Archive for the 'Derleme sözlüğü' Category

OYUN VE EĞLENCELERİMİZ

Haziran 13, 2008

1- PAÇİSİ :
Denebilir ki paçisi tamamen köyümüze mahsus bir oyun. Aliriza’nın kapısında, büyük taşın üstünde, dört oyuncu yanında dört seyirci, dört taş ve iki zar. Bu karton üzerinde adam taşımaca oyununa almanca adına bakılarak “paçisi” deniyordu. Oyun bazen oyuncuların tüm gününü alır.

2- ÇOT OYNAMAK :
Köyün en meşhur oyunların biri de çot’tur. Öncelikle her oyuncu iyilerinden bir odun parçası seçer. Ortaya irice bir taş konur. Taşa yaslanmış olan ebenin odunudur (çot) . oyuncular sırayla atar çotlarını, ebenin taştaki çotunu devirmeye çalışırlar. Sonra herkes kendi çotunun başına geçmek durumundadır, ebeye yakalanmadan. Hızlı hareket edip taşta çotu devirebilir, uzağa fırlatabilir. Ebe koşup yeniden çotunu taşa kurmak zorundadır. Oyuncu elinde çotuyla yakalanırsa, ebelik sırası ona geçer. Genellikle harmanlarda oynanır.
Bu oyun anlatılmaz aslında oynamak, yaşamak lazım. Sahi köyün en iyi çot oynayanı kimdi?

3- ELLİ KUKU :
Saklanbaçın bir çeşididir aslında. Daha uzun sürelisi ve iddialısı. Sahası daha geniş. Ebe gözlerini kapayarak elliye kadar saydığı için “elli kuku” denmiş. Geçmişte küçük-büyük demeden oldukça kalabalık gurup halinde oynanırdı. Tabi, Balabek hocaya yakalanmamak şartıyla.

4- BİLA OYNAMAK :
Oyuna mahsus olarak kısa sopalar (deynek)hazırlanır. Yine ağaç dalından oyunun asıl malzemesi olarak kalem boyunda parçalar hazırlanır (bila). Her oyunda olduğu gibi önce ebe belirlenir. Tıpkı beyzbolda olduğu gibi, atılan bilaya vurulur. En kısa mesafeye düşüren ebedir. Ebeliğin böyle zahmetli olduğu başka bir oyun var mıdır acaba? Ebe daire halinde dizilmiş oyunculara sırayla “bila” atar. Maksat en uzağa fırlatmak, ebeyi yormaktır. Ebe havada bilaya dokunabilirse, ebelikten kurtulur. Bu ve benzeri oyunlar genelde açık arazi oyunlarıdır. Çobanlık vs yaparken eğlenceli vakit geçirmek içindir. Oyun malzemelerinin temini kolaydır.

5- YUZUK KİMDA? :
Daha çok kış gecelerinde oynanan kapalı mekan oyunu. Sopaya dayanıklılık esas. Sonuç, eğlence. Oyuncu elindeki yüzüğü herkesin elinde dolaştırır. Birinin eline bırakır. Yüzüğün kimde olduğunu onun dışında kimse bilmez. Oyuncu istediğinden başlar. Elindeki kayışı şak! diye vurur. Yüzük kimde, diye sorar. O kimin adını verirse kayış onun elinde patlar. Ta ki yüzüğü taşıyan, bende! diyene kadar devam eder. Adını kim verdiğse, kayışı o alır ve oyun kaldığı yerden devam eder.

6- BİÇAH OYUNU :
Beceri oyunudur. Bıçağın elde farklı pozisyonlarda atılması ve yere saplanması şeklinde oynanır. Daha önceden belli olan her şekilde bıçağı yere saplatmayı başaran oyunu kazanır. Yenilen, yere çakılan çubuğu dişiyle çıkarmak zorunda kalır. Açık havada, bıçağın saplanmasına müsait zeminde oynanır. Bıçak zaten herkesin cebinde vardır.

7- DUZ OYUNU :
9 Taş olarak da bilinir. Zeka oyunudur. Malzemesi, bir kağıt(veya tahta parçasına çizimi yapılmış) ve fasülye taneleri. Amaç, adım adım ilerletilen fasülye tanelerini üç noktaya getirip “düz” yapmak. Düz yapan, rakip oyuncunun istediği bir taşını alır. Şimdi internet sayfalarında rasladığımız bu oyun, fasülyelerle ne kadar da zevkliydi.

8- BEŞTAŞ :
Güzel bir beceri oyunu. Bildiğimiz beş taş.

9- TAŞ OYNAMA :
Üst üste dizilmiş yassı taşlarla oynanır. Yine her oyuncuda bir taş vardır. Amaç ebenin taşlarını devirmek. Malzemesi her yerde bulunan bir açık hava oyunu.

10- İSTOP :
Özellikle küçük çocukların tercih ettiği bir oyundur. Oyuncu topu havaya fırlattıktan sonra bir arkadaşının adını bağırır. Adı söylenen, top yere düşmeden onu yakalamak zorundadır. Yakalayabilirse, o da topu atar ve başkasının adını söyler.

11- DOKUZ AYLUH :
Bir futbol takımı kurulamadığı zamanlarda “dokuz ayluh” oynanır. Her oyuncu küçük bir kale yapar kendine. Dokuz gol yiyen oyundan çıkar, maçın bitmesini ve galibi bekler.

