oyuncusu tahmin eder. Bilirse atlama hakkı el değiştirir.

 

Yağ Satarım

Oyuncular halka şeklinde dizilip otururlar. Aralarından birisi ebe seçilir. Ebenin elinde ucu düğümlü bir mendil vardır. Elindeki mendili gizleyerek halka şeklinde dizilen oyuncuların etrafında dolanır. Bazen mendili bir oyuncunun arkasına bırakıyormuş gibi duraklar. Buna benzer hareketlerle oyuncuları şaşırtmaya çalışır. Oturanlar arkalarına bakamazlar. Ancak elleriyle yeri yoklayabilirler. Ebe olan oyuncu arkadaşlarının etrafında dönerken, bir taraftan da yandaki tekerlemelerden birini söyler.
    Birkaç kez bu şekilde dolandıktan sonra elindeki mendili bir oyuncunun arkasına bırakır. Bunu farkeden oyuncu yerinden fırlar ve ebeyi kovalamaya başlar. Eğer kendi yerine oturmadan yetişirse, yerine oturana dek mendille ebenin sırtına vurur. Oyuncu mendili fark etmezse, halkayı dolanıp gelen ebe, yerdeki mendili alıp ona vurur. Bu kez arkasındaki mendili fark etmeyen bu oyuncu ebe olur.  .

Yağ satarım, bal satarım
Ustam ölmüş ben satarım
Zam-bak, zum-bak
Dön arkana iyi bak

Oyun böylece devam eder

 

Renk Bulmaca

Tekerleme ile başlar ooooo şinanay nom kimin üstünde yada kimdedir sarı renk arasın bulsun babası hakim olsun duma duma dum dolapta pekmez yala yala bitmez diye hem tekerleme söylenir hemde o renk bulmaya çalışılır.

 

 

5 Taş

Birden fazla kişiyle oynanır.
Beş tane yuvarlak taşla oynanır.
Oyunun aşamaları şöyledir.
Birler: Taşlar serbest yere bırakılır. Ebe yerdeki taşlardan uygun olanını seçer. Seçtiği taşı havaya atar. Her attığında yerden bir taş alıp havaya attığı taşı yakalar. Yerdeki taş bitinceye kadar işlem devam eder. Eğer havaya attığı taşı kapamaz veya yerden almak istediği taştan başka taşa dokunursa oynama hakkını arkadaşı kazanır.
İkiler: Taşlar yere bırakılır. Taşların içinden uygun olanı ele alınır. Yerdeki taşlar ikişerli olarak alınmaya çalışılır.
Üçler: Taşlar yere atılır taşın biri tekli olarak ele alınır. Diğer üçü tek seferde alınmaya çalışılır.
Dörtler: Taşlardan uygun olan bir tanesi havaya atılır. Yerde kalan dört taş bir seferde alınmaya çalışılır.
Dedeler: Taşlar yere atılır. Başparmak ve şahadet parmağının arası açılarak bir kale görüntüsü verilmeye çalışılır. Oyuncu yerden bir tane uygun taşı eline alır. Rakip oyuncu en son parmağın arasından geçecek taşı seçer. Bu taş diğer taşların parmaklar arasından geçirilmesine engel olacak taştır. Oyuncu eline aldığı taşı havaya atar. Havaya attığı esnada yerdeki taşı kaleden geçirmeye çalışır. Bunun için iki hakkı vardır. Birinci seferde taşı düzeltir. İkinci seferde taşı parmakları arasından geçirir. Eğer bu esnada taşı başka bir taşa çarptırır veya havaya attığı taşı kapamazsa hakkını rakip oyuncuya verir. Tüm bunlardan sonra oyunun final bölümüne geçilir. Taşların tamamı avucunun içinde hafifçe yukarı doğru atılır ve avucun tersiyle taşlar tutulmaya çalışılır. Avucunun tersinde en çok taş kalan oyuncu oyunu kazanır.

 

3 Taş

Oyuncuların amacı, kesişme noktalarına yerleştirilen taşlarla yatay, dikey ya da çapraz yönde bir sıra oluşturmaktır. Oyuncular taşlarını sırayla ve teker teker boş kesişme noktalarına yerleştirerek oyunun başlangıç konumunu oluştururlar. Sonra her oyuncu sırayla bir taşını komşu bir boş noktaya geçirir ve üçlü bir sıra oluşturmaya çalışır. Taşlarıyla ilk sırayı oluşturan oyuncu kazanır.

 

9 Taş

Dokuz taş oyuncuların taşlarıyla bir sıra oluşturmaya çalıştığı bir oyundur. Bir yere iç içe üç kare çizilir ve kenarları orta noktalarından birleştirilir. Böylece 12 köşede ve 12 kenar üzerinde olmak üzere 24 nokta ortaya çıkar.
Oyunun başında, iki oyuncu sırayla birer birer taşlarını noktalara yerleştirir. Dokuzar taş yerleştirildikten sonra sırayla hamle yapmaya başlanılır. Yatay, dikey veya çapraz bir üçlü dizebilen oyuncu rakibinin bir taşını dışarı atma yani “kırma” hakkı kazanır. Fakat bir üçlü dizi içindeki taşlar kırılamaz. Eğer tüm hepsi üçlülerin bir parçasıysa herhangi biri kırılabilir.
İki taşı kalan oyuncu, oyunu kaybeder.
 

 

 

Kibrit Oyunu

Bazen kibritlerin çöplerini yere yavaşça bırakılır ve kımıldatmadan kibrit çöpleri teker teker toplanır. En çok toplayan kişi kazanır.

Birde su bardağı içine sokabilmek için oynanır.birkaç kişi düz bir tablanın kenarına toplanır. Bardak tablanın ortasına konur ve sırayla herkes kendi önünden kibrite başparmağını vurarak bardağın içine koymaya çalışır. Bardağın kenarına içine girmeden durursa puana bakılmadan oyunu o kişi kazanır. 

 

EL EL ÜSTÜNDE
Önce sayışma ile bir ebe seçilir. Ebe yüzüstü yere yatar diğerleri ellerini yumruk yaparak ebenin sırtında üst üste kule gibi koyarlar ve hep bir ağızdan:
 “El el üstünde
 Kimin eli en üstte?” 
diyerek ebeden hangi oyuncunun elinin en üstte olduğunu tahmin etmesini isterler.  Ebe çocuklardan birisinin adını söyler eğer söylediği kişinin eli en üstteyse o diğerinin yerine ebe olur, veya bilmeyince ebeye  ceza verilir.

Davulmu

Zurnamı

Cümcükmü

İğnemi

İplikmi

Diye seçenekler verilir.

Eğer bu seçeneklerden davulu seçerse ebe hafifçe birer kere ebenin sırtına vurularak ceza verilir ebe tekrar elim üstünde kimin eli var diye sorarak  oyun bu şekilde devam eder

 

 

YÜZÜK
Kış geceleri kadınlı erkekli  erişkin grupları tarafından oynanan bir oyundur. Oyuna katılanlar iki gruba ayrılırlar, her gruptan bir kişi seçilir. Bir tepsiye iki fincan ters konulup birisinin altına yüzük saklanır. Hangi oyuncu yüzüğün hangi fincanın altında olduğunu bilirse oyuna onun ekibi başlar. Tepsiye birisinin altında yüzük saklanacak biçimde 12 fincan kapatılır. Oyuna başlayan gruptan birisinin önüne tepsi getirilir ve yüzüğü tek defada bulması istenir. Bulamazsa sıra aynı gruptan bir sonraki oyuncuya geçer. Yüzük bulunduğunda tepside kaç fincan varsa o grubun hesabına o kadar puan yazılır. İlk açan kişi yüzüğü bulursa 20 puan alır. Ancak ilk oyuncu bulamaz da ikinci oyuncu bulursa 10 puanı karşı ekip alır. Yani ikinci hamlede yüzüğü bulmamaya gayret etmek gerekir. Önceden belirlenen 200-300 gibi bir puana ilk erişen grup oyunu kazanır. Kaybeden ekip diğer ekibe ziyafet vermek ya da başka bir isteklerini yerine getirmek durumundadır.

 

 

İP ATLAMA OYUNU

Uzunca bir ipi iki ucundan tuttuktan sonra dirseklerinizi kırarak ellerinizi omuz hizasında kaldırılarak ip sallanır.. Daha sonra ipi öne doğru çevirilir. ve ip yere değdiği anda üzerinde zıplanılır. . Oyunu daha zevkli hale getirmek için bir sağ bir sol ayakla, geriye doğru veya dirsekleri çapraz yaparak atlanabilir. 

 

KUTU KUTU PENSE OYUNU

Oyuncular el ele tutuşarak daire olurlar ve melodisiyle
“kutu kutu pense
Elmamı yense
Arkadaşım -bir isim söylenir-
Arkasını dönse”
Tekerlemesini söylerler.
Adı söylenen oyuncu arkasını döner. Sırayla herkes arkasını döndükten sonra aynı tekerlemeyle önlerine dönerler.

 

 

KELİME OYUNU

Çok çeşitli kelime oyunları vardır. Oyunculardan biri ortaya bir kelime atar ve sıradaki oyuncu o kelimenin son harfiyle başlayan bir kelime söylemek zorundadır. Bu oyunun insan adıyla da oynanır.  . Kelime bulamayan oyuncu önce bir uyarı alır daha sonrada oyun dışı kalır.

 

 

Dalya

İki gurup arasında oynanıyor.Bir çizgi çekiliyor.Çizgiden altı adım uzağa küçük kiremit parçaları üst üste diziliyor.Başında bir oluyor.Diğer oyuncular dalyayı devirmek için yerden yuvarlayarak atıyor.Dalyayı topla yıkan olursa,ebe topu alıyor ve oyunculardan birini vurmaya çalıyor. Diğer gurup dağılan kiremit parçalarını son parçasına kadar üst üste dizmeye çalışıyor.Dizme işini bitirmeden gurubun bütün oyuncuları topla vurulursa diğer gurup ebe oluyor.Topla dalyayı yıkamadıkları zaman yine diğer gurup ebe oluyor.Oyun böylece devam ediyor. 

 

Nallı

Ortaya bir küçük teneke veya küçük bir ağaç parçası  konulur ve oyuncular arasında sayışarak birde ebe seçilir hedefteki teneke veya odun parçasını el içine girecek şekildeki taşlarla hedefi vurmaya çalışılır hedefi ebelenmeden önce dikilirse ebe tekrar ebe olur yoksa ebelenen kişi ebe olur ve oyun öyle devam ederek gider. 

 

Güvercin taklası

Oyun dörder kişilik iki gurupla oynanır.Bir gurup ebe olur.Diğer gurup bunların üstlerinden takla atarlar.Taklayı atmadıkları zaman diğer gurup ebe olur.Oyun böylece devam eder.

 

Holluk

Hot kazmaca da denir? Ucu sivri ağaç parçası ve küçük met değneği ile oynanır daire seçilir herkes kendi dairesi içine girer ebe met değneğini herkesin kendine ait daireye doğru atar eğer met değneğine vurursa ve met değneği belli bir uzaklığa gidip ebe getirinceye kadar geçen sürede ebenin çukuru derin bir şekilde kazmaya başlanır. En son kimin dairesindeki çukur derinse o yenilir ve o çukura konur.  

 

TIP OYUNU

     Kalabalık bir gurup halinde caddede,sokakta,mahalle arasında gezerken içlerinden birisi tıp der.Herkes olduğu yerde çivilenmiş gibi durur.Konuşma olmaz.Kim konuşur veya hareket ederse bütün oyuncular ona hücum eder elleriyle vurmaya başlar.Oyun bu şekilde devam eder.

 

DANA

Ortaya bir yuvarlak ağaç dikilir. 10 kişi ile oynar bir kişi ebe olur. Ebe olan kişi  sırayla atılan ortadaki yuvarlak ağacı vurmak için sırayla atılır eğer  danayı vuramazsalar oyuncular çizgilerin çizgiden karşı tarafa geçmek isterler değneklerini almak için karşı tarafa geçmek isterler ebe karşıya geçmek isteyen sağdan solundan sıkıştırarak ebeyi dananı başından uzaklaştırmaya bakarlar. Ebe bu oyuncuların her hangi birine değnekle değerse değen kişi o ebe olur oyun tekrar başlar ve dana oyunu budur.

 

 HAMAM KIZDI

Bu oyun 8 veya 10 ar kişiden oynanır Eşleşilir. Yazı tura atan kişi kazanamazsa onlar ebe olur.  Ötekiler bir çizgi çizilir başlarında 2 gözlemci olmak üzere 2 kişi onların hareketlerini gözler ayakta duran kişiler çember olur ve kafalarının birbirine değdirerek yuvarlak daire yaparlar kazananlar sıra ile ebe olanların üstlerine atlarlar atladıktan sonra iki çavuş atlayan kişilerin ayaklarını yere deyip deymediğini  gözetlerler  eğer ebe alta yatanlar yıkılırsa oyun bitmiş olur oynayan kişiler tekrar sıraya gireler ebe olan kişilerin üzerine sırayla atlarlar atlayan kişiler ebe ona kadar sayı sayar. Eğer atlayanlar ebelerin üstünde duramazlarsa onlar yatarlar ebe olan kişiler kalkarlar oyun tekrar yeniden başlamış olur. 

 

ÇOĞDİRİBİŞ

Oyun 2 şer veya 4 er kişiden oynanır ortaya bir ağaç dikilir. Üstüne bir sırık konulur. Karşılıklı 2 kişi ağaca otururlar veya ardıınırlar hangisinin ayağı yere değerse karşı ki oyuncunun sayısı 1 olmuş olur. Öteki kişide 2. oyunda kazanırsa sayılar eşitlenmiş olur böylelikle oyun kızışmış olur.

http://www.cennetkoyum.com/mahalle_oyunlarimiz.asp

 

ÇOCUK OYUNLARI

Haziran 23, 2008

1-Hod oyunu: İki tane paralel çizgi çizilir. Bu çizgilerin arası yaklaşık 20 metredir. Bu oyunu oynayacaklar, taş tutma yöntemiyle kalede kimler kalacak, kimler hoda vuracak belirlenir. Hod yaklaşık 15-16 santimetre boyunda, 25-26 santimetre çapında ucu sivri huni biçiminde ağaçtan    yapılmış bir oyun aracıdır. Hod çizilen bu çizginin orta yerine dikilir. Yukarı kalede bulunlar yaklaşık 100-120 santimetre uzunluğundaki değneklerle dikilen hoda atışyaparlar. Dikilen hod vurulduğu zaman, kalede bululanlar tekrar hodu yerine dikinceye kadar hoda atış yapanlar attıkları değneğini alarak atış yaptıkları noktaya dönerler. Eğer hod çabuk dikilir ve kaleye kaçanlara el değdirilirse görev değişir. Yukarı kaledekiler aşağıya, aşağı kaledekiler yukarı geçerler. Kaleden hoda atış yapıldıktan sonra kendi değneğine bir an önce varıp cur derler.  

2-Daşlı çelik oyunu: Çelik oyunu iki türlüdür. Birincisi yan yana iki taş konulur. Bu taşların üstüne yaklaşık uzunluğu 20 santimetre olan bir çelik konulur. Yine bu oyunda da iki grup vardır. Biri kaleden atış yapar, öbürleri aşağıdan bunu tutmaya çalışırlar. Taşlar üzerine konulan çelik önce eldeki değnekle altından kaldırılır sonra havaya kalkan bu çeliğe tekrar değnekle vurulur ve uzağa gitmesi sağlanır. Eğer destekli vurulmuşsa bir hayli  uzağa düşer. Çelik havada iken yere düşmeden diğer grup tarafından yakalanırsa, grup yer değiştirir.

 

3-Zankirli çelik: Yine 15-16 santimetrelik dört köşeli çelik üzerine sayılar yazılır. I-II-III-X gibi işaretler bıçakla yapılır. X bu işarete zankir denilirdi. Zaten ismi de oradan geliyor. Yere 2,5-3 santimetre genişliğinde 10-13 santimetre uzunluğunda, 4 santimetre derinliğinde bur çukur açılır. Bu çukur üzerine konulan zankirli çelik açılan bu çukura eldeki değneğin yardımıyla altından ileri doğru atılır. Aşağı kalede bulunanlar bu çeliği yere düşmeden havada yakalarlarsa oyuncu grubu yer değiştirir. Eğer çelik yakalanmadan yere düşürse üste gelen sayı kadar eldeki değnekle üzerine vurulup yerden 35-40 santimetre yukarı kaldırıldıktan sonra ikinci bir vuruşla ileri doğru gönderilir. Eğer bu vurmalarda çelik havaya kalmaz ise fos bir fos iki fos üç şeklinde tekrarlanır. Üçüncü fos olursa o oyun orda sona erer.

 

         4-Çoban çeliği:Bu oyunda 75-80 santimetre yüksekliğinde bir değnek yere dikilir. Dört tarafı düzeltilmiş çelik bu değneğin üzerine konur. Çeliğin altından vurulur. Vurma dengeli yapılırsa çelik fena vızılar gider. Bu oyunda da diğer çelik oyunlarındaki kurallar hemen hemen aynıdır.

 

5-Guppe oyunu:Bu oyunların hepsi iki grup tarafından oynanır. Bu oyunda da en az beşer kişilik iki grup vardır. Yine taş tutma usulü ile oyun başlar. Kaybeden tarafın oyuncuları ellerini birbirlerinin omzuna tutarak ayakta bir halka oluştururlar, bir tanesi de ebe olur. Diğer grubun oyuncuları bu oyuncuların üzerine atlamaya çalışırlar ebe de bunları vurmaya çalışır. Ebeden kurtarıp oyuncuların üzerine binen kişi yere düşmemeye gayret eder. Bir müddet oyuncunun sırtında durduktan sonra ebeye yakalanmadan inip kenara kaçar. Bu işleri yaparken birileri ebe tarafından vurulursa oyun yer değiştirir.

 

6-Çatal kavak(Güvercin taklası): Bu oyunda dörder kişilik iki grup tarafından oynanır. Bu oyunun oynanışı iki kişi ayakta birbirine sırtını döner, diğer iki kişi birbirlerinin omuzlarına doğru kafalarını sokar, ellerini ayakta duranların kollarına doğru tuttururlar. Diğer dört kişi sırayla bunların üzerinden takla atarak diğer tarafa geçerler. Bu esnada bazen takla sırasında omuzunun üzerine durarak ayaklarını havada tutmaya çalışır. Bunu yaparken düşerse diğer grupla yer değiştirirler. Böylece oyun devam eder gider.

 

         7-İlik oyunu:Bu oyun ceket, pantolon ve palto düğmelerinden oynanır. Evde eskimiş ceket, pantol ve palto düğmeleri anne ve babaların haberi olmadan kesilerek alınır. Yere 4-5 santimetre çapında 7-8 santimetre derinliğinde bir çukur açılır. Bu çukura yaklaşık iki metre mesafeye bir çizgi çizilir bu çizginin üzerine ayak basılarak ilikler çukura atılır. Bu oyunda kolu uzun olanlar her zaman kazanırdı. Atılan ilikleri kim çukurun içine atarsa diğerinde bir ilik alırdı. Böylece oyun devam eder gider.

 

         8-Diğer oyun araçları:Bunlar mevsimine göre değişirdi. Okulların kapanmasıyla hemen karneler ortadan ikiye kesilir. Kayısı ağaçlarının püsleri de (Reçinesi) çıkardı bu arada Bu püsler toplanıp yapıştırıcı olarak kullanılırdı. O zaman uhu filan yoktu. Hatta püsler fazla toplanır sıcak su ile biraz inceltilir bir öğretim yılı boyunca da öğrenciler yapıştırıcı olarak kullanırlardı. Ortadan ikiye kesilen karneler bir ağaç üzerine yapıştırılır ve ucuna bir değnek takılır koşulduğu zaman bu karne dönerdi rüzgarın yardımı ile buna fırıldak denirdi.

         Ahırdaki hayvanlar tımar edilir bundan çıkan kıllar su kullanılarak top yapılırdı. O zamanlar futbol, voleybol topları yoktu. Kıldan yapılan bu toplar çeşitli büyüklükte olurdu. Ama en büyüğü iki avuç içine sığırdı.

         Pancar zamanı pancardan teker yapılır. Şemşamer sapı da takılarak sürülür giderdi. Bal kabağı ortasında delinir yine iki tene şemşamer sapı takılır, hatta geniş yapraklı otlar iğde dikeni ile kabak üzerine tutturulur yolda giderken dönme esnasında toz çıkarırdı.

         Ağaçların dallarına su yürümesi zamanında yani mayıs ayında söğüt ağacının ince dlları kesilerek düdük yapılırdı. Söğüdün kabuğu kavlatılır, helezon biçiminde kıvrılarak zurna gibi oluşturulur, iğde dikeni ile tutturulup ucuna da yine ince söğüt dalından bir küçük düdük kavlatılıp takılırdı., üflendiği zaman zurna kadar ses çıkarırdı. Buna ada düdüğü denirdi. Yine söğüt ağacından alınan dal kavlatılıp bugünkü plastikten yapılmış flüte benzer düdük yapılırda. Buna da çingi düdük denirdi. Yine söğütten alınan dal kavlatılır, iç kısmı biraz bıçakla alınır rahat çalışsın diye, ucuna da bugünkü çocukların kullandığı mantar tabancalarının mantarı kadar ucu kesilir ve mermi gibi uç kısmına takılır. İçindeki ağaç geri çekilip ileri doğru itildiği zaman uç kısımdaki mantara benzer kısım mermi gibi fırlar giderdi. Buna pırtlangıç denilir. Pırlangıc biraz kullanılmazsa çalışmazdı onu hemen tükrükle ıslatarak rahat çalışması sağlanırdı. Sıkıldığı zaman pat diye ses çıkarırdı.

         Yukarıdaki her oyunun köyümüzde çok iyi uzmanları vardı. Her oyunun bir ustası mutlaka bulunurdu. Tabi isim vermek istemiyorum. Bu oyunlar 1970 yıllara kadar devam etti. Daha sonraları kültür değişiminden dolayı bu gün neredeyse yok oldu. Bu oyunlarda kullanılan malzemeleri gençler kendileri yapardı. Yani o yılların gençliği üretkendi, kimseden yardım almazlardı. Bunu okuyan o yılların gençliği çok güzel bir anı yaşayacaktır. Hatta bunu akşam okumuş ise o gece çok rahat bir uyku uyuyacaktır, çünkü kırk yıl öncesine gidip anıları tazeleyecektir. Buradan günümüz gençliğine az da olsa bir mesaj verdiğimi umuyorum.

         Oyunların çok küçük püf noktalarını hatırlamayabilirim. Çünkü aradan çok zaman geçti. Ama oyunların genel oynanma şekli bu idi.

http://www.yesilegerci.com/kultur/cocukoyun.htm

SİVEREK’TE ÇOCUK OYUNLARI

Haziran 23, 2008

Kaynak: http://sivereklilerdernegiizmir.com/index.php?option=com_content&view=article&id=26&Itemid=18

ÇOCUK VE OYUN ÜZERİNE

  Yaşı, otuzu-kırkı geçen pek çok kişi, yaşadığı günden şikayetle çocukluktaki renkli, neşeli, hayat dolu günleri özlediklerini dile getirirler. Hasretle o günleri ararlar. Geçmişe  hasretini dile getirenler genellikle bu günü kötüleyerek, geçmişin güzelliklerinden, temizliğinden, geçmişte yaşayan  insanların dürüstlüğünden velhasıl o günlerin her şeyinden sitayişle bahsederler. Bayram günlerinde, eski bayramlardan söz açıldığında artık klasikleşen cümleyi hepimiz biliriz. “Ahh, nerede o eski bayramlar! Nerede bizim çocukluğumuzdaki bayramlar!” derler. Sonra hasretle ve iştiyakla o bayramları anlatırlar.. Günümüzde her şeyin bozulduğunu, hayatın tadının kalmadığını söyler dururuz. Neden? Aslında çoğumuz bu günden şikayet ederken eski günlerimizin özlemini duyarız

Eski günleri, eski zamanı ve o zamanların hayal gibi oyunlarını özlüyor yaşı biraz geçkin olanlar. İnsanların eski zamanı aradıkları falan yok. Eski bayramları da arayan yok. Eski tozlu sokakları da. Peki insanlar geçmişte neyi arayıp bu günden şikayet ediyorlar. Kanaatimce insanlar geçmişte “çocukluklarını” arıyorlar. Ömrün en renkli, hayallerin en sırlı, yaşamın en canlı günlerini, çocukluk günlerini arıyor herkes. Şüphesiz şimdiki çocuklar da otuz yıl sonra bu günleri arayacaklar. Hayır, bu günleri değil, bu günlerde yaşadıkları ve bundan sonra hayallerinde yaşatacakları  “çocukluklarını” arayacaklar. 

“Nerede o eski bayramlar!” derken, “Nerede benim çocukken yaşadığım o eski bayramlar?” diyemiyoruz da, suçu bu günkü bayramlara yüklüyoruz. Bizim dedelerimiz de 50 yıl önce yaşadıkları günden şikayet ederken, aslında çocukluklarını arıyorlarmış. Şimdiki çocuklar da otuz kırk yıl sonra bu günleri hasretle arayacaklar. Bu günleri değil, bu günlerdeki çocuk ruhlarını arayacaklar. Şimdi orta yaşlıların şikayet ettiği bayramları, onlar bu gün dolu dolu, canlı ve renkli yaşadıkları için ve gelecekte bunu bir daha yaşayamayacakları için arayacaklar.

 

Ömrün en çok hasreti çekilen doyumsuz zamanları çeşit çeşit oyunlarda kendimizi kaybettiğimiz, üstümüzün başımızın paralanması pahasına kopamadığımız çamurlu, tozlu sokakların hakimiyetini elimizde bulundurduğumuz, renkli hayal bulutları içinde geçen çocukluk  günlerimizin en unutulmaz anları  oyunda geçen saatlerimiz değil miydi?

 Her dönemin , yaşın ve çağın kendine göre oyun çeşitleri vardır. Çocuk oyunları insanın toplumsallaşmasında ve topluma adapte olmasında en önemli görevi yerine getiren sosyal faaliyetlerdir. Kendiliğinden, doğal mecrasında oluşmuşlardır. Bu oyunlar zamanın biriktirdiği tecrübeler ile yaşamın ciddi sayılan olaylarını, çocuk ruhunun kirsiz, kinsiz ve temiz aynasında renklendirilerek sembolize edilişini anlatırlar. Büyüklerin kaygı ve korkuları ile adeta alay eder çocuklar. Yaşamın insanı ezecek, karamsarlığa itecek olaylarının aslında bir oyundan ibaret olduğunu ve yaşamın cilveleri olduğunu çocuk oyunlarında görmek mümkün. Çocuklar tarafından bu oyunlarda savaşlar, ayrılıklar, kin ve düşmanlıklar, sevinç ve üzüntüler, kötüler ve iyiler, tabiat olayları,  ölümler vesaireler  sembolize edilerek hayata ümit ve neşe ile bakılması belki de bilmeden büyüklere öğretiliyor. “Bakın sizin o kadar ciddiye aldığınız olaylar o kadar da abartılacak problemler değildir. Bunlar sizi üzmesin. Hayatta keyfinize bakın. Olaylardan korkmayın. Olaylarla dalganızı geçin.” diyorlar farkında olmadan.

             Siverek’te çocukların, bir kısmını geçmişte ve bir kısmını da günümüzde oynadıkları oyunlardan bazılarını anlatacağız. Bunları anlatırken biz de zaman zaman “Nerede o eski oyunlar!” dedik. Fakat sonra gördük ki, bugünün çocukları da kendilerine yeni oyunlar icat etmişler. Onlar da günün sosyal ve toplumsal bazı olaylarını sembolize eden çeşitli oyunlar bulmuşlar. Hatta teknolojiyi oyunlarda kullanarak artık bilgisayar çağının oyunları ile eğlenir hale gelmişler. Son iki yıl (2001-2002) içerisinde bütün dünyayı saran bir oyunu çocuklarımız Siverek’in sokaklarında oynamaya başladılar. Pokemon Taso denilen çizgi film kahramanlarının yuvarlak kartonlardaki resimleri şimdiki çocukların ceplerini doldurmuş bulunuyor. Artık oyunların yerel özelliği de kalmadı. Globalizm galiba çocuk oyunlarında da hükmünü icra edecek. Bu gelişmelere rağmen  biz yine de çocukken oynadığımız oyunları yazdık. Bir gün şimdiki çocuklar, “bizden öncekilerin oyunları nasıldı.?” dedikleri zaman onlara lazım olur diye düşündük.

              Ya da bir gün bilgisayar çağının çocuklarının oynadıkları atariler bozulur, elektriğin olmadığı zamanlar olur, veya “Bu elektronik oyunlardan bıktık, başka oyun çeşitleri yok mu? Tozun, toprağın içinde oynamak, çimenlerin, dikenlerin üzerinde koşmak istiyoruz.” dediklerinde, önlerine oynanmış oyun örneklerini sunmuş olalım dedik.

 Siverek’te Çocuk Oyunlarından Bazıları

 Siverek’te oynanan çocuk oyunlarının çoğunda, oyuna önce başlama kuralı  şöyledir: Oyuncular haydi başlayalım dedikleri anda peşingem (birinciyem), dukem (ikinciyem), kankır (Sona kalan zaten Kankır (Sonuncu) olur.) diye bağırırlar. İlk önce Peşıng diyen oyuncu birinci olur. Duk diyen ikinci, Kankır diyen de sonuncu olur.

Ayrıca iki kişi veya takım arasında oyuna önce kimin başlayacağını tespit etmek için bir başka yol; küçük bir yassı taş  alınır, bir tarafı tükürükle ıslatılır diğer tarafı kuru kalır. Biri taşı elinde saklayarak tutup diğer oyuncuya sorar:

-Yaş mı kuru mu?

oyuncu yaş veya kuru der. Taş havaya atılarak oyuna başlama sırası belirlenir

Oyun arasında yorulan, veya bir mazereti olan oyuncu şahadet parmağını ağzına alarak ıslatır ve “elim yaş” derse oyundan çıkabilir, “elim kuru daş”  deyinceye kadar oyuna alınmaz.

Oyunu kazanan kişi  zafer çığlığı  atarak ikinci oyuna  başlama hakkını aldığını duyururken  karşı tarafı kızdırmaya çalışarak “el bende kıllık sende”  diye bağırır. Bunlar tüm oyunların genel kuralları olarak herkes tarafından bilinirler. Oyunlarda ebe kandırılabilir. Ebe yanlışlık veya hata yaptığı zaman  diğer çocuk “çanak çömlek patladı”  derse  ebeliği devam eder. *        

SERÉ   SALÉ

(Yıl  Başı)

 

 Bu oyun yılbaşı gecelerinde, yaşı büyükçe çocuklar veya  gençler arasında oynanır. Belli bir oyuncu sayısı yoktur. En az 9-10 kişi bir araya gelerek bu gecede dolaşırlar.

Gençler yılbaşı gecesi bir araya gelerek, aralarından birine  gelin, diğerine damat elbisesi giydirirler. Toplu halde kendi mahallelerindeki evleri ziyaret ederler. Gittikleri evlerin kapısında  gelin ile damat başta olmak üzere karşılıklı oynarlar ve hep birlikte;

            “Seré Salé Bıné Malé

            Pir Kurbana Seré Kalé”

diye tempo tutarak bağırırlar. Ev sahibi kapıyı açıncaya kadar birkaç defa bu sözler tekrarlanır. Ev sahibinin kapıya geldiğini gören gelin  bayılıp yere yığılır. Ev sahibi

 -Ne istiyorsunuz? diye sorar.

             Damat, yerde yatan geline sorar;

            -Gelin senin canın ne istiyor?

Gelin, günün şartlarına göre, kuru yemişlerden, cevizli sucuk, bastık, kesme ceviz, kuru üzüm ya da para veya başka şeyler ister. Gelinle damadın istekleri biraz direnmeden sonra yerine getirilir. Bu arada çeşitli oyunlar oynanır. Ev sahibi istenenleri getirince gelin ayılmış gibi yaparak yerden kalkar ve başka kapıya giderek gece boyunca aynı oyunu tekrar ederler. Toplanan eşya ve yiyecekleri bir yerde toplanarak beraber eğlenerek yerler.

 

CIĞIZ  OYUNU

 

            İki kişi arasında oynanır. Her oyuncunun elinde 20-25 cm uzunluğunda birer büyük mıh (çivi) veya ucu sivri demir bulunur. 

Bu oyun genelde mıhın batması için yerin nemli olduğu mevsimde oynanır. İlk oyuncu elindeki  mıhı hızla yere saplar. İkinci oyuncu da demirini yere saplar. ilk oyuncu ikinci defa mıhını diğer oyuncunun sapladığı yerin çok yakınına vurur. Her vuruşta bir evvelki sapladığı yer ile daire oluşturacak şekilde  çizgi oluşturmaya çalışır. Hatta diğer oyuncunun hareket alanını daraltmak ve yok etmek için rakibinin sapladığı demirinin hemen bitişiğine saplamaya çalışır ki diğer oyuncu daire çizme alanı  bulamasın. Böylece  iki oyuncu demirlerini yere saplaya saplaya bir evvelki noktayla daire oluşturacak şekilde yerde çizgiler çizerler. Hangi oyuncu diğer oyuncunun ilk vuruş yerinin etrafını daire şeklinde çizgi ile kapatırsa bir puan alarak oyunu kazanmış olur.  Oyun yeniden başlar.

  

ARPA  ÇARPA

(But But Bu kadar )

             Oyuncu sayısı 5 ile 10 kişi arasında değişir. Çocuklardan birisi baş oyuncu  olarak seçilir. Diğerleri baş oyuncunun etrafında halka şeklinde yer alırlar. Oyuncu başının elinde, ucu düğümlü büyük bir mendil veya atkı olur. Mendilin düğümlü ucunu elinde tutar. Oyuncu başı, kafasında tasarladığı herhangi bir hayvanın şeklini elleriyle çeşitli işaretler yaparak tarif etmeye çalışır. İlk önce gövdeden başlar. 

-“Ik Ik  Uklican” veya “But But Bu  kadar”

–Ayakları buklican, (veya “Bu kadar.”) 

-Kafası buklican,

-Kanatları buklican,

-Ağzı buklican,

-Kolları buklican

-Gözleri buklican

-Kulakları buklican”

 

 Böylece  sözcükler ve işaretlerle soracağı hayvanın her yerini tarif eder. Baştaki oyuncudan başlayarak mendilin düğümlü olmayan kısmını oyuncunun eline verir ve

-Bu  hayvanın adı nedir ?

diye sorar. Eğer birinci oyuncu bilmezse mendilin ucunu ikinci oyuncunun eline verir.  O da bilmezse üçüncü oyuncuya geçer. Sıra ile bütün oyunculardan sorar. Hiç biri bilmezse yine başa gelir. Doğru cevap verildiği anda mendili bırakarak, bağırmaya başlar “Arpa çarpa , arpa çarpa, arpa çarpa”  der ve cevabı bilen çocuk düğümlü mendil ile önüne geleni vurmaya başlar. Onlar da kaçışırlar. Oyuncu başı Arpa çarpa demeye devam eder. Bu arada oyuncu başı birden Buğda (y), Buğda (y), Buğda (y) diye bağırır. Bunun üzerine elinde mendil olan çocuğun hızla koşup oyuncu başına elini değdirmesi gerekir. Çünkü  biraz önce kaçışan oyuncular “buğday” sözcüğünü duyar duymaz elinde mendil olan oyuncuyu yakalayıp oyun gereği vurmaya  çalışırlar. Mendilli ebe oyuncu,  baş oyuncuya dokununca kurtulur. Diğer oyuncular ebeyi, baş oyuncuya elini değdirmeden yakalarlarsa iyice hırpalarlar. Bu arada elinde mendil olan çocuk dayaktan kurtulmak için elbiselerinin yırtılması pahasına var gücü ile kurtulmaya çalışır.. Mendilli oyuncu yetişip elini baş oyuncuya dokundurunca baş oyuncu tekrar “Arpa çarpa, Arpa çarpa, Arpa çarpa, diye bağırınca  mendilli oyuncu tekrar diğer oyunculara saldırıya geçer ve diğer oyuncular kaçışıp düğümlü mendilin darbelerini yememeye çalışır. Böylece baş oyuncunun birkaç defa “Arpa çarpa, Arpa çarpa, Buğda (y), Buğda (y) bağırtıları devam eder ve ebe oyuncu, diğer oyuncular tarafından yakalanıp etkisiz hale getirildikten sonra oyuncubaşı oyunu yeniden başlatır.

 

 

GOG

 

            6-7 kişi tarafından oynanır. Her oyuncunun, ortalama 1 metre boyunda baş tarafı biraz yuvarlak  olan bir sopası bulunur. Oyunun asıl malzemesi olan ve oyuna adını veren, büyük baş hayvanların diz, omuz veya kol eklemlerindeki yumurtadan biraz büyük yuvarlak kemiklerinden meydana getirilen ve adına GOG denilen kemik parçasıdır. Bu yuvarlak kemik parçasının yerini bazen sert bir top veya bezden yapılan küçük toplar alırsa da bunlar dayanıklı olmazlar. Devamlı kuvvetli sopa darbelerine maruz  kaldıklarından çabuk kırılırlar. Belli bir noktada 15 cm. çapında bir çukur kazılır. Oyuncular kendi aralarında iki gruba ayrılırlar. Takımlardan biri aralarında sopalarıyla paslaşarak Gog ’u çukura atmaya çalışırken diğer takım ise, Gog’u yine sopalarıyla paslaşarak çukurdan uzaklaştırmaya çalışırlar. Oyunun kuralları vardır. Gog’u çukura götürmeye çalışan oyunculardan biri Gog sopasının kontrolündeyken, diğer grup oyunculardan biri sopasıyla veya  eliyle Gog’a dokunursa, o oyuncu oyun dışı kalır. Oyuncular, Gog’u çukura koymayı başarırlarsa oyunu kazanmış olurlar. Yine oyunda belli bir alan sınırı olur, diğer oyuncular, Gog’u  o sınırın dışına çıkarmayı başarabilirlerse oyunu onlar kazanmış olur.

  Golf’a benzeyen bu oyunu biz mi Amerikalılardan çaldık onlar mı bizden çaldı? Bilemiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var ki, Siverek’in  ve benzeri pek çok Anadolu kasabasının sokaklarında yıllarca çocuklar tarafından bilinen bu oyun, Amerikalılar tarafından oynanınca birden bire “entelektüel” ve üst sınıf sosyete oyunu oluverdi de koca koca adamlar bizim çocukların oynadıkları “gog”u oynayınca  “aaa golf da biliyor” dedirttiler herkese. Hatta devlet yönetimine aday siyasetçilerimiz şortlarını giyip “gog” pardon “golf” oynayamazlarsa kimseciklerden oy alamayacaklarını bildikleri için Avrupalara gidip golf  kurslarına katılmaktadırlar. Sen neymişsin be “gog”. Bizim sokaklarda seninle oynarken evdekilerden senin yüzünden ne azarlar işitmiştim. Zavallı annem nereden bilsin senin bir gün yıldız olacağını…..  

 

 KORTIKA KALÉ (Tol-Çelik)

 

Bu oyun en az 4 kişi arasında oynanır. Her oyuncunun elinde ucu sivriltilmiş ortalama 1 metre uzunluğunda  birer çubuk bulunur. Bir de, birer tane   “Tol ” veya “Çelik” denilen bir karış boyunda başka bir çubuk parçası bulunur. Oyuncular oyun alanında ortalama 3-4 metre aralıklarla yerlerini alırlar. Oyunculardan biri “Tol” denen küçük çubuğu birinci  oyuncuya yüksekten atar. Oyuncu kendisine atılan tol’ı elindeki çubukla havada vurarak alabildiğine uzağa atmaya çalışır. Tol’ı atan çocuk diğer oyuncu tarafından uzağa fırlatılan tol’ını almaya koşar. Bu arada  diğer oyuncular hızlı bir şekilde tol’ı getirmeye giden oyuncunun yerini ellerindeki  ucu sivri çubukla  çukur kazmaya başlarlar. Tol’ı getiren oyuncu gelinceye kadar kazmaya devam ederler. Oyuncu gelince diğer oyuncular yakalanmadan herkes yerine geçer. Eğer bir oyuncu yerine geçmeden ebe oyuncuya yakalanırsa bu defa o kişi ebe olur ve tekrar uzağa atılan Tol’ı getirmeye giderken bu defa onun yeri kazılır. Oyuncular bittiğnde çukuru çok büyük olan oyuncu oyunu kaybetmiş olur. Oyunu kaybeden oyuncunun çukuru çok büyümüşse kıç üstü çukura oturturlar. Çukuru fazla büyük değilse, bir ayağını kendi çukurunun içine koyar. Diğer çocuklar üzerine toprak doldurup basarlar. Böylece cezası verilmiş olur ve oyun yeniden başlar.       

 

 

ANCURO  DENDIK  HURO

 

            Beşer kişilik iki grup arasında oynanır. Ortalama voleybol sahası genişliğindeki oyun alanı ortasından bir çizgi çekilerek ikiye bölünür. Oyuncular alanın kendilerine ayrılan bölümlerinde  yerlerini alırlar. Oyunun kurallarını iyi bilen  bir hakem  seçilir. Her gruptan üçer kişi orta çizgiye paralel olarak dizilir. Diğer iki oyuncu ise, öndeki üç oyuncunun biraz aralıkla gerisinde dururlar. Grupların öne yerleştirdikleri öndeki üç oyuncularının  kuvvetli, çevik, nefeslerini uzun zaman tutabilen ve dayanıklı kişilerden seçilmesi gerekir. Oyun derin  nefes ve güç denemesi şeklinde geçer. Arkadaki iki oyuncu ise, öndeki üç oyuncuya güç takviyeside bulunacaklar.

            Gruplar arasında oyuna başlamak için kura çekilir. Oyunu başlatan gruptan bir oyuncu derin derin nefes aldıktan sonra orta çizgiyi geçerek yüksek sesle “Ancuro dendik Huro” tekerlemesini nefes almadan tekrarlarken karşı tarafa meydan okurcasına kabararak ve kollarını iki yana açarak rakip oyuncular arasında dolanır. Bu arada rakip oyuncular tekerlemeyi nefes almadan söyleyen çocuğun etrafında ona yakalanmadan dolanırlar. Tekerlemeyi çağıran oyuncu rakip sahada el vurduğu kişiler oyun dışı olur. Diğerleri bir taraftan kendisine yakalanmamak diğer taraftan nefesi tükendiği anda onu çabucak yakalamak için çok yakınında dolanırlar. Nefesi tükendiği anda rakip tarafın oyun alanından hızla kaçmaya çalışır.  Çünkü bu arada kendi oyun alanına varmadan nefes alırsa yanar. (oyun dışı kalır.) Yakalandığı anda kendisi ve rakip oyuncular arasında kıran kıran bir kurtulma mücadelesi yaşanır. Yerlerde sürünme pahasına tekerlemeyi söylerken kendi oyun alanına varmaya çalışır. Diğerleri onu engellerler. Nefesi

 

 

tükenmeden kurtulursa elinin değdiği karşı tarafın oyuncuları yanarak elenir. Bu arada nefes almadan sürekli aşağıdaki tekerlemeleri  bağırarak söyler.

“Ancuro Dendık huro  Hurbı Horo

  Ancuro Dendık huro  Hurbı Horo

  Ancuro Dendık huro  Hurbı Horo

 Dendık huro

 Dendık huro

 Dendık huro

 Huro

 Huro

 Huro

 Huro” diye nefesi tükeninceye kadar devam eder. Bu oyunda başka tekerlemeler de söylenir.

 

“Damançam dolu saçma

 Ben geliyem sen kaçma

 Damançam dolu saçma

 Ben geliyem sen kaçma

 Damançam dolu saçma

 Ben geliyem sen kaçma

 Ben geliyem sen kaçma

 Ben geliyem sen kaçma

 Ben geliyem sen kaçma

 sen kaçma

 sen kaçma

 sen kaçma

 sen kaçma

 kaçma

 kaçma

 kaçma”

 

Şayet hiçbir oyuncuyu oyundışı bırakmadan nefesi azalır ve kendi sahasına yakalanmadan dönebilirse aynı grubun başka bir oyuncusu onun yerini alarak karşıya saldırıya geçer.

 

 

 

 

        0                        0

 

 

                                   0

 

 

        0                        0

  

 

 

       0                       0

 

 

        0

 

 

       0                        0 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                            Ancuro dendık huro oyun sahasının şekli ve   oyuncuların dizilişi.

 

            Bu saldırı sırasında oyuncu, nefes alır ya da   kendi çizgisine yetişmeden nefesi tükenirse, oyuncu yanar ve saldırı sırası karşı tarafa geçer.      

            Oyun 3 set halinde oynanır. İki seti kazanan oyunun galibi sayılır.

Bu oyunda saldıran oyuncu tarafından sesli olarak tekrarlanan tekerlemeler, sadece 

-“Ancuro dendik Huro”değildir.

Bu tekerlemelerin en önemlilerinden biri ise; -Damançam dolu saçma ben geliyem sen kaçma” dır. Diğerleri ise ;  

“Ancur duğum nadım te dıdım jına apéte

Külawo gur ket nawo

Petéğo dendık réğo

Zebeşo dendık reşşo

Lengeri lınga heri

Devréşım Te Dı Kelléşım.” gibi bir çok tekerlemeler söylenmektedir.

                

 

“BIRRE”

 

Oyun, yedişer kişiden oluşan iki grup arasında oynanır. Her grubun içinden, oyunu çok iyi bilen, hızlı koşan ve becerikli bir oyuncu, grup başkanı seçilir. Oyuncuların rahat koşabilmeleri için ortalama 80 x 100 m. genişliğinde bir çim sahasının olması lazım. Bu sahanın tam ortasında 1,5 m. çapında oyuncuların “KOM” diye isimlendirdiği  bir daire çizilir.

            Oyun dört set halinde oynanır. Gruplar berabere kaldıklarında beşinci set’e geçilir. Oyunu çok iyi bilen  becerikli  ve akıllı bir hakem seçilir. Hakem tarafsız değilse oyuncular arasında istenmeyen tatsızlıklar çıkabilir. Tek hakem yetmediğinde bir ya da iki yardımcı hakem tayin edilebilir. Grupların yerlerini hakem kura ile tayin eder. Oyunculardan bir grup ortadaki dairenin hemen etrafında, daireyi arkalarına alacak ve yüzlerini dışa dönük şekilde yerlerini alırlar. İkinci grup ise 4-5 metre aralıkla birinci grubun etrafında, yüzleri onlara dönük olarak dizilirler. Hakemin işaretiyle oyun başlar. Oyun  şu şekilde oynanır:

Dış taraftaki oyuncular daireye(Kom) sırtı dönük olarak duran gruptan birine yakalanmadan kom’un (Dairenin) içine girebilirlerse oyunu kazanırlar. İçeri girme çabaları sırasında daireyi koruyanlardan biri tarafından ellenen oyuncu, yanarak oyundan çıkar. Birinci grubun görevi beş dakika içinde kimsenin daireye girmesine engel olmaktır. Beş dakika içinde daireye diğer gruptan giren olmazsa oyunu kazanmış olurlar. Beş dakika ara ile diğer setlere başlanır. Dört setten üçünü kazanan grup, dördüncü seti oynamaya gerek görülmeden galip ilan edilir ve set biter.

            Bu oyun genelde mahalle grupları arasında oynanır. Grupların yedek oyuncuları olur,gerektiğinde oyuncular değiştirilebilir.  

 

                                                 100 mt.-

 

                

 

 

           80 mt.   

  

 

“Bırre oyun sahası ve oyuncuların dizilişi

 

 

HAMAM PUŞO

 

            Siverek’te genel olarak on yaş altındaki çocuklar arasında, dört veya daha fazla  kişi tarafından oynanan bir oyundur.

            Üç dört avuç topraktan meydana gelen bir kümeciğin etrafında toplanan çocuklar, ağızlarına aldıkları suları hızlı bir şekilde toprak kümesinin üzerine püskürtürler. Bir taraftan da elleriyle toprak kümesini sıkıştırırlar. Birkaç defa ağızlarına aldıkları su ile sıkıştırdıkları toprak kümesi sertleşir. İnce dal parçalarıyla herkes kendi tarafındaki kısma delik açarak, suyla çamurlaşmış katı kabuğun altındaki kuru toprağı dikkatlice boşaltır. Sonra kubbe haline gelmiş toprak kümesinin üst bölümünün tam ortasında bir delik daha açılır. Bundan sonra  her çocuk kendi önünde açtığı deliğin önünde topraktan küçük bir havuz yapar ve kubbenin en üst deliğinden azar azar su bırakılır. Su hangi çocuğun havuzuna daha fazla akar ve daha erken  doldurursa o çocuk oyunu kazanmış olur. 

 

GÜLLE

 

           Bu oyun, hem büyükler arasında, hem de çocuklar arasında 9-10  metre  uzunluğundaki düzgün bir zemin üzerinde 4-5 kişi arasında oynanır.

            Oyun, gülle  denilen, düzgün,  yuvarlak çakmak taştan, camdan veya nadir de olsa demirden yapılmış bilyelerle oynanır. Gençler gülleleri genelde kendi elleriyle, sağlam çakmak taşlarından özene bezene yaparlar. Yumruk büyüklüğünde çakmaktaşı  denilen kristal ve mermerimsi bir kaya parçasını günlerce zeytin yağında demlendirerek, başka bir çakmaktaşı parçasıyla vura vura yuvarlatmaya çalışırlar. Gençler yaptıkları gülleleri nasıl yaptıklarını, çakmaktaşını nereden getirdiklerini ve ne kadar  emek verdiklerini, sıfır cam kağıdı (zımpara) ile nasıl parlattıklarını  anlata anlata bitiremezler. Bu güllelerin özel ustaları vardır. Meşhurdurlar. Onların ellerinden çıkan güllelerin ayrı bir değeri vardır.  

Yaşı biraz daha küçük çocuklar ise, daha basit kaba taslak taştan yaptıkları  veya hazır aldıkları  küçük cam  güllelerle oynarlar. Büyükler yere para dikerler. Küçükler ise genelde elbise düğmeleriyle cam parçaları veya gazoz kapaklarını yere dikip, bunları güllelerle vurarak oynarlar.

Gülleyi atış şekilleri vardır. 1-Yerden vurma. Şehadet parmağını orta parmağın üstüne getirlerek yerden yere nişan alınır. 2-Havadan vurma. Avuç içine alınan bilye orta parmağın kıvrımında baş parmak ile havadan yere nişan alınır. 3-Elle atma. Avuç içine alınan bilye parmakla nişan almadan avuç içi ile yerdeki hedefe atılır.

Düğmelerin büyüklüklerine göre değerleri vardır. Pardesü düğmeleri onluk, ceket düğmeleri beşlik, kol düğmeleri ise birlik düğmedir. Oyuna, başta da bahsettiğimiz gibi oyuncular arasında, çabuk davranarak yüksek sesle Peşing birinci, Duk ikinci, Kankır diyen ise üçüncü olur. Bundan sonrakiler oyunda en son sırayı alırlar.

Oyuna kimin önce başlayacağının başka yolları da vardır. Para, düğme veya bir tarafı kuru diğer tarafı yaş olan yassı ve küçük bir taş havaya atılıp kura çekilerek de oyuna başlanır. Oyun alanına 1,5 veya 2 metre aralıklarla, para, düğme, gazoz kapağı veya cam parçaları dikey olarak konur. Her oyuncunun bir “tek” dikme hakkı vardır. Yere dikey olarak konan ve  “tek” diye isimlendirilen hedeflere, ellerindeki güllelerle, yerde  belirlenmiş bir noktadan nişan alarak vurmaya çalışırlar. Bu hedefleri vuran oyuncu vurduğu cismi kazanmış olur. Vuramazsa sıra ikinci oyuncuya geçer, o da vuramazsa üçüncü ve diğer oyunculara sıra gelir. Oyuncu iyi nişancı ise, “Tek” ve diğer oyuncuların güllelerinden birini birlikte vurabilir. Bu nedenle sıra kendisine geldiğinde hem “teki” hem de gülleyi vurabilmesi için, “tek ile gülle  Tewlehew” (Tek ile gülleyi  birlikte vuracağım) dedikten sonra nişan aldığı tek’ı ve gülleyi vurursa hem tekı alır, hem de vurduğu güllenin sahibi oyun dışı kalır. Eğer “Tek ile Gülle Tewlehew”  demeden hem “tekı”, hem de gülleyi vurursa, oyuncu “tek”ı alır ama vurduğu güllenin sahibi oyun dışı kalmaz.   Tüm tek’ler yani hedefler vurulduktan sonra oyun yeniden başlar. Oyunda kaç oyuncu varsa, yere  o kadar tek (hedef ) dikilir. Oyunun sonunda her oyuncunun kazandığı tekler sayılır en çok tek kazanan oyuncu birinci olur. Oyunun belli bir süresi yoktur oyuncular yoruluncaya kadar devam eder. Siverek’te bu oyunu yaşı 30-40 civarında olanlar da oynamaktadırlar.

 

DELEME

 

Deleme,  Siverek’te “topaç”a verilen isimdir. Deleme ile oynanan değişik oyun çeşitleri vardır. 1-1,5 metre çapında bir dairenin içerisinde kınnap denilen kalın iple döndürülen delemeleri, yine aynı kınnapla deleme dönerken, yerden yine kınap ile (İple) alıp avuçlarında zıplatarak döndürebilen ikinci deleme atışı yapma hakkını kazanır. Yerde dönen delemenin  dönüşünü kesmeden avucuna alıp çeviremeyen kişi yenilmiş sayılır ve delemesini çizilen dairenin ortasına bırakır. Diğer oyuncular delemelerini çevirirken, dairenin ortasındaki cezalı delemeleri hedef alarak  cezalı oyuncunun delemesini dövmeye başlarlar. Yerdeki deleme dairenin dışına fırlar yahut kırılırsa o zaman oyuncu yeniden oyuna katılma hakkını elde etmiş olur. 

            Siverek’te delemeyi gösteri şeklinde oynayan çocukları seyre doyum olmaz. Çünkü burada adeta şov yaparcasına yerde dönen topaç defalarca hızını kesmeden iple havalandırılır. İpin üstünde defalarca aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya, oradan avuca, sonra tekrar yerde çevirerek dakikalarca zevkli bir gösteri sunarlar. Bütün bu hareketler yapılırken delemenin hızı kesilmez, aksine artar. Maharet kimin delemeyi daha çok oyunda tuttuğu ile ölçülür.

  

LAHTİ- KOZA

  4 ve daha çok oyuncu arasında oynanır. Belli bir uzaklığa  “koza” denen yumurta büyüklüğünde yuvarlak bir taş konur. Her oyuncunun özenle seçtiği 10-15 cm çapında yassı yuvarlak ve rahatlıkla atılabilen “lahd” denilen bir taşı olur.

 Oyuna başlamak sırasını belirlemek için yaklaşık beş metre mesafede çizilen oyuna başlama çizgisinden bütün oyuncular lahdlerini kozaya atarlar. Herkes lahdini fırlattıktan sonra ölçüm yapılır. Koza taşına yakınlık derecesine göre sıralama yapılır. Kozaya yakın olanlar sırayla 1.2.3’ncü olacak şekilde oyuna başlarlar. Taşı (lahdi) kozaya en uzak olan kişi ebe seçilerek kozanın başına geçer. Koza biraz yüksekçe bir tümsekte olan taşın üzerine konur. Oyuncular sırayla kozayı hedefleyerek lahdlerini fırlatırlar. Birinci sıradaki kişi kozayı isabet ettiremezse bekler. İkinci kişi atışını yapar. İsabet yoksa o da bekler. Bu arada ebe lahdlerin, sahipleri tarafından kaçırılmasını engellemek için tetikte bekler. Oyunculardan birisi kozaya lahtını isabet ettirdiği zaman, ebe kozayı almaya koşar. Koza ne kadar uzağa fırlatılırsa oyuncuların işi o derece kolaylaşır. Çünkü ebe kozayı almaya koşarken daha önce isabet  ettiremeyen oyuncular el çabukluğu ile lahdlerini ebeye yakalanmadan alarak başlama çizgisine ulaşarak kurtulurlar. Kurtulamayacağını anlayan kişi ayağını lahdinin üzerine koyarsa  kaçmak için bir fırsatını buluncaya kadar öylece  beklemek zorundadır.  Bu arada ayağı ile lahdi bir seferde havalandırıp alabilen kişi de kurtulmuş sayılır. Serbestçe başlama çizgisine gider. Tutturamazsa, ebeye yakalanmadan tekrar ayağını lahdinin üzerine koyarak bekler. Oyun bu şekilde devam eder. Ebe lahdini almaya gelen birisini yakalayıncaya eli ile dokundu mu yakalamış sayılır) kadar değişmez. Oyun çizgisinin dışında ellenen kişi ebe olur. 

 

Lahdi Koza  Oynayan Çocuklar

  

DELLO

(Beş taş)

 Daha çok ev ortamında kızlar tarafından oynanır. Nadir de olsa küçük erkek çocukların da oynadığı olur. Pürüzsüz ve hafif yuvarlak, fındıktan biraz büyük beş adet taş ile oynanır. Oyuna başlama kurasından sonra taşları avucuna alan kişi bunları fazla dağıtmadan birbirlerine yakın gelecek şekilde hafifçe yere savurur. İlk oyuncu yerdeki beş taştan en uygun olanını eline alır. Hafifçe havaya fırlatarak taş havada iken yerdeki taşlardan birini alır. Bu şekilde yerdeki dört tane taşı avucuna alır. Taş havada iken yerdeki taşlar alınmalıdır. Birinci tur bu şekilde tamamlanır. Avuca alınan taşlar tekrar yere atılır.Yine yerden en uygun olan taş alınır ve taş havaya fırlatılırken bu sefer yerden ikişer tane taş alınır. Taşların kolaylıkla ikişer ikişer alınabilmesi için arada tek taş havaya atılarak yere düşmeden yerdeki taşlar birbirine yakınlaştırılır ve yerleri kolaylıkla alınabilecek şekilde düzeltilir. Havaya her taş fırlatmada yerden iki tane taş alınarak bu tur da tamamlanır. Üçüncü turda taşlar üçer üçer alınır. Daha sonra taşların dördü bir seferde alınır. Elindeki  beş taşı yere koymak için yine bir taşı havaya atarken onları yere koyar. Bu arada taşı yere düşürürse ikinci sefer oyuna başladığı zaman   baştan değil, kaldığı yerden oyuna devam eder.

 Dört taşı da birden alabilen oyuncu tüm taşları uygun şekilde  tekrar dağıtır. Sonra baş parmak ile işaret parmağını köprü yaparak yine bir taşı havaya fırlatma esnasında önce birer birer, sonra ikişer ikişer, üçer üçer ve sonunda  dördünü bir seferde parmak köprüsünden havadaki taşı yere düşürmeden geçirebilen oyuncu son olarak beş adet taşı iki avucuna alarak havaya fırlatıp ellerinin tersi ile onları yakalamaya çalışır. Ellerinin tersiyle tutuğu taşları tekrar havaya atarak iki avucuna birleştirerek içine alır. İşte bu son hamlede kaç tane taş yakalamışsa oyuncunun aldığı puan belirlenmiş olur. Oyun bu şekilde devam eder. Taşlar bir dahaki oyuna kadar özenle saklanır. Hemen hemen herkesin kıyıda köşede sakladığı temizlenmiş taşları vardır.

 

BEZIRGAN  BAŞI

  10 –12 kişi arasında oynanır. Üç aşamalı bir oyundur. Birinci aşamada takım kaptanları belirlenir. İkinci aşamada oyuncuların takımlara dengeli dağılımlarını sağlamak için seçmeler yapılır. Oyunun en neşeli aşaması bu kısımdır. Üçüncü aşamada takımlar belirlendiğinden, oyuncular başta oyuncu başları olmak üzere biribirlerinin bellerinden tutarak takım kaptanları el ele vererek takım halinde birbirlerini, çekerler.

Birinci aşama; Kaptanlar kendiliğinden veya istekliler  kura ile seçilirler. Kaptanlar seçildikten sonra bir köşede gizlice diğer çocukların duymayacakları şekilde  sadece her ikisinin bileceği birer şifre isim seçerler. Bu şifreleri kaptanlardan başka kimse bilmeyecek.

İkinci aşamada; oyuncuların takımlara dağılmaları için yapılır. Oyunun son kısmı güç denemesi olduğundan güçlülerin bir tarafta toplanmasını engellemek için yapılır. Kaptanlar ellerini kavuşturarak çocukların altından geçebileceği kadar bir köprü oluştururlar. oyuncular iki kaptanın ellerinin altından geçmek için sıraya girerler. Kendisine sıra gelen çocuk şu tekerlemeyi  makamla  söylerler.

 

-Bezırgan başı , bezirgan başı

-Aç kapıyı

-Bölük başıyam 

-Girım içeri                 

 

Köprüyü kuran grup başkanları ise şu tekerlemeyi yine makamla söylerler.

 

-Vallahi açmam

-Billahi açmam

-Bölükten korkmam

-İçeri almam

Kaptanlar bu tekerlemeyi söylerken  kollarını sağa sola ritmik bir şekilde hareket ettirirler. Bu arada sırası gelen oyuncu köprünün altından karşı tarafa geçer. Son oyuncuya kadar tüm oyuncular bu şekilde geçerler. Son oyuncuya sıra gelince, o da  aynı tekerlemeyi söyler ancak oyuncu başları;

 

-Vallah açarım

-Billah açarım

-Eğer geçmesen

-Alır kaçarım  

 

Deyip son oyuncuyu kollarının arasına alarak hapsederler ve yüksek bir sesle oyuncuya belirledikleri şifreleri  sorarak hangisini seçmek istediğini sorarlar. 

-Sen yıldız mı istisen, yoksa ay mı?

Oyuncu, yıldız derse şifresi yıldız olan kaptanın takımına dolayısıyla onun arkasında dizilir. Ay isterem derse, ay şifresini seçen kaptanın arkasına geçer. Seçmeler sıradaki tüm oyuncular bitinceye kadar devam eder. Bu şekilde takımlar belli olur.

Üçüncü aşama; Oyuncular zaten kaptanlarının arkasında sırayla dizilmişler. Bu aşamada her gruptaki oyucular birbirlerinin bellerinden  sıkı sıkı tutunurlar. Karşı karşıya gelmiş  takımlar başta kaptanları olduğu halde kuvvet denemesine başlayacaklar. Kaptanlar birbirlerine ellerini uzatıp var güçleri ve arkalarındaki oyuncuların da desteklemesiyle birbirlerini çekerler. Hangi grup diğer grubu yere yıkar veya kendi çizgisine çekerse, oyunu kazanmış olur.

  

KELANKUSİ

  

            Yağışların olduğu ve yağmura ihtiyaç duyulan mevsimlerde gençler veya çocuklar tarafından yağmurların yağması için, oyunla karışık bir çeşit yağmur duasıdır. Katılanların sayısı sınırsızdır. İki metrelik bir sopaya, artı şeklinde bir metrelik başka bir sopa  bağlanır ve bu sopaya kadın veya erkek elbisesi giydirilir. Çocuklar bu kuklayı ellerinde taşıyarak kapı kapı dolaşırlar. Önüne geldikleri kapıları çalarak aşağıdaki tekerlemeyi hep bir ağızdan makamlı bir şekilde tekrarlarlar;

 

“Kelan kusi  geldi geldi kapıya      

Ne ister

Allah’tan rahmet ister

Keçkuli kurban ister

Yek Ali Yek Ömer

Ser Doşega peğamber

Amin”

 

Ev sahibi kapıya gelinceye kadar bu tekerlemeler devam eder. Ev sahibi kapıya gelince elinde bir tas veya kova suyu damın üzerinden ya da kapıda kuklanın üzerine döker ve çocuklara çeşitli yiyecekler verir. Çocuklar bu defa başka bir kapıya giderler ve topladıkları yiyecekleri  hep birlikte yerler.

 

 

GOŞTEK

 

             Geniş ve düz bir sahanın içinde oynanır. Oyun keçi kılından yapılmış 3-4 metre uzunluğunda kalınca bir şeritle  oynanır. Oyuncular arasından biri çok zayıf diğeri güçlü iki kişi seçilir. Zayıf olan oyuncunun adı, et anlamında  “goşt”, diğer kuvvetli oyuncu da onun sahibi ve koruyucusu olur. Oyunda bir canlıya (burada goştek sözcüğü et anlamıyla canlıyı anlatmaktadır.) saldıran yırtıcı hayvanlar ve onu korumaya çalışan sahibi temsil edilmek istenir.

 

Keçi kılından yapılan kalınca bir şerit goştek adı verilen çocuğun ayağına bağlanır. Sahibi düğümlü ucu elinde tutar.           

             Goştek  denilen çocuk sahanın ortasında oturtulur. Goştegin sahibi ise şeridin düğümlü olan  ucunu elinde tutarak goştegın etrafında dolanır. Goştegi diğer oyuncuların saldırılarından korumaya çalışır. Goştege saldıranlar  akbabaların bir leşe saldırdığı gibi yaklaştıklarında çimdik atarlar. Adeta vücudundan et koparıyormuş gibi hareketler yaparlar. Canını acıtmaya çalışırlar. Goştegin sahibi elindeki ucu düğümlü şeritle goşteki korumaya çalışır. İpin ucu düğümlü olduğu için kime isabet ederse vücudunda morarma olur. Dışardan saldıranlar, hem kendilerini korurlar, hemde goştek’e çimdik  atamaya uğraşırlar. Her çimdik atıklarında: “Oh be ne güzel et”, diye seslenirler. Oyuncular bir taraftan goşteke saldırırlar, bir taraftan da kendilerini darbelerden korurlarken goştekin sahibini yakalamaya çalışırlar. Çünkü o daha önce onların canını çok acıtmıştır. Goştek sahibi ipi onların elinden kurtarmaya çalışır. Bu arada ipi birbirlerinin elinden çektikleri zaman goştek yerde sürüklenir. Bu çok tehlikeli bir durumdur. İp goştekın ayağına bağlı olduğu için sakatlanma ihtimalı bile vardır. Fakat goştek hızlı davranır ipi hemen ayağından çözerse kurtulur. Saldıran oyuncular ipi alırlarsa iple goştek sahibini iyice döverler. Goştek sahibi kurtulursa kaçar.

 

KIRIM

 

Yaz mevsiminde akşamları 7-8 kişi ile oynanır. Bir kişi kale olarak belirlenen duvar ya da herhangi bir direk önünde durur. Bu kişinin görevi oyuncuların kale olarak belirlenen bu yere yaklaşmalarını engellemektir. Diğer çocuklar kaleye saldırırken onları yakalayarak saf dışı eder. Oyun bu şekilde devam eder.

Oyun alanına sınır çizilebilir. Bu durumda oyun çabuk biter. Ancak kaçan oyuncuların alanına sınır konulmadığı durumlarda oyun gecenin yarısına kadar kovalamaca şeklinde devam edebilir. Artık iki kişi arasında uzak sokaklara iş uzadığından diğer oyuncular da dağılırlar.

 

KOLÇI   KAÇAKÇI

 

Bu oyun 4 ile 7’şer kişilik gruplar halinde  oynanır. Grupları  belirlemek için önce bir hakem seçilir. Hakem oyuncuların kollarını uzattırarak parmaklarından omuz hizalarına kadar karışla ölçer. Karışları sayarken, birinci karışta Kolçı, ikinci karışta Kaçakçı der, üçüncüde yine kolçi diyerek oyuncunun omuzuna kadar devam eder ve  karıçlar kolçıda biterse o oyuncu kolçı grubuna gider, kaçakçıda biterse kaçakçı grubuna dahil olur. Böylelikle “Kolçı ve Kaçakçı” diye iki grup belirlenmiş olur. Oyun gereği kaçakçılar, kaçıp saklanırlar. Kolçılar da kaçakçıları arayıp bulurlar. Kolçılar, arayıp buldukları kaçakçılara ellerini vurmaları gerekmektedir. El vurulmayan oyuncu oyun dışı olmaz. Kolçılar, bütün kaçakçılara el vurup onları oyun dışı bırakıncaya kadar oyun devam eder.

 

                     

                      x                               x

                                   o

      x     o          o             x

                    o            O              o

                      

                          o                 o

                                                         x

         ”                 x                      

 

Pazarcık’ta halk çalgıları ve oyunlar

Haziran 20, 2008
Yazar Asım ZİYA   
Pazar, 02 Mart 2008

HALK ÇALGILARI-OYUNLARI

HALK ÇALGILARI

Kültürel zenginliğimizin önemli ürünleri olan halk çalgıları bu zenginliğin bir göstergesidir.

Anadolu insanı türkülerle doğar, türkülerle yaşar. Acılarını, üzüntülerini, sevinçlerini, heyecanlarını, kahramanlıklarını hep türkülerle dile getirir. Delikanlılar genç kızlara olan tutkularını türkülerle ifade eder. Gurbette yaşayanlara özlemler türkülerle anlatılır. Ölen insanın ardından duyulan acı türkülerde kendini gösterir. Türküler çalgılarla dile getirildiğinde daha bir güzelleşir.

Pazarcık yöresinde kullanılan çalgılar:

Zurna : Düğünlerin, nişanların, eğlencelerin vazgeçilmez çalgısıdır. Şimşirden yapılır. Ucuna ince kamıştan yapılmış sipsi takılır. Zurnaya ötme özelliğini bu sipsi verir. Zurnayla bütün türkülerin ritmine ayak uydurulur. Zurnanın sesi oldukça gürdür. Zurna sesinin gelmesi orada düğün, nişan gibi eğlence olduğunu gösterir.

Davul : Söğütten yapılan kalınca bir kasnağın iki yüzüne keçi derisi geçirilerek yapılır. Bu deriler kasnağın etrafına takılan deri sırımlarla iyice gerilir. Davul çomak ve çubuk adı verilen araçlarla çalınır. Çomağın ucu topuzludur. Çomak özel bir ağaçtan yapılır.

Yörede davul çalana davulcu, zurna çalana zurnacı denir. Davulcu ve zurnacılar sadece çalmayla kalmayıp zaman zaman oyuna da eşlik ederler.

 Kaval : Yörede en çok kullanılan çalgılardan birisidir. Erik, ardıç, söğüt gibi ağaçlardan yapılır. Genellikle çobanlar kaval çalar. Kaval, yanık sesiyle zevkle herkese kendini dinletir.

Bağlama : Sadece yörenin değil, tüm Anadolu’nun vazgeçilmez çalgısı olan bağlama, daha çok saz olarak bilinir. Gövdesi dut veya ceviz ağaçlarından; kolu ise ardıç veya erik ağaçlarından yapılır. Telli bir çalgıdır. Yörede bağlama yapımında usta olmadığından bağlama daha çok  çevre illerden temin edilir. 

HALK OYUNLARI :

 Pazarcık ilçesi Osmanlı Dönemi’nden 1942 yılına kadar Gaziantep’e bağlı iken, 1942′ den sonra Kahramanmaraş’a bağlanmıştır. Bu nedenle folklorik yapısında Gaziantep ve Adıyaman esintileri hakim olmakla beraber kendine has folklorik özellikleri de taşır.

Yörede oynanan halk oyunları: tura, simsim (eski köy düğünlerinde), aşey (aşive).

Merik: Yine Pazarcık’a has sözlü halay oyunudur. Merik aslında bir ağıt türküsüdür. Fakat bazı çevreler bu türkünün aslını saptırarak  oynak- kırık havaya dönüştürmüşlerdir. Türkü, aslına uygun olarak ilk defa 1981 yılında Mustafa Kılıçlı tarafından figürleştirilerek halk oyunları ekiplerinde ağıt oyunu olarak oynatılmıştır.

Hadedi, , Kırıkhan, Demirci, Çamur Dökerek Sallama, Maraş Üçayağı, Meryem, Dokuzlu, Fatmalı, Mendil Oyunu, Konser, Solak İlçede oynanan diğer oyunlardır.  

YÖREDE OYNANAN EĞLENCELİK OYUNLAR 

Çifler (Yüzük oyunu) : Altışar kişilik iki grup halinde, sini içerisine dizilen 7 adet pelit çubuğu içerisinde birisine kömür parçası ile oynanan ( kış eğlenceleri ) oyunlarıdır.

Mello: Çelik- çomak oyunu

Kişkit oyunu : Çocuk oyunu, meşe sopalarla oynanan oyun.

Taş misket: Gülle. Eskiden özellikle uzun kış aylarında oynanan bir oyundur. Erkekler arasında oynanırdı. Oyunun başlıca aracı, adına gülle denilen, taştan yapılma miskettir. Bu gülleyi yapmak bir sanat işiydi. Önce uygun bir taş bulunur, sonra bu taş bir demir parçasıyla iyice yontularak yuvarlak hale getirilirdi. Yuvarlak hale getirilen bu taş, zımparayla iyice düzlenerek oynamaya hazır duruma getirilirdi.

Oyunun birtakım kuralları vardı. Oyun başlamadan önce dönemin en yüksek madeni parası belirli aralıklarla yere dikilirdi. Daha sonra “evelim” diyen elindeki gülleyle en önce atma hakkına sahip olurdu. Oyunun oyuncu kadrosu hakkında bir sınırlama olmazdı. Oyunda “kavalım” diyen en sona atar, “kaveloyum” diyen ise sondan bir önce güllesini atardı. Sıralama bu sözlere göre yapılırdı. Kavalım deyip de en sona atan kişi eğer yere dikilen madeni paralardan bir tanesini vurduğu zaman atmasına devam ederdi. Böylece bir avantaj elde etmiş olurdu. Bu oyun sırasında atıcı, güllesini atmadan önce atacağı yeri iyice ayağı ile düzler, atış psikolojisinin bozulmasını engellerdi. İyi atıcı, oynamaya başladığı zaman bütün enekleri (yere dikili madeni paralar) toplardı. Herhangi birisinin güllesini vurduğu zaman, güllesi vurulan oyundan çıkardı.   

Taş kızdırmaç: Eskiden televizyon gibi araçların olmamasından dolayı akşamları gençler bir araya toplanarak çeşitli oyunlar oynarlardı. Taş kızdırmaç da bu oyunlardan birisidir. Gençler önce ortaya bir ateş yakar, sonra bu ateşte yuvarlak, beyaz bir taş ısıtırlardı. Taş ısıtıldıktan sonra 8-10 kişi yan yana saf tutarak dizilirlerdi. Ortada duran kişi taşı olabildiğince uzağa atarak oyunu başlatırdı. Daha sonra dizili olan bu gençler etrafa dağılarak taşı aramaya başlarlardı. Taşı bulan kişi en yakınında kimi yakalarsa oyunun başlangıç yerine kadar onun sırtına binerdi..

Kıygo: Uzun kış aylarının vazgeçilmez oyunlarından birisidir. Bu oyunun en önemli kuralı, bir kişinin gözünün iyice bağlanarak ebe yapılmasıdır. Gözü bağlı ebeye oyunun diğer oyuncularından bir tanesi sert bir şekilde vurur ve ebeden kendisine vuran kişinin kim olduğunu sorardı. Ebe vuran kişiyi bilirse, ismi ebe tarafından söylenen bu kişi ebe olurdu. Bilemezse bilene kadar oyun bu şekilde devam ederdi.

Lölük (Lüle ): Bir  yassı taş üzerine dikilen yuvarlak taşın etrafında bir kişi ebe olurdu. Oyunun diğer oyuncuları belli bir mesafeye çizilen çizginin gerisinden, dikilen bu taşı vurmak için elindeki taşı atardı. Eğer bu taşı vurursa, ebe tekrar küçük yuvarlak taşı yerine dikmek zorundaydı. Ebe taşı dikmeye çalışırken, taşı vuran oyuncu da attığı taşını tekrar alarak oyun çizgisine ulaşmaya çalışırdı. Eğer bu işi yapamazsa, yani ebe taşı dikerek, kendisini çizgiye varmadan yakalarsa ebelikten kurtulurdu ve yakalanan kişi ebe olurdu.

Taş Dikme (Kürt Kalesi): Eşit sayıda iki grup arasında oynanan bir oyundur. Yaklaşık 50-60 m arayla iki tarafa üçer tane taş dikilir. Her oyuncu grubu kalesini seçerek, kalesinin tarafına geçerdi. Sırasıyla karşı tarafın kalesine taş atmaya başlarlardı. Üç taştan birsini yıkan oyuncu bir taş daha atma hakkına sahip olurdu. Eğer herhangi bir taşı yıkamazlarsa taş atma sırası karşı tarafa geçerdi. Bütün taşları deviren grup kale değiştirmek için karşı takımın oyuncularını kendi taraflarına çağırırdı. Herkes seçtiği bir kişinin sırtına binerek karşıya, yani yeni oyun tarafına geçerdi. Bu oyunun diğer bir kuralı ise, takım oyuncularından birisi taşlardan bir tanesini yıktığında, aynı takımdan bir başka oyuncu bütün taşlar yıkılmadan yıkılan bir taşı vurduğu zaman o taş tekrar dikilirdi. Yani hiç yıkılmamış hükmüne geçerdi. Oyunculardan biri bir taşla iki taşı birden devirdiğinde, rakip oyuncu “ikilik” dediği zaman taş tekrar dikilirdi. Eğer taşı deviren kişi, ikilik dediği zaman üç taş fazla atma hakkına sahip olurdu. Bu durumda taraflardan birisinin öncelikle ikilik kelimesini kullanması gerekirdi. Oyunun en zevkli tarafı ise yenen takımın, yenilen takımın sırtına binmesiydi.

Çelik: Yörede en fazla oynanan oyunlardan birisidir. Çok çeşitleri olmakla beraber en çok oynanan şekli şudur: Toprağa, yaklaşık 10 cm çapında, 7-8 cm derinliğinde çukur açılırdı. Oyunun araçları ise yaklaşık 40-50 cm’lik ve 15-20 cm’lik iki tane sopa idi. İki kişilik bir oyundur. Oyuna başlamadan önce “daraklama” denilen yöntemle, yani büyük sopanın üzerinde küçük sopayı saydırmakla, oyuna önce kimin başlayacağı belirlenirdi. Çok saydıran oyuna önce başlama hakkını elde ederdi. Oyuna başlayacak oyuncu, açılan çukurun üzerine çapraz olarak küçük sopayı yatırır ve büyük sopayı çukurun içine daldırıp bütün gücüyle küçük sopayı ileri doğru fırlatırdı. Diğer oyuncu ise küçük sopanın tahmini düşebileceği bir yerde beklerdi. Eğer küçük sopayı yere düşmeden tutarsa, oyun kendisine geçerdi. Tutamazsa düştüğü yerden, çukura çapraz yatırılmış büyük sopayı vurmak için küçük sopayı atardı. Büyük sopayı vurursa oyun yine kendisine geçerdi. Vuramazsa küçük sopanın düştüğü yerden, diğer oyuncu büyük sopayı alarak yerdeki küçük sopayı havaya doğru kaldırarak büyük sopayla üç defa vururdu. Küçük sopanın düştüğü yerden çukura kadar büyük sopayla ölçerdi. Kaç boy gelmişse, o kadar sayı almış olurdu. Sayma işi bittikten sonra tekrar daraklama denilen yöntemle üzerine sayı eklenirdi. Oyun bu şekilde devam eder, en çok sayıyı alan oyuncu oyunu kazanırdı.  

Yöresel Oyunlar….

Haziran 20, 2008

OYUNUN ADI : Enek Kozak Oyunu (Lalempe)

YAŞ GRUBU : 6-7-8 yaş grubu

GELİŞİM ALANI : Bedensel gelişim,Psikomotor gelişim

AMAÇ :Beceriyi ve dikkati arttırmak,bedensel gelişime yardımcı olmak
MATERYAL : Taş
parçaları

OYUNUN OYNANMASI:

Erkek çocukların oyunudur.Genellikle iki çocuk oynar.Çocuklar yassı taştan birer enek alırlar.Birde taştan yuvarlak bozak yaparlar.Bir daire çizerek kozağı o dairenin merkezine korlar.Biraz ileriyede bir düz çizgi çizerek atış yeri belli olur.Birisi eneği
n üzerine tükürerek öbür oyuncuya ‘’Yaşmısın,kurumusun?’’diye sorar.Eneğini havaya atar.Hangi oyuncunun dediği taraf düşerse o Burhani (ilk atacak) olur.Önce burhani çizgiden kozağı vurmaya atar.Vuramazsa öbürü atar.O’da vuramazsa kimin eneği kozağa yakınsa o önce kozağı vurur.Kozak epeyce gitmiştir.Sonra kendi eneği ile kozağın arasını ayağı ile ölçmeye ve ‘’ lalempe,lulempe,kundura biç’’ diye saymaya başlar.Kozağın yanına varınca oradan ötekinin eneğine vurmak için kendi eneğini atar.Eğer vurursa;’’Kırk üç’’ der.Bu defa oradan kozağı atar.Kozağı vurursa,kozağın gittiği yerle eneğinin arasını ayağı ile ölçmeye ve kırküç’ün üzerine saymaya devam eder.Sayısı elli’ye gelince :’’Elli,sayısı belli.Hasesi,husesi,…(semtin ağa’sı) ağanın tütün kesesi,ak enek ,boz kozak,sivri sinek,bir binek’’ der.O çocuğun bir sayısı olur.Oyun bu sayılardan en çok on adet yapılınca biter.Sonunda oyunu bitiren iki eneği üst üste,kozağıda eneklerin üstüne kor.Oyunu kaybeden bacaklarını açarak ,üst üste ,kozağıda eneklerin üstüne kor.Oyunu kaybeden bacaklarını açarak,üst üste duran enek bozağı açık bacaklarının arasına alır.Kazanan oyuncu arkadan gelerek üst üste duran enekler ve kozağa bir tekme vurur.Oyunu kaybeden o enekleri ve kozağı tekrar eski haline getirene kadar kazanan oyuncu arka arka gitmeye başlar.Kaybeden işini bitirip’de dönüp bakıncaya kadar kazanan arka arkaya gitmeye devam eder.Enekleri düzen oyuncunun bakması ile olduğu yerde durur.Önceden kararlaştırılan ceza eğer binmek ise yenilen oyuncu yenen oyuncunun durduğu yere kadar gider.Kazanan onun sırtına binerek enek kozağın bulunduğu yere kadar sırt’ta gelir.Ceza dövmeli ise kazanan oyuncu kaldığı yerden kaybeden oyuncunun sırtına vura vura ve ‘’Dan du du dan dan’’ diyerek enek kozağın yanına kadar gelirler.Oyun yeniden başlayarak devam eder.

————————————————-

OYUNUN ADI : Gazangup (Kazankup) Oyunu

YAŞ GRUBU : 6-7-8 yaşgrubu

GELİŞİM ALANI : : Bedensel gelişim,Psikomotor,sosyal gelişim

AMAÇ : Beceriyi ve dikkati arttırmak,bedensel gelişime yardımcı olmak
MATERYAL : EL topu

OYUNUN OYNANMASI:

En çok erkek çocukların oyunudur.Oyun oynayan çocukların adedi kadar bir duvar dibine ,el topun girebilecek şekilde,çukurlar eşilir.Bu çukurların ortasına diğerlerinden daha büyükçe bir çukur eşilir.Bu büyük çukurun adı Gazangup’tur.Kazankup’tan başka diğer çukurlar, oyuncular arasında taş tutularak taksim edilir.Çocuklardan 8-10 metre kadar uzak bir çizgi çizilir.Yine taş tutularak birisi ebe olur.Ebe bu çizgi üzerine çömelerek el topunu çukurlara doğru yuvarlar.Top kimin çukuruna girerse o çocuk gelerek ebenin omuzlarına biner.Top başka bir çocuğun çukuruna girinceye kadar ilk çocuk ebenin omuzuna oturur.Eğer yine ebenin omuzundakinin çukuruna top girerese alttaki ebe omuzuna binen çocuğun bacaklarına bir çimdik basarak:’’Bir oğlun yahut bir kızın oldu’’ der.Üstteki’nin ‘’ haberim var ‘’ demesi lazım,yoksa devamlı çimdik yer.Eğer top ebenin çukuruna girerse:’’Alttan üst’’ derlerve üstteki ebe olur.Bu defa alttan kalkan,yeni ebenin omuzuna biner.Bu atışlar sırasında top ortadaki büyük çukura girerse ‘’Gazang guuup’’ diye bağırır ve diger oyuncular etrafa kaçışır.Ebe koşarak kazankup’taki topu alır ve kaçan oyunculardan birisini nişan alarak atar.Top kaçan çocuğa değmiş ise ebe ona binerek veya döverek Gazangub’a kadar gelirler.Top hiç kimseye değmemiş ise ebe topun arkasından koşarak topu almaya gittiği yerde diğer çocuklarda gelerek Gazangup’a ellerler.Ebe yine ebe kalır.Oyun böylece devam eder gider.

———————————————————

OYUNUN ADI : İğnem Yitti İğnem Yitti

YAŞ GRUBU : 5-6 yaş grubu

GELİŞİM ALANI : : Bedensel gelişim,Psikomotor gelişim

AMAÇ : Beceriyi ve dikkati arttırmak,bedensel gelişime yardımcı olmak
MATERYAL : Sopa

OYUNUN OYNANMASI:

Kız çocukların oyunudur.İçlerinden biri ebe olur,birini de gelin yaparlar.Ebe eline bir sopa alır,uzakca bir kenara çakilir.Diğer çocuklar gelini aralarında sakalar ve çömelirler.Ebe elindeki deyneğini yere vura vura kanburunu çıkararak gelir,çömelmiş gruba :’’İğnem yitti,İpliğim yitti,İncili Kızım Nerelere Gitti,Ha,Huuuu’’diye yaklaşır.Çocuklardan biri sorar.’’ Ebe kızım nasıldı?’’ Ebe kızını şöyle güzeldi,böyle güzüldi,kaşları kara,gözleri ela,al al elma yanaklı…. diye tarif eder.Çocuklar :’’Kızının elini görsen tanırmısın?’’ diye sorarlar.Ebe ‘’ Tanırım’’ der.Bütün çocuklar ellerini teker teker uzatır,ebe bu elleri teker teker koklar,gelin olanın elini göstermezler.Kızının kokusunu alamayan ebe tekrar gezinmeye başlar,dolaşır,yine kümeye gelip aynı şekilde sorar,aynı hareketler yapılır.Üçüncü veya dördüncü gelişte gelinin de elini koklatırlar,ebe bunu tanıyarak :’’Hah,işte benim kızım ‘’der ve gelini elinden tutarak çeker,bir gülüşmeyle oyun böylece biter

—————————————————

OYUNUN ADI : Met (Çelik-Çomak) Oyunu

YAŞ GRUBU : 6-7-8 yaş grubu

GELİŞİM ALANI : : Bedensel gelişim,Psikomotor gelişim

AMAÇ : Beceriyi ve dikkati arttırmak,bedensel gelişime yardımcı olmak
MATERYAL :2 Deynek,Taş parçaları,küçük tahta parçası

OYUNUN OYNANMASI

Bu oyun erkek çocukların oyunudur.Aynı zamanda Anadolu da yaygın çelik çomak oyununu kendisidir.ancak Kayseriye has oyun deyimleri başka yerde kullanılmaz.Bilindiği gibi 60-70 cm uzunluğunda iki adet deynek kesilir.Bunların kalınlığı ele sığacak (3-4cm çapında) kadar olur.Yine bu kalınlıkta 4-5 adet de 8-10 cm boyunda çelik MET kesilir.Üzerine met koyabilmek için iki adet yassı taş bulunur ve birbirine yakın konur.Bu iki taşa kinne (kirne)denir.Aynı zamanda bu kinneye kale de denir.Deyneklerden biri kinnenin önüne konur,öbür deynekley de met çalınır.Burada çalmak : MET dediğimiz küçük çomakları,deynekle kinneden havalandırıp vurmak ve uzaklara MET ‘ i salmak anlamındadır.Çocuklar iki gruba ayrılıp taş tutarak bir grup kalede kalır,diğer grup çalınan MET’leri toplamak için aşağı adı verilen yere giderler.Kaledeki grubun ilk çocuğu bir MET çalar.Karşı taraf bu MET’i yere düşürmeden havada iken tutarsa kendi grubu kaleye geçer,diğer grup aşağı iner.kaleden çalınan met aşağıdaki grubun çocukları tarafından toplanıp kaleye atılır.Kaleye atılan met kalede kinne önünde duran deyneğe değerse o meti çalan çocuğun sırası bitmiş sayılır,met çalan yandı denilir.Sıra diğer arkadaşına gelir.Onunda .aldığı met kale deyneğine değerse veya meti çalamazsa onundasırası biter.Böylece kaledekiler sırsını tamamlarsa öbür grup kaleye geçer.Met çalma sırası biten çocuğa yandı denildiği gibi öldü denir.Kendinden sonraki arkadaşı ölen eşini iki defa met çalarak sağıltabilir.Böylece kalede met tutuluncaya veya cür’e gidinceye kadar durulur.Oyunda met’in gitmemesi istenen bir mevkie cür denir.Met oraya düşer ise ve o meti hangi grubun çocuğu alırsa o grup kaleye çıkar.Bu tür oynanan met oyuna YELDİRMELİ denir.Bir taraf (Kaledekiler ) bol bol met çalar,aşağıdakiler toplar.Bazen aşağıda met toplayanlar uzun mütdet kaleye çıkamazlar,usanırlar ve çalınan meti getirmezler.O vakit kaledekiler hep bir ağızdan :’’Bir met çaldım gelmedi,aynalı yüzük terledi’’diye meti getirmeyenleri kızdırırlar.Bundan sonrabaş tarafına vurarak meti havalandırır tekrar met çalar gibi uzaklara fırlatır.Tabii bu yerdeki meti havalandırmak çok güçtür.Bunun üç defa mete vurma hakkı vardır.Met biiir ,deyip mete vurmak zorundadır.Mete vurmazsa ve hemen :’’Ekmek yemiyeni ‘’diye konuşmazsa diğer hakları yanar ve sırasını kendinden sonraki eşine devreder.Mete vurmak şartıyla üç hakkını kullandığında meti kaleden hasım çocuğun bir sıçrayışta atlaya bileceği yer kadar uzaklaştıramamışsa yine hakkını kaybeder.Meti uzaklara üç vuruşta götürmüşse metin gittiği en son yerde şöyle sayılır Konuşmalar arasındaki her tire işareti birdeynek boyu olup sayı karşılığıdır.)Essol-essa-gını-gında-ade biiir.Gını-gında-ade iki gını gunda-ade üç diye kaleye kadar sayılır.Bu arada sayı sırası şaşırılırsa sayan ‘’Tu yağnışanı ‘’ der tekarar başlar.Bir grup kaleden inmeden kararlaştırılan sayıyı yapmak zorundadır.Tamamlamadan kaleden inerlerse yaptıkları sayılar yanar.Tekrar kaleye çıkışlarında yeniden sayıya başlar.Sayıyı tamamlayan kararlaştırılan cezayı karşı ekibi tatbik eder.Oyun böylece devam eder.Bu oyundaki sayıya maya adı verilir.Kaledeki eşlerin mayaları diğeri içinde geçerli sayılır.

————————————————————-

OYUNUN ADI : Seke Seke Ben Geldim Oyunu

YAŞ GRUBU : 6-7-8 yaş grubu

GELİŞİM ALANI : : Bedensel gelişim,Psikomotor gelişim

AMAÇ :

MATERYAL :

OYUNUN OYNANMASI

Kızların oyunudur.içlerinden biri görücü olarak ayrılır.Biride gelin olarak başına duvak verilir,kızların arasına katılır.Kızlar bir grup teşkil ederek otururlar.Gelinin önünü kapatırlar.Görücü kız karşıdan seke seke gelir ve kızlara hitaben :’’Seke seke ben geldim’’ der.Kızlar hep bir ağızdan :’’Sekmeden sefa geldin ‘’ derler.Aralarında konuşma şöylece devam eder.Görücü :’’Annem bir kız istiyor’’öbürleri’’ kızımız yok’’ ‘’ Tuz istiyor’’ ‘’Tuzumuz yok’’ ‘’Kızınız nerde’’ Gelini saklayarak :’’Hamamda’’ ‘’Çağırın gelsin’’ ‘’İncisi mercanı üzülür’’ ‘’İncisinin mercanının yerine bir beşli vererek ‘’ ‘’Olmaz’’ ‘’Olur’’ Görücü tek kız bu konuşma üzerine seke seke gider dolaşır yine seke seke gelir,aynı sözleri konuşur.’’Kızımız hamamda’’ Konuşmasına gelince görücü rölündeki :’’Kızımız hamamda yok ‘’der.kızlar ‘’Öyleyse dikenli tarlada’’derler.Görücü’’Voooov ayağıma diken battı,voooov ayağıma taş battı’’ diyerek topallaya topallaya uzaklaşır. Biraz sonra yine gelir tabii seke seke .Bu dafa kızların’’Kızımız çamurlu tarlada ‘’demesi üzerine görücü ‘’Voooov ayağıma çamur doldu’’diyerek döner uzaklaşır.Son gelişinde söze:’’Ağabeyim bir kız istiyor’’diye başlayınca ,kızlar ‘’Al öyleyse ‘’diye gelini aralarından çıkarıp görücüye teslim ederler,görücü kızı alır kaçar,biter

ÇOCUK OYUNLARI

Haziran 19, 2008
www.meb.gov.tr/indir/benimleoynarmisin/
1) Kuyu kazmanı:

En az 5 kişi ile oynanan oyunda her çocuk ellerindeki sopa ile daireler çizer. 1 sopa fazla vardır ve o sopayla ebeyi seçmek için her çocuk sopayı sektirir. En az sektiren ebe olur. Oyuncular kendileirne ait dairelerden taşmadan aralarında sopayı sektirmeye çalışır, sopa kendi çemberinden taşdığında ebe sopayı uzaklaştırmaya çalışır oyuncu da onu yakalamayı hedefler; diğer çocuklar hemen dairesine yönelip sopalarıyla sopayı oyun alanına getirene kadar dairesini kazarlar. Oyun bu şekilde devam eder. Sonunda en çok kazılmış daire sahibi oyuncu oraya gömülür.

İzleİndir

 
2) Köylü-Şehirli:

3 Kişi ile oynanan oyun bir röportaj oyunudur. Bir Sunucu şehirli ve köylü kadına yaşamları hakkında sorular sorar, köylü ve şehirli kadınların taklidi yapan çocuklar abartılı cevaplar verir.

İzleİndir

 
3) Uçak

Bir ebeleme oyunudur, 7 kişi ile oynanır. Ebe diğer çocukları yakalamaya çalışır. Yakalanan çocuklar uçak gibi kollarını açarak dururlar. Duran oyuncu ebe tarafından yakalanmamış bir oyuncunun bacaklarının altından geçmesi ile çözülebilir. Oyun ebenin herkesi yakalaması ile biter.

İzleİndir

 
4) Patlangaç:

1 kova çamur, en az 2 kişilik bir oyun. Çamurla toprak kap yapan çocuklar onu yere patlatır. En güçlü kim patlatırsa o yüksek bir puan alır. Sonuçta puanlar toplanır, kaybeden kazananı sırtında taşır.

İzleİndir

 
5) Üçgen Peynir dilimleri

2 kişilik bir oyundur. Kalem, kağıt gereklidir. İlk önce kağıdın üstüne noktalar konulur, sonra iki oyuncu noktaları karşılıklı olarak üçgen yapacak şekilde birleştirir. En fazla üçgeni yapan kazanır. Bunu anlamak için üçgen yapıldıkça içine isimin baş harfi yerleştirilir.

İzleİndir

 
6) Yattı Kalktı:

En az 6 kişi ile oynanan bu oyunda 1 cezacı vardır. Çocukların hepsi birer birer bir meyva ismi alırlar ve bunu birbirlerine söylerler. Dairede bağdaş kuran çocuklar diğer meyva isimli arkadaşının ismini söylerken yatıp kalkarlar bu şekilde hızlı olarak gelişen oyun ismi şaşıranın yanağının cezacı tarafından boyayla boyanması duraklar, sonunda en az boyanmış oyunu kazanır.

İzleİndir

 
7) Eski minder:

Gönüllü ortada çömelir, çocuklar etrafında el çırpıp tekerleme söyleyerek dönmeye başlarlar. Ortadaki gönüllü bir konu seçer ve çocuklar o konu ile ilgili taklit duruşları yaparlar.Aynı konu iki kere seçilemez.

İzleİndir

 
8) Cırtcak:

2 kişilik bir oyundur. Tebeşirle yere içi içe 3 kare, ve karelerin orta noktasından üst dış kare yüzeyine değecek 4 adet çizgi eklenir. Çizgilerin kesiştiği noktalara taşlar yerleştirilir. Taşlar birbirlerini damada olduğu gibi yemeye çalışır.Oyun 2 taş kalana kadar devam eder.

İzleİndir

 
9) Sıçratan Top:

En az 4 kişi ile oynanan bu oyunda ipin ucuna bağlı bir top vardır, bu topu savuracak kişiyi seçmek için oyuncular aralarında tekerleme söyleyerek eleme yaparlar. Ebe seçilir. Ebe oyuncuların ayak altlarına doğru topu sallayarak oyunculardan birini ebelemeyi çalışırlar.

İzleİndir

 
10) Alaylar:

En az 6 kız ile oynanan bu oyunda, iki gruba bölünmüş kızlar alaylar adlı tekerlemeyi söyleyerek, karşı karşıya yürüşürler. Tekerlemeyi kim sonlandırır ise(tekerlemede en son kimin ismi söylenirse) o karşı takımın el ele tutuşmuş zincirini kırmaya çalışır. Son kişi kalana kadar devam eden oyunda, kaybeden kişi göbek attırılarak cezalandırılır.

İzleİndir

 
11) 41 çubuk:

En az 2 kişi ile oynanan oyunda diğer çubukları kıpırdatmadan çubuk almak ana amaçtır. Bunu başaran ve en çok çubuk alan oyunu kazanır. Çubuğu alırken kıpırdatan sırayı rakibine kaptırır.

İzleİndir

 
12) Bezirganbaşı:

Bezirganbaşı tekerlemesi ile ebe seçilir. Oyuncular seçilen 2 ebe’nin kolları altından tekerleme eşliğinde geçerler. Başta verilen isimleri bilemeyenler ebelerin arkalarına geçerler ve 2 farklı takım oluşturulur. Ardından ortaya bir çizgi çizilir ve 2 takım çizinin gerisine ip ile kim düşecek çekişmesi yapar.

İzleİndir

 
13) Deli Kız:

7 kişi daire yaparak dönerler, ortada deli kız taklidi yapan bir kız vardır, dairede dönenlerin söylediği tekerlemeye cevap verir ve akışa yön verir.

İzleİndir

 
14) Pembe Nine:

Çocuklar bir daire kurarlar, ortadaki tekerleme sonunda evleneceği kişinin ismini belirler. Tekerleme eşliğinde “Pembe nine kızını almaya geliyoruz” derler, o da evet ya da hayır ile oyunu yönlendirir.

İzleİndir

 
15) Mendil Kapmaca:

Ortada mendili tutacak biri seçilir. Sonra çocuklar aldım verdim ben seni yendim oyunuyla iki gruba ayrılırlar. Çizgilerden çıkış yapan çocuklar arasında mendili yakalayan yakalayamayanı mendille ebelemeye çalışır.

İzleİndir

 
16) Hacı Yatmaz:

Ortaya bir sopa dikilir, çocuklar çevresinde daire olurlar. Herkes bir numara alır ve sopayı diken bir numara söyler ve numarası söylenen sopayı havada tutmaya çalışır.

İzleİndir

 
17) Çarşıya gittim:

Çocuklar daire kurararak yere çömelirler,İlk başlayan oyunca çarşıya gittim ile başlayarak neler satın aldığını söyler , diğerleride sırayla bir şeyler ekler ve aynı şeyleri sırası ile tekrar ederek akışın devam etmesini sağlarlar. Sırada şaşıran veya kelimeyi söylemeyi unutan kaybeder.

İzleİndir

 
18 ) Zanbur zumbur dayı:

Uzun eşek oyunun farklı bir modelidir. Yastık konumunda oturan zanbur zumbur dayı üstüne atlanan çocuk için bir meslek seçer ve o meslek için gerekli olan bir alet/edevat seçer. O meslek için ne lazımsa çocukların tekerleme ile söylemesini bekler. Seçtiği kelimeyi söyleyen çocuk yanar ve oyundan çıkarılır.

İzleİndir

 
19) Yedi Kremit:

Ortaya yedi kiremit konur, 2 gruba bölünen çocuklar bunu top atıp isabet ettirerek yıkmaya çalışırlar. İlk deviren diğer grubu topla vurma hakkını kazanır. Topla en çok kişi vuran grup kazanır.

İzleİndir

 
20) Sek sek:

Herkes tarafından bilinen sek sek oyunudur. İlk gidiş bitince sondan başa dönüş yapar. Başta çift ayak gidiş dönüşün ardından tek ayak gider ve tamamladığı karelerin içine ismini yazmaya başlar. Başkasının kutusuna basmadan gidiş dönüşü bitiren oyunu kazanır.

İzleİndir

 
21) Sekiz kuyulu taş:

2 kişi ve 16 şar 16 şar paylaştırılmak üzere toplam 32 taşla oynanan oyunda oyuncular önlerine karşılıklı 4 er çukur kazar ve her çukurun içinde 4 taş yerleştirir. Kura ile seçilen oyuncu başlamaya hak kazanır. Başlayan oyuncu kendine ait çukurlardan 4 taş alır istediği çukurdan başlayarak sırayla her çukura 1 er taş koyar. Diğer oyuncu da aynı eylemi tekrarlar. Bu taş yerleştirme esnasında kendi çukurunda 1 taş brakmayı başaran oyuncu karşısındaki diğer oyuncunun çukurundaki bütün taşları almaya hak kazanır. Rakibin taşlarını toplamayı başaran oyuncu kazanır.

İzleİndir

 
22) Beyaz kelebekler:

Daire olarak kelebek gibi dönen çocuklar, kol kola tekerleme söyleyerek dönerler…

İzleİndir

 
23) Çalı:

İlk önce uzak bir noktaya koyulan kozalağı vurmaya çalışarak oyuncular arasından ebe seçilir. Ardından oyun başlar ve herkes kozalağı elindeki taşla vurmaya çalışır, kozalağı taşıyla isabet ettiremeyen geri dönüp taşını almaya çalışır, bu sırada ebe taşını almak için geri dönenleri ebelemeye çalışır.

İzleİndir

 
24) Yağmur Yağıyor:

Arkadaşlar bu oyunumuzu oynayabilmek için en az altı kişi olmalıyız. Oyunumuz, karşılıklı iki grubun, şarkımızla atışması şeklinde. E biraz da oyunculuk istiyor. Oyunumuz kolay. Taklit yeteneğimizi geliştirirken, kendimizi karşımızdakinin yerine koymayı da öğreniyoruz.

İzleİndir

 
25) Topal Karga:

Bu oyunumuz için en az 5 kişiyle oynanır. İlk önce ebe seçimi yapılır ve ebe seçildikten sonra ortaya bir daire çizilir. Ebe olan arkadaşımız sadece bu dairenin içinde iki ayakla basabilir. Dairenin dışına çıktığı zaman tek ayak üzerinde diğer arkadaşlarını yakalamaya çalışır.

İzleİndir

Afyon-Nuh Kasabası

Haziran 19, 2008
“Yitirilen Değerler” yazı dizisini hazırlayan Hasan EŞME hocamıza sonsuz teşekkürler… http://www.nuhkasabasi.com

YİTİRİLEN DEĞERLER–46: KOVA OTU ŞAPKASI

 Kara hasırlık, kız sazı, samar, gındıra, kofa, hasırotu, kovalık adlarıyla 30–70 cm boyunda, çok yıllık bitkidir. Kümeler halinde gelişen kova otları silindirik ve sivri uçlu, içi boş veya yumuşak süngerimsi özle kaplıdır. Bataklıklarda ve sulu yerlerde 800–1830 m’ler arasında yayılış gösterir.

Uçlarının dikensi özelliğinden hayvanlar yemez. Bu yüzden sürekli su olan yerlerin eteklerinde sürekli bulabilirsiniz. Öküz veya beygir güderken, büyüklerle birlikte köyde başkalarına zarar vermesin diye tarlaya götürülünce eğlencemiz olan bitkidir.

Biz onu en çok şapka yapımında tanıdık ve sevdik. Bu işlerde bizden yaşça büyüklerin göstermesi ve yardımlarıyla şapka örümünü bitiripte başımıza geçirdiğimizde duyduğumuz sevinci bu günün çocukları en güzel bilgisayar oyununda duymuyordur. Bu otlar küme içinde ayrı ayrı boy verdiklerinden en uzunları yeteri kadar tek tek yolarak koparılıp hazırlanır. Giyecek kişinin kafasının büyüklüğüne göre önce sıkıca çemberi örülür. Kök kısımları bu çemberin içinden geçirilince örme yoluyla veya düğümleme yoluyla tutturulur. Bu işlem bitince boyu zevke göre ayarlanarak yukarıda uçlar aynı otla bağlanır. Görüntüyü bozan fazla uçlar bıçakla kesilir. Hazır duruma gelmiş şapkamızı artık kafamıza geçirebiliriz. Arazide olmanın en büyük mutluluğu gibi eğer köye az erken dönüyorsak arkadaşlarımıza caka satmaya bayılırdık. Arkadaşlarımızdan daha sonraki gidişlerde yerine getirilmek üzere ısmarışlar(sipariş) almak sevindirirdi.
 

 

YİTİRİLEN DEĞERLER–45: MENEVŞE(menekşe) TOPLAMAMenekşegiller familyasındaki Viola cinsinden 500 kadar, bir-iki ya da çok yıllık dayanıklı bitki türünün adı menevşedir. Diğer adları: Menekşe, menemşe, benevşedir. Bu türlerden 20 kadarı ülkemizde yetişmektedir. Doğada özellikle nemli yerlerdeki ağaç altlarında, ormanlık alanlarda ve taşların güney taraflarında kendiliğinden yetişen, güzel kokusu olan ve 10–15 cm. kadar boylanabilen, çok yıllık bir bitkidir. Bitki, bu güzel kokusunu, ancak koparıldığı zaman çevresine yayar. Kalp biçiminde koyu yeşil yaprakları; kış sonu ile ilkbaharda açan mor ya da seyrek olarak beyaz taçyapraklı çiçekleri; açık sarımsı kahverengi, minik, sert ve yuvarlak tohumları ve gene sarımsı kahverengi rizomu (kök gövdesi) vardır. Bitki, tohumlarıyla ya da rizomundan uzayıp toprağa yapışarak yeni bitki oluşturan kök saçaklarıyla çoğalır. Kokulu menekşe saponin, mentil salisilat, alkaloitler, flavonitler ve uçucu yağ içerir.

 Kasabamızda piknik alanının bittiği yerden çay boyunca Leylek Söğüdü’ne kadar olan bölümde, Yumrukaya Çayı’nın bazı yerlerinde ve Akbayrak’tan Asaraltı’na kadar olan kesimlerde kayaların güney yönlerinde ilkbaharın ilk dönemlerinde kendini gösterir. Yeşil yapraklar içindeki mor çiçekleriyle güzelliğine güzellik katar. Bizim çocukluğumuzda nişanlı kızlar yavıklılarına menevşe demeti yollardı. Böyle zamanlarda biz çocuklar önemli görev üstlenirdik.5–6 çocuk güle oynaya arada kavga ederek menevşe toplamaya gider, topladığımız menevşeleri yımırta, peynir vb. yiyecek karşılığında yavıklısı olan kızlara verirdik. Kızlar menevşeleri güzelce demet yapıp ortasına da sarıçiğdem çiçeği yerleştirerek yavıklısına yollarlardı. Bu demetler belirli bir süre elde tutularak ve koklanarak (özellikle yavıklının göreceği yerlerden geçilirken) gezilir. Daha sonra ceketin sol üstteki küçük cebine herkesin görebileceği biçimde yerleştirilirdi. Geçen yıllarla birlikte bu toplama-demetleme-yollama işleri de yitti gitti. İçinde menevşe geçen türkülerle birlikte bu güzel geçmişi anlatmakla önemli bir görevi yerine getirdiğimi sanıyorum.

 ÇİÇEKLER İÇİNDE MENEVŞE BAŞTIR/Sadık Taşucu-Mersin. Silifke

Çiçekler içinde menevşe baştır.

Güzeli gösteren göz ile kaştır.

Gurbete gidiyom mektup ulaştır

Mektup ile konuşalım bir zaman.
SARIÇİÇEK MOR MENEVŞE ZAMANI/Mahmut Güzelgöz-Şanlıurfa

Sarıçiçek mor menevşe zamanı,

Henüz gelmiş sarılmanın zamanı.

Çıkar balam goynundaki gümanı,.

Korkma balam korkma seni yemezler.
MENEVŞE KOYMUŞLAR GÜLÜN ADINI

Menevşe goymuşlar gülün adını, adını,
Almadım ben dünyada muradımı vay vay.

Allar geymiş ne yakışır Ayşe’ye Ayşe’ye,
Boyunu benzettim mor menevşeye vay vay.

GÜL MENEVŞE SENDEN ALMIŞ KOKUYU/Sivas Tokuş Köyü

Gül Menekşe Senden Almış Kokuyu,

Seninle Açarmış Dal Yarim Yarim.

Baharda Ayrılık Gurbetin Huyu,

Yaş Olup Gözlerimde Dol Yarim Yarim.
MENEVŞE BULDUM DEREDE/Kır İsmail Güngör-Adana

Menevşe buldum derede,

Sordum evleri nerede,

Üçbeş güzel bir arada.

 Menevşesi tutam tutam,

Arasına güller katam,

Nice gurbet elde yatam.

Menevşe kokulu yarim,

Kime arzedeyim halim,

Elimden aldılar yarim.

 

MENEVŞE/Karacaoğlan
Kadir Mevlâ’m seni öğmüş yaratmış
Çiçekler içinde birdir menevşe.
Bitersin güllerin hârı içinde
Korkarım yüzüne batar menevşe.

Yaz gelir de heveslenir bitersin
Güz gelince başın alır gidersin.
Yavru niçin boynun eğri tutarsın
Senin derdin benden beter menevşe.

Senin meskenindir kayalar sengi
Kokusu menevşe güldür irengi.
Aradım dünyayı bulunmaz dengi
Güzel yatağında biter menevşe.

Bakmaz mısın Karac’oğlan halına
Garip bülbül konmuş gülün dalına.
Kadrin bilmeyenler alır eline
Onun için eğri biter menevşe.

Yazımızı bir menevşe öyküsüyle bitirelim.

 Menevşe; her gün yakınıyormuş yanında ki, diğer çiçeklere:

 —Benim boyum neden kısa.

 —Oysa ben güzelim.

 —Benim neyim eksik,

 Diye ve başlamış dua’ya. Benim boyum da uzasın diye. Dua bu kabul olmuş ve boyu uzamış menevşenin. Bir gün bir yel esmiş ki, yel değil afet. Çiçek yıkan, ağaç söken cinsinden. Menevşe yer ile yeksan(düz, bir, aynı düzeyde, eşit)… Ve son sözlerini söylerken diğer çiçeklere:

— Ben ölüyorum.    Diye inlemiş. Diğer çiçekler:

— Anladın mı? Demiş.

— Boyun kısa olsaydı etkilemezdi bu rüzgar seni.

— Gözün yüksekler de olmazsa yaşar giderdin…

İşte menevşenin büyüklük sevdasının sonu dostlar… 26.04.2008

 

 
YİTİRİLEN DEĞERLER–44: ÇİĞDEM KAZMA     
    
Uzun ve sıkıcı kış günleri bitipte baharla birlikte sarı sarı, beyaz beyaz çiğdemler çıkardı ki insanın içi hep ümit dolardı. Doğada ender bulunan bu çiçeğin hem yumrularını, hem de yapraklarını yiyorduk. Çünkü çiğdemin, idrar söktürücü, kabızlığı giderici özelliğini de belki büyüklerimiz bildiğinden yememize ses çıkarmazlardı. Kısacası çiğdem bizim için değerli bir çiçekti. Küme küme çocuklar meşeden veya davşınaktan(pinar çalısı=ahurcuk) yapılan deynekleri akşam olmadan hazırlardık. Sabah erken saatlerde kafadar arkadaş kümesiyle anlaşarak köyün uzak yerlerindeki Akbayrak, Gökseki üstleri, Armıtçıl Özü gibi yerlere çiğdem kazmak için giderdik. Kayış yerine yular eskisi iplerden bellerimize sıkıca bağlayıp elinde çiğdem deyneği cenge giden asker gibi yola çıkardık.  Ekmek ve kuru soğanlardan azıklar hazırlanır, ellerimizde ısırarak veya çapıttan dikilmiş torbaya konup omzumuza asılarak yola çıkardık. Ayaklarımız çıplak veya çorapsız lastik ayakkabı içinde olurdu. O zaman örme yün çoraplar olduğundan koyunu olmayan evlerin çocuklarına çorap giyme sırası gelmezdi. İlkokula başlayıncaya kadar fistanla gezer yürürdük. Ceket, kazak pek tanımadığımız giyecek çeşitleriydi. Bu yüzden dayanıksız çocuklar olarak çabuk hastalık kapar, bademcikleri düşmüş, ısıtma tutmuş, keçeleşmiş, geğirleri(eğirleri) batmış, guluç durmuş vb. adlarla anılan üst solunum yolu hastalıklarından yataklara düşerdik. Kocakarı ilaçları ve yerel tedavi yöntemleriyle genelde beygir gübresine gömülerek, gır çayı içirilerek, mancar bekmezi yedirilerek, üzerlik tüttürülerek, boğazına et sarılarak, deriye çekilerek iyi edilmeye çalışılırdık. Ellerinde çiğdem deyneği olan beş arkadaş buluşup gâvur ininin arkasından giderek yukarılara çıkmaya başladık.

Yürüdüğümüz yerler boyunca her yer alabildiğince çiğdem doluydu. Altın gibi sarı, kar gibi beyazlık, yeşilin değişik tonları, lacivert renkler göz kamaştırıyordu. Çiğdemlere doğru koşmaya başladık. Biz beyaz çiğdemleri kazardık çoğunlukla. Onların kökündeki yumrular daha iri ve tatlıydı. Sarı çiğdemlerin çiçeklerini öteki çiçeklerin arasına süs olsun diye kazardık.
Deyneğin ucunu çiğdemin bir santim gerisinden toprağın içine doğru sokup geriye doğru eğdirince ve yarılan topraktan başıyla beraber çiğdem çıkıyordu. Sert olan yerlerde her babayiğidin harcı değildi çiğdem kazmak. Deyneğin arka kısmını göbeğine doğru denk getireceksin, ayaklarını yerden keserek hoplayıp bütün ağırlığını deyneğe vereceksin.

Bir.. iki.. üç.. ve çiğdem çıkar.

— Tüh le.. gırçıldı yav.
Çiğdem kazılırken bazen kafa kısmı çıkmaz, sadece üst bölüm sapı ile çıkar bunada ‘gırçılma’ derdik.

Çiğdem bağlarının bir kısmını ellerine bir kısmını ceplerine çiçekleri dışta kalacak şekilde koydular. Buz gibi ama oksijen dolu tertemiz kır havasında açık arazide gezerek geleceğin beceri ve dayanıklılığını kazanırdık. Ellerimizde deynek, ceplerimizde çiğdemlerle zafer kazanmış askerler gibi yoldan geçerdik. Sanki herkes bize bakıyordu. Evlerimize giderdik. Çiğdem kazma gezileri sabahtan ikindiye kadar sürerdi. Köye dönüldüğünde küçük kardeşlerimiz veya küçük komşu çocukları çiğdem çiğdem diyerek yanımıza koşuşurlardı. Ceplerden, torbamızdan veya fistanın eteğine doldurduğumuz çiğdemleri ortaya atardık. Onlar da paylaşmaya çalışırlardı. Çiğdemimiz az olursa onlara nazlanarak verirdik bu sırada aslında onlar sarı, beyaz, lacivert çiçekli çiğdemleri değil, küçük yüreklerindeki bembeyaz sevgilerini paylaşıyorlardı. İşte biz çocukları gelecekteki yaşama hazırlayan etkinliklerden biri. Çocukluğu kasabada geçenler bu durumu çok iyi bilirler sanırım.
10.04.2008

YİTİRİLEN DEĞERLER–43: CAN YANDI

Ferfine, gezek gibi yemek yeme, eğlenme ve oyunların sunularak
geçmişten geleceğe konuların ele alındığı toplantı gecelerinden
birisidir. Bunun için eli iyi kalem tutan biri ortaya çıkar,
‘yemekleri belirleyin bakalım’ diye bağırır. Orada bulunanlar sevdiği
yemeğin adını söyleyerek yazdırır. Liste üzerinde konuşup tartışılarak
ekleme ve çıkarmalar yapılır. Önce arabaşı yazılır, tavuk, börek,
turşu, kara havla, haşhaş havlası… Özetle aynı yemekten iki tane
olmamak kaydı ile on kişi var ise kişi sayısından iki eksik yemek
yazılır ufak kâğıtlara. İki tanede boş kâğıt içlerine atılır. Kâğıtlar
dürülüp orta yere atılır. Herkes uzanıp birer tane alır. Açıp
bakarlar. Kimin şansına ne çıktı ise listedeki yemek çeşitlerinin
karşısına yazılır. Belirlenen zamanda hazırlanmış yemekler oturulacak
misafir odasına toplanılır. Hep birlikte güle oynaya yemekler yenir.
Bu tür gelenekler bizim ilimiz ve civarındaki illerin köy ve şehir
merkezlerinde belki değişik adlar ile hep yapıla gelmektedir.
Güzel ve seviyeli toplantı. Karşılıklı sevgi ve saygı. Kuşakların
birbirleriyle kaynaşmaları. O sevgi, o saygı, o içtenlik şimdilerde
nerde? Gece canı sıkılan bir arkadaş saat 11′de 12′de çıkar gelir,
nazının geçtiği bir arkadaşa bir iki saat oturur, çaylar içilir,
yemekler yenilir, dertlerle sevinçler paylaşılır giderdi. Şimdi
gecenin on ikisinde kardeşine varsan belki kapısını bile açmaz; ne
dersiniz? Şimdi bu tür etkinlikler için zaman mı yok? İstek mi yok?
Bir arada oturup konuşmalar yok. Oturma yok, TV’ler insanları evlere
kapattı. Hoşsohbetler bitti. Sevgi saygı azaldı, neredeyse bitti,
bitiyor. Son dönemde bilgisayar oyunları ve iletişimlerde buna
eklenince insanlar kendilerini yalnızlığın kucağına tam atmış
olmadılar mı? 22.03.2008
 

YİTİRİLEN DEĞERLER–42: GEZEK

Uzun kış gecelerinin olmazsa olmazlarından biriydi. Adını gezmek eyleminden almıştır. Gezek sıralaması için kura çekilir. Kura işleminde de kibrit çöpü kullanılır. En kısa çeken gezeği üslenen kişidir. Gezek için belirlenen yemek çeşitleri hazırlanır. Bunlar gezeği üslenmiş olan kişinin durumuna ve gezeğe katılanların isteğine göre değişiklik gösterebilir. Arabaşı, et ve arabaşının yutulması için acılı et suyu, tatlı türü(kara havla, haşhaş havlası, tez bişti, ekmek
gadayifi, tel gadayif…),turşu, turp salatası genelde bu gecelerin belli başlı yiyecek türleridir. Sonra uygun olan mahalle misafir odasında toplanılır. En güzel sohbetler burada yapılır. Geçmişten anıların anlatıldığı gibi geleceğe yönelik tasarılardan da söz edilir. Hazırlanıp getirilmiş olan yemeklerin yenilmesinden sonra çeşitli oyunlar oynanarak gece bitirilir. Eski özelliğini yitirmesine karşın arada sırada yapıldığı gözlenmektedir.
07.03.2008
 

YİTİRİLEN DEĞERLER–41: FERFİNE

Kaynaklarda ferfinenin sözlük anlamına ulaşamadık. Halk kültürümüzde genel olarak geçmişten günümüze gelen belirli bir nedene dayanmadan ortaklaşa, uzun kış gecelerinde yapılan, harcamalardan her kişiye eşit düşen hisseli yemekli toplantılardır. Uzun kış gecelerinde, dost, komşu, ahbaplarla akrabaların birlikte,  kendi aralarında o güne has  hazırlanan her türlü yemeklerin yenilerek  gecenin geç saatlerine kadar sürdürdükleri erkeklerin yaptığı bu eğlenceye ferfine denilir. Ferfine köylerde çok yapılan gelenek ve hoşgörüye, sevgiye dayanan bir görgü kuralıdır. Ferfinede bir amaç da eğlenirken köy içi ve köyler arası birlik ve bütünlüğün sağlanması, köyde yapılabilecek çalışmalar için birlik oluşturulmasıdır. Yurdumuzun çeşitli yörelerinde ferfene, felfele, ferfana, ferfane, ferlere, harfana ve herfene gibi adlarla yapılan uygulamalar da genelde ferfineden ayrı uygulamalar olmayıp geleneğin çeşitlerini oluşturmaktadır. Bu etkinliklerde halk kültürümüzün en önemli özelliklerinden olan yardımlaşma, ortak hareket etme ve iyi komşuluk ilişkileri gibi çalışmaları bir arada görmek olasıdır.

Ferfine, işlerin azaldığı, Kasım ayının sonlarında başlar, Mart ayına kadar sürer. Gece geç vakitlere kadar oturup konuşan arkadaşlardan biri bir görüş atar ortaya… Der ki, “Arkadaşlar, gelin bir ferfine yapalım.”  Köyde bulunan 20’ye yakın odadan hoşgörüsü fazla olan veya küme içinde sahiplerinden odalar ferfinenin yapıldığı başlıca yerlerdir. Bu konuda odalar arasında tatlı yarışlar olup, bir odada ferfine yapıldığı duyulduğu zaman, muhakkak diğer odalarda yapmaya çalışır. Çünkü onlar için ferfine demek kafadarların uygun bir yerde ( genelde mahalle odalarında ) bir araya gelmesi ve burada sabahlara kadar seviyeli eğlencelerin yapılması; yüzük, aşık(kemik) oyunlarının oynanmasıdır. Yemeklerin yenmesi, güzel olan şeylerin konuşulması anlamına gelir.

Ferfine sırasında oynanan oyunların amacı eğlenceli bir gece geçirmektir. Ferfineye katılanlar yatsıdan sonra bir odaya toplanırlar. Selamlaşır, hal hatır sorar, ailelerde ve çevrede yaşanan güncel olayları konuşurlar. Kimin kızı kimin oğluyla nişanlanmış. Kimlerin gurbetten mektubu gelmiş köye nereden konuk gelmiş. Hatta kimin ineği bızılamış(buzağılamak) haberleri geçilirdi. Bazı yörelerde ise ferfineye yalnız evli olmayan delikanlılar katılır.  Gecenin ilerleyen saatlerinde odalar dağılır. Mahalle tam gecenin karanlığına gömüldü, gömülecek diye düşünürken birden bire bir hareketlenme olur. Tatlı bir koşuşturmaca başlardı. Gece tam bitmeden oda sakinleri her zamankinden biraz daha erken kalkar ve genelde de hep birlikte odadan çıkarlardı. Sen zannedersin ki sanki hepsinin de aynı anda uykusu geldi. Ama işin aslı ferfine yapacak olanlara alan açmaktı. Onlara odayı bırakmak için her zamankinden erken dağılırlardı. Zaten onlar çok iyi biliyorlardı ki hem odanın içinde hem de dışarıda onların odayı terk etmelerini bekleyenler var. Onlar odayı terk ettikten sonra odanın içinde kalanlar odayı yeni konuklarına hazırlarken, odanın dışındaki gözcü ise ferfineye katılacak olan diğer konuklara çoktan haberi uçurmuş olurdu. Kara havla, haşhaş havlası yapılır veya  kadayıf(ekmek veya tel) olurdu. Akşamüzeri evlerde; tavuklar pişirilirdi. Arabaşı (un kaynatılarak belli kıvama getirilir soğutulup dilim dilim kesilir ortası açılıp bol acı biberli sıcak et suyuyla) dökülür.  Ferfine etinin piştiği tencerede, tencere hakkı olarak o evdekiler için bir miktar et bırakılır ve onun parası alınmaz. Odadaki sobada yanmış meşe odunlarının közleri(kor) sobanın altından başlayıp önündeki çukur küllüğe çıkarılıp üstüne maşa uzatılır. Üzerine dilimlenmiş ev ekmekleri konarak kızartılır. Üzerine sadeyağı(tereyağı) sürülür. Kelik kelik(büyük peynir kalıbı) peynirlerde dilimlenir. Yanına kuru soğan kesilir. Arada kuru soğanlar küle gömülüp pişirildikten sonra sıfraya gelir. Şenlik havası içinde güle oynaya yenir. Su bir yandan sobanın üstünde veya gaz ocağının üstünde kaynar, arabaşının ortasındaki acılı et suyu azaldıkça ve soğudukça üzerine eklenirdi.  Daha sonra genel isteğe bağlı oyunlara geçilirdi. Oyunlarda yapılan muziplik ve şakaların duygu ve anıları yıllarca belleklerde yaşardı. Bunun aslı birlik, bütünlük ve bir tür sevgi, saygı dayanışmasıdır.

Oyunlar; bilgi yarışmaları, cezalı oyunlar, becerilerin sergilenmesi şeklinde kümelendirilebilir. Ustalık ve beceri oyunları bireysel ya da kümeler arasında yarışmalar şeklinde olabilmektedir. Yine müzik aleti çalabilenlerle uzun hava ve oyun havalarını özellikle güzel söyleyebilenler (maniler, türküler, taşlamalar) ferfineye renk katarlar. Bilinen oyunların dışında kişilerin kendilerinin bulup uyguladıkları oyunlar da ilgi ile izlenmekte, bunlardan beğenilenler o köyde her ferfinede yinelenmektedir. Bazen gençlik yıllarında oynadıkları oyunları konukların ve oradakilerin yoğun isteği üzerine oynayan yetmiş seksen yaşındaki eski tüfek amcalar hala o günlerin coşkusunu sergilemektedir. Genelde her oyunun sonunda bir ceza uygulaması (örneğin yenikleri kağnıya koşup üzerine yenenlerin binerek kağnıyı köyün bir başından diğer başına çektirmesi) vardır. Genellikle oyunlarda en çok ceza alarak dayak yiyenler oyuna ilk kez katılanlardır. Şakayla karışık uygulanan dayak hiçbir zaman şakanın ötesine geçmez. “Cız” oyunu bunun en güzel örneklerinden birisidir. Hangi oyun olursa olsun Türk insanının yaratıcılığı, saflığı ve kurnazlığı burada da kendini göstermektedir. Yeni bir oyun sergilemek isteyen bunu izin alarak sergileyebilir. Coşku doruğa çıktığında yöreye ait türküler söylenip soba maşası çalınmasıyla kaşık oyunları oynanırdı. Oyunlar beğenilirse ödüllendirilir, beğenilmezse cezalandırılırdı. Gösterdiği değişikliklerde yörelerin özelliklerini gösterir.

O zamanki insanlarımız konuğun önemini bizden çok daha iyi biliyorlar. Bunun için mahalle odaları yapmışlar ve onların oturma, ısınma, yeme, yatma gereksinimlerini karşılamaya çaba göstermişler. Odalarda yakılan meşe odunları köy korusundan, kömür, tüp(eskiden gaz yağı),elektrik ödemesi giderleri ortaklaşa karşılanır. Odaya sürekli çıkanlarla odayla yakından ilgilenenlerin birer göz dolavı(dolap) bulunur. Dolavında çayı, kahvesi, şekeri, çerez türü çeşitli yiyecekleri hazır dururdu.

Sofra bezleri serildikten sonra tahtadan durağan ayaklı olarak yapılmış sıfra( yer sofrası) kurulurdu. Yemek, konuşma ve oyunlar yoluyla bu gelenek tüm kırgınlıkların ferfine odasında unutulmasına neden olduğundan birlik ve bütünlük, kardeşlik duyguları güçlenmektedir. Aynı duygular komşu köylerden gelenler aracılığıyla köyler arasında da yayılmaktadır. Elektrik ışığı olmadığından sokağa çıkınca ve eve gidip gelirken fenerle (bir çeşit gaz lambası) yapılırdı.

Ferfineciler odanın anahtarını odanın sahiplerinden istediklerinde hemen verilirken zaman geçtikçe anahtarlar verilmemeye veya vermemek için bin bir dereden su getirilmeye başlanmıştı. Belli ki odanın sakinleri gençleri kırmadan reddetmek istemekteydiler. Nedeni ise aslında çok açık. Ferfine yapacağız diye toplanılıp ferfinenin özüne uymayan davranışlara girişilmesi, odada içki içilmesi ve sonucunda yaşanan tatsızlıklar, kirletilen odanın ve odadaki kullanılan eşyaların temizliğinin yapılmadan bırakılıp gidilmesi oda sakinlerini rahatsız etmiştir. Odada namaz kılındığından dolayı gençlerin bu tür davranışlarından oldukça rahatsız olunmuştur. Böylelikle odaların ışıkları da erkenden söner olmuştur. Bunun yanında gençlerin büyük çoğunluğunun şehirlerde yaşıyor olması, odalar yerine kahvelerde oturmanın seçilmesi bu güzel geleneğinde azalıp geçmişteki değerler içinde yerini alması kaçınılmaz olmuştur. Ferfinenin önemi ve sıra dışılığı şu güzel atasözleriyle ne güzel pekiştirilmiştir: Yarım yumurta ile ferfine olmaz. Yarım ferfineye girilmez.
24.02.2008
 

YİTİRİLEN DEĞRLER–40: UZUNEŞEK OYUNU

İki takımın oynadığı yöneticisi olan bir oyundur. Yönetici genellikle küme içindeki en kilolu kişidir. Yönetici direk olarakta adlandırılır. Uzuneşek direk olmadan oynanamaz. Direk sırtını bir ağaca veya bir duvara dayayıp sağlamca durduktan sonra yüzünü oyunculara doğru çevirir.
Oyuncular eşit sayıda iki takıma ayrılır. İlk “yatacak” takım kura ile veya sayışılarak belirlenir. Sayışma:
” İlli milli,
Doğan dilli,
Kaldır kapak,
Tohum, tüfek, fişek!”
biçiminde bir ona bir ötekine parmakla gösterilerek söylenir. Sayışmanın sonunda parmak hangi takımın oyuncusunu gösteriyorsa o takım yatar. Yatacak takımın ilk oyuncusu kafasını yastığın bacakları arasına sokarak omuzlarını yastığın bacaklarına dayar, takımın diğer üyeleri de kafalarını sırayla öndeki arkadaşlarının bacakları arasına koyarak, öndeki arkadaşların bacaklarına sarılarak
baş aşağı şekilde bir insan zinciri oluşturarak dizilir. Sıra sıra dizilen sırtlara atlamak için diğer takım sabırsızlık içinde beklemektedir. Çökertilmek için iştahımızı kabartan bu sırtlara uzunca bir mesafeden koşarak gelir ve zıplayarak lop diye bütün gücümüzle otururduk. Amaç eşeğin çökertilmesi olduğundan hep aynı kişinin üzerine atlanarak o kişinin direnci kırılmaya çalışılırdı.
Oyunları oynarken herhangi bir düzen ya da sıra olmazdı. Ekseriya oyunlar konusunda bir moda akımı vardı. Kimi oyunlara rağbet artarken kimi oyunlar o dönem için unutulurdu. Bazen bir oyun günlerce bıkmadan usanmadan istisnasız bütün çocuklar tarafından oynanırdı. Oyunlara karşı olan bu dalgalanmalı istek ve ilgiyi yaratan etkenin ne olduğunu bilemezdik.
Atladıktan sonra yukarıdakilerin hareket etmeleri yasaktır. Birinci amaç yatan takımı atlamanın şiddetiyle devirmektir. Devrilen takım yeniden yatar. Atlayanlar yere değerse kaybetmiş olup yatarlar.

Eğer yatan takım devrilmemişse ve atlayan takım oyuncularından hiç biri yere değmemişse atlayan takımın ilk atlayanı direğe parmaklarıyla tuttukları sayıyı gösterir. Bu sayı beşten büyük olamaz ve elin birisinin parmaklarıyla gösterilir. Yatan takımın başındaki de düşündüğü sayıyı bağırır ve eğer atlayanların gösterdiğini bilirse, atlayan takım yatar. Yoksa yatanlar yeniden yatar. Hareketli, neşeli, yorucu olan bu oyunlar yoluyla vücudumuzdaki durağan enerji kinetik enerjiye dönüşürdü. Çoğu oyunlarımız acımasızca ve kıran kırana oynanır, bu tarz oyunlarımızda karşı takım oyuncularına eziyet etmekten çok hoşlanırdık. Oyunlarımızda canımızın yandığı kadardan fazla karşımızdaki oyuncuların can acıtmaya uğraşırdık.06.02.2008
 

YİTİRİLEN DEĞERLER–39: BİRDİRBİR OYUNU

 

 

2 kişi ile 8 e kadar kişinin katılımıyla açık havada oynanan oyun türüdür. Oyun oynayacak çocuklar çember yaparak sayışma yoluyla ebeyi seçerler. Oyuncu çok olursa uzun sayışma sonunda:
İlana bak ilana.
İli düdük çalana.
Beni verme çobana.
Çoban yolu bu mudur?
İçi dolu su mudur?
Ben bu sudan geçemen
İncili boncuk seçemen.
Garadaşın Gızlanı
Bi çalıya kısdırdım.
Öpe öpe küsdürdüm.
Hap!
Hup!
Naneyi yut. 
diye gösterilen çocuk ebe seçilmiş olur. Buna yelekçi denir. Birçok oyunda olduğu gibi kendine özgü kuralları ve tekerlemeleri bulunmaktadır. Becerisi fazla çoğu zamanda en güçlü başka bir çocukta oyunbaşı seçilir.

Yelekçi yüzü yere paralel biçimde kafasını saklayarak eğilir. Qyunbaşı önce ellerini sırtına koyup atlarken yaptığı hareket ve söylediği sözler peşinden atlayanlarca yinelenir. Atlamayı yapamayan, yaptıktan sonra düşen, elleri yere değen veya sözleri doğruca söyleyemeyen ebe olarak ebeyle yer değiştirir. Oyunbaşı bütün hareketleri kendisi yapar ve sözleri söyler. Öteki oyuncular aynısını yapmak ve söylemek durumundadırlar. Arka arkaya dizilen oyuncular oyunu oynamaya başlarlar. Oyunbaşı ellerini ebenin sırtına vurarak onu düşürmeden atlarken ”birdirbir” der. Öteki oyuncularda aynı yolu izlerler. Oyunbaşı bu kez atlarken ”ikidir iki, tilkinin .iki biz gibi” der. Oyuncularda aynı şekilde atlarlar ve söylerler.

Oyunun sonraki aşamasına geçilir. Buradaki tekerleme ”üçtür üç, amcanın suyunu iç.” diye söylenir. Dördüncü atlayışta ”dörttür dört, dönde .okunu ört.” diye atlarken dönme hareketi sırasında .ötünü vurmadan atlar. Öteki oyuncularda aynı biçimde atlar. Beşlere geçildiğinde ”beştir beş, sen değmeden geç” diyerek atlanır. Ellerin iç kısmından başka yeri değen ebeyle değişir. Altıncıda ”altıdır altı, takga(şapka) yerine gondu” denip eldeki takga sırayla ebenin beline konur. Takga yerine mendilde konulabilir. Sonra ki atlama sırasında ”yedidir yedi, takga yerinden kakdı” denilerek sırta konulan eşya düşürmeden ele alınarak atlama sürer. Artık seçicilik ve beceri isteyen hareketler çoğalır. Sekizinci atlayışta ”sekizim seksek” diye atlayıp tek ayak üzerinde dikilirken öteki oyuncularda atlayışını yapıp tek ayak üzerinde dikilirler. Artık yetki oyunbaşınındır. Gidebildiği kadar tek ayak üzerinde sekmeye başlar. Yüksek yerlerden atlar. Bu bölüm çoğu zaman o kadar uzun sürerki oyun yerinden metrelerce uzaklaşılır. Bu bölümde amaç oyuncuları yorarak bir bakıma dayanıklılıkları ölçmektir. Dinlenme bile oyunbaşı isterse olur. Bu sırada ebe hangi oyuncunun kurala uymadığını oyunbaşına bildirmek zorundadır. Oyuncu kadrosu güçlüyse mahallenin sekerek tur edildiği çok görülür. Oyunun en uzun soluklu ve büyüklerce de zevkle izlenen, izlerken bahse girilen bölümüdür. Dokuzuncu bölümde oyunbaşı atlarken ”dokuzum durak” deyip atladığı yerde kalır. Sırası gelip atlayan oyuncu kendisinden önce atlayan bir oyuncuya değmeden ve kıpırdamadan beklemek zorundadır.

Onuncu atlayışta oyunbaşı atlarken “onum orak” diyerek orakla biçip çekme hareketini göstererek öbür yana atlar. Oyunbaşı isterse sırta bir eşya bırakır veya bırakılmış eşyayı alır. Öteki oyuncularda atlama sırasında aynı işi yapmak zorundadır. Onbirinci atlayışta ”onbirim bir yumruk diyerek atlarken ebenin sırtına yumruğunu vurarak atlarlar. Böylece sona eren oyuna yeniden başlanır. Ya tekrar eski çocuk yere yatar veya sayışma yoluyla yere yatacak belirlenir. Bu oyunun diğer bir kuralı da; oyunun neresinde olursa olsun kuralları çiğneyen (atlarken yanlış atlayan, ebenin dediğini yapmayan, düşen vs.) yelekçi sayılır ve yere yatar.
 

YİTİRİLEN DEĞERLER–38: İLİK OYUNU
 
Çeket, pontur, gapıt, sıkma düğmelerine bizim kasabada ilik dendiğini birçoğumuz bilir. Kendi oyununu ve oyuncağını kendin yarat dönemi olan bizim çocukluğumuzda işte bu düğmeler oyun yaşamında önemli yer tutardı. Evde giyilmeyecek kadar eski urbaların düğmeleri büyüklerin izniyle, çoğu zamanda gizli olarak kesilip biriktirilirdi. Oyun 2 ile 4 kişi arasında oynanır. Duvara çizilen daire içine ilikler vurularak en yakına düşürme sırasına göre oyuna başlama sırası belirlenir.2 ilik arasını ölçmek için karış veya belirli uzunluğu olan ağaç parçası kullanılır. Yuvarlak içine vurulup yere düşen iliğin yanına kararlaştırılan uzunlukta yaklaştıran oyuncu kendisinden önce oynamış çocuğun iliğini ütmüş olur.
 
İlik yerine madeni paranında kullanılarak oynanan oyunda artık geçmişte kalmış ve yaşlı kuşağın belleklerindeki yerini almıştır. 19.01.2008
 
YİTİRİLEN DEĞERLER–37: AĞAÇ ATA BİNMEK

Oyuncakların eğitim sistemimiz içindeki yeri eğitimcilerimiz tarafından tartışıla gelir. Oyuncak hazır mı verilmeli? Çocuk yaratıcılığını ortaya koyarak kendisi mi yapmalı? Ülkenin koşulları veya henüz tüketim toplumu koşulları oluşmadığından olsa gerek. Bizim kuşak ve üstünün hazır oyuncağı hiç olmadı. Evde aile bireylerinin, sokakta çocukları seven amcaların yardımı ve desteğiyle oynayacağımız oyunun gerekleri kendimiz tarafından ortaya konurdu. Söğüt ağacının dalları uzun, dikensiz ve tutmaya elverişli olduğundan at oyununda her zaman ilk sırayı alırdı. Kalın tarafından bir elimizle tutup iki ayak aramıza aldıktan sonra öteki elimize de atı sürecek kamçı yerine kullandığımız söğüt kımçısını alır koşmaya hazır beklerdik. Bizi yarışa sevk edecek bir yaşlı izleyicide varsa. Gücümüz yettiğince koşup atımızla birlikte birinciliği kazanmaya çalışırdık. Arada sırada kazanma-kaybetme yüzünden kavgalarımızda olurdu doğal olarak. 07.01.2008
 
YİTİRİLEN DEĞERLER–36: ARADAN ÇIKANA BEŞ PARMAK(İTTİRMEÇ)

Güz mevsimiyle birlikte işler azalır gibi olurdu. Ya da biz çocuklara öyle gelirdi. Sokak oyunlarının en kalabalık olanları ve çeşitleri bu dönemde olurdu. Mevsim gereği de yağmur çok yağardı. Oyunlar sırasında yağmur başladı mı belki çabuk kesilir diye pardıların altına sıralanırdık. Yağmur uzayacak gibi olursa yavaştan hareketlenme başlar. Herkes sağındakini-solundakini vücuduyla itmeye başlardı. İşte bu yeniş bir oyunun başlangıcıydı. Mahallenin tüm çocukları saklanmaya çalışıyor ama yer yetmiyor kimi açıkta kimi tam korunamıyor. Yan başlardan içlere doğru vücut hareketleriyle itme başlar canı acıyıp dayanamayan aradan çıkarak uçlara yeniden sıraya girerdi. İtme sırasındaki acıya dayanamayan veya ardan çıkmayı gururuna yediremeyen kişilerin üzerine gidilerek alnından çenesine doğru açık elle sıvazlanarak aradan çıkana beş parmak denirdi. Bu biz çocuklara aşağılanma duygusu gibi gelir aradan çıksak bile ağlamadan yeniden sıramıza geçerdik. Büyüdükçe bu sözü yakınımızdan ve uzağımızdan daha çok duyar olduk. Düzensiz harcamalarla veya çalışmayarak kendisini ya da ailesini zor durumda bırakan kişilerin işleri olumsuzluk gereği bozulduğunda yarı kızgınlık yarı acıma ile aradan çıkana beş parmak bir deyim olarak bizimle yaşar oldu.01.01.2008
 

YİTİRİLEN DEĞERLER–35: SALINGAÇ KURMA
Zaman zaman yine yapılmasına karşın artık unutulmaya yüz tutmaya başlayan bir eğlence türüdür. Genellikle dambaşılı avlusu bulunan evlerin kirişlerine urganların iki ucundan bağlanarak urganın aşağı gelen bölümüne minderle oturulacak yer yapılmasıyla oluşur. Bu iş yeni nişanlanmış gelin kızları eğlendirmek ve akrabalarıyla kaynaştırmak için düzenlenir. Daha kısa bir urgan parçasıyla arkasından iki kişi tarafından yukarı atılarak sallanan kişinin yeteri kadar hıza ulaşması sağlanır. Orta yaşın üstünde bir kadının eline uzunca bir sopa alarak sallanan geç kıza nişanlıysa “yavıklın kim?” değilse “sevgilinin adı ne-nerede çalışıyor-anasının bubasının adı ne?” gibi sorularla gönlünün kimde olduğunu ayaklarının altına vurarak öğrenmeye çalışırdı. İzleyicilerde kulak kesilerek genç kızdan gelecek her sözcüğü kendilerince değerlendirmeye çalışırlardı. Günümüzde sıradan bir iş görünmesine karşın o dönemde oldukça önemliydi. Şöyle ki yavıklı kız yavıklısının adını, sevgili sevdiğinin adını, gelin ve gelin kız kayınta ve kayınnasının adını yüksek sesle söylemezdi. Söylemişse en büyük ayıp gibi karşılanırdı. Yavıklı kız kazara yavıklısıyla karşılaşacak duruma gelirse karşılaştırmamak için bütün komşu kadınları ve kızları kendilerini birinci derecede görevli sayarlardı. Unutmayın ki uzun yıllar boyunca aynı evde oturdukları gelinin sesini duymadan ölen kayıntalar olduğu konuşmalar sırasında ortaya atılırdı.03.12.2007
 
YİTİRİLEN DEĞERLER–34: YÜZÜK SAKLAMA
 
Uzun kış gecelerinin vazgeçilmez oyunlarından biriydi. Odalarda
toplanılırdı. Bu oyunun en önemli özelliği bir yandan bol seyircili gibi
görünmesi, öbür yandan orada bulunanların tümünün oyunun elemanı yani oyuncu
olmasıdır. Çünkü oyuncular dışında kalan kişilerde oynayan takımlardan
birinin taraftarı olmak zorundadır. Oyuncunun kazandığı ödüle veya cezaya
ortak olur. Odanın orta yerine veya büyük sekinin ortasına odada bulunan
havlu, ceplerdeki mendiller(yağlık), başlardaki örme takkalar çıkarılır.
Oyuna başlayacak ekip belirlenir. Ekip içinde en hızlı ve gizlemesini bilen
kişi ortadaki gereçleri eline alıp içine yüzük saklıyormuş gibi yaparak yere
koyar. Saklayıcı eline aldığı varlık içine yüzüğü yavaş yavaş saklamaya
çalışırsa buna yumurtlatma denilir ki bu davranış hoş karşılanmaz. Bazen
daha saklanırken yüzük boşa geliverir ve tık! Sesini topluluk duyar. Bu
saklayanın en büyük korkusudur. Yüzük ilk saklanan yerde bulunduğunda kazığa
oturtma biçiminde tanımlanır. Saklama işi bitince saklayanlar az arkaya
çekilir. Şimdi alan karşı ekibin olmuştur. İlkinde bulmak istiyorlarsa
saptadıkları eşya güldeste diye kaldırılır. Orada değilse kalanların hepsi
saklayan ekibe ödül yazılır. O yüzden önce boşlar saptanıp kaldırılmaya
çalışılır. Doğru bilindiğinde saklama sırası öbür ekibe geçer. Bu işlem
ekiplerden birisinin oyunu bitirecek sayıyı bulmasına kadar sürer.
Asıl oyun yeni başlayacaktır artık. Çünkü yenen ekip istediği cezayı
uygulamakta özgürdür. Cezaya karşı çıkılamaz. Cezalardan önemlileri veya acı
çektirenleri: İçki masası kurma, tarla sürgüleme, asker talimi, demiryolu
döşeme, kadın kılığına sokup kahve pişirtme… vb.
Bu oyunla ilgili çarpıcı ve düşündürücü bir öyküyü kasabamız halkından
İbrahim Oruç’tan dinleyelim. Yüzük oyununda verilen cezalar köyden köye
duyulur ve anlatırlardı. Komşu kasabada yüzük oyunu bittikten sonra yenilen
tarafın ekip başına eşini çağırıp kahve yaptırdıktan sonra dağıtmasını
ister. Ortam gerginleşir. Oyun arkadaşları bu cezadan vazgeçmesini isterler.
Ama olması için diretir ve dileği yerine getirilir. Bir başka oyunda ise
geçen kez yenilen küme yenmiştir. Öbür kümenin başını domuz düzmelerini
ister. Domuz düzülür. Toprağı burnuyla kazması ve afıyan(haşhaş) kozalarını
yemesi istenir. O bu işlerle uğraşırken karşı ekibin oyuncularıyla konuşma
başlar. İreşber (rençper) tarlasında gördüğü domuzu ne der, der? Onlarda
vurur derler. Oda tüfeğini ateşleyerek oyuncuyu vurur. Öldürür.İşte acı ama
gerçek. Düğünlerde atılan maganda tüfekleri de eğlenelim derken gün geçmiyor
ki yaralıyor veya öldürmüyor mu? 03.09.2007
 

YİTİRİLEN DEĞERLER-33:  DOKUZTAŞ OYUNU

 


Yandaki gibi iç içe üç kare çizildikten sonra ortalarından birleştirilince oyun tablomuz yapılmış olur. Her iki oyuncunun dokuzar taşı olur. Sırayla kesişim yerlerine birer taş koyarlar. Buna taş düşme denir. Kural düşme sırasında üçleme yapılmaz. Zaten birbirinin üçlemesini engelleyecek biçimde düşmeye çaba  gösterilir. Düşme işlemi bitince ilk düşenden başlayarak sırayla birer taş oynar. Üç yapan kişi arkadaşının taşından kendi oyununa en zarar verecek taşı yerinden alır. Buna taş yeme denir. Oyun sürerken taş sayısı üçün altına inen oyunu yitirmiş sayılır. Bu oyunda baştan konuşulmamışsa iki taraftan biri yenilgiyi kabul edinceye kadar sürer. Kendi oyunun yönetme ve arkadaşının ataklarını boşa çıkarma uğraşısı yönüyle satranç oyunuyla benzerliği vardır. Bu oyunda geçmişte kalan oyunlarımız içinde yerini almıştır.13.08.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER-32:  BEŞ TAŞ OYUNU(LAPA)Beş yuvarlanmış taşla oynanır. Kızların çok oynadığı bir oyun türüdür. Üzeri
pürüzsüz kaygan çay taşları tercih edilir. Oyuna başlayacak oyuncu
sayışmayla saptanır. Eline aldığı beş taşı elini yana çekerek dağıtır. Buna
apsa denilir. Bir taşı eline alarak onu havaya atarken ötekini yerden
diğerini de düşürmeden alır. Yerdeki taşları bu şekilde düşürmeden alırsa
öteki aşamaya geçilir. Birincideki gibi apsa denilerek taşlar yayılır.
Elindekini yukarı atarken yerdekileri ikişer ikişer iki defada alır. Üçüncü
apsa sonrası üçünü bir defada kalan biri alır.Dördüncü apsada taşın birisini
havaya atıp dördünü yere bırakırken attığı taşı tutar. Sonra onlar avucunun
içindeyken birisini havaya atıp işaret parmağıyla toz siler gibi yere
dokundurduktan sonra, attığı taşı tutar. Beşinci apsada taşların uygun
yerine sol elinin başparmağı ile orta parmağını köprü yapar. İşaret
parmağını orta parmağın üzerine bindirir. Uygun bir taşı sağ eline alıp onu
yukarı atıp aşağıdaki taşlardan birini köprüden sağ el parmaklarıyla
dokunarak öbür tarafa geçirip attığı taşı yeniden tutmak zorundadır. Bunu
oynarken takılan oyun sırasını arkadaşına verir. Bu aşamaları bitiren oyunu
kazanmış olur. 03.07.2007
 

YİTİRİLEN DEĞERLER-31: ÜÇTAŞ OYUNU

 

 

 

 

Tebeşir, kiremit kırığı, odun kömürü parçası veya pil kömürü ile yanda görülen şekil düzgün bir yüzeye çizilir. İki kişiyle oyun oynanır. Oyuncular üç tane birbirine benzer araç edinirler. Bu onların oyun taşlarıdır. Kesişme noktalarına birer birer taşlar sırayla konur. Buna taş düşme denir. Taşlar karşılıklı düşülürken üçleme yapılmaz.  Düşme işlemi bitince atlamadan bir kesişme noktasından ötekine sıra atlamadan çapraz gitmeden çizgi boyu ileri geri, sağa sola oynanabilir. Taşların üçü de aynı doğru üzerine getirildiğinde üçlenmiş olur. Üçleyen oyunun bu aşamasını kazanmış demektir. Kaç sayıda çıkılacağı konuşulur. Belirlenen sayı kadar kazanan oyununu tümünü kazanmış olur. Oyun yerinin bolluğu ve kısa sürede oynanabilirliğinden dolayı çok sık oynanan oyunların başında gelmektedir. 19.06.2007

 

YİTİRİLEN DEĞERLER -30: TAŞLAR ÜZERİNDE KINA YAKINMA

Kına nedir diye soru yöneltsek pazaryerindeki satıcılarda paketler halinde veya çuval içinde pazarlanan ellere saçlara yakılan süs maddesi diye tanımlarız. Kına, saç, tırnak gibi bölgelerin boyanmasında da etkili maddedir. Yer yer kumaş boyası olarak da kullanılmaktadır. Kınanın kullanıldığı deri üzerinde yarattığı bazı yararlar var. Birincisi derinin üstünü sertleştirir ve de kolay kolay terlemez. İkincisi, kınalı el ya da ayağa dışardan gelen ısıya karşı serinletici bir özellik taşır.Tümümüz biliriz. Kasabamızda irili ufaklı taş ve kaya parçaları çoktur. Bu taşların üzerinde ne vardır diye sorsak birçoğumuz biraz düşündükten sonra kuzey taraflarında yosun vardır diyebiliriz. Başka diye sorduğumuzda özellikle genç kuşak bilmiyorum anlamında ya ağzıyla cık edecektir veya omzunu çekip kaşlarını kaldıracaktır. İşte birçoğumuzun bilemediği bu varlık kınadır.

Kasabaya vardığınızda taşların yüzeylerini görerek -bakarak inceleyin bakalım. Bunların üzerinde çok sevdiğimiz iki çeşit kına türü vardır. Birisi açık yeşil tonunda ota benzer taşların üzerinden yolunarak toplanır. Az suyla ıslatılıp avuç içlerimizde yuvarlaya yuvarlaya bunların kına rengi olan açık kırmızı rengi ellerimize geçiririz. Çocukluğumuzda su taşımak için şimdiki gibi çeşitli ve bol kaplar olmadığından ıslatma işini tükürüklerimizle yapardık. Sonunda incelenip en kırmızı olan elin sahibi başarılı seçilir. Seçilenin başarısı çocuklar arasında ayrı bir gurur kaynağı olur.

İkinci kına türü taşların üzerinde yapışık olarak adeta resim çizilmiş gibi durur. Bunu yakınmak biraz daha çok emek ister. Taban tarafı düzgün üstü elle rahat tutulacak küçük bir taş parçası bulunur. Kına olan taşın üzerine tükürülüp küçük taş üzerine sürtüle sürtüle kına oradan çıkarılıp avuç içine veya parmakların üstüne konup yakılacak yerlere dağıtılarak kuruması beklenir. Önce yeşile çalan renk kurudukça dökülür ve kırmızı ton görülür. Bunda da çocuklarca inceleme yapılır. En başarılı olan sözle hoşnut edilmeye çalışılırdı. Evlerimize döndüğümüzde arada sözle ödüllendirilir. Çoğu zamanda cezalandırılırdık. Demekti o andaki duruma göre değişen bir işlem oluyordu. Bu çalışmalarda yardımlaşma olayları da çok olurdu. Kına işini bitiren çocuk bir başka arkadaşına yardımcı olmaya çalışırdı. Dostluk şölenine geldiğinizde veya kış mevsimi dışında kasabaya geldiğinizde deneyin isterseniz. Kim bilir? Belki sizde seveceksiniz. 30.05.2007
 

YİTİRİLEN DEĞERLER -29: PATLANGAÇ
Yapıcılık, yaratıcılık, kendine güven ve yarışma duygusu gibi birçok işlevi içinde barındıran oyunlarımızdan biriydi. Zaman içinde annelerin titizliği ya da hazır satılan amerikan çamuru yerini alarak yitiklere karıştı. Bunun için sakız çamuru dediğimiz killi çamur gerekir. Buna en elverişli çamurda koca bahçe dediğimiz şimdi pek ekim-dikim yapılmayan yerde bulunur. Buradan aldığımız çamurları zemini düzgün, güneş gören bir yere götürürdük. Kış sonuyla ilkbahar içinde oynandığından soğuktan korunması gerekir oyuncuların. Çamur yere çarpa çarpa özleştirilir. Sonra güveç tavası biçiminde yapılıp hızlıca ağzı yere gelecek biçimde çarpılır. Pat diye ses çıkarıp üstte bir delik açılır.Açılan deliğin büyüklüğü patlatan kişinin şekil verişine, güzel çevirip kapatarak vurmasına göre değişir. Karşıdaki oyuncu bu deliği çamurla kapatmak zorunda olur. Sonra karşı oyuncu aynı şekilde yapar. Çamuru biten oyuncu arkadaşlarından ödünç çamur alabilir veya oyundan çıkar. Bu oyun bittiği veya usanıldığında çamurlar küçük kartopları biçiminde duvarlara atılıp yapıştırılır veya değişik oyuncaklar yapılıp uygun bir yer bulunabilirse bırakılır. Sonrada çamura bulanmış ellerimizi temizlemek için çeşmelerin aharına koşulurdu. Birden oluğa yönelirsek büyüklerimiz izin vermezlerdi. Hayvanların içeceği sular bulanacak da hayvanlar susuz kalacak diye. Çünkü hayvanların ve insanların su gereksinimleri bu çeşmelerden karşılanıyordu. Uygun yeri, zamanı ve çamuru bulduğunuzda çocuklarınızla bir deneyin isterseniz. Ne kadar mutluluk verdiğini tadacaksınız.
24.05.2007
 
YİTİRİLEN DEĞERLER -28: BOSTAN DİKME

Evcilik oyunu içinde veya bağımsızca oynanabilen bir yaz mevsimi oyunudur. Bostan yurdumuzun birçok yerinde bağ-bahçe anlamında kullanılırken kasabamızda karpuz anlamında kullanılmaktadır. Bu iş için ana malzeme toprak (sokaklar taş döşeli değildi), su bardağı idi. Su bardağı olmadığı zaman pabuçlarla, ağza doldurulan suyun boşaltılmasıyla su taşınırdı. Önce bahçe duvarı toz yığınıyla çevrilir. İçindeki tozlar içeriye koni biçiminde yığıldıktan sonra tepeden dirsek uçlarıyla bastırılarak çukur açılırdı. Bu çukurlar taşmayacak şekilde suyla doldurulur. Suyunu çekince çanak çıkarılır bir köşeye sıralanırdı. Kalan tozlar toparlanır ve bir kişinin dışında herkes çeşmeden su getirmeye koşardı. Kalan kişi gelen suları yapılan bostanları bozmadan tüm bostanı sulamakla yükümlü olurdu. Oyun bitip dinlenildikten sonra yapılanları bozmakta ayrı bir eğlence olurdu Biz küçük işçi oyuncular için. Çocuk gördüğüne göre iş yapar denir ya. İşte çocukları geleceğe hazırlayan bir oyun türü daha. Ancak yitirdiğimiz değerlerin içinde yerini alanlardan. 17.05.2007
 
YİTİRİLEN DEĞERLER – 27. DALYA
Yedi toprak testi kırığı büyüklüğü birbirine yakın parça, küçük top ve iki kümeden oluşan oyuncularla oynanır. Oyuncular saymaca, tekerleme veya aldım-verdim yöntemiyle kümelere ayrılır. Oyuna başlayacak küme testi kırıklarından birinin üzerine tükürülerek yazı-tura atar gibi saptanır. Dalya taşları dikilip top atılacak yer ortaklaşa belirlenir. Oyuncular üst üste yığılmış taşları vurup yıkmak için topu belirlenen uzaklıktan atarlar. Dalya yıkıldığı an top atan takım dalyayı topla vurulmadan yapmaya, yelen takım ise dalya yapılmadan karşı takımın oyuncularını topla vurmaya çalışır. Dalya yapılırsa aynı oyuncular, yapılmadan vurulurlarsa karşı oyuncular topu atmaya hak kazanır. Beş el dalyayı bulan taraf oyunu kazanmış olur. Oyun başında ne konuşulmuşsa yenilen takım onu yapmak zorundadır. Genellikle yenen takım karşı takımı çiter. Çitmenli yenilenin elini yüzüne ve gözlerine kapatıp yenenin elinin üstüne başparmağıyla yuvarlak yaptığı orta parmağını ileri fırlattırarak vurmasıyla başlar. Vurduktan sonra iki elinin aynı parmaklarını kaldırıp ötekileri kapatır. Gözünü kapatan da aynı parmakları kaldırıncaya kadar çitilmesi sürer. Çitmenli başka zamanlarda da iki kişiyle oynanabilen bir oyundur.10.05.2007
 
YİTİRİLEN DEĞERLER -26: FITÇI YAPMA VE DÖNDÜRME

Sonbahar mevsiminin olmazsa olmaz oyunlarından birisiydi. Nedeni bu mevsimde hızlı esen yellerin sokaklardaki tozu sağa sola savurup sert toprak zeminin ortaya çıkmasıydı. Bazı yıllar yelin esmesi gecikmişse veya yeteri kadar temizlenmiyorsa fıtçı döndürülecek yeri çocukların temizlediği de olurdu. Eski okul duvarının koruma betonları veya önündeki mozaikli bölümde bu iş için en elverişli yerler arasındaydı. Bunun için çam ağacından koni biçiminde fıtçılar yapılırdı. Fıtçıyı büyük çocuklardan bazıları kendisi yapar, bazısı başkalarına yaptırırdı. Her mahallede fıtçı yaptırmak için nazlandığımız veya evdekilerin haberi olmadan yumurta taşıdığımız amcalar olurdu. Kendi elimize uygun değnekler hazırlanıp ucun bir santimetre gerisine açılan kertiklere sicim ya da pamuk ipliği geçirilirdi. Bu ip fıtçının çevresine bitinceye kadar dolandıktan sonra usulca yere konup değnek hızlıca çekilirdi. Dönmeye başlayan fıtçıya değneğimizin ucundaki ip vurularak dönenin hız kazanması ve sürekliliği sağlanırdı. En güzel dönen fıtçının ünü bütün çocuklar arasında bilinirdi. Zaman zaman fıtçı alıp kaçmalar, fıtçı döndürme yerleri veya mahalleyi bölüşememe gibi nedenlerden kavga çıktığı olurdu. 03.05.2007
 
YİTİRİLEN DEĞERLER -25: ÇAPIT(BEZ)BEBEK YAPMA

Kızların evcilik ve dikiş, örgü işlerini geliştirdikleri bir evcilik oyunu türüdür. Gövde taştan, ağaçtan veya çaputlardan olurdu. Zaman zaman annesinden veya evdeki büyüğünden yardım alan kızlar bu bebeklerini giydirir, yıkar, doyurur, uyutur ve ninni söylerlerdi. Tamamına yakını kendi yaratıcılıklarından kaynaklanırdı. Bir bakıma kız çocuklarının geleceğe hazırlanmasının ilk tohumları atılıyordu. Çocuklar kendi yaratıcılıklarının yanında büyüklerinden gördüklerini bu bebekler üzerinde uygulama olanağı yaratıyordu. Mahallenin çocuklarının birlikte oynadıkları evcilik oyunları da gelecekteki yaşamlarının ilk uygulamaları gibiydi. Oyuncaklar kendi emek ürünleri olduğundan çok iyi korunur ve sevilirdi. Şimdiki gibi bozulursa, kırılırsa veya kaybolursa yenisi alınır umudu yoktu. O zaman çocuklukta büyüklük gibi zordu belki. Ancak herkesin kendi ayakları üstünde durmasına yardımcı olduğu yadsınamaz gerçekti. 29.04.2007
 
YİTİRİLEN DEĞERLER -24: HAYA MAYA

Bir kaçma kovalamaca oyununun adıdır. Adını başlangıçta söylenen tekerlemeden almış olsa gerek. “Haya maya, kum kaya. Irakıyı içtik, tarlayı biçtik.” Sözleri eller birbiri üstüne konup yukarı aşağı ritmik sallanırken birlikte söylenir. Söz bitince eller türlü şekillerde tutulup beklenir. Kimin hareketi farklıysa o kenara gelir. Ebelikten kurtulmuştur. Bu işlem sürdürülür. En arkaya kalan ebedir. Oyun yeri belirlenip oyuncular kaçarken ebe onları tutmaya çalışır. Tuttuğu oyuncuyu belirlenen oyun yerine getirir. Bundan sonra hem tuttuğunu korumak, hem de öteki oyunculara dokunmak gerekir. Dıştaki oyuncularda tutulmamak için çabalarken tutulan arkadaşlarını kaçırıp kurtarmak görevini de üstlenmiş olurlar. Böylece bütün oyuncuların tutma işlemi bitirilince ebenin seçeceği birisi yelmeye başlar. Ebe iki kişiden olduğu gibi oyuncular iki kümeye ayrılarak ta oynayabilir bu oyunu. İşte çeviklik, yarışma hırsı, yardımlaşma ve dostluğu içinde barındıran çok yönlü bir oyun.27.04.2007
 
YİTİRİLEN DEĞERLER-23 : AŞIK OYUNU: Aşık bir çeşit kemiktir (bakınız fotoğraf 1). Aşığın bulunması zordur. Çünkü canlı bir hayvanın kesilmesi ya da ölmesi gerekmektedir. O dönemde küçükbaş ve büyükbaş hayvanlar ailelerin geçim kaynağı olduğu için kolay kolay kesilmez. Dolayısıyla aşık oyununda kazanan kişinin saygınlığı artmaktadır. Aşık;  küçükbaş hayvanların ya da büyükbaş hayvanın arka ayaklarının eklem yerlerinden elde edilir. Bu oyun köyümüzde daha çok kışın oynanmaktadır. Bu oyun için en az iki kişi gereklidir. Daha çok sayıda da olabilir. Atıcı kişi kısa  kenarından başparmakla işaret parmağı arasında aşığı tutarak birkaç takla atacak biçimde ileri doğru yuvarlar. Resimdeki gibi yan yatarsa sayı olmaz. Atış sırası yer değiştirir. Aşık oturursa atıcı sayı kazanır ve atışını yan yatıncaya kadar sürdürür. Yenilen kişi arabaşı döktürür. Lokum alır. Şeker fıstık alır. Günün özelliklerine göre belirlenen konular üzerinde yarışılır. Bu güzel oyunumuzda son yılların unutulanları arasında yerini aldı.

                  

YİTİRİLEN DEĞERLER -22: VITGIDİ

Oynayan oyuncu sayısı göz önüne alınarak oyuncu başına yarım metre çapında bir yer çizilip büyük yuvarlak içinde oyuncular yerlerini alırdı. O yarım metrelik bölüm oyuncunun emeniydi. Oyunda bir çelik ve her oyuncunun elinde bir değnek bulunurdu. Tıktık veya sayışma yöntemiyle ebe-yelekçi- saptanırdı. Ebe belirlendikten sonra ebe çeliği yanındaki arkadaşının değneğinin üstüne atar oda ileri götürtmek amacıyla olanca gücüyle ortasına vurmaya çalışırdı. Çünkü ne kadar dengeli vurulursa o kadar ileriye giderdi. Yelekçi çeliğe gidip gelinceye kadar onun emeni değneklerle kazılırdı. Değnekle kazılırken yelekçi çeliği birisinin emenine bırakır veya atabilirse yelek ötekine geçerdi. Uzaktan atmanın zararı eğer emene atamazsan çeliğe yeniden vurulup emeninin kazılması sürdürülürdü. O yüzden pek uzaktan atış denenmezdi. Her oyuncu emenini de kontrol edip dururdu. Yelekçiler değişir oyun birisinin emeni diz boyu kazılıncaya kadar sürerdi. Toprağın kolay kazılabilmesi açısından ilkbahar ve sonbahar mevsimleri oyunu denebilir bu oyuna. Emeni en derin kazılan oyuncu emeninin içine dikilip elleri arkadan bağlandıktan sonra çukura gömülür, kolayca kurtulamasın diye çevresi çiğnenerek iyice sıkıştırılırdı. Ön tarafına biraz zorlanarak yetişecek şekilde bir kazık çakılır ve bunu dişleriyle çıkarması istenirdi. O kurtulma çabasındayken öteki oyuncular kaçardı. Çukurdan çıkan yelekçiye oradaki gözcüler yardımcı olarak ellerindeki bağ çözülürdü. Bundan sonraki iş bir oyuncuyu bulup yakalamasıydı. Kısa sürede yakalarsa bu seferde yakalanan oyuncu aynı şekilde gömülürdü. Öteki oyunlara göre daha acımazsız ve işkenceli bir oyundu. O yüzden pek sık oynanmazdı.08.04.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER- 21: PATLAK

Kasabamız Karakaya mevkisinde bir ağaç türü vardır bilir misiniz? Adı patlak ağacı. Bilmiyorum ağaç türleri içinde adı ne diye anılır çevrebilimde? Özü çok yumuşak dışı sert görünümlü bir ağaçtır. Bu ağaçtan kesilip gelen dallar on beş-yirmi santimetre uzunluğunda iki yanı düzgünce kesilir. İçinin yumuşak bölümü uzun demir parçası veya sert olan başka bir ağaçla çıkarılır. İyice temizlenir. Davşınak odunundan boşaltılan patlak ağacının boyundan bir santimetre kadar kısa bölüm patlağın içine girecek biçimde inceltilir. Elimizin ölçüsüne göre tutacak kadar bir bölümüde düzeltilir. Kısaca patlağa giren kısmı deliğin ölçüsünde ince, tutulacak kısmı biraz daha kalın bir düzenek elde edilmiş olur. Sonrada patlağın sıkısı dediğimiz bölümün hazırlığına geçilir. Kendir-keten liflerinden yapılmış urgan veya yular eskisiyle kınnap-sicim dediğimiz ince ipler ellerimizle didilerek lif durumuna getirilir. Bunları ıslatıp yumuşatmak için ağzımıza alır çiğner yere tükürürdük. Çünkü acı bir tat veriyordu dilimize. Bunun bitkisinin uyuşturucu hammaddesi içerdiğini bilmiyorduk ki çocuk aklımızla. Yeteri kadar yumuşadığını düşündüğümüzde ağzımızdan çıkarıp biraz zorlayarak gidecek biçimdeki parça dilinmiş patlağın ucundan içeriye sokulur ve davşınaktan yaptığımız düzenekle içine itilirdi. Öbür deliğe elimiz siper edilerek parçanın yere düşmesi engellenirdi. Bu işlem birçok kez yinelenir ve bu işleme sıkı alıştırması denirdi. Güzel alıştırılan sıkılar hem pat diye güzel ses çıkarır hem de yukarıya daha çok çıkardı. Sıkılarımız kaybolmasın diye ileriye boşluğa doğru tutulmazdı. Sıkı ayarlaması hem uzun zaman alır hem de urgan veya yular parçasını bulmak zor olurdu. Bu sıkıyı yapmak için bozduğumuz urgan veya yuların ceremesini sopa yiyerek ödediğimiz çok olurdu. Büyüklerde haklı. Eline aldığı yuların veya urganın bir-iki teli kaybolmuş hayvanı veya yükü bağlasa ne kadar dayanabileceği kuşku götürür. Bunu yapanda evin çocuğu-çocukları olduğu bilinir. Yeniden olmasın diye sopa çekilir, azarlanır, tembihlenir. O andaki duruma bağlı olarak hafif ya da ağır geçer. Şansınıza ne çıkarsa.
Patlak yarışı iki şekilde olur. Ya daha çok ses çıkaran.Ya da daha yukarı fırlayan . Her çocuk kendi patlağının birinci olmasını ister. Bu işte ayrı bir ustalık ister. Çoğu zaman büyüklerden bu konuda yardımda alındığı olurdu. Özünde iş başarma ve bunu en iyi biçimde gösterme olan bu patlak ya da patlangaç olayı çocuğun yapıcılık yaratıcılık yönünün gelişmesine büyük katkıda bulunuyormuş. Bunu şimdi daha iyi anlıyoruz. İşte uygulanılan ama o gün adı konulamamış bir öğrenme ve öğretim tekniği. 05.04.2007
YİTİRİLEN DEĞERLER -20: ÇELİK

Kış mevsimi oyunlarının olmazsa olmaz denilen oyunlarının başında gelir.Üç çeşittir.Yer çeliği,emenli çelik ve şeker çeliği.
Yer çeliğinde sağlam ve kalın bir değnek hazırlanır. Bu genellikle söğüt veya çam ağacından olurdu. Çelik on beş santimetre kadar uygun kalınlıktaki davşınak ağacından bir tarafı alttan üste, diğer yanı üstten alta doğru birer santimetrelik altmış derecelik açıyla kesilerek hazırlanırdı. Yere bir doğru çizgi çizilir ve çelik bu çizgiyi ortalayacak biçimde konurdu. Elimizdeki değnekle çeliğin ucuna vurulur havalanınca uygun ortam olunca ortasına vurularak ileriye gitmesi sağlanırdı. Zaten çeliğin davşınaktan yapılmasının nedeni her defa vurulduğundan dayanıklı olmasının istenmesiydi. Değnek çizginin üstüne yatırılırdı. Yelekçi ya da yelen dediğimiz kişi çeliğin düştüğü yerden değneğe çeliği atardı. Eğer çeliği değneğe vurursa yelekçi değişirdi. Çeliğin başındaki çeliği yerden kaldıramazsa buna birin salık denirdi. Düzeltme yapmadan ikinci kez denerdi. Olmazsa buna ikin salık denirdi. Üçün salıkta da vuramazsa oyunda çelme hakkı öbür oyuncuya geçerdi. Oyun hareketli olsun diye çelinen çelik yere düşmeden kapılırsa değneğe atmadan yelekçi değişirdi. Oyunda kapmanlı olup olmayacağı başlamadan önce kararlaştırılırdı. Oyun iki kişiyle oynandığı gibi iki küme yapılarak yeteri kadar kişiyle de oynanabilirdi. Düşünce ve uygulamanın eş güdümü açısından güzel bir oyundu. Arada çeliğin veya değneğin yol açtığı ufak tefek oyun yaralanmalarını saymazsak.
Emenni(emenli) çelik oyununun çeliği söğüt veya kavaktan iki ucu düzgün kesilmiş biçimde olurdu. İki-iki buçuk metre yarıçapında bir yuvarlak çizilir. Merkeze de çeliği çeleceğimiz yönde beş santimetre kadar uzunlukta emen kazılırdı. Değneğin bir ucu emenin içine sokulur ve çelikte emenin üstüne yerleştirilirdi. Değnek bastırılarak yukarı doğru kaldırılırken çelik gidebildiği kadar ileriye fırlatılırdı. Bunda çeliğin emene konuşu değneğin yerleştirilişi ve itilişi çeliğin ileri gidiş hızını etkilerdi. Asıl ustalıkta bu ayrıntılardaydı sanırım. Yelekçi çocuk çeliği düştüğü yerden alıp çizilmiş yuvarlağın içine atmaya çalışırken çelen çocukta yuvarlağa sokmamak için elindeki değnekle atılan çeliğe vurup çizgi içine düşürmemeye çalışırdı. Yelekçi ulaştıramazsa veya çelen vurarak çizgiden uzağa düşürürse çizgiden başlayarak değneğin boyuyla arayı sayarak ölçerdi. Bu sayının üstüne değnekle çeliğin altına vurarak saydığını ekler bu bir seferde alınan sayı olurdu. Değneğin altta çeliğin üstte vurulup saydırılmasına tıktık denirdi. Üçten çok tıktık vuran bütün oyuncular tarafından alkışla ödüllendirilirdi. Tıktık oyuna kimin başlayacağının bilinmesi içinde başvurulan bir yöntemdi. Çok vuran oyuna başlamayı hak ederdi. Çelik çelinip yelen tarafından atılınca yuvarlak çizgisine değiyorsa buna fos denirdi. Fos olunca aynı elde değnek elin ayasında, çelikte önde başparmakla orta parmak arasında tutulurken dikçe yukarıya atılıp yere düşmeden vurularak çelinmesi gerekirdi. Bu işlem üçüncü salıkta da vurulamazsa yelek değiştirilirdi. Bu çelik oyununda da yer çeliğindeki gibi kapmanlının yanı sıra uzunca bir değnekle çelinen çeliğe havadayken vurulabilirse yelekçi el değiştirebilirdi. Bunada çarpmanlı denirdi. Sayı temeline dayanan bu oyunda hangi sayıya varınca çıkılacağı oyunun başında kararlaştırılırdı. Ulaşılan sayının unutulmaması oyun kadar önemliydi. Sayısını yanlış anımsayan veya sayarken yanlış sayana “ Tuuuu, in bire !” denildiğinde kazandığı sayılar gider yeniden birden başlamak zorunda kalırdı. Bu yüzden iki tarafta hem kendi sayısını hem de arkadaşının sayısını aklında tutmak zorundaydı. Oyunun en güzel yanı neymiş biliyor musunuz? Çocuklar daha okula başlamadan sayı sayma bilgi ve becerisini kazanmış olurlardı. Öteki yararlarını hiç saymasak bile.
Şeker çeliği en zor çelik oyunuydu. Emenli çelikteki gibi yuvarlak oluşturulup yuvarlağın merkezine bir değnek dik olarak dikilirdi. Çelik bu değneğin üst kısmına ortalayacak biçimde yerleştirildikten sonra elimizdeki değnekle çeliğin arka alt bölümünden vurularak ileriye gitmesi sağlanırdı. Kapmanlı ve çarpmanlı durumu, çeliğin yuvarlağın içine atılışı, sayma ve tıktık işlemleri emenli çelikteki gibiydi. Çelik fos gelirse değnek havaya kaldırılıp bükülen ayak arasından uzatılır. Öteki eldeki çelik değneğin üzerine doğru getirilip yukarıya doğru vurulur. Hemen değnek ayak arasından çıkarılıp yere düşmeden çeliğe vurulup ileri gitmesi sağlanırdı. Çelik yere değmişse vurulsa bile sayılmaz, yer kırağısını aldı denirdi. Üçüncü elde de vurulamazsa yelekçi değişirdi. İşte sayma, kas ve beyin kontrolü, yarışma duygusu vb. işleri içinde toplayan bir oyun. 01.04.2007

 
YİTİRİLEN DEĞERLER- 19: KILTOP YAP, İSTOP OYNA

Siz hiç hayvan taradınız mı? Siz hiç hayvan sevdiniz mi? Taranıp dökülen tüylerden oyuncak yapıp arkadaşlarınızla oynadınız mı?
Öküz ve ineklerin bol, birazda beygir eşeğin olduğu ama motorlu araçların hiç bulunmadığı zamandan kısacası çocukluk günlerimin oyunlarından, yapılan oyuncaklarımızın emeği, göz nurunu, çabayı yaratıcılığı simgelediğinden söz edeceğim.
Kışın güneşli günlerinde damlardaki tüm hayvanlar güneşe çıkarılırdı. Önce öküzler taranır, arkasından inekler ve eşekler taranırdı. Beygirler ve eşeklere Ömer Seyfettin in öyküsündeki gibi kaşağılanırdı.
Çocuklar hem yapılan işi büyük bir zevkle seyreder, bir yandan da kendimize yarayacak hayvan tarağından çıkmış öküz ve inek kıllarını toplardık. Yeteri kadar biriktirdikten sonra ellerimizin ayaları arasında yuvarlaya yuvarlaya ara sıra tükürerek top durumuna getirirdik. Bu top hem yumuşak olur vurduğun kişinin bir yerini acıtmaz, hem ileriye doğru fazlaca fırlayıp gitmezdi. Bu toplarla bol bol istop oynardık.
İstop oyunu aynı sırada belirli aralıklarla kazılmış oyuncu sayısına eşit yarım daire çukurların kazılmasıyla, önceden kazılmışsa düzeltilmesiyle başlardı. Buyarım daireler oyuncuların emeniydi. Karşılıklı iki oyuncu uçlara geçerek kıl topu emenlerin üzerinde ileri doğru yuvarlardı. Top kimin emenine girmişse o topu kapıp istop deyinceye kadar öteki oyuncularda kaçabildiği kadar uzağa kaçardı. İstop dedikten sonra topu alan öğrenci vurabileceği oyuncuyu kararlaştırıp atardı. Top atılan oyuncunun en ufak bir hareketi bile kural dışı olurdu. Top değerse atılan oyuncunun emenine, değmezse topu atanın emenine bir Çiğil konurdu. Emeninde beş çiğil olan oyuncu yenilmiş sayılırdı.
Şimdi bütün oyun araçları hazır, oyunlar kitaplarda ve diğer görsel yayınlarda hazır. Çocuğun oyundaki payını düşünürseniz yabancı gibi. İşte bir yanda her şeyiyle kendinizin hazırladığı oyun araçları ve oyun; diğer yanda her şeyi hazır sizin figüran olduğunuz oyun. İkisini de deneyin bakalım. Hangisinde daha mutlu olursunuz? 29.03.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER–18:YEDİBEY OYUNU

Oyunun araçları içi dolu kibrit kutusu ile bir köşesi düğümlenmiş mendildir. İstenildiği kadar oyuncuyla oynanabilme özelliği vardır. Kibritleri içinde barındıran iç kutunun dıştan görünen iki yüzü yedibey, kutunun kibriti yakmaya yarayan kahverengi yüzleri çavuş, resimli yüzleri çiftçi ve resimsiz yüzey sopadır. Oyuncular kibrit kutusunu eline alarak en az bir takla atacak biçimde yuvarlar. Yedibey getirtip oyunun beyi belirleninceye kadar atış sürer. Daha sonra çavuş belirlemesi için atış sürer. Çavuş olan ucu düğümlü mendili eline alır. Artık atışlarda daha özen gösterilmeye çalışılır. Çiftçi tarafını getiren sırasını kendinden sonraya gelene devreder. Sopa tarafını getirtirse bey kaç mendil vurulacağını emreder. Çavuş beyin kararını uygulayarak sopa getirenin avuçlarına sayarak vurur. Oyun uzadıkça roller değişir. Arada kızılarak arada neşelenerek oyun sürüp gider. 25.03.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER -17: CINGIRDIK OYUNU(TAHTERAVALLİ)Yol veya boş bir arsa kazılarak ucu kesilmiş ağaç oraya dikilir. Dibi küçük taşlarla sıkıştırılarak sabitlenir. Daha uzunca bir ağaç düzgünce kesilip ortasından delik açılarak dikilen ağaç üzerine kapatılır. İki ucuna birer kişi binerek hem döner hem de aşağı yukarı kalkar inerler. Ses yapması için alttaki ağacın başına kömür sürülür. Zaten cıngırdık sözcüğünün bu çıkan ses nedeniyle verildiği sanılmaktadır.21.03.2007

 

YİTİRİLEN DEĞERLER -16: DEVE DÜZÜNME-GELİN DÜZÜNME
(kasabamızın köy seyirlik oyunlarından)
Eski düğünlerde iyi havalarda Çarşamba geceleri davul-zurna dışarıya çıkardı. Diğer günler düğün sahibinin odasında çalınır söylenirdi. Davulun çıktığı alana meydan ateşi yakılarak veya katmer sacının küllenen çukur yanı yukarıya gelecek şekilde yüksekliğe oturtulur. Üstüne konulan küle gazyağı dökülüp ateşlenerek aydınlatılmaya çalışılırdı. Şimdiki aydınlatma gereçlerinin yanında o günleri düşündüğümüzde aydınlatma değil, sadece karanlığı bölme işlemi yapılabiliniyordu.
Deve düzünmek için  beş kişi seçilirdi. Öndeki kişinin elindeki uzunca değneğin ucuna ölmüş eşek veya beygir kellesi kemiği geçirilir. Bu saman gerisinin dayak deliğinden yukarıya doğru uzatılır, devenin başı ve boynu olurdu. Öteki dört kişide saman gerisinin altına girer kapkara bir yaratık çıkardı ortaya. Bilinmeyen veya az bilinen yaratıklarla çocukları korkutup sindirmek büyüklerin işine geldiğinden korkutma aracı da hazırdı işte.”Deve geliyor.”, “Deveye atıveren mi?”, “Deve seni yer !” gibi sözleri sık sık duyardık. Deve hazır olunca bunun eli değnekli birde çobanı olurdu. Deve insanların üzerine doğru saldırınca veya çobanın söylediklerini yapmayınca değneği orasına burasına yer deve düzünenler. Bir diğer eğlence şekli deve düzünenlerle birlikte veya onların peşi sıra ortalıkta olan gelin düzünmüş iki erkek ve bunların başındaki babalarıdır. Seyirciler içinde gelini kaçırmak isteyenler veya gelinler ortalıkta oynarken sataşmaya kalkanlar kız babasının sopasından kendilerini kurtaramazlar. Zaman zaman şeytan düzünmede olurdu düğünlerde. Bir kişi değişik kıyafetler giyinir, yüzünü de islerle, küllerle kapkara boyardı. Uzunca bir sırığı bacaklarının arasına alıp ucundan tutar, diğer ucuna da çapıt bağlanıp gazyağı dökülerek ateşlenirdi. Alanda öteki oyunculara yer açmak için sopasının arka ucunu sağa sola savurtarak insanların alanı daraltmasının önüne geçmiş olurdu.
Bu eğlencelerde konusu o günün koşullarına göre düzenlenip uygulanan bir orta oyunu türü değil mi? 12.03.2007
YİTİRİLEN DEĞERLER – 15: AFIYAN SAKIZI
Devletimizin istemediği uğraş

Kasabamızdaki yetişen bitkilerin en önemlilerinden, nerdeyse olmazsa olmazlarından haşhaş. Ekimiyle işlemesiyle hasadıyla damak tadıyla diğer bitkilerden ayrıcalığı vardır yaşantımızda. Haşhaş ekilecek tarla eğer yağmur zamanı gecikmişse sulandıktan sonra tarla tava geldiğinde tohum tarlanın yüzüne saçılır. Saçma işi özel beceri ister. Az saçarsanız tarlada seyrek biter. Sonradan üzerine saçmak zorunda kalırsınız. Çok saçarsanız tarladaki bitki çok sık bittiğinden çapalarken çok zorluk çekersiniz. Bu yüzden tam usta olmayanlar kumla veya kuru toprakla harmanladıktan sonra saçarlar. Diğer bitkiler ekildikten sonra üstüne sürgü çekilirken haşhaş tarlası sürgülenmez. Haşhaşın ilk çapası hava koşullarına göre Mart ayı içinde yapılır. Yeşil haşhaş bitkisi bu dönemde salata yapılarak veya yeşillik olarak sofralarımızda tüketilir. İkinci çapa Nisan-Mayıs aylarında yapılır. Bundan sonra tomurcuğa kalkıp büyüyen haşhaş bitkisi mor-beyaz çiçekleriyle bulunduğu yerleri süsler. Çiçeklerini döktükten sonra kelle dediğimiz kapsüller oluşur. Buraya kadarki anlatımı birçoğunuz bilirsiniz. Asıl anlatmak istediğim kellerin çizilmesi ve afyon maddesini içinde bulunduran nesnenin sıyrılarak alınmasıdır.
Bıçak sapı gibi düzeltilmiş ağaçların ucuna tırpan kırığı parçalarının bıçak ucunun keskin yüzü gibi yerleştirilmesiyle oluşan ve adına afıyan cizgisi denilen araçla güneş iyice kızdıktan sonra bir afıyan kellesi sol el ile tutulup sol elin başparmağı kellenin üstünde. Aynı elin işaret parmağı ile orta parmağın arasına da alt kısmı sıkıştırılıp tam orta yerinin üçte ikilik bölümü hafif kesilerek dolaşılır. Buna afıyan çizme denir. Özel bir ustalık ister. Çok yüzeyden çizilirse süt çıkmaz. Derin çizerseniz kelleyi bölersiniz hem süt çıkmaz hem de haşhaşın oluşumunu engellersiniz. Çizilen kellelerin olduğu bölümde dolaşırsanız hem süte zarar verisiniz. Hem de sütü dağıtırsınız üzerinize bulaşır. Çizilen sütler ertesi gün sıyrılır. Ağzı ekmek teknesi biçiminde kendimize gelen tarafında sapı olan ve sapa yakın yeri açık orada yine tırpan kırığı parçasının yerleştirilmesiyle oluşan. afıyan bıçağı ile kelle çizerkenki gibi tutulup çizilen bölüm dolaştırılarak toplanan sütün bıçağın içine toplanması sağlanır. Toplanan madde sütün kahverengine çalan rengi ile kabuğun üst kısım renginden oluşan ak karışımıdır. Alındıkça köşeden beri doğru bıçağın içine sıkıştırılarak doldurulur. Bıçak dolunca boşaltılır. Alma işi günün erken veya ikindi sonrası döneminde yani serinlikte yapılır. Bizim haşhaş tarlalarımız genellikle Harmanaltı ile Sıran söğütte olduğundan o yılların tek kiremitli çatısı olan şimdiki eski okul diye tanımladığımız bina rahatça görülürdü. Yaz mevsiminin sıcağında kiremitlerin üst kısmında bir dalga sürekli hareket halinde görülürdü. Bunun kiremitlere vuran sıcağın geri yansımasından olduğunu ancak öğretmen okuluna gittiğimde öğrenebilmiştim. Beni hem eğlendiren hem yoran önemli olaylardan biriydi. Afıyan çizimi dönemiyle efek biçme dönemi çakıştığından yavaş giden yaşantı birdenbire hızlanırdı. Küçük- büyük herkese iş bulunur veya köye gelecek yabancılardan çekinildiği için çocuklarda tarlalara taşınırdı. Yine böyle bir günde güneşte yanmasın diye hendeğin kıyısına beni yatırdıklarında acı ile uyanıp bağırmaya başladığımı anımsıyorum. Meğer başımı koyduğum yerdeki çavdar kellesi kulağıma girmiş. Uyanıncaya kadar bilmemişim. Benim ve anamın bağırışlarına bizim tarlada insan çoğalıverdi. Vücudum büyük baskılar altında kaldı. Ne olduğunu anlayamıyordum bile. O sırada beni tutmuşlar işin uzmanı kadınlardan birisi koca iğne diye adlandırdığımız yorgan iğnesi ile çavdar kellesini kulağımdan çıkarmış. Çocuk gurtuldu çıkdı çıkdı ! dediklerini duydum o arada korkudan uyumuşum. Tarlalardaki çizim ve alım işleri bitince afıyan sakızı çok az suyla sulandırılıp hamır yoğrulur gibi yoğrulup özleşmesi sağlanırdı. Büyüklüğüne göre bir veya iki parça gülle gibi yuvarlak şekil elde edilirdi. Bu toprak mahsulleri ofisine verilirdi. Tahmini değerden az olduğunda komşular birbirinden ödünç alarak eksiği giderirdi. Çünkü eksiğin nedenini anlatabilmek çok zor olan olaylardan biriydi. Çizme işi bittikten sonra kadınların zamanı varsa yeşil kalmış canlı kellelerin önce çizilmemiş bölümünden çizdikleri yerden yeniden çizip süt alırlar ve buna sırt denirdi. Bunun kazancı evdeki kadınların özellikle de genç gelin varsa onların olurdu.
Olgunlaşan kelleler sarıdan uçuk kahverengine doğru renk alınca ek gibi duran boğazından koparılırdı. Buna haşhaş kırma denirdi. Kırılan haşhaş günde kızdırılıp kırılır elenir pazarlanır. Kalanı yağ için, börek için pekmezle karıştırılıp banmak için yıkanır eve konurdu. Gerekli oldukça dığan dediğimiz tavalar içinde kavrulur ve her evde bulunan haşhaş taşlarında sürtülürdü. Kırık kapçaklar bir zamanlar şimdiki spor tesislerinin bulunduğu harmanın kenarlarına dökülürdü. Bunu yiyen hayvanlar daha iştahlanır insanlara saldırırdı. Bu yüzden çok kasılan kendini beğenmiş insanlara “çığ yemiş dombay gibi ne ofudup duruyon” derlerdi. Sonraları bu kapçaklar birileri tarafından alınıp götürüldü. ABD de işlenerek sakız çıkarıldığını daha sonraları öğrendik. Bir dönem haşhaş ekimi yasaklandı. Yaklaşık dört yıl ekilmedikten sonra ilimize adını veren ekim yeniden başladı ama o çizme toplama yani afıyanı görme olayı olmadı artık. Harmanlara dökülen gapçıklar TMO tarafından alınmaya başladı. Son yıl tapusu olmayan tarlalara ekim yaptırılmama durumu ortaya atılınca kasabamızda haşhaş ekimi yok denecek kadar azaldı. Dileriz yönetme düşüncesindeki kişiler bu olumsuzluğa bir çözüm bulurlarda hem üretici kazanır. Hem de Bolvadin ilçemizdeki Alkoloid fabrikası hammadde sıkıntısından kapanmak zorunda kalmaz. Günlük yaşamımızda her zaman yeri olan haşhaşın bilebildiğim elli yılı aşkın öyküsü bu. 06.03.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER–14: PULLUKLAR

Toprak işlemede en yaygın kullanılan araç pulluklardır. Pulluklar toprağı parçalar, çevirerek devirir, gevşetir anız ve yabancı otları toprağa gömer. Gazi hazretleri, her yıl dış ülkelerden getirilen pulluk ve tarım araçlarının bir kısmını paramızın dışarıya gitmemesi için ülkede yapmak ve Türk çocuklarına da sanat öğretmek isteğindeydi. Anadolu köylüsünün yüzyıllardan beri kullandığı, toprak üzerinde yalnız bir çizgi açan karasabanın kaldırılmasını ve yerine pulluk kullanılmasını isteyen Gazi hazretleri, 1930 senesinde çiftlikte bir pulluk üretimevi kurdurarak pulluk ve bazı tarım araçlarının üretimini başlatmış ve çiftçiye ucuz pulluk sağlamıştır.

Pulluk tabanı: Özellikle tarla tarımının yapıldığı arazilerde en büyük sorunlarımızdan biri pulluk tabanı oluşumudur. Hepimiz asfalt yapımını görmüşüzdür? Toprağı sıkıştırmak için silindirlerle geçer dururlar. Peki, şimdi düşünelim. Bir sene boyunca; tarlayı sürerken, ekerken, biçerdöverlerle hasat ederken tonlarca ağırlığındaki araçlar tarlamıza kaç defa giriyor ve tarla toprağını bir silindir gibi kaç defa bastırıyor.  Bir yıl boyunca bu tarla toprağını pulluk derinliğinde (20–25 cm) kabartıyoruz. İşte bu her yıl aynı derinlikte kabarttığımız toprak derinliğinin hemen altında sert, geçirimsiz ve betonlaşmış bir tabaka oluşuyor. Bu tabakaya pulluk tabanı diyoruz.
Pulluk tabanı oluşan tarlalar 35 cm yüksekliğinde beton havuzlarda toprak koyup tarım yapmamıza benziyor. Bu sert tabaka suyun yararlı kullanımını engeller. Yağmur ve sulama suyunun bu tabakadan geçimini engeller. Çamurlaşma ve suyun daha çabuk buharlaşarak kaybolmasına neden olur. Bitkinin sıcak günlerde toprağın alt tabakalarındaki suyu kullanmasına engel olur. Bu şuna benzer; saksının tabağına koyduğumuz su bir süre sonra saksı tarafından emilir. Üstteki su kayboldukça alt tabakalarda bulunan su yukarıya doğru yürür. Bitkinin en gereksinimi olduğu zamanda bu sert tabaka suyun geçimini engeller.
Bitki köklerinin toprakta hareketi sınırlanır ve kök gelişmesi engellenmiş olur.
Dip kazanla bu pulluk tabanın kırılması yani patlatma yapmamız gerekiyor.
Dip kazanın işleyici ucu sert tabakanın hemen altından geçmelidir.
90 cm aralıklarla tek yönde dip kazan çekilmelidir.
Kuru tarım alanlarında 3 yılda bir kez uygulanmalıdır.
Sert tabakanın kırılması işlemi kesinlikle arazinin kuru olduğu Temmuz, Ağustos, Eylül aylarında yapılmalıdır. Her yıl toprak işleme derinliğini değiştirmemiz pulluk tabanı oluşumunu azaltır.

Diğer işlerde olduğu gibi tarımsal çalışmalarda da bilimsel olalım. Küresel ısınmanın ilk görülmeye başladığı bölüm ve etki alanı tarım. Gerekeni gerektiği düzen içinde yapmak kişisel ve toplumsal çıkarımızadır. 03.03.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER-13:  KARASABAN

 Tarım ve toprak işleri insanlığın var oluş süreciyle birlikte gelişerek olagelmiştir. Geleneksel toplum İsa’dan Önce 6000 de karasabanın bulunuşuyla başlar. Karasaban toprağın altını üstüne getirmek için yapılmış, genellikle sert iki ağacın birleşmesinden oluşur. Ağacın sivri olan yerine takılan özel yapılmış   saban demiri denen parçayla toprağın aktarılması sağlanır. İkinci parçanın ucuna boyunduruk denilen sabanı çekecek hayvanların bağlanacağı bir düzenek takılır. Uzunca oku, okun ucunda gevelesi, gevelenin arkasından öküz veya manda derisinden yapılmış kayışla boyunduruğa bağlanan öküzler, arkada buylu dediğimiz meşeden yapıla tutulan ve demir takılan bölümü, ucun gerisinde buyluyla oku bağlayan ağaç.  Hayvan gücü kullanılarak yapılan tarım, başka bir deyişle karasaban devrimi, insanın tükettiğinden fazla üretmesine neden olmuştur. Bu durum toplumun yeniden organizasyonu ile sonuçlanmış ve devlet kurumu doğmuştur. Ancak 10. yüzyılda karasabanı kullanan Avrupalı köylü bir yıl çalışarak ürettiği 300 kilo ürünü, bu kez 6 ayda üretmeye başladı, geriye kalan süre içinde yaptığı fazladan üretimi ise ticaret yapmak için kullandı.

1927 yılında çiftçi ailesinden yüzde 70  inin sadece kara saban ile toprağı sürdüğü ortaya çıkmıştır. Toynbee “ Köylülerin kullandıkları tarım yöntemleri tarihin alaca karanlığındakinden ayrı karasaban, hala en gözde tarım aracıydı” demiştir. Karasabanla ilgili şöyle bir öykü anlatılır:

B ir  adam sabah çift sürmek üzere hazırlanır. Tohumunu eşeğe, yükler azığını alır. Öküzlerini önüne katar. Tarlaya çift sürmeye gider. İki üç evlek sürer son evleğin yarısına gelince sabanın toprağı aktarmadığını görür. Çeker sabanı bakar ki saban demiri kırılmış. Sürdüğü çizileri takip ederek kırılan demiri bulur.  Kırılan iki demir parçasını orada toprakla kardığı çamurla yapıştırır. Bir çizi çıkmadan bakar ki saban demiri kırılmış. Demiri çıkarır bakar ve derki şu Allah ın işine bak yine aynı yerden kırılmış der ve hayretini belirtir.

Karasaban çizgiyi geniş açsın diye okla buylunun bağlı olduğu bölüme kuşburnu çalısı takılır. İşte böyle bir çalıyı uzun otlar takılmış alıvereyim diye öküzlerin arkasından tuttuğumda elimin yarı çamurlu kanlar içinde kaldığını gördüm.Çok acımasına karşın babamdan gizledim.Bilse neden tuttun diye azarlayacaktı. Bende o azarı göze alamazdım.

Boyunduruk karasaban veya pulluğu çekmek için kullanılan hayvanların boynuna takılan ağaçtan yapılmış bir araçtır. İki ağaç ince demir veya sert ağaç parçalarıyla birbirine tutturulmuş uçları hayvanların boynu girecek kadar açık bırakılmış kaçmamaları içinde zelve denen demir veya ağaç parçalarının girebileceği delikler hazırlanmış bir araçtır. Boyunduruğun alt ucunda meşeden yapılma kapak dediğimiz delikli düzenek vardır.ağlantıyı zelveler yapar.

İşte şimdi anı özelliğinde bazı işyerlerinde gördüğümüz karasabanın benim bildiğim geçmişi.Nerelerden nerelere? 02.03.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER -12: YAĞMIRCIK ÇIĞRIŞMA

Çocukların yağmur duası

Çocukların birlikte iş yapıp kaynaştığına ve oyun oynarken bile iş başarmanın güzelliğine eriştiklerine tanık olacağız. Evlerde, köşe başlarında büyükler yağmur yağmasının gerekli olduğu veya yağmasının geciktiğini söylemeye başladıklarında mahallenin çocukları kendi aralarında örgütleniverirlerdi. Elimize bir ümzüklü ocak bardağı alıp köyün yukarısında bulunan inden ümzüklü ocak bardağını doldurup mahallemizdeki evleri gezmeye başlanırdı. Evin kapısına varıp koro halinde:

Teknede hamır,
tarlada çamır,
ver ALLAH ım ver,
sicim gibi yağmur ver.

Arkasından da:

Yağmırcığım yağ ister,
kaşık kaşık bal ister,
koç koyunlar kurban ister,
köpekler harman ister,
ver ALLAH ım ver sellice sulluca yağmur ver.
diye sesimiz elverdiğince bağırarak dua edilirdi. İleri yaşlara gelince bu tekerleme-yakarış karışımında bir yanlışlık olduğunu düşünmüşümdür. Koçların koyunların kışlık yiyecekleri harmanın verimiyle, köpeklerin mutluluğu da özellikle kurban kesimi sırasında onlara verilen et parçalarından olsa gerektir. Yanına vardığımız evin ev sahibi de bulgur, yağ, yumurta, tuz veya ekmek verirse elimizdeki ocak bardağından kapısına su dökülerek gapınızı sel alsın gitsin derdik. Bu gerçekte yeteri kadar yağmır yağsın dileğiydi. Vermezse dökülmezdi. O zamanlar bir garip inanış vardı. Eğer evden bir kişisi görmeden bir damtaşının oluğu çalınırda pilav pişirilen haranının altında yakılırsa mutlaka yağmur yağar. İşte bu inanış her yağmurcukta bir veya birkaç oluğun yakılmasına neden olurdu. Oluk dediğimiz aygıt söğüt ağacının üst tarafının oyularak kanal yapılıp dam başındaki akıntılı tarafa uç kısmına büyük taş bastırılarak yağmur sularını aşağıya akıtmaya yarardı. Oluğu çalınan dam başı sahibi bunu bilirse kızar gibi yapar ama yine bağışlardı. Hemen yenisini yapar veya usta birisine yaptırıp yerine koyardı. Bir oluğu çalınan evin oluğunun bir daha alınmamasına özen gösterilirdi. Böyle bir olay gerçekleşse bile çocuklar veya büyüklerce yapılan uyarı sonucu oluk geri dam başıya atılıverirdi. Ama herkes evinde olandan mutlaka verirdi. Yılda bir kez falan bu işi yaparken tavık veren çıkardı. Tavık olduğu zaman yağmırcık coşkusu daha artar, katılım daha çok olurdu. Eti çok az çocuk görürdü. Düşünün bir inek veya öküz kellesiyle bir düğün edilirse etin değerini. Bulgurumuz ve tavuğumuz tamam olunca bize bunları pişirecek bir aba, teyze, nine bulmak için koşturulurdu. Yalvar yakar azıcık nazla bile olsa birisi aşçılığı üslenirdi. Yağmırcık çığrışırken toplanan araçlar üç yol ayrımında pişirilmeye çalışılırdı. Burada pişen bulgur pilavları daha tatlı gelirdi çocuklara. İçindeki katkıların değişik ve bol olmasından mı? Yoksa kalabalık içinde yeniliyor olmasından mı bilinmez? Orada aş yemek için uğraş verilirken şimdiki çocuklara ise zorla yedirilmeye çalışılmakta. Bolluktan mı? Toplu iş görebilme yeteneklerimizin gittikçe azalmasının çocuklara yansımasından mı? Bu da toplumbilimcilerin ilgi alanı gibi. Koşullar uygunsa pişirilen yiyecekle köy pınarına gidilirdi. Ellerimizde birer tane kaşıkla orada iliyenlere (toplu yemek yemelerde kullanılan büyük bakır sahan) dökülen bulgur pilavı gülüş çığrış yenir ve âmin denirdi. Sonra çayırlıkta ağaçların gölgesinde çeşitli oyunlar oynanırdı. O zamanlar lağım kokusu veya çevre kirliliği yoktu. Köypınarı çeşmesinin suyu kasabanın en güzel içme suları içindeydi. Geriler dönüp bunları şimdi akıl süzgecinden geçirince çok güzel bir oyun, çok güzel yardımlaşma, çocukların paylaşmayı öğrenmeleri ve dayanışmanın en güzel örneği olduğunu düşünüyorum. Tertemiz duygular ile bugünkü biz büyüklere ne güzel ders veriliyor? Ders alabilenlere, alabileceklere ne mutlu. 28.02.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER- 11:Çamaşır makinelerinden önceki kadınların çilesi
GEYCEK YUMA

Kasabamız dilinde uzun sözcüklerle konuşmak çok sevilmez. Bu yüzden giyecek yerine geycek, yıkanması gereken kirli çamaşıra çıkmış denir. Geycek yuma ve çıkmış yuma eş anlamlı olarak kullanılagelir.

Çamaşır makineleri yokken veya daha evlerimize girmemişken çamaşırlarımız Ilıcada, Arapların değirmenin üstünde, Yumrukayada, Karşıyaka çeşmelerinde yıkanırdı. Çamaşırdan Birgen önce muhtarlıktan çamaşır çalısı kesme izin belgesi alınıp birkaç kadın birlikte veya evlerinden bir erkekle kadınlar koruya gider, yarın çamaşır kazanının altında yakılacak meşe odunlarını hazırlayıp sırtlarına sarınarak çamaşır yunacak yere getirirlerdi. İzinsiz çalıları korucular yakaladığında tahraları ve çalı iplerini alır, ayrıca ceza yazdırırlardı. Çamaşır günü sabah erkenden yorgan çarşafları sökülür, yatak çarşafları çıkarıldıktan sonra temiz çamaşırlar kazanın içine, çıkmışlarda ayrıca çarşafa doldurulur sırtta veya eşekle götürülürdü. Özellikle Ilıcada baş kazan yerini kapabilmek için erken davranılırdı. Burası hem yağmura-yele siper, hem de temiz suyun çıktığı kaynağa çok yakındı. Çamaşıra evin tüm kadınları ve kızları ile ergenliğe ulaşmamış erkek çocukları giderdi Sabunu tutumlu kullanmak, az sabunla çok çamaşır yıkamak övünülecek ustalıktı. Sabuna destek olsun diye kil ile önceden ıslatılarak hazırlanmış olan meşe külü suyu kullanılırdı. . Çamaşırlar soğuk su ile bir kat yıkandıktan sonra yığılan geycekler sabun, kil ve sıcak suyla ağartma işleminden bir kat daha soğuk suda sıkılır, sonra ocaklara vurulan kazanların sularına kil katılıp çıkmışlar içinde kaynatılırdı. Çıkarıldıktan sonra sabun sürülerek geycek taşlarında sürtülerek yıkanırdı. Sonrada durulanıp taşların üstüne, çalıların üstüne veya otların üstüne serilerek kurumaya bırakılırdı. Geyceğini bitirenler kazanlarını devirdikten sonra iyice yurlar(yıkarlar) ve yeniden su doldururlardı. Bu sular kaynayasıya kadar oymak kurularak hazır azıklarla yemek yenirdi. Yendikten sonra çocuklardan ve yaşlılardan başlayarak çamaşırda bulunanları geycek taşlarına oturtarak yurlardı. Yıkanan yaşlılar yemek hazırlığı için veya üşümemesi için eve yollanır, çocuklar taş kuytularına yatırılırdı. Orada yunarken sırtımıza sürülen killerin acısını sırtımda şimdi bile duyar gibi olurum.

Çamaşırlar toplanıp evlere dönülürdü. Bu işlerde yardımlaşma çok olurdu. Özellikle kadınlar saçlarını yazarken(örük açıp az ıslattıktan sonra saçların taranması) ve yıkanırken birbirlerine yardımcı olurlardı. Evlerde yunan az çamaşırlar çeşme başlarındaki taşlarda veya yukarı Koca çeşmenin çamaşırhanesinde durulanırdı. 26.02.2007

YİTİRİLEN DEĞERLER-10 : tarım teknikleri gelişince
HARMAN ve EKMEK


Eskiden Bahçelievler Mahallesinin büyük bölümü, okul ve sosyal konutların bulunduğu alan ile Atatürk Spor Tesislerinin bulunduğu alan harman yeriydi. Harman yeri alanı neden bu kadar genişti. O kadar geniş olmasına karşı yine de yetmiyor zaman zaman harman yeri kavgaları eksik olmuyordu. Günlerce tarlalarda ekinler biçilip destelenir, arpalar burçaklar nohutlar gece kırlarda yatılarak yolunur tarlalarda goşat yapılırdı. Daha sonra bunlar deleceli kağnılara öküz arabasıyla veya at arabasıyla harmana taşınır rampas dediğimiz yığınlar oluşurdu. Harmana getirme işini bitirdikten sonra rampas yuvarlak biçimde dağıtılır, buna sap saçma denirdi. Harman yerleri dar geldiğinden sap saçma işide kalın ve yüksek olurdu. Saçma işinden sonra ya saçan insanlar kendileri veya boyundurukta koşulu öküzlerle ya da koşumlu atlarla üzerinde gezinilip yassıltılırdı. Bizim öküzlerimiz olduğundan harmanın iç tarafına gelen öküzün kuyruğundan tutularak hem düzgün dolanmaları sağlanır hem de sapların içinde düşmekten kurtulurdum. Bundan sonra düyen(döven) koşulur. Üzerinde dönülmeye başlanırdı. Düyen sürmenin inceliği her dönüşünde değişik yerlerine uğratmaktı düyeni yoksa harmanı samana dönüşme işi geç olurdu. Hayvanlar kendi halinde giderse veya düyenin üzerindeki kişinin yönetim becerisi zayıfsa hep aynı yerden giderlerdi. Buna bir yolaktan gitme denirdi. Büyüklerimiz harmana bakışta bu durumu gördüklerinde kızarlar hatta döverlerdi. Onlar gelipte bugün bir yolaktan gitmeyi huy edinmiş yöneticilerimizi görselerdi. Ellerine geçirdikleri üvendire, kamçı, dirgen, annat, çalgı yaba ve çekgilerle nerelerine vurulurdu acaba? Harmanın yüzündeki saplar saman durumunda gözükmeye başlayınca birinci aktarma işi dirgenle yapılırdı. Aktarma harmandaki sapların ters yüz edilmesi olayıydı. Aktarmadan sonra büyük deste parçaları görünüyorsa bu parçaların dirgenle küçültülmesine veya üçüncü aktarmada sap çok görünüyorsa sapları üste çıkarma işleminin yapılmasına evsme denirdi. Bu aktarmadan sonrada hayvan gezdirme işi yapılırdı. Hayvanlar düyene koşulur üzerinde bir kişiyle düyen sürmeye başlanırdı. Yolak yapmama dışında düyendeki kişinin öteki önemli görevi sıçan öküz veya beygirin boklarını harmana düşürmeden boksak denilen kabı hayvanın arkasına yetiştirip tutarak sürülen harmanın dışında uygun bir yere döküp gelmekti. Bu eksiklik veya gecikmenin bedeli de yukarıdaki gibi azar veya sopa ile cezalandırılırdı. Harmanın yüzü samanlaşınca dirgenle ikinci aktarma yapılırdı. Bu işlemden sonra düyen sürme işlemi sürdürülürken bir kişide sorkun söğüdü dallarından veya sığır kuyruğu(bir çeşit ot) dallarının bir araya toplanıp bağlanmasıyla oluşan çalgı dediğimiz araçla harmanın kıyısındaki saplar harmanın içine katılırdı. Artık saplar az görülmeye başlayınca harman küreği dediğimiz çam ağacından yapılmış küreklerle üçüncü aktarma yapılırdı. Düyen sürme işi sürerken harmanın yüzü yarı saman yarı kes durumuna gelince dördüncü- buna son aktarmada denir- aktarma yapılırdı. Harmanın çevresi bu kez boyu bizim boyumuza yakın uzunlukta pirenden veya süpürge otu dediğimiz otlardan özel olarak bağlanıp üst tarafına söğüt ağacından yapılma sap geçirilmiş süpürgelerle süpürülürdü. Bundan sonraki sürme samanın inceltilmesi veya açılmadan kalan başakların açılımının sağlanarak saman içine boşaltılmasına yönelik düyen sürme çalışmasıydı. Artık harmanı öldürdük denirdi. Bu harman, harman küreği ve tırmıklar yardımıyla kuzeydoğu yönünde uzunca toplanırdı. Buna harman yığma denirdi. Yığılan harmanın tabanı harman süpürgeleriyle süpürülüp üzerine atılırdı bu süprüntüler. Harman yığıldıktan sonra üzeri küreğin arkasıyla vurularak düzeltilirdi. Bu dalaz dediğimiz hortuma benzer rüzgârdan ve yağabilecek yağmurdan zarar görmemesine yönelik bir çalışmaydı. Bundan sonra başka bir rampas harmanlanıp saçılır ve aynı işlemden geçirilirdi. Arkadaşlar bir araya geldiklerinde “Kaç harman öldürdünüz?” diye sorulurdu.
Bazı yıllar harman döneminde uzun zaman yel esmezdi. Harmanlar yığılır, düyen sürme işi biter günlerce yel esmesi için harmanda beklenirdi. Yel esecek ki yığılan harmanlar savrulup deneyle saman birbirinden ayrılabilsin. Yığılan harmanın yirmi beş santimetre kadar önüne ince söğüt dallarının kalın uçlarının sivriltilip düzeltilmesiyle yapılan çubuklar dikilirdi. Çubuklar eşit aralıklarla dikilip harmanın uzunluğuna göre iki ile yedi arasında olurdu. Harman savurmak işi yaba dediğimiz çam ağacından yapılma dört parmaklı aletle yapılırdı. Yabaya harmandan yeterince alınan saman-dene karışımı yabanın yel esen tarafa doğru kır beş-altmış derecelik eğimle çevrilip yukarı savrultulmasıyla deneler yel tarafına düşer, samanlar çubuklardan öbür tarafa geçerdi. Çocuklar harman savurma işine girmek için çabalar, büyüklerde deneleri kaçırırsınız diye o işe yanaştırmazlardı. Çocuklar belki de büyüdüklerini kanıtlamak için bu işi yapmak istiyor olabilirlerdi kim bilir? Savrulan samanlar çubukları alttan bir karış kadar örtünce harman küreğiyle çubukların dibinden başlanıp kürek ağzından biraz genişçe alınıp ileri atılırdı. Bu işleme saman yarma denirdi. Bu işi savurma işinde çalışmayan eli boşlar varsa onlar yaparlardı. Saman dene karışımı azalınca yelin estiği yönde deneler kızarmaya başlar. Savrulma işlemi sırasında en çok sevdiğim aşama bu bölümdür benim. Çekilen bunca emeğin karşılığının alınmaya başladığını görmek sevinci kaynağı belkide. Denesi çoğalan samanı alıp yukarı kaldırıp savurmak zor olduğundan en usta savurucu yelin estiği yana geçerek savrulmuş buğdayları samandan savurarak ayırır. Buna çeç ayırma denir. Ustalık çecin içinde saman bulundurmamaktır. Yoksa samanlı çeç daha sonraki işlemlerde çok yorar. Kalan harman kalıntıları da savrulup saman bir yana deneler çeç olarak öte yana ayrılır. Harmanda bulunanlar iki kümeye ayrılır. Bir kadın elinde gözerle harmanın temiz bir yerine dikilir. Bir başkası kalbura doldurduğu ekini gözere döker oda sağa sola sallayarak deneyi çalkar. Üstüne gelen kesler ile ezilmemiş başakları ayırıp yan tarafa döker. Buna denenin çalkanması denir. Çalkanan dene çuvallara doldurularak gelecek dönemin tohumlukları ayrıldıktan sonra deymenlik(değirmene gidecek unluk buğday), bulgurluk, göcelik olarak çeşmelere ya da çaylara yumaya(yıkamaya) götürülür. Harmandaki ikinci küme savrulan harmanın dağılmış olan samanlarını harman küreğiyle toplar ve yığar. Yerde kalan samanlar süpürülüp saman yığınının üstüne atılır. Bütün harmanların savurma işi bittikten sonra harman dibinde kalan artıklar bunlara badas denir. Savrulup içinden çıkan deneler tavuk yemi yapılır. Dene çalkama sonunda oluşan keslerde düyenle(döven) sürülerek açılmamış başaklardaki deneler yeniden çalkanarak alınır. Geriye kalan keslerde(saman irisi) fırın fışkısı yapmak için evlere götürülür. Samanların taşınması kağnı, öküz ve at arabalarına konulan kıl keçisi tüylerinden dokunarak yapılan geri dediğimiz araçlarla yapılırdı. Gerinin üst ucuna ucu çatal olan dayak takılıp kağnının önüne çakılmış tahtaya, arabada ise araba kasasının ucuna dayanıp dik dursun diye önde geri tutulurken büyüklerden biri saman yabasının azmanı durumundaki saman atkısı ile samanları arkadan ön köşeye doğru atmaya başlar. İşte bu anda bütün tozlar size geldiğinden epey zorluk çekersiniz. Bu işten sonra elinize yaba veya dirgen alıp gerinin üstüne çıkarsınız. Ön göpcükten(gerinin köşesi) başlayarak çekerek doldurmak ve çiğneyerek geriye çok saman yüklenmesini sağlamak sizin görevinizdir. Arkadan samanlar yere dökülmeye başlayınca arka göpcüğün(köşe) dayağı dikilip gerinin arkası iple çitilerek kapatılır. Çitme geri ipiyle gerinin arkasındaki iki parçalı kulağının birleştirilip deliklerden geçirilerek kabaca örme işidir. Çiğneyici arkayı kaydırdığı samanla ve atıcının attıklarıyla doldurup çiğnemeyi sürdürür. Geri dolunca yerde saman çoksa samanın üstüne atlar. Az ise saman atıcının yardımıyla geriden iner. Geri köye samanlığa götürülüp boşaltılır.

Bu bölüm traktörden önceki dönemi bilmeyenler için masalımsı gelir, ilginç mi gelir bilemiyorum. Ancak tam çekilen sıkıntıları yazımda yansıtamadığımı açık yüreklilikle söyleyebilirim. Bu eziyetli uğraş nedeniyle belki eskiler ekmeği kutsal bilip onun bir kırıntısının bile çöpe gitmesine gönülleri elvermez. 21.02.2007 

YİTİRİLEN DEĞERLER- 9 : KAĞNILAR


Başta kurtuluş savaşımız olmak üzere bir dönemin en gözde ve en önemli ulaşım aracı kağnılarımız. Tüm komşu evlerde iki öküz tarafından çekilen kağnılar vardı. Bazen bu kağnıya doluşur tarlaya çifte, tırpana , harmana giderdik. Çoğu zamanda harmana biçilmiş veya yolunmuş ekin taşırdık. Yol boyunca çocuk bağrışmaları ve kağnı sesinden oluşan bir koro bizlere eşlik ederdi. Hiç duymamış olanlara bu müzikli inilti sesini anlatmak sanırım olanaksız. Özellikle sabah erken saatlerde yada akşam geç vakitlerde daha iyi duyulan bu ses beni halen etkilemektedir. Tekerlekler döndükçe iki ahşabın birbirine sürtünmesi sonucu oluşan bu gıcırtılı sesin daha iyi çıkması için kaymak, yoğurt veya sabunun eritilmesiyle oluşan özel sıvı sabunluk dediğimiz öküz boynuzu kabının içine ucu çaputlu değnek biçiminde gereçle sürülür.Bu hem ses çıkarması hemde sürtünmeden dolayı yanıp kırılmaması içindir. Hatta bazı yörelerde kağnısı iyi ötmeyenin horlandığı bile söylenir. Köyün yaşlıları ise daha kağnı görülmeden uzaklardan gelen sesinden kimin kağnısı olduğunu hemen söyleyiverirler. Kağnının en önemli özelliği iki öküz tarafından çekilmesi ve tamamen ahşaptan yapılmasıdır. Azının iki ucuna takılan tümü tahta olan bu tekerler çamur tutmaması için genelde çam ağacından yapılıp, aşınmaması içinde etrafına 2 cm eninde demir çember geçirilir. Öküzler arasından geçen uzun bir üçgen şeklindeki “ok” ana yapıyı oluşturur. Bu okun ucuna boyunduruk bindirilir. Uzun bir tahtadan oluşan boyunduruğun iki tarafındaki üstü çam, altı meşeden yapılmış bölümleri “zelve” lerle birbirine kayışla da öküzlerin boynuna bağlanır. Kağnının üçgen şeklindeki oklarının her bir parçasına kravat, uçtaki meşeden yapılmış boyundurukla kayışı tutan yuvarlak ağaçlara gevele, öküz veya manda derisinden yapılmış kayış, kravatların altında yine çamdan yapılmış buylular, onun altında da iki tekeri birbirine bağlayan meşeden yapılmış eysen ve eyseni iki tarafından kavrayan azılarda meşeden olurdu. Normal zamanlarda iki tarafına ağaçtan yapılmış kanatlar sokulurdu. Ekin getirme zamanı meşeden yapılmış delece vurulurdu. Ekin taşımak için dağlardaki tarlalara akşamdan gidilip orada yatılarak şafakla birlikte ekin sarılıp yollara düşülürdü. Doğrudan çiftçilikle uğraşmayan komşuların ekinleri veya güzel çiçekli sonrada güzel samanı olan efekleri her sabah bir komşunun olmak üzere toptan kağnıcılar toplanarak getirilirdi. Bu kadar anlatımdan sonra Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın güzel şiirini de burada okumak gereklidir sanıyorum.15.02.2007     

YİTİRİLEN DEĞERLER- 8: ODUN MECİSİ(İMECESİ)

Kasabamız düğünlerinin eskiden bir hafta sürdüğünü kırk yaştan daha genç olanlar pek anımsayamaz. Düğünler Perşembe günü kına yakımıyla başlar, ertesi hafta Perşembe gelin alımı ve bir gün sonraki belek dağıtımını da sayarsak sekiz gün sürerdi. Bugün anlatacağım konu kına yakıldıktan sonraki Salı gününün olayı olan odun mecisidir.
O dönemde motorlu araç yoktu. Buna karşın hemen her evde bir eşek bulunurdu.Hani Nasrettin Hoca fıkralarının önemli kahramanlarından Karakaçan. Salı sabahı sabah ezanından sonra köyün gençleri eşeklerini tahralarını hazırlar hep birlikte Akharım Kasabasının arka kısmındaki Ahır dağlarına Davşınak odunu kesmeye giderlerdi. Davşınak ilginç bir çalı-ağaç tipidir. Bir kökten çok sayıda dal verir. Odun edilecek davşınak önce köküyle birlikte asılınarak kökünden yolunur. Çok ince dalları ayıklanıp diğer parçaları ayrılır. Bir davşınak çalısından yarım kucak kadar odun hazırlanır. Odun iki denk=bir yük olarak hazırlandıktan sonra eşeğin semerine sarılıp en hızlı bir şekilde köye dönme yoluna bakılır. Çünkü ilk gelen eşeğin gencine düğün evi tarafından ödül olarak bir peşkir verilir. Bu peşkirin parasal değerinden öncelikle onursal değeri yüksektir. Birincilikle bitirenlerin ayrıcalığı ve üstünlüğü yıllarca anılarda anlatılır dururdu. Ayrıca bizim kuşak ve üstü davşınak odunundan çok güzel yer çeliği yapıldığını bilir. Oldukça sert ve dayanıklıdır.
Odun mecisinin amacı hem düğünde yakılacak odunun karşılanması, hem de kışlık yakacak gereksiniminin karşılanması açısından önemi büyük olurdu.
Şimdiki yaptığımız veya düşündüğümüz çalışmalarda odun mecisinin günümüze uyarlanmış şekli değil mi? Gelin öyleyse destek olalım. Destek verelim. Unutmayalım birlikten kuvvet doğar. 11.02.2007          

YİTİRİLEN DEĞERLER- 7:KUYULAR VE PINARLAR

Kuyuların kasabamızın geçmişinde önemli yeri vardır. Köy içinde, Karataşta, Kocakırda , Kızılağılözünde, Galderesinde, Kocaköprüde, Karapınar önünde, Gedikardında, Sığırovasında, Çayırarmudunda ve Ulualanda sıralanmış olarak su gereksinimini karşılamak için uğraşırlardı.Hepsinin çevresinde varlıkların girişini engellemek için taştan bilezik biçiminde korumaları vardı. Birisini piknik yerinde görmüşsünüzdür. Üzerindeki zincir izleri zamanın üzerinde gösterdiği aşınmaların belgesi gibidir. Ay ışığı olduğu gecelerde üzerine eğildiğinizde gökteki ayın yansımasını kuyunun içinde görür gibi olursunuz. Nasrettin Hoca da aynı durumu görüp Ay kuyuya düşmüş diye kurtarma çalışmasına girmiş ya.
Her kuyunun bir kovası olurdu. Bu demir, ağaç veya sert lastikten olurdu. Buna kasabada çomçak denirdi. Çomçağın ucuna bağlı olan zincirin öteki ucu seren dediğimiz bir ucu yerde öteki ucu yukarda tahteravalli ağacı gibiydi. Kuyunun iki metre kadar yakınına dikilmiş çatal ahlat veya meşe ağacının kollarından geçirilmiş demir boru aynı zamanda sereninde ortasından geçerdi. Çomçağı kuyunun ağzından içeriye salladığınızda zincirle aşağılara gönderirken yerdeki uç yukarı kalkar, havadaki uçta kuyunun başındaki taş bileziğe değerdi. Bu sırada kova su ile dolar çekme işi başlardı. Kova sudan çıkıncaya kadar kolayca kendi başına çekilir sonra zorlana zorlana çekilirdi. O zaman bunun suyun kaldırma kuvvetinden olduğunu bilmez nasıl oluyor diye şaşar kalırdık. Yukarı çekilince çomçağın suyu taş bileziğn önündeki yalağa dökülür. Yalağın zıvana veya çeşmesinden elini tutarak içilirdi. Hayvanların içmesi içinde ayrıca yapılmış büyük yalaklar olurdu .Onlarda oralara dökülen suyla sulanırlardı.Kırlardaki çomçaksız serensiz kuyulara taşların arasına basa basa inilir, eldeki güğüm veya bardak doldurulduktan sonra geri yukarıya çıkılırdı. Son dönemde bazı kuyulara çıkrıklar takıldı. .Bazılarının ağızları kapatılıp tulumba takıldı ama çeşitli nedenlerle çoğu yok olup gittiler.
Yerden kaynayarak çıkan su kaynaklarına pınar denir. Bu pınarlardan kasabamızda çok vardır. En ünlüleri Köypınar, Akçapınar, Karapınar, Cergepınarı, Kepez Pınarı, Soğukpınar, Yanıkpınarı, Kuzoluktur. Son yıllarda bunlarda çeşme yapma özelliğinden taban sularının azalmasından yok olma dönemi içine hızla girmişlerdir.
Bazı değerler gereksinim kalmadığından yok olurken, bazılarını biz insanların bilinçsizliği yok etmekte ya da kullanılamaz duruma gelmesine neden olmaktadır. Öyleyse elimizdeki değerleri korumasını bilelim. 07.02.2007          

YİTİRİLEN DEĞERLER- 6: EL DEĞİRMENLERİ

Un değirmenleri dışında birçok evde el değirmeni bulunurdu. Alttaki yuvarlak taş sabit. Ortasında demirden bir ok bulunurdu. Değirmenin zibeği denirdi. Buna ortası delik ağaçtan yapılmış çakıldak takılırdı. Üstteki değirmen taşı saplı olur onu bir-iki kişi tutarak döndürürlerdi. Değirmende bulgur göce veya hayvan yemi çekilirdi. Bulgur-göce çekme işi hem imece biçiminde, hem de şenlik havası içinde olurdu. Bulgur çekilecek eve genç kız ve kadınlar toplanıp aralarında iş bölümü yaparlardı. Kimisi değirmenin başında olurdu. Kimisi çalışanlara börek döşeyip bunu fırında pişirir gelirdi. Bu börek bulgurun ince unundanda olabilirdi. Kimisi de çekilen bulgur göceyi elekten geçirir yani çalkardı. Bu işler görülürken hem güncel konuların değerlendirilmesi yapılır, hem de yöremize has en güzel türküler ve heyheyler söylenirdi. Bu kadar kalabalığın okusuz konukları vardı birde: Delikanlı erkekler. Bunlar türkü ve sohbet dinlemeye veya sevdiği kızı görmeye gelenlerdi. Genellikle evin büyük erkeklerinin bilgisi olmazdı bu konuklardan. İş sona erdirilip yemek yenirken delikanlılara da verilirdi yiyecek. Makineleşme sonucu artık bu güzel değerlerde yok olup gidenlerin içinde yerini aldı.
İşte yardımseverliğin, imecenin, hoşgörünün kol kola bulunduğu güzel ortamlardan birisini daha anlatmaya çalıştım.03.02.2007          

YİTİRİLEN DEĞERLER- 5: DİBEKLER VE BOYANELER

Bulgur ve göce yapımı hazırlıklarının bir başka ayağıdır: Dibeklerle boyaneler. Büyük taşların ortasının yalak biçiminde oyulmasıyla oluşturulan dibekler kasabanın üç-beş yerinde ayakta durmaktalar. Buralar bulgur olacak kaynayıp kurutulmuş buğdayla, göcelik buğdayın dış kabuklarının ayrıldığı yerlerdir. Dibek başı olayları ve kavramı bu nedenden pek unutulmaz sanırım. Dibekte bulgurluk ve göcelik dövme işi genellikle gece yapılırdı. Nedeni hem gündüz işlerine engel olmaması, hem de gündüzün güneş sıcaklığından kurtulmak olsa gerektir. Bir kile kadar göcelik veya bulgurluk dibeğin içine dökülür. Dökülen buğdayın üzerine az su dökülüp karıştırılır. Her yanı ağaç olan tokmaklar hazır edilir. Önce yavaş yavaş hem el alıştırması, hemde buğdayların dışarılara sıçrayıp gitmemesi için vurulmaya başlanır. Daha sonra bu vuruşlar hızlı ve düzenli olarak sürdürülür. 5-6 tokmağın öyle ahenkli, sıradan ve ritmik inişi vardır ki; değme müzik yapıtlarında ve ustalık isteyen çalışmalarda bu düzen görülmez. İzlerken tokmaklar birbirine çarpacak diye ödünüz kopar. Ama onlar belirli bir sistem içinde pat pat iner kalkarlar. Anneler çalışıyor olunca çocuklara da türlü oyunlar oynamak düşer. Hele gökyüzünde bir de ay ışığı varsa deme gitsin çocukların keyfine. Çünkü gecenin karanlığında elektrikle aydınlanmış gibi gelir sokaklar çocuklara. İş bitiminde yine yemek yenilir. Yorgun ve uykulu gövdeler kendini döşeklerine zor atar ve uyur kalırlardı. Sabah kalktıktan sonra her şeyden önce dibekte dövülmüş olan bulgurluk ve göcelik kalburlarla savrularak bu kabuklardan ayrılırdı. Bu kabuklar hayvanlara yem olarak verilirdi. Göceliğin savrulma işlemi bitirildikten sonra çeşmelerde veya çayda yıkanıp dambaşılarda iyice kurutulurdu. Artık içindeki taş, ot tohumu, burçak vb yabancı maddeler tepsi içinde veya senit üzerinde atlanırdı. El değirmenlerinde çekilip pilavlık bulgur veya dolmalık-tarhanalık göce durumuna getirilirdi.
Boyaneler bulgurluk ve göceliğin kabuklarını ayırma işleminin hayvan yardımıyla yapılan biçimidir. İnsan beli seviyesinde örülmüş duvarın üstüne değirmen taşına benzer taş dönecek ve buğdaylar dışarı dökülmeyecek biçimde set yapılırdı. Yükseltilmiş set içinde değirmen taşı tekerlek biçiminde oturtulmuş, ortasından bir ok geçirilmiş, oka koşulan bir eşek veya beygir tarafından döndürülürdü. Hayvanın arkasında bir çocuk veya büyükte durmadan dolaşır dururdu. Kanal içine dökülen buğdaylar az sulandırılır, hayvan döndüğünü bilmesin diye gözleri bağlanırdı. Kabukları çıkarılan buğdaylar elek ve kalburlarla savrularak bu kabuklardan ayrıldıktan sonra içindeki taş, ot tohumu, burçak vb yabancı maddeler tepsi içinde veya senit üzerinde atlanırdı. Bundan sonrası artık el değirmenlerinde çekilip bulgur, göce yapılması işlemiydi.
İşte şurada-burada gördüğünüz dibekler ve boyaneler ter, yorgunluk, yardımseverlik, dayanışma örneklerinin geçmişten gelen tanıklarıdırlar. 30.01.2007          

YİTİRİLEN DEĞERLER- 4: DEĞİRMENLER( deymenler)

Değirmen yıkanıp kurutulan buğdayı un yapmak için su ile çalışan o günün fabrikasıydı Çevre kirliliği gibi bir toplumsal kötülüğü yoktu. Arktan gelen sular oban denilen ağaçtan oyulmuş veya sactan yapılmış geniş bölüme girerdi. Obanlar yukardan aşağı doğru meyilli yerleştirildiğinden su hızlı iner aşağıdaki çarka çarpıp döndürürdü. Çarka bağlı olarak değirmenin üstteki taşıda dönerken yukarıdaki depodan inen buğdaylar alttaki sabit taşla arada kalıp un olarak aşağıdaki depoya oluk yoluyla inerdi.
Su değirmeni söz konusu olunca en eskisi Kırdıların değirmen. Ben onun çalıştığı dönemi bilemiyorum. Ancak yıkıntıları piknik yerinin altında köy önü tarafında şu anda bile belli .Diğeri Arapların değirmen. Onda buğday öğüttüm. Buğdayın dökülüşünü, taşların dönüşünü, unun akışını, çuvallanışını eşekle taşınışını gördüm ve uyguladım. Obana suyun girişini ve aşağıda çarklara çarptıktan sonra köpürerek çıkışını ilgiyle, korkuyla ve hayranlıkla çok kereler izledim. Şimdi yalnızca bazı duvarları kalmış olan bu değirmenin yıkıntısının yanından geçerken çalıştıran değmencilerden rahmetliler Ahmet Bey Amca ile Hacı çobanların Mehmet Amcayı oralarda görür gibi olurum. Ayrıca kısaca dağ değmeni diye adlandırdığımız Taşoluklu değirmenler vardı. Onlara bir iki kez gittiğimden fazla anım yok. Bir keresinde öküz götü meyvesini sen-ben yiyeceğim diye birisiyle döğüştük. Bir o kalmış usumda. Daha sonra motorla çalışan değirmenler köyün içinde Kocakafaların ve Gemliklinin evin altına kuruldu. Çevre köylerin gereksinimlerini bile karşıladı yıllar boyu.
Buralarda öğütülen unlar kepekli olurdu Bugün kepekli ekmek ayrıcalık gibi. O gün herkes kepekli ekmek yiyordu. Bitkilerde ilaç yoktu. Hormon yoktu. Yenilenlerde katkı maddesi yoktu. Onun için mi daha sağlıklıydılar acaba? 26.01.2007           

YİTİRİLEN DEĞERLER- 3 :ÇAYDA DENE YUMA

Bizim çocukluğumuzda harmandan getirilen buğdayların bir kısmı tohumluk olarak veya evin gereksinimleri için ayrılırdı. Geriye kalan kısmı bulgurluk, göcelik ve değirmenlik olmak üzere yıkanırdı. Çeşmelerde sıra almanın zorluğu nedeniyle çoğu aile bu işi Ilıcanın yukarı bölümündeki çay boyunda yapardı. Kağnılara, arabalara-öküz, at- yüklenen buğdaylar çayın kıyısına getirilirdi. Çayın içine bir haba serilip su ile gitmesin diye kıyıları küçük taşlarla bastırılırdı. Alt tarafına kalbur konup üst tarafından da yeteri kadar su ayarlandıktan sonra habanın üstüne deneler dökülürdü. Suda yıkanan deneler boşluğa serilen bir başka habanın üstüne avuç avuç çıkarılırdı. Burada suyunu süzdükten sonra çuvallara doldurulup un olacaklar Göksekiye serilip kuruyuncaya kadar beklenirdi. Çoğu geceler başında yatılırdı bu sergilerin. Bulgur yapılacaklar evin yanına götürülüp hazırlanan kazanlara paylaştırılırdı. İçine yeteri kadar su eklendikten sonra kazanların altı ateşlenir ve buğdaylar kaynatılırdı. Genelde her evin yakacak derdi olduğundan bu kaynatma işi afıyan çığı veya önceden kesilip getirilmiş sığırkuyruğu bitkileriyle olurdu. Kaynatılan buğdaylar artık sıcak bulgurdu. Mahallenin büyük-küçük tüm bireylerine tattırılmaya çalışılırdı. Sahan dediğimiz kalaylı bakır tabaklar içinde sunulan bu sıcak bulgurları atıştırmak insana ayrı bir tat verirdi. Kaynayan bulgur dambaşıya çıkarılır ve iyice kuruması sağlanırdı. Kuruyan bulgurlukar dibeğe veya boyanelere götürülüp dış kabuklarından ayrılırdı.
Sıcak bulgur dağıtımı GÖREN GÖZÜN HAKKI VARDIR deyiminin yaşama geçirilişinin en güzel kanıtı gibi gelir bana. Düşündüğümüz ve uygulamaya koymaya çalıştığımız küçük imecelerin temelinde yatan düşüncede bu mu dersiniz? 19.01.2007          

YİTİRİLEN DEĞERLER- 2: KERPİÇ

Kerpiç, duvar örmek için kullanılmak üzere tahta kalıplara dökülerek güneşte kurutulmuş balçıktır. Bir çeşit pişirilmemiş tuğla gibidir.
Kasabamızda Kerpiç Yapımı ve Kullanımı
Kerpiç yapılacak toprak, Gökseki’nin su arkına yakın yerinden yeteri kadar kazılırdı. Kazma işinde koca çapa dediğimiz bir yanı balta ağzı gibi keskin, diğer yanı kazıcı ile sivri dediğimiz bir yanı delici, diğer yanı kesici aletler kullanılırdı. Su arkına yakın kazılmasının nedeni kerpiç çamuru hazırlanırken suyu taşıma zorunluluğundan kurtulup akan suyun önünün böyenmesiyle toprağı çamur haline getirmekti. İçine yeteri kadar saman atılarak karılan çamur birkaç gün alıştırıldıktan sonra çocuklara bayram havasını aratmayan çiğneme günü gelirdi. Çamur sahibinin evinin bireyleri ile mahallenin çocukları orada olurdu. Herkes pantolonunu donunu dizlerinin üstüne sığar, içine saman karıştırılmış çamuru çiğnemeye başlardı. Bu işte en rahat olanlar ayağında pantolonu olmayan küçükler olurdu. Fistanlarını bellerine kadar toplar ve çamurun içine dalarlardı. Karışım ayakla çiğnenip ezilmek suretiyle çamur haline getirilirdi. Çalışmalar sırasında çamurun içine düşülür. Çocuklar birbirlerinin yüzüne üzerine sulu çamur sıçratır ve atarlardı. Bu işe çamurun özlendirilmesi denirdi. Çamurdan çıkıldığında çalışmaya katılanlar çamurlu el, ayak ve urbalarını olabildiğince akan sulama suyunda temizlerlerdi. Biz çocuklar için asıl şenlik yeni başlamış olurdu. O güne özel hazırlanmış yemekleri görünce yorgunluğu çamuru unutur gülüş çığrış büyük bir gürültü ile karınlarımızı doyururduk Yeterince bekletilen çamur kerpiç yapılacak duruma gelirdi. Bunun için hazırlanmış iki tür kalıp olurdu. Evlerin dış bölmeleriyle dam-samanlık çatmakta kullanılacaklar büyük kalıpla, ara bölme çatkısında kullanılacaklar küçük kalıpla dökülürdü. Yine aile bireylerinin hepsi ve yardımcı komşularla Gökseki’nin çamura uzak olmayan bir yerine yerleşilirdi. İki su kovasına doldurulan sularla kalıp ıslatılırdı. Her kalıbın başında bir sucu, bir kalıp çekici, bir paçavrayla kalıp silici, tahta tezgene ile iki kişi çamur taşıyıcı, bir kişi doldurucu ve yedekleri bulunurdu. Gelen özlendirilmiş çamur tahta bölmelerden yapılı kalıplara dökülürdü. Çamur, kalıplara döküldükten sonra iyice sıkıştırılırdı. Bu sıkıştırma yapılmazsa kerpiç zayıf olurdu. Sıkıştırılan çamurun üstü düzgünce bir tahta ile düzeltilir ve fazla çamur da atılmış olurdu. Yine ıslatılmış paçavralarla üzeri silinerek kerpiç üstü parlaklaştırılırdı. Çamurun kendini tutabileceği süre sonunda kalıp üstten çekip çıkarılırdı, çamur düz bir yerde kalırdı. Sonra kesilen kerpiçler güneşte bırakılırdı. Kerpiçlerin her tarafının kuruması için güneşe bakan yüzleri zamanla değiştirilerek çabuk kuruması sağlanırdı. Böyle böyle kerpiçler güneşe serilmiş olurdu. Üst yüzleri kuruyunca bir yanına çevrilerek sırasıyla her yanları kurutulurdu.
Kısacası beş-altı günde havanın güneşli olması durumuna göre kerpiç kesimi bitmiş, kerpiçler kullanıma hazır duruma gelmiş olurlardı. Anlaşılacağı gibi bu işin yapılması yağmur mevsimine denk getirilmemeye çalışılırdı.

Kerpicin Özellikleri
-Kerpiç, ortamın nemini dengeler Çoksa alır, azsa verir, nemi insan için en uygun düzeye getirir. Rahat soluk alınır böyle bir odada, rahat uyunur
-Nem belli yüzdeyi aşmadığı için, börtü böcek yaşamaz bu ortamda.
-Kerpiç, havanın kirliliğini alır. Örneğin, sigara içiliyorsa nikotini çeker. Havayı temizler.
-Kerpicin elde edilmesi için en az enerji tüketilir.
-Kerpicin radyoaktivitesi yoktur.
-Kerpiç doğayı kirletmez, onun kan dolaşımı içindedir.
-Kerpiç, yapı yerinde üretildiği için taşınım gideri yoktur.
-Kerpiç ahşabı korur.
Önceleri kerpiç evlerde oturup da sonradan yenilik, kolaylık adına tuğla evlere geçmiş olanlar durumlarından yakınıyorlardı: “Her yanımız ağrıyor, sızlıyor, bu evlere geçeli!”
Kerpiç aynı zamanda rutubetlenmeyi önlediğinden bununla yapılan evler daha sıhhi olur, oturanlarda romatizma pek görülmez.

Kerpicin Örülmesi
Tıpkı tuğlada olduğu gibidir. Alta örülen sırayla üste örülen sıranın derzleri üst üste gelmemelidir. Bir başka deyişle, kerpiçler birbirini ısırmalıdır. Eskiden “analı kuzulu” denildiği gibi, bir büyük (26×26 cm, ana) bir de küçük (26×13 cm, kuzu) kullanmaya da gerek yoktur. Evin bölmeleri arasına ağaçla bölmeler yapılıp aralarına çamur kullanılarak örülen kerpiç duvarların sağlamlığı sağlanırdı. Üzeri çamurla sıvanır ve daha sonrada bunun üzerine badana yapılırdı. Geliştirilmiş durumu alçı-kerpiç çamuru karışımı ALKER adıyla kullanılmaktadır.
Bu yazıdan amacımız kerpici savunmak değil oradaki yaşama sevinci ve imece çalışmasını sergilemektir. 18.01.2007      

YİTİRİLEN DEĞERLER -1:GÖKSEKİ

Kasabamızın dilinde çok güzel bir sözcük var. Gökseki. Güncel Türkçe sözlüğü inceledim. Verilen beş anlam içinde kasabamızdaki sürekli yeşil kalan anlamı yok. Kasabanın ataları bir sıfatla bir adı birleştirerek güzel bir sözcük bulmuşlar. Bunuda köylerinin güney ucundaki yeşil alana ad olarak vermişler.
Gökseki nedir? Ev yapacak olana kerpiç ocağıydı. Çobana göre hayvanların evden kurtulduğu yerdi. Çocuğa göre -çelik, top, saklambaç, uçurtma-alanıydı. Çiftçiye göre gece hayvanların dinlenme ve beslenme yeriydi. Gençlere göre gezinti yeriydi. Genç kadınlara ve kızlara kız hamamına giderken ve gelirken oynayıp heyhey çekme yeriydi. Analara göre sergi-Ilıcanın yukarı taraflarında yunan değirmenlik veya bulgurluk buğdayların kurutma- yeriydi. Kısacası çok programlı, çok da güzel bir kullanım alanıydı.
Yukarıda sayılanlar son 15 yıla kadar olan özelliklerdi. Pekiyi ne oldu? Parsellenip arsa yapıldı. Gökseki’nin kendisi kayboldu yalnızca adı bugüne ve geleceğe kaldı. Çokça arsa gereksinimi olmayan kasabamızda buranın arsa olması gereklimiydi? Kişisel düşüncemi sorarsanız Harmanaltı mevkisindeki verimli tarım arazilerinin arsa yapılması kadar gereksizdi.
Bunu yapanlar ve yapılmasına türlü biçimlerde destek verenler gönül rahatlığı içinde durabiliyorlarsa denebilecek sözde kalmıyor zaten. 16.01.2007            

MANİLER  ve TÜRKÜLER

Kaynak:Eşe AYÇAKAL*** Derleme: Veli EŞME

Ak sıkmalar geyersin

Kime boyun eğersin

Eğme oğlan boynunu

Buban seni eversin

 

Kistine gömdüm ocağa

Patladı gitti bucağa

Ne duruyon orada

Galgı da gel buraya

   

Arpalar fildir yarim

Ağlatma güldür yarim

Sen orada ben burda

Gönüller birdir yarim

Guşanenin gapağı

İçi dolu yapağı

Biz bir gelin alıyoz

Ak havlanın topağı

   

Goca çeşme harlayo

Tülü tırpan yağlayo

Tülü’yü de sorarsan

Ayşe… deye ağlayo

Koyunları akışır

Çobanları bakışır

Koyun güden yarime

Ne keydirsen yakışır

   

Gaynanam oluverse

Dolmayı sarıverse..

Yemeden ölüverse

 

Köprünün altı diken

Yaktın beni gül iken

Mevlam da seni yaksın

Üç günlük gelin iken

   

Goca çeşme şarlayo

Güğümleri parlayo

Nuh Köyü’nün gızları

Goca deye ağlayo

Iraftaki zinile

El vurmadan inile

Askerdeki yarimin

Gulakları çinile

   
Kara tren kayda gel
Askerini say da gel
Yarim benim küçücük
Guy trene al da gel

Trenin bacaları
Gündüzdür geceleri

Güzel güzel kızların

Ben olsam gocaları

(Ellemen gelinleri eskerdir gocaları)

   

Tren gelir kışladan

Direkleri vişneden

Kemal Paşa değil mi

Gelinleri neşelendiren

Yunan aldı hırkamı

Giyemedim sarkamı(urba)

Yolla İsmet(Paşa) yarimi

Biçemedim tırpanı

   

Goca inenin yurdusu

Nerde yarin ordusu

Bu gecede gelmezsen

Beklemecen doğrusu

Enterisi çil yeşil

Çayda kumlar gaynaşır

Yatmış yarin dizine

Cıvıl cıvıl söyleşir

   

Enterin dikildi mi

Şeriğin çekildi mi

Söyle deyusun gızı

Dillerin dutuldu mu

Bu dağları delik delik delerin

Galbır alır toprağını elerin

Yarim koyun ben kuzu

Ardı sıra melerin

   

Mektup yazdım garadan

Dağlar kalksın aradan

Ne güzel de yaratmış

İkimizi yaradan

(Bu dağlar kalkmayınca

Eremeyiz murada)

Dambaşı da kediler

Miyav miyav dediler

İki ninem bir oldu

Bir dedemi yediler(öldürdüler)

   

Çadır gurdum

Akçaşer’in(Kumalar’ın)düzüne

Sızı girdi dizlerimin(yüreğimin) bağına(içine)

Varın söyleyin jandarmanın yüzüne

(Ünnen-çağırın gelin Beygircioğlu dürzüye)

On beş sene az geliyo gözüme

Kumalar’da bir topucuk kar idim
Yeller esti ılgıt ılgıt eridim
Evvel yarin kıymatlısı ben idim
Şimdi karşılardan bakan ben oldum
   

Tirene binemedim

İzmir’e inemedim

Elimin gınasıynan

Geriye dönemedim

Tiren yolu bu muydu

İçi dolu su muydu

Yolla yarim bir mektup

Ediceğin bu muydu

   

Koyun gelir guzusuynan

Ayağının tozusuynan

Ben koyunu güderin

Ardı körpe guzusuynan

Koca çeşme harlayo

Tülü tırpan yağlayo

Kenefi de sorarsan

Ziğim ziğim ağlayo

   

Tülü binmiş kır ata

Cebi dolu mazmata

Etme Tülü daveyi

Bizim işler horata

Yelek diktim geymedi

Diktiğime deymedi

O senin gavur anan

Seni bana vermedi

   

Yeleği basma yarim

Darılıp küsme yarim

El ağzına bakıp da

Selamı kesme yarim

Dam başının tozuyum

Ben kurbanlık guzuyum

Tutma Ahmet kolumdan

Ben candırma gızıyın

   

Menevşe biçim biçim

Ağlarım için için
Millet bana düşmandır
Seni sevdiğim için

Entarisi mor gumaş
Kolları gulaş gulaş
Sen de beni götcesen
Bizim köşeyi dolaş
   
Armıt dalda beş olur
Yere düşer keş olur
Ben sana yandığımdan
Alem bize küs olur
Enterini ben diktim
Sen ünnedin ben gittim
Köyde güzel ben miydim
Gözünü bana diktin
   

        TÜRKÜ
Evleri demir yolunda
Altınları boynunda
Kız seni alır giderin
Dayının huyunda

 

***
Mektup yazdım acele
Al eline hecele
Mektup yarin bedeli
Guy goynuna gecele

 

 ***
Dere boyu giderin
Gara(kara) koyun güderin
Arkadaşım kız olsa
Ben goyunu güderin

 

***
Evleri demir yollarında
Altınları boylarında
Kız seni alır giderin
Melek mi(cinli mi) var soylarında

Bağa vardım budama
Kilit aldım odama
Gücücükten evlendim
Sarılıp da yatmaya
 
Candırma çavuşuyun
Yol verin savaşayın
Beni candırma  sanma
Askerde yüzbaşıyın
 
Ocak başı duz daşı
Benim yarim yarim onbaşı
Olcasa çavuş olsun
Dosta düşmana karşı
 
   
SÖZLÜK: Narşifen: Bakır veya alüminyumdan su bardağı Timin: 18’lik 1/8’i buğday ölçüsü Tülü ve Kenef: Köyden kişi lakapları Ziğim ziğim: Tiz sesli,gözü yaşlı      Horata: Şaka
   

(Kaynak: Bakiye ÖZEL)

Dama vurdum gazmayı
Al başımdan yazmayı
Anandan mı öğrendin
Gostak gostak gezmeyi
Bahçelerde gerdime
Gel yardıma yardıma
Sevmediğim oğlanlar
Hep düşüyor ardıma
   
Cami ardının gazları
Yeşil yeşil gözleri
Ne de güzel oluyo
Bizim köyün gızları
Ütü ütüye benzer
Ütü masada gezer
Benim sevdiğim oğlan
Tarık Akan’a benzer
   
Gara gara gazanla
Gara yazı yazanla
Cennet yüzü görmesin
Aramızı bozana
Mor goyun melemesin
Mor menevşe yemesin
Sevdiğini almayan
Ben evlendim demesin
   
Elmayı alay vedim
Dibini belley vedim
Sevmediğim o(ğ)lana
Saçımı sallay vedim
Denizde gum galmadı
Balıkda pul galmadı
Söyleyceğim çok idi
Kağıtta yer galmadı
(Ağzımda dil galmadı)
   
Garşıda durup durma
Boynunu burup durma
Alacaksan al gayri
Ma(ha)na  bulup durma
Denize dalayım mı
Bir balık alayım mı
Koca köyün içinde
Ben yarsiz kalayım mı
   
Kuyuya gova saldım
Kendisi dolsun diye
Yarime mektup yazdım
Hatıra olsun diye
Ermenidir bu insan Ermeni
Kaşı gözü inadına sürmeli
Güzelleri dane dane sarmalı
Çirkinleri diyar harbe sürmeli
   
Karyolanın yayları
Ben sayarım ayları
Yarim gelecek diye
Hazırladım çayları
Kiremit kiremit gezerim
Kiremitleri ezerim
Çok konuşma gaynana
Kumpül gibi ezerin
   
Bahçelerde börülce
Oynar gelin görümce
Oynasınlar bakalım
Bir araya gelince
Bahçede iğde midir
Dalları yerde midir
Her gördü(ğü)nü seversin
Sendeki miyde midir
   
Fasulyeyi haşladım
Toprak tenceresinde
Gel yarim konuşalım
Mutfak penceresinde
Ayşe taşta oturur
Oğlan evi lokum getirir
Yeme Ayşe lokumu
Oğlan seni götürür
   
Karyolanın demiri
Babam verir emiri
Eğer babam vermezse
Kaçmak Allahın emri
Hopile hopile
Bıyıkları yok bile
Senin gibi oğlana
İsli mendil çok bile
   
Kapılarda numara
Yar oturmuş gumara
Şimdi şur dan geçecek
Sağ elinde cığara
Dambaşında ot olur
Soğuk vurur kötü olur
Bize laf söyleyenlerin
Biraz aklı gıt olur
   
Altın oklava derler
Nuh köyü toprağı derler
Kimse bize çıkamaz
Yaka kekliği derler
Kaynanam gabak gibi
Görümcem şebek gibi
Damat beyi sorarsan
Vitrinde böbek gibi
   
Vişne dalı eğilmiş
Eğilmiş de yer(e) değmiş
Biz ün(i)vers(i)tede okuyoz
Zararımız kime değmiş
SÖZLÜK:  Tırkaz: Sürgü(Kapıyı tırkazla). Hırsız içeriden olursa kapı tırkaz tutmaz. 

www.nuhkasabasi.com/kulturyasam.htm

GÜNÜMÜZ ÇOCUKLARI

Haziran 13, 2008

İbrahim Demirci: “Günümüz çocukları televizyon, okul, dersane üçgenine sıkıştırılmış durumda.”

Söyleşi: Vural Kaya

 

Çocukluğunuz nerede geçti? Çocukluğunuza dair neleri hatırlarsınız en çok?

Çocukluğum Konya’nın Çimenlik Mahallesi’nde geçti. Biz oraya “Çimenlik” değil de “Çayır” derdik. Şehrin başka semtlerinde oturan yakınlarımız, “Çayır’a gitmek”ten söz ederlerdi. Ağabeyim hâlâ orada oturuyor, şimdi biz de oraya gideceğimizde “Çayır’a gidiyoruz.” Çimenlik ya da çayır, gerçekten çimenlik ya da çayırdı. Devlet arazisiydi, bir köşesinde haraya bağlı bir yapı vardı. İçinde atlar vardı. Bazen inekler ve boğalar da olmuştu sanırım. Komşumuz rahmetli Mustafa amca orada çalışırdı. Onun sayesinde o güzel ve ilginç hayvanlara baktığımızı, onların adlarının ve özelliklerinin yazılı olduğu kimlik kartlarını gördüğümü hatırlıyorum. Çayırda at yarışı, atletizm müsabakası ve daha sonra cirit oyunları yapıldığını hatırlıyorum. Ama benim için daha zevkli olanı, baharda o sulak çayıra gelen leyleklerdi. Ve mor sümbüllerdi. Ve oradan yemek için dedesakalı başta olmak üzere güneyik, acımarul, yemlik gibi otlar toplardık. Arkadaşlarla orada top oynadığımız da olurdu. Çayıra kolayca aşabildiğimiz tel örgülerden atlayarak girerdik. Sanırım, oraya girmek, orada oynamak yasaktı. “Bekçi geliyor!” uyarısını alınca saklanmamız veya kaçmamız gerekirdi.

Çocukluğumdan kalma en eski anılarımdan biri, rüyamda küçük kara bir köpeğin saldırısına uğrayışım, ağlayarak uyanışım, evde kimseyi bulamayıp korkuşumdur. Bahçede iş gören annemin gelişini, beni avutuşunu unutamam.

Bir de rahmetli babamla sabah namazına gidişimiz, üç beş kişilik cemaatle sabah serininde eve dönerken doğu ufkunda güneşin doğuşuna bakmak hârika bir şeydi.

Gaz lâmbasının ışığında Kur’an okuyan babam, hayattaki tulumbadan su çekmek, suda soğutulan karpuz, ahırdaki inekler ve onların buzağıları, samanlığa saman atmak, bağdan üzüm toplamak, havuzda şıra çıkarmak, pekmez kaynatmak, kaynamış pekmezi savurmak, dut yaprağıyla o pekmezin köpüğünden yemek; annemin, ablalarımın, yengelerimin şebit (yufka) ve börek yapışları veya yayık yaymaları; komşularımıza pekmez veya ayran götürmek, tavukları yemlemek, kedilerle oynamak, avar sulamak, yonca biçmek, evin önündeki dutu silkmek; bahçeden erik, kayısı, elma, armut, domates yemek, ineklere yonca biçmek…

Şimdi düşününce çok zengin, çok renkli bir çocukluğum olmuş, diyorum.
Hayatınıza yön veren, kendisinden etkilendiğiniz bir büyüğünüz oldu mu? Mesela dedeniz ya da büyükanneniz sizin için ne ifade ediyordu? Onlarla iletişiminiz nasıldı? Onların bugün sizin yazmanızda etkisi ne?

Kişiliğin oluşumunda aile denen yakın çevrenin etkisi elbette çok önemli ve belirleyicidir. Babamdan, annemden, ağabeylerimden, yengelerimden, ablalarımdan, “nene” dediğim babaannemden, komşumuz Nuri Dayı’dan ve ailesinden, mahalle mescidinde bize ilk ilmihal bilgilerini, namaz dualarını ve surelerini öğreten rahmetli “Armısınlı Mıstaafendi”den, onun oğlu “Hâfız Abi”den çok şey öğrenmişimdir. Babamın babasını görmedim. Ama annemin babası Hasan Dede’mden ve onun hanımı Fatış Nene’mden söz edebilirim. Seferberlik’te esirlik dahil, bir yığın macera yaşamış olan kara sakallı dedem, mazlumluk ve alçakgönüllülük timsaliydi. Ondan “İngiliz’i Yunan’a tercih etmek” gibi bir bilgi kalmış bende. (Bu bilgi, devlet tecrübesi olan toplumla olmayan toplum arasındaki farkı gösterir.) Dedemin bahçesinde birkaç kara kovan vardı; arıları sever, bal üretirdi. Onu kovandan bal çıkarırken gördüğümü hatırlıyorum. Ninem, dirayetli bir kadındı. Kahve içmeyi severdi. Kendisi, hattâ bazen dedem, kahve değirmeninde kahve çeker, küçük ispirto ocağında pişirirlerdi.

Büyüklerimle iletişimimde herhangi bir sorun yaşamadım. Genellikle açık, içten ve dürüst ilişkiler içinde olmuşuzdur; bu da sağlıklı bir iletişim demektir.
Oyunlarınız ve oyuncaklarınız var mıydı? Bu oyuncaklar içerisinde sizin hiç unutamadığınız, bir hikâyesi olan oyuncağınız var mı? Bu hikâyeyi bizimle paylaşır mısınız?

Pek çok oyunumuz, pek çok oyuncağımız vardı. Topluca oynadığımız körebe, saklambaç, ebelemece, yedi kiremit, yakan top, birdirbir, uzun eşek, çelik çomak; daha az kişiyle oynadığımız fotak, bilye, çekirdek oyunu (bu son ikisinde “ütme” söz konusu olduğundan babamın kızdığını hatırlıyorum), zıh, fırça (topaç) çevirmek, beş taş, cark curk, dokuz taş… Ağaçtan ya da tellerden arabalar yapmak, onları sürmek de vardı. Bir de bilyalı tekerleklerden araba yapar, yarışa çıkardık. Şeytan uçurtmalarını, kâğıttan yapılmış kuşları da unutmayalım.

Ama benim için ayrıcalığı olan oyunun, ok yapmak ve o oklarla duvara çizdiğimiz hedefleri vurmak veya oku daha yükseğe fırlatmak olduğunu söyleyebilirim. Okları çelenlerden çektiğimiz kamışların ucuna tenekeden kesip biçimlendirdiğimiz sivri uçları takarak yapardık. Tenekeyi üçgen biçiminde kesmek, sonra onu çekiçle eğerek koni biçimi vermek, çok zevkli bir işti. O okları ağaç dallarından yapılmış yayla atardık ama bizim daha “modern” bir ok atma aracımız vardı. Dokumacılık eden ağabeylerimin atölyesinden aldığımız bobinlerin bir ucuna sapan lastiği bağlardık. Bobinin boşluğundan geçirdiğimiz okun ucunu o lastiğe yerleştirdikten sonra lastiği gerip bırakınca, bir namluyu andıran bobinin içinden fırlayan ok, çok hızlı ve çok uzağa gidebilirdi.

Bir de ayçiçeği sapından tüfek yapmıştım. Kendim mi yapmıştım, büyüklerimden biri mi öğretmişti, hatırlamıyorum ama ilginç ve güzel bir silâh olduğunu söyleyebilirim.
Dünün çocukları yani sizin akranlarınız ile bugünün çocuklarını, yaşam şekillerindeki farklılıklar, sevinçleri üzülmeleri?.. Yani bu konuda bir kıyas yapmak mümkün mü? Ne dersiniz?

Dünün çocukları daha geniş oyun alanlarına ve imkânlarına sahipti. Günümüzün çocuğu nerede, nasıl çelik çomak oynayabilir? Günümüz çocukları televizyon, okul, dersane üçgenine sıkıştırılmış durumda. Dar alanlarda futbol ya da basketbol oynama fırsatı bulanlar şanslı sayılır. Atari, game-boy, bilgisayar oyunları gibi şeyler, özellikle el, ayak becerisi gerektirmeyen nitelikleriyle bedensel gelişime izin vermeyen etkinlikler.

Bir de, büyük ailenin parçalanması, ailenin anne, baba, çocuk üçlüsünden oluşan “çekirdek aile”ye dönüşmesi, bugünün çocuklarını çok şeyden yoksun bırakıyor. Çocuklar, dedelerini ninelerini ancak bayramdan bayrama görürlerse görüyorlar. Dolayısıyla onların gözetim, denetim, eğitim, deneyim, davranış zenginliklerinden yeterince yararlanamıyorlar. Onların yerini, bakıcılar, kreş görevlileri, anasınıfı öğretmenleri ne kadar ve nasıl dolduruyor, bilmiyorum.
O döneme ait sevinçleriniz, üzüntüleriniz nelerdir? Sizi çok mutlu eden ya da çok üzüldüğünüz anılarınız var mı?

Elbette. Beni çok sevindiren anılarımdan ikisini anlatabilirim: Bir gece yatmışız. Işıklar sönmüş. Birden babamın gündüz verdiği sözü hatırlıyorum: “Akşam seni ağabeyingile götüreyim!” Belli ki bu sözü o da, ben de unutmuşuz. Fakat ben işte şimdi hatırladım ve o sözün yerine getirilmesini istiyorum. Yatağında yatmakta olan babama gündüz verdiği sözü hatırlatıyorum. Annem benim bu isteğime elbette kızıyor, vakit geç oldu, yarın gidersiniz falan diyor. Fakat babam, yatağından kalkıp giyiniyor ve beni ağabeyimgile götürüyor. Gece vakti yürüyerek bahçeyi, bağı, -yaklaşık altı yüz metre olmalı- geçip oraya varıyoruz. Misafir odasının ışıkları yanıyor. Sanırım, İstanbul’dan gelmiş misafirler var. Babamı görmekten mutlu oluyorlar. Babamın bu davranışını her anışımda büyük bir hayranlık ve saygı duyarım.

Başka bir gece. Herkes uyumuş. Ben bir kitap okuyorum. Büyük ağabeyim dışarıdan geliyor. Elimdeki kitaba bakıyor: “Eleanor H. Porter / Pollyanna” Bu ecnebî isimler canını sıkmış, hattâ kızdırmış gibi. Fakat kızgınlığını bastırıyor: “Bu kitap ne anlatıyor?” diye soruyor. Söylüyorum: “İnsan, başına kötü bir şey geldiği zaman isyan etmemeli, daha kötü durumları düşünerek şükretmeli!” Birden kızgınlığı geçiyor. “Öyle mi? Ne güzel! Oku öyleyse!” Ferahlıyor ve mutluluk duyuyorum bu durumdan.

Üzüldüğüm, şimdi hatırladıkça utandığım olaylar ve durumlar da var elbette. Kimi arkadaşların aklına uyup işlediğimiz yaramazlıklar gibi. Fakat onları anlatmasam, daha iyi.
Çocukluk hâli yaşa mı bağlı, ileri yaşlarda çocuk olmak mümkün mü? Yani ilerleyen yaşlara rağmen çocuk olmanın tehlikesi var mı? Ya da sakınmalı mı bundan?

Çocukluk, öncelikle ömrün belli bir dönemidir ve elbette yaşa bağlıdır ama “büyüyüp de çocuk kalmak” da vardır, zaman zaman “çocuklaşmak” da. Bunlar, duruma göre sevimli ve güzel olur, duruma göre tehlikeli… Çocukla çocuk, büyükle büyük olmak, olabilmek, bence güzel bir şey. Ancak, çocukluğun bütünüyle saflık, temizlik, güzellik, hesapsızlık, mutlak iyilik olduğu söylenebilir mi? Bilemiyorum.
Çocukluğunuzda sizi en çok etkiyen kitap hangisi oldu? O günlerde yazmak ya da yazarlar hakkında neler düşünürdünüz?

Biraz önce Pollyanna’dan söz etmiştim. Eflatun Cem Güney’in Gökten Üç Elma Düştü adlı masal kitabını, Menâkıb-ı Ciharyâr-i Güzîn’i, Dinî Hikâyeler’i (Yazarı Cemal Erten miydi?), Oğuz Özdeş’in, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun romanlarını, Bediüzzaman Said Nursî’nin kitaplarını okudum. Ama çocukluk dönemimde okuduğum ve beni çok etkilediğini söyleyebileceğim bir kitap hatırlamıyorum. O yıllarda yazmak ve yazarlar hakkında bir şey düşünüp düşünmediğimi de hatırlayamıyorum. Ama sanırım, çocukluktan çıkarken okuduğum Necip Fazıl Kısakürek’in hapishane hatıralarını içeren Yılanlı Kuyudan adlı eseri (Cinnet Müstatili) beni epeyce etkiledi. O kitabın sonlarında yer alan Zindandan Mehmed’e Mektup şiirini ezberlemiştim.
Son bir soru: Büyüyünce ne olmak isterdiniz?

Bu sorunun cevabı bende yok. Ya hiç olmadı, ya unuttum. Gerçekten bilmiyorum. Sanırım, bende yeterince canlı bir hayâl gücü yok. Belki de hep “dem bu demdir” demeyi tercih etmişimdir.

www.beyazbulut.com

KOYUNLU

Haziran 13, 2008

KÜLTÜRÜMÜZDE YAZMA DİĞER ADIYLA YEMENİNİN ÖNEMİ

Beldemiz Koyunlu’da yemeni(yazma)eskiden “çit” olarak söylene gelen, baş örtüsünün kültürümüzde yeri oldukça farklıdır.Yemeni önceleri köyde bulunan bakkallar tarafından temin edilerek satışa sunulurdu.. İstanbul kapalı çarşıdan, küçük İstanbul diye tabir edilen Kayseri’den “O.P. “damgalı polyester yemeni gelirdi.Sandık yazması, ince yazma diye bilinen genelde ibrişim oyalı Bursa’dan çarşılardan alınırdı.İstanbul dan ince pamuklu dokuma Kalem marka kağıt içi denen Ermenistan uyruklu vatandaşlarımızın kalıp baskı ile yaptığı yemeniler getirtilirdi.Günümüzde bu eser denecek değerdeki bu yemeniyi el baskısı kalıpla çalışılan yemenileri yapan ustalar vefat edince, ardından bu yemenileri yapan sürdüren ustalar olmadı.İnce yazmanın saklanması ince yatkın olması nedeniyle,dayanıklılığı azdı.Yine de ta o günlerden bu günlere dek saklanıp muhafaza edilmiştir.Sandık lekeleri oluşsada, yemeniler bir nadide eser değerinde, gözü gibi bakıp, saklar genç kızlarımız, annelerimiz, ninelerimiz…Kelimenin tam anlamıyla yazma deyince; akan sular dururdu.Daha sonraki yıllarda yine İstanbul kapalı çarşıdan “Özgürel” yazma çıktı.Genel de aynı desen çiçeğe renk değişik pamuklu ince dokumalı, yazma satılmaya başlandı.Ardısıra “Özgürel 6 renk” ipek yazmayı çıkarınca rağbet ipek yazmaya çoğaldı.Daha önce bakkalarda satılan yemeni elden, evde satılmaya başlandı.Derken; yazma çıkaran, diğer markalarda satılmaya başlandı.Günümüz de artık düğün olan evlerin önünde kına günü seyyar arabayla satılıyor.Yaz mevsiminde diğer illerden gelen halk, yemeni alıp eşine dostuna hediyelik veya satmak amacıylada götürürlerdi. Diğer sektörler gibi yazmacılıkta zaman içerisinde gelişerek teknojinin nimetlerindende faydalanarak, günümüze taşındı.

Cumhuriyetin ilk yıllarında belediyeliğe kavuşan kasabamızın bakkallarında zengin çeşiti müşteriye sunardı.Çevre köylerden dahi eşeklerle Adırmusun’a alışverişe gelirler basma, kaput bezi, yemeni gibi ihtiyaçlarını almaya gelir.Gelirkende elma, yoğurt,fasulye,meyva yetiştirdikleri ürünleri bakkala bırakır, bazen takasla alışverişlerini sürdürürlerdi.Çok eski olmamasına rağmen Fertek ten kasabamızın hamamını tercih eder. Hamama gelir, ardından yazma satan dükkana veya eve uğrayıp yazma almadan gitmezlerdi.Ekseriya müşteriler; Fertek,Fesleğen,İlHasan,Hançerli den gelirdi.

Diğer köylere tanıdık vasıtasıyla, elden satış sağlanırdı.Ulaşım zorluğu, birazda içe dönük , dışarı açılım olmadığından olacak.Yemeni oyası deyincede hiç bir köyün örtünme ve yazma takma şekli birbirine uymazdı.Mesala;Fesleğen boncuk oyalı genellikle, Nevşehir de örtünülen tarzda boncuklu, tülbent yada yazma örterlerdi.Adurmusun’da boncuk oyası ender örtünülür, tülbentte doğum yapan “lohusa” kadınlar örterdi.Kız çeyizinede bu amaçla, namaz tülbenti, mevlüt baş örtüsü adıyla tülbent ;tığ,mekik, boncuk,firkete, iğne oyalı… hazırlanırdı.

Koyunlu’da genç kızların dünde, bugünde saçlarının kahküllerini, perçemlerini çıkarıp taktığı oyalı yazmalar göz dolduruyor. Kasabamızda genç kızlarda yemeni, yaşmak dolama şeklinde bağlanır.Yeni gelinlerde “gayseribaşı” diye adlandırılan bordo keçeden yapılma ön kısmı altın renginde paraların dizili olduğu , boncuk işli özel kepin üstüne örtülürdü.Yaşlılarımızda ise iki yemeni üst üste değişik tarzda bağlanırdı.İlk yemeni ince seçilir genelde oyasız dastar derlerdi.Başörtü gibi üçgen tutulup bağlanır, baş üstüne götürüp düğümlenirdi.Üzerine ikinci yemeni serbest bir şekilde koyup kare olarak yayılır iki ön ucundan arkaya atılır veya düğümlenirdi.Saç örümleri öne düşer.Dulukları(şakakları), fırıç denen saçlar, kulakları, gerdan kısımları bariz görünürdü.

İlk yemeni motifleri ortalı denen bütün desen, çok ender güzel kenar desenler.Birde kolanlı denen bordürlü desen vardı.İlk zamanlar genelde goyallı(bordo), garalı,(siyah)samanili,(açık sarı )şekerengi (kavun içi)tercih edilirdi.Yazma renklerininde yerinde önem ifade ederdi.Yeşil yazma evlenirken dolama diye tabir edilen baş bağlamak için alınırdı.Kırmızı yazma lohusa iken örtmek amacıyla bulundurulurdu.Yemeniler genelde gelin kıza götürmek için çokça alınır, yada gelinkızı hazırda olan bulunduğu zamanda kına varsa kınaya giydirip eşe dosta,akraba,komşuyada haber verip gelin kızı için alırdı.Günümüzde hala aynı gelenek sürdürülmektedir.Kızının çeyizine, dürüye koymak için yerine göre kalitesini ayarlardı.Bağ yaprağı, gülü desenindeki yazma çokça bulunur ucuzluğundan hediyelik , gönül almak için tercih edilir, fazlaca rağbet edilmezdi.

Yaklaşık on yıl evveli kınalara defçi tutulurdu.Borr17;da ikamet eden defçi Sultan en gözde defçiydi.Kör Ali Osman,Analı kızlı,Heykel lakabıyla bilinen defçileri durumu iyi olmayanlar tutulur yada defçi Sultan önceden tutulduğu için mecburen tutulurdu.Gelinkız Sultanr17;ın defi gümbür gümbür çalışıyla;aslan Mustafa’m,vur zilleri,çek deveci,yıldız,Konya’lım,Adana’lı,şu silleden gece geçtim,bağlar gazeli,dağlar kızı Reyhan, Mevlana, çilli bom … gibi parçalar eşliğinde Konya kaşıklarıyla veya ellerini şıklatarak karşılıklı oynar.Kayınvalide defin içine bahşiş atardı.Bir çeşit ticaret yapılır bir çok kişi dolaylı yoldanda olsa ekmek yer, kazanç sağlardı.

Gitgide zamanla yazma kültürü gelişerek oyalarla zenginleştirildi.Genelde Tosya,Tokat,Bursa gibi şehirlerde iri iğne oyaları yapılıp örtülür oldu.Türlü türlü rengarenk tığ oyaları yapıldı yemenilerin kenarlarına.Büyüyen, yetişen genç kız hemen başına yazmayı örterdi.Dışarı memlekettede otursa dahi yazın geldiğinde illa başına yazmayı takardı,takmadığı takdirde çevreden ayıplanırdı. Kapalı olup mesture giyinen hanımlar haricinde, genç kızlar yazma takmamaya başladı.

Kültürümüze, değerlerimize, adetlerimize sahip çıkalım, yaşatalım, geleceğe aktaralım.

(Düğün)

Düğünler için genelde yaz aylarına göre önceden program yapılır.Pazar gününün tatil olması nedeniyle düğün tarihleri bu güne göre ayarlanmaya çalışılır.Eskiden Çarşamba,Perşembe olurdu.Düğün bayrak dikilmesiyle başlamış demektir.Çarşamba gün danışık denilen akşam erkeklerin toplanıp çavuş seçip keyhayı,bayraktarı seçerek, iştişarede bulunurlar.Düğünde hizmet edecek çavuş kahveleri dağıtır.Asayiş dahil çalgıcılara, misafire servis, bayrağı çaldırmamak gibi işlerden sorumludur.

Ertesi gün bohça günü yapılır.Kız evinden oğlan evine haber verilerek öğle üzeri bohça götürülür.Oğlan evi komşularını, akrabalarını bohçamıza buyurun diye davet eder.Önceleri bu işi okuyucu kadın tutulur, onlar kapılara giderek çağırırdı.Onlarda gelen kadını boş çevirmez yiyecek veya giyecekle boş göndermezlerdi.Bohçaların yanısıra tepsi ile baklava,çiçek, dürü diye bilinen hediyeler bohça içinde kırmızı kurdelelerle süslenerek bir kaç kişi götürülür.Damadın elbisesi özel hazırlanan işli örtüyle örtülür.(Şimdilerde damadın eşyaları bavulla götürülüyor)Bohçayı getirenlere oğlan evinde, düğün sahibi bahşiş verir.Bolca büyük tencerelerde yemekler hazırlanır.Genelde sulu yemekler yapılır.Yaz ayı olduğu için çorbalardan yoğurt çorbası etli bamya, etli fasulye, sulu köfte, yaprak sarması,et kavurması, pilav, tatlı olarak baklava,üzümlü… meyvalardan kavun, karpuz,üzüm ikram edilir.Ev sahibinin durumu, tercihine görede değişir.Daha sonra düğün havası başlasın diyerek def çalarak yada müzik setinde teyip çalarak gençler oyun oynar eğlenir.Gelen dürüler açılarak birbir sayılarak gelen misafirlere gösterilir.Damadın ayakkabısı,terliği elbisesi,tıraş takımı,parfümü, tesbihi, havlusu, seccadesi diyerek sesli bir biçimde bir yenge tarafından bohçalar açılarak sergilenir.Kaynatanın, elbiseliği, gömleği,seccadesi, havlusu kaınvalide elbiselik kumaşı, yeleği, işli seccadesi, namaz tülbenti, iğne oyalı yemenisi, dantelli havlusu, ilifi sırayla sayılır.Eğer annenne, babanne varsa onların hediyeleri.Bohçalar ayrı ayrı açılıp, birer birer sayılır.Önceleri amcalara,dayılara, halalara dürü hazırlanırdı.Halende bu göreneklere uyan devam ettiren var.Damat bohçası daha özenlidir,beyaz iş , dantelden, saten incili işli albenisi olan bohçalar seçilir.Hayırlı olsun, uğurlu kademli olsun… gibi hayır dilekleriyle, dağılır misafirler.

Kına günü;

Kız evinde telaş kuaföre gitme hazırlığıyla başlar.Gelin başı yapmak, düğüne katılan yakınların kızları ile birlikte kuaföre Niğde ye gidilir.Öğle vakti geldiğinde kuaförden gelen geline, yemek yedirilir.Oğlan evinden r1;benek atmar1;için gelirler.Kapı önünde müsait bahçede, oğlan evinden
kız evinden akraba, hısım toplanır.Takacakları hediyeyi vermek için.Gelin çıknca üzerine al örtülür.İlk etapta yeşil bağlama, ele kına yakma geleneği uygulanır.Ağzı dualı, evli bir kadın yakının bir tanesi yeşil olmak üzere yemenileri okuyarak başından dolandırır.Daha sonra yeşilini alın üstüne bağlar bu bağ sandıkta saklanır, çözülmez.Başı bozulmasın diye, böyle inanılır.Usuleten eline sadece sağ elinin avuç ortasına kına yakılır.Gelin eline açmaz.Kayınvalide bunun üzerine ya para yada altın avucuna bırakınca açar.Üç ihlas, bir fatiha okunur dua edilir.Hayırlı bir izdivaç olması için temennide bulunulur, hep birlikte amin denir.Bir tepsi veya defin içine oğlan evinden başlayarak takılacak hediyeler verilir.Bu işi üstlenen yakınlardan bir kadın bağırarakr1; kayınvalideden altın bilezikr1;diye eliyle gösterek tepsiye bırakır.En yakından başlayarak en komşu, ahbabların hediyesi verilir.Bunlar genelde lakaptan tanındığı için filandan on milyon diye ifade edilir.Oğlan evi bitince kız evine başlanır araya karışmasın diye bir havlu serilir.Kızın annesinden başlayarak varsa abisi, ablası, amca,dayı,hala,teyze, tanıdıkların hediyesi toplanır.Oğlan evi, kız evi birlikte toplanan parayı sayarlar. Duruma,anlaşmaya göre para,altınlar evlenen çiflerin ihtiyacı için saklanır.Takılan zinetler kıza takılır.Merasim bitince oğlan evi evine gider.(Önceleri def eşliğinde gidip, gelinirdi.)

İkindi vakti olunca kız başında alı olmadan yanında kız arkadaşlarıyla sandelyelere kınaya oturur.Nişanlı “gelin kızı “olan kayınvalideler – gelin kızı kınaya giydirdik, diye komşu, akrabalara duyururlar.Kınaya giyen gelinlere yazma(yemeni)atma adetini yerine getirirler.Kınaya gelen çağırılan kişiler bir yemeni alarak oyuna kaldırılan kız bir süre durup ayakta başının üzerine yemeniler bir bir atılır.Kayınvalide daha çok atar, üzerine elbiselikte en üste gelecek şekilde istifler.Kayınvalidenin yemenileri iğne oyalı, sandık yazması,ince yazma ibrişim iğne oyalı, oyasız günün yazmasından (özgürel, kalem marka)bir demet olur.Yemeni İstanbul kapalı çarşısından gelen yörede itibar edilen yemenilerdir.Gelin kızı oynayan kayınvalide defçiye bahşiş atar.Yeni evli gelinlerde başına kayseribaşı koyulur üstüne siyah tokalarla iğne oyalı şifon mevlüt başörtüsü, tül, kadife(çingil)çiçeğiyle duvakla süslenir.Kınaya gelirken iki eliyle büyükçe bir örtü alır.Sadece bunun için kullanılan dekorasyonu güzel antika, geleneksel örtüdür.Çok renkli bir görüntü arzeder adeta bir gelinciği andırırlar.Gözlerinde sürmeler, ellerinde kınalarla…Bugün Beypazarında hala satılan, kullanılan özel örtü.Akşam kınasına geliniyorsa “löküz” denen küçük tüplü aydınlatıcıyla gelinirdi.Yeni gelin geliyor diyerek merakla görmek isterdi çocuklar.Halen bu gelenekler yaşatılmaya çalışılır.Davetli davetsiz köyde olan gelinler, kızlar kınaya bakmaya gelirler.Oğluna kız bakmaya anneler gelirler.Akşam yemeği vakti gelince kız evinde “kız pilavı” diye bilinen ciğerli pilav yapılır.Çok yakın olmayan misafirler dağılır.Kalan misafirler yemeğe buyur edilir.Kız arkadaşlarıyla ayrıca yer pilavı.Yere serilen büyükçe bir bez(iteği)etrafında toplanarak keyifle yerler.Kız dolanarak herkesin tabağından bir kaşık alır.

Kına yerine dönülür, kına tekrar şenlenir oynanır.Oğlanevi damat, keyha ile birlikte gelir.Damat ve keyha ayrıca ağırlanır.Damata tepside bozulmamış baklavanın orta kısmı özellikle ikram edilir.Damat daha sonra kına yerine gelir, eskiden yüksek yerden (dam,balkondan)gelin kızı oynatırlar, damat bakardı.Şimdiler de ise damat, gelin birlikte karşılıklı oynarlar.Bahşis para takılır.Kına yakma faslı gelince gelin kız üzerini değiştirir, başına al örterek tekrar kına yerine gelir.Geldi gelin kınası, ağlasın kız anası türküsü eşliğinde sıra ile kına türküleri söylenir.Gelin kız, anası, yakınları ağlatılır.Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar,Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler.Kınayı oğlan tarafından başı bozulmamış, evli mutlu yengeler yakar. Önceden oğlan evinden gelen yazmalar bağlanırdı.Şimdi kırmızı üzeri işli özel hazırlanmış keseler takıp bağlanır.Kına yakma merasimi bitince oğlan evi her iki tarafada hayırlı olsun diyerek kına yerinden ayrılırlar.

O gece kızın akranı olan arkadaşları kızın yanında yatarlar.Kınalı eller sabaha dek yıkanmaz.Ertesi sabah kınalı, el ve ayaklar yıkanır.Kız artık ana evinde misafir konumundadır.Annesi evin horantası itimam gösterir.Halk arasında hatta çıkacak kız gibi durma, denir.Artık baba ocağından, yuvasına uçmaya beklediği gündür.

Oğlan evinde düğün merasimi;

Kız evinde bunlar yaşanırken, öbür yanda oğlan evinde damat giydirme merasimi yapılır. Yakınları,akrabaları düğün evine toplanır öğle camisinden çıkınca Kur andan süreler okuyarak
dua ederek, damat giydirilir.Damat el öper büyükler cebine harçlık koyar.Damatın koluna al,yeşil kurdele bağlanır.Daha sonra düğün merasimi kına gün öğle çalgı kurulur.Evin müsait bir yerine, bahçesine sandelyeler misafirler için hazırlanır.Önceki zamanlarda genelde Ayvazın oğlu diye bilinen çalgı grubu, cümbüşçü lakabı; kör Cavit olarak bilinen;Cavint Kılınç önceden tutulurdu.Cavit Kılınç’ın seslendirdiği parçalar;Mihrali,Gesi bağları,Şen olasın Ürgüp,Niğde Bağları,Şerif hanım,Aziziye,Kozan dağı,Kurban olayım gibi parçalardı.Bugün hala kaydedilmiş parçalarını dinleme şansı var.

(Teknoloji geliştikçe müzik kalitesi yüksek olması için ses düzenlemesi yapılır.)Çalgı çalmaya başlar eğer eğlenen gençler var ise oyun havası istek üzerine çalınır.Diğer zamanlarda dinlemeye gelen misafirleri müzik ziyafeti sunar.Zamanın hit parçalarını, bozlak, uzun hava söylerlerdi.Zahidem,bağlar gazeli gibi parçalar seslendirilir.Neşet Ertaş tan,Yıldıray Çınar dan, Ferdi Tayfur’ dan, Orhan Gencebay’ dan dokunaklı parçalar söylerler.Öyleki her çalgıcının daha güzel seslendirdiği istek aldığı parçası vardır.İstekler doğrultusunda söylenir.Eğer ezberi az ise çalgıcının bildik şeyleri söyler.Keman taksimi yine istek üzerine yerine getirilir.Tamamen bir zenginliktir düğün.Yaz mevsimi özellikle düğün için gelir yerli halk diğer illerde olanlar.

Mahalli sanatçı niteliğinde çalgı ustaları Niğde yöresinde yine genelde mahalli sanatçıların söylediği türküleri ustalıkla seslendirirlerdi.Hiç bir yerde duymadığınız kulağınızda tınısı kalan müzik yapıtlarını icra ederlerdi.Oyun havası olarak mesala;Allılar, yeşilliler,morlular,Niğde bağları,Çek deveci,Konyar17;lım,Yeşillim,aman Adana lı,Aslan Mustafam,Bulguru kaynatırlar,Sarı kız gibi oyun havaları çalarlardı.Günümüzde ise; org ve sazla söyleyenler düğünde Niğde yöresinde popüler olan Naciye,Zennube,Çilli bom,Esmer bommm,cimdallı,parçalarını çoğu zaman doğaçlama sözleri değiştirerek Koyunlu ve Niğde ye uyarlayarak söylüyorlar.Misal olarak İstanbul sokakları parçasını Koyunlu Sokakları olarak söylüyorlar.Birazda taklitçilik yapıp Ankaralı Namık tarzı söylüyorlar.Bozlaklarda Halil Erkal,Taner Olgun,Kul Mustafa gibi revanşta olan sanatçıların parçalarını repertuarına alarak, günceli takip ederek misafirlere doyumsuz müzikle ağırlıyorlar.Tam anlamıyla müzik yelpazesi sergileyerek, müzik ziyafeti veriyorlar.

Öğle vakti desti kırma merasimi yapılır.Çalgıcı eşliğinde köyün belli bir yerine gidilir orda bir yere dikilen destiye nişan edilir.Tekrar çalgı eşliğinde eve dönülür.Özellikle çalgı dinlemek için düğün evine gelen misafirler olur.Gelen misafirlere hazırlanan mezelik sofra düzülür, ağırlanır.Düğün evinin hazırladığı yaprak sarması, et kavurması , karpuz vesaireden oluşan tepsi ile ikram yapılır.Çalgılı düğün epey zahmetlidir.Fakat bazen içki işe karışınca işin seyri değişir.İstekte muhalefet yaşanırsa istenmeyen tatsızlıklar bir hiç üzerine bile kavga edilir.Öyleki bazen çalgıcıların bile işi zorlaşır.Düğün sahibinin ağzının tadı kaçar.Eğer dozu yükselirse duruma devriye gezen jandarmalar bile müdahale eder.Daha sonra tatlıya bağlanarak düğün çoğu düğün evinde sabaha dek eğlenenlerle devam eder.Saat 12 olunca jandarma bitirmeleri konusunda ikaz eder.Geleneksel yapıda eskiden gelen bir alışkanlık üzere gecede devam edebilir.Ayrıca oğlan kınası, kız evinden kına yakılıp dönen oğlanevi kadınlarında iştirakıyle eğlence tertip edilerek yakılır.Fakat Adurmusun’da bayanlar ve erkekler ayrı eğlenir birbirine karışmazlar.

Ertesi sabah bir hayli telaş kaplar oğlan evini çünkü; ogün oğlan evinde yemek yedirilir.Bakır eskiden hereni,leğen dedikleri büyük tencerelerde yemekler pişer.En az üç çeşit olarak.Genelde yazın düğün yapıldığından yemeklerden mevsime göre etli yeşil fasulye, sulu köfte,bamya, pilav,et kavurma gibi yemekler yapılır.Üzerine baklava yada kavun,karpuz, üzüm ikram edilir.Adetler yerine getirilir geçmişten, yaşadığımız günümüze dek sürdürülüyor.

Bazı kesimde tercihen “Fakıdefi” diye bir grup tutulur onlarda; ilahi,kaside, mersiye okurlardı. Yada mevlütlü düğün yapılır.Düğün dolaşacağı gün mevlüt okuyan, hocalar mevlüt ve Kur’an okur.Davetlilere yemek ikram edilir.Ekseri mevlütlü düğüne yönelen halkımızda çoğunlukta. Tercih meselesi,her iki şekildede gençlerin izdivaçları için, hayıra vesile olmak için adım atılıyor.

ÇOCUK OYUNLARI-ADURMUSUN

Körebe,Saklambaç,Mendilim köşe köşe,Yağ satarım,Aç kapıyı bezirganbaşı Kimin eli kimin üstünde,İp atlama,Çizgi,Beş taş,Dokuz taş, Topaç,Kulaktan kulağa, Ceryan geçti,Çimdik çimdik makarna,Açıl susam açıl,Ayak saymaca,Yazı tura,Nokta nokta,İsim şehir,Asmaca,Yattı, kalktı,Çinçan,Taştayım, topraktayım,Dalya oyunu, Hümmet,Aşşık,Bilye,Yakan top,Sapan ,Kuka,Mucuk oyunu,Çanak çömlek çatladı,Nesi var…

Enden tura oyunu:En az dört oyuncu arasında oynanan bir oyundur. Aralarında bir ebe tesbit edilir. Ebe yüzünü duvara döner, oyuncular ise ebenin arkasında dururlar. Ebe “ennem tura, davul zurna bir iki üç” diyerek elini duvara üç kez vurur. Ebenin arkasında duran oyuncular, her defasında bir adım ebeye yaklaşarak ebeye vurup kaçarlar. Ebe kendisine yaklaşa nı kendine vurmadan görürse yanına çağırır. En son bir kişi kalana kadar, yürürken görülenler ebenin yanında durur.En son kişi ebenin sırtına vurunca, ebenin yanında duranlardan, ebe nin yakaladığı yeni ebe olur. Oyun böyle devam edip gider.

Bu oyun aynı zamanda “Ali baba saat kaç” olarakda oynanır.En az dört kişi ile oynanır.Ebeye Ali baba saat kaç diye sorulur.Ebe kaç derse ona göre adım atılır,ebe sobelenip kaçılır.Yakalanırda ebe sobelenir çizgiyi geçince yanar.Ebe sobelenen kişi olur…

İp atlama:En az üç kişi ile oynanır. İki oyuncu yaklaşık beş altı metre uzunluğundaki ipi ucundan tutarak sallar. Önce bir sayı atlanır. Sonra iki, üç ve dördüncü sefer döne döne atlanır. Beşincide eller beşik gibi sallanır. Altılarda ağız kapanır, yedilerde ağız açılır. Sekizlerde sek sek yapılır. Dokuzlarda eller yumruk yapılarak birbirine vurulur.Onlar da oturarak yapılır. Sonra onbirlerde ip, ayak ucunun altına alınır. Onikide ip ayak ökçesinin altına alınır. Sonra ellerin parmakları makas şeklinde yapılır, ip parmakların arasına alınır. Bunu yaptıktan sonra son olarak “arslan, kaplan ağzını aç, geri yum” denir. İki el arasında sallanan ip alın maya çalışılır. İp alınamazsa veya ayağa takılırsa, oynayan kişi yanar vu tutanlardan birisine sıra gelir. Aynı şekilde oyun devam edip gider.

Saklanbaç oyunu:Oyunun oynanabilmesi için oyuncu sayısının çok olması gerekir. Genellikle gece oynanır. Oyuncular arasında ebe tesbit edilir. Ebe, oyun başladığı zaman yüzünü duvara çevirir ve tesbit edilen sayıya kadar hiç bir yere bakmadan sayar. Sonra oyuncuların saklanıp saklanma dıklarını kontrol için “oldu mu?” diye çağırır.r1;Arkam önüm,sağım solum, saklanmayan köreber1; der Eğer oyunculardan ses gelmiyorsa oyun başlamış demektir. Ebe, diğer oyuncuları saklanabilecek yerlerde aramaya başlar. Eğer gördüğü bir oyuncu varsa adını söyler ve kendi ebelik yerine koşar. Oyuncudan önce yerine gelirse, ebeye yetişemeyen oyuncu ebe olur.Ebenin bulduğu oyuncu ebeden önce gelirse, bütün oyuncular hep bir ağızdan “çanak çömlek patladı” diye bağırırlar. Ebe tekrar ebelik yapmaya devam eder ve oyun böylece sürüp gider.

Körebe:Oyuncular arasında ebe tesbiti yapılır. Ebenin gözü bir mendille sıkıca bağlanır. Oyun başlayınca diğer oyuncular ebeye çimdik atmaya başlarlar. Körebe de oyuncuları yakalamaya çalışır. Eğer oyunculardan birisini yakalarsa o o yuncu ebe olur, yakalayamazsa ebeliğe devam eder.

El el üstünde kimin eli var oyunu:Bu oyunun oynanabilme si için en az üç kişinin bulunması lazımdır. Bir de bu oyunculara hakemlik yapacak diğer bir oyuncu gerekir.Kura çekilir. Kim bilemezse o yere, dizleri ve elleri üzerine yatar. Diğer oyuncular ellerini yatan oyuncunun sırtı üzerine üst üste sıralarlar.Hakem oyuncu, “el el üstünde kimin eli var” diye yatan oyuncuya sorar. Eğer yatan oyuncu bilemez ise bütün oyuncular,bilemedin diye yum ruklarını yatanın sırtına tap tap vurmaya başlarlar. İğnemi, iplikmi,davulmu,zurnamı?diye sorar.Yerde yatan çocuk birini seçer.Ceza olarak iğne derse iğne batırır gibi sırtına parmakla iğne gibi taklit edilir.Zurna derse zurna gibi sırtına vurulur.Davul derse “dom dom “diye yumrukla vurulur.Eğer bilirse, bilinen çocuk ebe olur, yatar ve böylece oyun devam edip gider.

Yağ satarım, bal satarım:Oyuncu ne kadar çok olursa oyunda zevkli geçer. Ebe tesbiiti yapıldıktan sonra ebe, eline bir mendil alır ve “yağ satarım, bal satarım ,ustam ölmüş ben satarım.Satsam onbeş liradır, zam bak, zum bak.Dön arkana iyi bak”diye yüksek sesle tekrarlanarak oyuncuların oluşturduğu halkanın çevresinde dönerek koşmaya başlar.Bu esnada çocukların birinin arkasına mendili bırakır. İkinci turda, mendil bırakılan çocuk bunun farkında değil ise ebe mendili alır ve çocuğu bir tur tamamlanıncaya kadar döver. Eğer mendil bırakılan çocuk, mendili farketmişse hemen mendili alır ve ebeye vurmaya başlar. Oyun böylece devam eder.

Hopbal(mucuk) oyunu:Oyun en az beş kişi ile oynanır. Yere küçük bir daire çizilir. Dairenin içinebazı yörelerde Kayseri’de “milkiş” adı verilen,Koyunlur17; dar1; mucukr1; denen yumurta gibi büyüklüğünde bir taş konur. Mucuk taşını en az beş metre uzaklıkta bir çizgi çizilir. Oyuncular bu çizginin gerisine geçerler. Oyuncuların her biri ellerine yassı bir taş alırlar ki bu ta şa “hoppal” denir. Hoppallar önce, mucuk denilen taşı en yakın düşecek şekilde atılır. En yakın düşüren oyuna başlar, en uzak düşüren de ebe olur. Oyuncular çizgi gerisinden hoppalı, milkişe vurmaya çalışırlar. Hopbalı atarken de “Ortada kuyu var, yandan geç” derler. Mucuk denilen taşı daire dışına çıkarmaya çalışırlar. Milkişi(mucuk) geri getirene kadar oyuncular yerlerine yani çizgi gerisine kaçarlar. Eğer kaçamaz ise hopbalın üstüne ayağını basar ve ebeye yakalanmadan kaçmaya çalışır.r17;Ekmek yapmar17; denen hopbalı ayağını üstüne hiç el değmeden, düşürmeden ayağının üstünden zıplatarak alırsa o zaman yerine ebelenmeden geçebilir.Oyuncu hopbaldan ayağını çeker çekmez ebe vurursa, vurulan oyuncu ebenin yerine geçer. Atılan bazı yörelerden happak(hopbal), (mucuk)milkişi vuramamışsa ebe, hopbalın yanına oyuncuyu getirtmez. Gelirken vurursa vurulan oyuncu ebe olur. Amaç ebeye yakalanmadan happağı alıpkaçmaktır. Oyun böylece devam eder.

Hümmet(Tak çelik) oyunu:
İki kişi arasında oynanır. Oyun için 75cm. uzunluğunda kalın bir değnek ile aynı kalınlıkta 10 cm.uzunluğunda bir de çeliğe ihtiyaç vardır. Başlayacak oyuncu önceden hazırlanmış iki taş arasına çeliği koyar ve değneğini çeliğin altına uzatarak çeliği yukarı kaldırır, havada iken hızlıca vurur. Amaç çeliği en uzağa atmaktır. Attıktan sonra değneği çeliğin atılırken konduğu yere bırakır. Diğer oyuncu çeliği gittiği yerden alır ve değneği vuracak şekilde atar. Eğer değneği vurursa oyuncular yer değiştirir, vuramaz ise oyun tekrar devam eder.

Dalya oyunu:Oyunun oynanabilmesi için Küçük yassı taşlar toplanır. Sayısı 11 olan bu taşlar bir duvar önünde üst üste kayılır. Ebe, bu taşlar bacağının arasında kalacak şekilde dikilir.Oyuncular küçük bir topla taşları yıkmaya çalışırlar. Taşlar devrilmiş ise ebe, hemen topu kapar ve taşı deviren o yuncuya fırlatır. Oyuncuyu vurursa vurulan ebe olur.Eğer vuramaz ise ebe tekrar taşları dizer ve oyun böylece sürer.

www.bilgimekani.com/forum/viewthread.php%3Fforum_id%3D74%26thread_id%3D503+BE%C5%9E+TA%C5%9E+%E2%80%94+DOKUZ+TA%C5%9E&hl=tr&ct=clnk&cd=67&gl=tr

ÇOCUK KALBİMİN KÜSKÜN

Haziran 13, 2008

Ankara’nın örnek mahalle olarak yapılanmış mahallesinde oturuyorduk. Yenimahalle, benim çocukluğumda altın çağını yaşıyordu. Ellili yılların en güzel evleri buradaydı. Hepsi iki katlı ve bahçeliydi. Bizim oturduğumuz ev, sarı renkti. İlkokuldayken resim dersinde öğretmenimiz; ” Herkes kendi evini resimlesin.” demişti. Evimizin dış görünüşünü en ince ayrıntılarına kadar çizmiştim. Saçaklarındaki kuş yuvalarını, balkonumuzdaki çiçekleri aşağı sarkmış saksıları, elektrik tellerini evimize bağlayan beyaz fincanları, perdemizi ve durmadan namaz kılan babaannemi. Resim, eskiyinceye kadar evimizin en göze çarpan duvarında asılı kaldı. Sonra bir kitabın arasına saklamıştım. Onu bir daha görmedim. Ama nedendir bilinmez gözümün önünden hiç gitmez.
Bu iki katlı evin üst katına giriş ana caddedendi. Ahşap kapı ile caddeye açılırdı. Kapının hemen yanında aşağı kata inilen taş merdiven vardı. Bu merdiven çok gerekliydi. Çünkü; merdivenin altında hem bizim hem de ikinci katta oturan ev sahibimizin kömürlüğü bulunuyordu. Yazın aldığımız, odunu kömürü buraya koyardık. Bizim evin yatak odasının pencereleri de buraya bakardı. Duvarla Penceremizin arasında kalan boşluktan gökyüzünü gözlerdim. Gece yatağa girince perdeyi açar, yıldız sayardım. Bulutların hareket edişlerini görürdüm. Ayın ne zaman hangi şekilde göründüğünü izlerdim. Bunlar benim küçük oyunlarımdı . Kimseye söz etmezdim. Üst kattan caddenin üzerinde görülen ev, bizim yatak odasından, yüksek taş duvarı görürdü .Taş duvarın önünde kocaman bir alan vardı. Burası geceleri izlediğim göğün zeminidir. Bizim oyun alanımız. Annemin verdiği kilimleri yere yayar oyunumuzu kurardık.
Oyuncaklarımızın çoğunu kendimiz yapardık. iki tahta parçasını küçük ” t ” harfi biçiminde iple sıkıca bağlayıp üstünü pamukla sarar sonra küçük kumaş parçalarıyla giyindirirdik. Bebek olurdu. Minik yataklar, yorganlar dikerdik. Ağlayan, yürüyen gözlerini açıp kapayan bebekler olduğunu duyardık . O tarihlerde onlardan hiç görmedik. Benim en güzel oyuncağım amcamın Kore’den getirdiği dikiş makinesiydi. Elle çevrilen bir kolu vardı. Çevirince tıkır tıkır ses çıkarırdı. Aslında bu tür oyuncaklarla çok az oynadım. Okul öncesi olmalı. Ben tam anlamıyla bir sokak çocuğu idim. Bizim evin giriş kapısı yokuş üstündeydi. Merdivenli olan yokuş, aşağı altıncı durağa kadar inerdi. Benim gittiğim Fatih ilkokulu da yokuşun dibindeydi. Babamın dükkânı da altıncı durağın tam karşısındaydı… Yokuş üzerinde olan evlerin yazışma adreslerinde altıncı durak , cadde üstünde olan evlerin adreslerinde on birinci durak yazardı. Ev sahibimiz Hasibe hanım teyzeler on birinci durakta, biz altıncı durakta oturuyorduk. Evimizin önünü kocaman bir meyve bahçesi süslerdi. Bahçenin ortasına özenle yerleştirilmiş kafesli çardağın gizemli havası hepimizi etkilerdi. Sanki bilmediğimiz bir lisanla konuşur gibiydi. Etrafı sarmaşık ile sardırılmıştı. Sarmaşığın külah şeklindeki çiçeğini avucumuzun içine alıp , diğer elimizle üstüne vurarak patlatırdık. Ayrıca; adını hatırlamadığım renk renk çiçekler gözümün önünde. Çardağın içinde çepçevre ahşap oturma yerleri dizilmişti. Yaz gecelerinde minderler atılır, komşularla çay içilir, sohbetlere bal katılırdı.
Bahçenin yokuş tarafının duvarı boyunca ince uzun bir bahçemiz daha vardı. Buraya yan bahçe denirdi. Bu bahçede ne yetiştirilirdi hatırlamıyorum. Hatırladığımsa beni hala ürkütür. Bizim mahallenin çocuklarının gece de sokakta oynama alışkanlığı vardı. Kim önce sokağa çıkmayı başarırsa; en yakındaki arkadaşını çağırmaya giderdi. Sonra iki kişi başka arkadaşı çağırmaya koşardı. Buna mecburduk çünkü; babalarımız acımasızdı. Yalvarmadan, dil dökmeden sokağa çıkma izni vermezlerdi. Benim babamdan izin almaya geldiklerinde; ” İhsan Bey Amca ne olur izin verin. Yoksa oyun oynayamayız. Aklımız burada kalır. Acıyın bize. Gecemizi zehir etmeyin . Hadi ne olur?” derlerdi. Araya, “babamın size selamı var” sözlerini de sıkıştırırlardı. Bütün babalara böyle derdik. Onlar da ; ” Siz yok musunuz siz, şeytana pabucunu ters giydirirsiniz. Hadi gidin bakalım.” Derlerdi. insan bu durumda nasıl seviniyor Sanki içinizde kelebekler uçuşuyor. Dışarı çıkmanın heyecanı, arkadaşlarınızın sizi araması. Birden kendinizi önemli biri gibi hissediyorsunuz. Babanızı daha çok seviyorsunuz. Arkadaşlarınıza daha sıkı sarılıyorsunuz.
Evden çıkacağımız sırada; annem seslenirdi; ” Fazla geç kalma. Biliyorsun yan bahçede yatır var. Geceleri kalkıyor. Ona göre. O kalkmadan evde ol.” Bir gece oyuna dalıp eve geç gelmiştim. O gece kabus yaşadım. Yatak odası sokak lambasının ışığı ile aydınlanıyordu. Ağaçların, evlerin gölgeleri korkunç şekiller çizerek evin içinde, odanın duvarında şekillendi. Bir gölge vardı ki ; Beni hasta etmeyi başardı. Pencerenin önünde ev boyu yükselip alçalıyordu. Alçalınca sanki camdan içeri başını uzatıp elleri ile beni tutmaya çalışıyordu. O kadar uzun boylu adamın elleri kolları da çok uzun ve korkunç görünümdeydi. O gece ateşlendim. Ertesi gün de ateşim düşmedi. Dudaklarım uçukladı. Bir hafta okula gidemedim. Sonra; yatırın bizim bahçeden taşındığını söylediler. Ben buna inanmadım. Korku içimden hiç çıkmadı.
Gece , ya saklambaç oynardık ya da on ikinci durakta olan Açık hava Akın Sinemasının duvarlarının üstünden film izlerdik. Yeni çevrilmiş filmleri hiç kaçırmazdık. Filmin galasında, sinema oyuncularını, ses sanatçılarını canlı olarak ilk defa bu duvarların üstünden gördüm. Balkonlarından filmleri izleyebilenlere imrenirdik. Bazen ailece sinemaya giderdik. Tahta sandalyelerde oturup ay çekirdeği çitleyerek film izlemenin tadı bir başkaydı.İtiraf edeyim ki ; arkadaşlarımla duvarların üstünden filmleri izlemek daha keyifliydi. Kışın da beşinci duraktaki Alemdar sinemasına giderdik. Sinemadan hep gözü yaşlı çıkardık. Acıklı olurdu filimler. Mutlu sonla bitse bile bazıları hüznü üstümüzden atmamız kolay olmazdı. Bu filmlerin faydası da olmuyor değildi. Şefkatli, merhametli olmayı öğreniyorduk. Kötü insanların neler yapabileceğini görüyorduk. Aşık olmanın gizemine şahit oluyorduk…
Akşamüstü oyunlarımız hareketli olurdu. Ya tornete binerdik ya bisiklete.Cadde boyu dolaşırdık. Tornete kaç kişi biner hiç belli olmazdı. Bisikletin ,bazen arkasında ,bazen önünde ,bazen de sürücüsü olurduk. Bu saatlerin aklımda kalan ayrıntısı, mahallemizin bizden büyük olan gençlerinin buluşması. Biz, sözde çaktırmadan onları izlerdik. Bizi, görürlerse, “Sakın kimseye söylemeyin .” derlerdi. izlediğimiz gençlerden birisi çok telaşa kapılmıştı. ” Nasıl olsa öğrendiniz. Kimseye söylemeyin, bizim yardımcımız olun. Biz de size derslerinizde yardımcı oluruz.” demişlerdi. Böylece; biz iki arkadaş onların mektuplarını taşıyarak haberleşmelerine yardımcı olduk. Bu sırrımızı kimseye açmadık. Çünkü; bize özel olma duygusu veriyordu. İp atlama, seksek oynama, dalya ,yakan top en çok oynadığımız oyunlardı. Çember , topaç çevirme! çelik- çomak oyunlarını mevsimine göre oynardık. Halohop çevirirdik. Bunda kızlar olarak çok ustaydık. Boynumuzda, belimizde, kolumuzda, bacağımızda çevirebilirdik.Çok sıcak ve çok soğuk havalarda kapalı yerlerde oynadığımız oyunlar , yüzlerce taşla oynan taş oyunuydu. Bütün oyunlarımız takım halinde oynanırdı. Yenen ve yenilen taraf olurdu. Evlerimizde bunu konu yapardık. Nasıl yendik, nasıl kaybettik? Beş taş, üç taş, dokuz taş oyunları iki kişi ile oynandığı için mecbur kaldığımız zamanların oyunlarıydılar.
Bazen yukarı mahallenin çocukları ile maçlar yapardık .0 zaman seyircimiz de olurdu. Hiç abartmıyorum, koşmaktan, oynamaktan tabanlarımız şişerdi..Dizlerimizin yarası hiç iyileşmezdi. Ve sokağa çıkmamıza hiçbir şey engel olamamıştır. Buna çocuk hastalıklarını geçirdiğimiz devreler de dahil. En ateşli durum atlatıldıktan sonra; yavaş yavaş bahçeye! derken bahçe duvarının üstüne , sonrası malum ..Annem, benim için ; “Çok yaramazdın. üzerinde yeni bir şey durmazdı. Hemen ya bir tele ya da ağaca takar yırtardın.” Der. Elbise dikileceği zaman, provada sabredip duramazmışım. Annem, uslanmamız için kardeşimle beni Hacı Bayram Veli Hazretlerine ziyarete götürürdü. Oysa biz yaramaz değil hareketli çocuklardık. Diğer arkadaşlarımız gibi. Oyunu sevmeyen bizim aramıza giremezdi. Anneme kızdığım zamanlar da vardı. Bunun en başında oyunun tam ortasında çağırmasıydı. “Annen çağırıyor .”diye haber gelince çok kızardım. “Allah’ım, ne düşüncesiz oyunun ortasında insan çağrılır mı?” derdim. Genellikle de oyunu bozup gidemezdim. Eve gidince de gece sokağa çıkamama cezasına çarptırılırdım. Gerekçesi; Anne sözü dinlememek.Cezalı olduğum geceler, yatağıma yatar, perdeyi açarım. Gökyüzünü seyrederken arkadaşlarımın sesini dinler ağlardım. Zaman zaman üvey çocuk olduğumu düşünürdüm. Bu sesler kulağımdan gitmeyen özel seslerdir.
Benim çocukluk yıllarımda insanlar, nazik ve birbirlerine saygılıydı. Herkes çok zarifti. Giysilerin bazıları her zaman hatırımda. Belki; büyüdüğüm zaman giyeceğimi düşlüyordum. Büzgülü etekli, “u”” yakalı, kolsuz, dar mini kollu, uzun ve kabarık elbiseler. Uzun Iüle Iüle saçlar, incecik beller Güler yüzlü, ciddi bakışlı genç kızlar. Dar eteklerin boyu diz üstündeydi. Kabarık kısa saçlarla giyilirdi. Erkekler ,takım elbisesiz dolaşmazdı. Hele gecelerde. Biz büyüdüğümüzde , bu görüntüler yoktu. Yani; böyle giysiler bizlere nasip olmadı. Türkiye büyük bir başkalaşım yaşadı. Hem siyasi hayat hem de insanların sosyal yaşayışı değişti. Çocukluğumda, her yaştan insanlar dans ederdi.Özellikle vals.Romantizm,iyi niyetlilik görülürdü. İlişkiler dürüstlük üstüne kurulurdu. Zaten başka türlü düşünemezdiniz. Değişim sırasında yani altmışlı yılların sonuna doğru hepsi birden yok oldu.
Çocukluk yıllarımız muhteşemdi . Ne okuduğum masalları ne para biriktirip aldığım kitapları unuttum. Hele alışveriş yaptığım kırtasiyecinin açılmış kurşun kalem kokan havası aynı tazeliğini koruyor. Altıncı duraktaki Fujiyama Kitapçısının kocaman kalem açacağı vardı. Kalemlerimizi ona açtırmak hoş bir duyguydu. incecik ,kokulu kalemleri alır, açtırır ,kullanmaya kıyamazdık. Çocuk klasiklerini de bu kırtasiyeciden alıp okumuştum.
İlk gençlik yıllarımız arada kaynadı gitti . Birdenbire büyükler sınıfına girdik. Bu nasıl oldu, anlamadım, bilmiyorum. ilk aşkımı hatırlıyorum. Yani; büyümeye başladığımı .. Orta birinci sınıfa gidiyordum. Bizim mahallenin çocukları yukarı mahallenin çocukları ile yakan topu maçı yaptık. O gün maça Turgay isimli yakışıklı bir çocuk geldi. Her halde lise öğrencisiydi. Benim yaşımda beş arkadaşımla şöyle bir karar aldık; “Artık bizim de sevdiğimiz biri olmalı. Herkesin var. İçimizden üçü Turgay’ı diğerleri de başka birini sevecekti. Bu kararı sadece biz biliyorduk. Ne Turgay’ın ne de öteki çocuğun bundan haberi vardı. Bir gün arkadaşlarıma şöyle dediğimi hatırlıyorum; “Size küstüm. Sizden ayrılıyorum. Artık Turgay’ı da sevmeyeceğim. ” Tavşan ,dağa küsmüş dağın haberi yok.
Bu mahalleyi anlatmakla bitiremem. Annem, kulağımı komşumuza deldirmişti. Herkes başıma toplandı. Delme işi bitince kulağıma ip geçirdiler. Yarası iyileşince küpe takılacakmış. Annem, komşularımıza ikramda bulundu. Özel bir günmüş. Doğrusu ben ,bunu hissetmedim. Akşam üstü simitçimiz çay saatine yetişirdi. En çok macuncu ile ilgilenirdik. Öyle güzel renkleri vardı ki; gökkuşağına benziyorlardı. Saatlerce yalardık. Bazen annelerimizde alırdı. Onlara gülerdik ” Siz de mi çocuksunuz?” derdik.
En zengin komşumuz Nevinler ‘di. Kardeşinin adı da Sevim’di. Bakkal Dükkanları vardı. Yazın bir ay ,İstanbul’da kalırlardı. “Yazlığa gidiyoruz.” Derlerdi. Onlar bize farklı insanlarmış gibi gelirdi. Yıllar sonra Nevinle İstanbul’da Kapalı çarşıda karşılaştım. O tarihlerde ben de evlenme hazırlığı içindeydim. Mutsuz bir evlilik yaşadığını ve ayrıldığından söz etti. Bir daha haberleşemedik.
Ramazan gecelerini, bayram sabahlarını anlatabilecek kadar güçlü değilim.Nasıl duygulardı, bize nasıl işlenmişti! Hala akıl erdiremiyorum. Böreklerimiz mahalle fırınında pişerdi. Tepsileri biz taşırdık. Kardeşimle eve gelinceye kadar böreğin kızarmış üst kabuğunu bitirirdik. Bir de ekmeklerin başlarını yerdik. Misafirimiz olduğu günler ” Ekmeği yemeden getir ,ayıp olur.” Diye tembih etmek zorunda kalırdı annem. Ezanın okunduğunu babaanneme haber vermek sanki görevimdi. “Babaanne ezan okunuyor ” diye bağırırdım. Onun seccadenin üstünde saatlerce oturması, tespih çekmesi, duaları içimde anlatılması zor, hoş duygular oluştururdu. Dualarının her zaman yardımımıza koştuğuna inanırdım. Halen inanırım. Mahallemizin camisinde mevlit okutulduğu zaman sonuna doğru gider, külâh içinde dağıtılan lokumlu şekerlerden alırdık.Sokağımızdan polis geçince,sevinir, gururlanırdık. “O,bizim mahallenin karakolunun polisi.” Der arkasından bakardık.Postacımız gelince ; selama durur, onunla mahalleyi dolaşırdık.
Gündüzleri annemle ev gezmesine gitmesine bayılırdım. Gideceğimiz komşuya haberi ben verirdim. “Melahat Hanım Teyze, annemin selamı var. Bir maniniz yoksa yarın öğlenden sonra size oturmaya gelmek istiyor.” Derdim. Melahat Hanım da ” Annene selam söyle. Buyurun, bekliyorum.” Diye cevap gönderirdi. Ertesi gün , ev işlerinde anneme yardım ederdim. Giyinir, süslenir, el işlerimizi yanımıza alır komşuya oturmaya giderdik.
Çocukluğumda, her hafta sonu hamam günümüz olurdu. Herkes giderdi. Hamam sefalarından aklımda kalanlar, buhar, göbek taşı ve yediğimiz buz gibi meyvelerle, içtiğimiz sade gazozlardı. Kır gezmesine gider gibi hazırlık yapılırdı. Asıl kır gezisi yaptığımız yer Atatürk Orman Çiftliği idi. Bahar Bayramında ve hıdrellez günlerinde mahallece gidilirdi. Bazen de babam arabayla Çubuk Barajı’na götürürdü.
Güneş nereden , ne zaman doğar, nasıl batar bilmezdim. Ama; gecenin yıldızlı göğünü severim. Gece, Yenimahalle’den Anıt-Kabir ve Gençlik Parkı çok güzel görünürdü. Sanki şehrin en parlak ışıkları oralardaydı. Gece gezmeleri buralarda olurdu . Türkiye’de yürüyen merdiven, ilk olarak UIus’da bir alış veriş pasajına yapılmıştı. Birkaç kez onu izlemeye gitmiştik.
Çocuklar, anneleri ve öğretmenleri ile gurur duyarlar. En güzel öğretmen benim öğretmenimdi. Herkes kendi öğretmeninin güzel olduğunu söylerdi. Demek ki öğretmen olmak için güzel olmak gerekli diye düşünürdüm. Annem de en genç ve en güzel anneydi. Çünkü ben ilk çocuktum. Annem, babam gençtiler. Annemin okuluma gelmesi övünç kaynağım olurdu.
Bir gün mahallemizden ayrıldık.Kendi evimize taşındık. Ayrılık zamanını bugün bile hatırlamak istemiyorum. Buna ayrılmak denmez. Çatır çatır koparılmıştık. Bir süre okuldan çıkınca, ayak alışkanlığı olarak eski mahallemize gittim. Oyunlara yarım yamalak katıldım. Eskisi gibi olmuyordu. Zaten bundan sonra sokakta oynamadım. Artık büyümüştüm.
Yıllar sonra mahallemiz burnumda tütmeye başladı. O kadar özlemiştim ki mutlaka görmem gerekti. Bu isteğime engel olamadım. Ailece Ankara’ya geldik. Yolda mahallemizi aklımdan geçirirken, bazı anılar daha parlak olarak gözümün önüne geliyor, sanki anlatmam gerekli duygusuna kapılıyor, heyecanlanıyor ve durmadan konuşuyor ailemi özel bir yere götürüyor olmanın sevincini yaşıyordum. Yenimahalle’ye girince daha da heyecanlandım. Hem etrafı görmek istiyor, hem gözlerimi kapatıyordum. Sihirli bir alemdeymişim gibiydim.
Birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü durakları geçtik. Kimsede çıt yoktu. Görünen özel bir şey de yoktu. “Buralar bizim mahalle değil.” Demek mecburiyeti hissettim. Aslında dördüncü duraktan geçerken içim cız etti. Sürekli gittiğimiz çocuk parkının önünden geçtik. öyle bakımsız ve küçüktü ki; ondan söz etmekten çekindim. Halbuki; parkın bahçıvanı gözümün önünde duruyordu. Beşinci durağa gelince şaşkınlığım arttı.Çocukluğumun en muhteşem caddesi Ragıp Tüzün Caddesi yoktu. Küçülmüştü. Belediyenin diktiği fidanlar büyümüş ağaç olmuşlar. Caddeye tünel kurmuşlar. Altıncı durağa gelince ; “işte ilk okulum, işte babamın demirci dükkânı, işte minaresinin ışıkları yansın diye beklediğimiz camii, işte ortaokulum , karakolumuz.” dedim. Ama coşkum kaybolmuştu. Burası , anlattığım, çocukluğumun geçtiği yere benzemiyordu. öyle boynu bükük, öyle sahipsiz bir hali var ki.. Farkında olmadan “Buralara ne olmuş?” demişim. Çocuklar; “Bir şey olmamış, her şey eskimiş ve ihtiyarlamış.” Deyip güldüler. Her yer nasıl değişmiş, yabancı hale gelmiş. Yeryüzünde canlı cansız ne varsa hızla değişiyor ve bir yere doğru koşuyor bilerek ya da bilmeyerek dedim içimden. Yenimahalle’nin etrafına o kadar çok ev, kocaman siteler yapılmış ki Yenimahalle’yi bulmak için büyüteç lazım diye düşündüm.
Asıl evimizin olduğu yeri görmeye gitmekten vazgeçtim. Bu fikrimi söyleyemedim. Ve bütün durakları geride bırakarak on birinci durak ile on ikinci durağın arasında bulunan, rüyalarıma giren mahallemize yavaş yavaş geldik. Ben, dut yemiş bülbül gibiydim. Ağzımı bıçak açmıyordu. Arabamızı yokuşun başında , tam bizim evin önünde durdurduk. Bacaklarımın bağının çözüldüğünü hissettim. Evimiz yoktu. Yıkmışlar, yerine kocaman apartman yapılmış. Ne bahçesi vardı ne kuş yuvaları. Bahçedeki yatırın buradan şimdi taşınmış olduğunu düşündüm. Yokuşun merdivenlerine oturdum. Başka bir şey görmek istemiyordum. Yokuş aşağı bakarken, kışın kızaklarımızla nasıl uçar gibi kaydığımız aklıma geldi. şimdi kış mevsimindeyiz ama kar yağmamıştı. “Kar bile yok.” Dedim içimden. Duvarın dibinde, önüne ekmek kırıntısı koyduğum karınca yuvası da yoktu. Karıncalara basmamak için nasıl dikkat ettiğimi, oturup onları izlediğimi, durup durup ne konuştuklarını merak ettiğimi hatırladım. Onlar da alıp başlarını gitmişlerdi. Şehir büyümüştü. ” Neden bahçemize kıydınız?” diye içim ağlıyordu. Göz yaşlarımı tuttum. Çocukluğum ölmüştü. Burası, neresiydi… Küskün bir çocuğa benziyordu. Bu mahalle bize küskün olmalıydı. Ben, büyümüş, acımasız kente küskünüm. Çocuk kalbimle geldiğim mahalleden, omuzları düşmüş bir yaşlı olarak ; ” Haydi, beyler gidelim.” Dedim. Hüzünlü bir hava esti. Tadı ağzımdan gitmeyen iplere dizilmiş sonbahar renkli alıçlardan da gözlerimi kaçırdım. Akşam karanlığı çökmüştü. Akın Sinemasını görmeğe gitmedik. O duruyordur neden yıksınlar? Dağdaki su deposu, aşağı sokaktaki fırın , yıldızlı lacivert gökyüzü de …

www.yazimhane.com/modules.php

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.