12- 5 DA DEVRE 10 DA BİTAR :
Yaz günlerinde ikindi sorası yapılan futbol maçlarıdır. Süre sınırı yoktur. Heyecanlı ve kıran kırana bir oyundur. Yenilen pehlivan güreşle doymaz ve oyun her defasında uzar.

13- MİSKET OYUNU :
Yine toprak mekanlarda oynanan misket oyunudur. Amaç rakiplerin misketlerini yutmak.

14- YAHAN TOP :
Anlatmaya ne hacet. Bildiğimiz yakan top. Ama daha eğlenceli daha renklisi…

15- İSİM-ŞEHİR :

Bildiğimiz isim-şehir oyunu. T den isim : Temur. T den yer : Turmanet. T den hayvan : Tatarzena.

16- LAKANTKA :
Lakantka, farklı boylarda yapılan sapandır. En iyi sapan, taşı en uzağa tandır. Şimdilerin hazır sapanları, lakantkanın yanında oyuncak kalır.

17- SİKA-HIZEK :
Kış mevsiminin kar eğlenceleri. Sika, tek ayaklı kızaktır. F1 yarışları kadar iddialı ve meşhurdur. Eski yılların Şalikoğlu Sinan gibi unutulmayan şampiyonları vardır. Hızek ise iki ayaklı ve bir çok kişinin binebildiği kızaktır. Genelde devrilip, üzerindekileri etrafa savurmasıyla ünlüdür.

18- KARTOPİ :
Yine kış eğlencelerinden biri kartopu oynamaktır. Guruplar arası çok şiddetli mücadele halinde oynanır. Elbette centilmence.

19- KAR’A ATLAMA :
Genellikle samanlığın (merek) üstünden en uzağa atlama oyunudur. (eğer denerseniz, kara düşünce hemen geri sıçramayı unutmayın. Sonra ayaklarınızı kardan çıkaramazsınız. Ya da ayakkabıları orada bırakırsınız)

20- KARA BASMA :
Seçilen ebenin kara gömülmesi oyunudur.

21- BİLYALİ ARABA :
Bilyeli arabaya binmek, yaz günlerinin en büyük eğlencesidir . bilyesi olmayan tahta tekerlekli olanına biner. Üç tekerlekten oluşur, kendine mahsus bir direksiyonu vardır. Ayaklar yerine yerleşir ve yarış başlar. Fireni yoktur. Tüm zamanların en hızlısı, Dursunoğlu Hecaret’tir.

22- KANSURAYA BİNMEK :
Çobanlık zamanlarının vazgeçilmez oyunudur. Uygun bir ağaç seçilir. Biraz daha eğilmesi sağlanarak üzerine binilir. “hoppa” sesiyle sallanılır. Kansura’nın en güzel tarafı, herkesin aynı anda yere düşebilme ihtimalidir.

23- SU SAVAŞI :
Teleharşi otundan yapılan bir nevi şırınga ile, arkadaşını ıslatma oyunudur.

24- TUTULA YAPMACA :
Bildiğimiz Gül dalından (tikan) yapılır. Kendine has güzel bir sesi vardır. Kavak gibi çalınır. Açık arazide faydalı bir eğlencedir.

25- ÇOCUK KAÇIRMA :
Genelde düğünlerde oynanır. Oyunbaşının elinde kemer vardır. Düdüğü çalınca tüm oyuncular yakaladığı en hafif çocuğu sırtına alır. Sırtına çocuk alamayan, kayışı sırtında hisseder.

26- KARARTMA :
Odanın ışığı aniden söndürülür. Önceden göze kestirilen zavallı, yakalanmaya çalışılır. İyi saklanabilirse, onun yerine başkası dayağı yer. Genelde ağabeylerin, aralarındaki küçükleri uzaklaştırmak için denedikleri oyundur.

27- SUYA BASMA :
Oyundan ziyade cezadır. Vadinde durmayan, suya basılmaya razı olur. Kendini “kurun”un içinde bulur. Ceza verenlere ziyafet çekerek de kuruna basılmaktan kurtulunabilir.

28- TALAN :
Meyve mevsimlerinin masum ‘hırsızlık oyunudur’. Bazen oyunu kaybedenler ceza olarak talana gider. Bazen de gurup halinde gidilir. Mısır, nohut, erik, armut en çok tercih edilen talan meyveleridir.

29- HARFANA :
Köy gençleri bir deve yapar, kadın kılığına giren bir genç bu devenin pinden tutarak ev ev dolaşıp kaymak, yağ, un toplar. Bu sırada maniler söylenir, oyunlar oynanır. Toplanan erzaklarla Kuymak, Pişi pişirtilip yenilirdi. Birnevi gençlere ziyafet verilmiş olurdu. Oldukça eğlencelidir. Paylaşmayı öğretmesi açısından oldukça faydalı bir faaliyettir.

30- HARFANA ÇALMAK :
Harfana yapmak kadar, harfana çalmak da eğlencelidir. Belki eğlencenin bir parçasıdır. Özellikle kızların yaptığı harfanalarda, erkekler mutlaka yapılan yemekleri çalmak isterler.

31- SUYA GİTME :
Bu da bir çeşit harfanadır. Evde değil, açık havada su başında yapılır. Oyunlar oynanır, yemekler yenir. Gün boyu sürer.

32- GECE OTURMALARI :
Geceleri köyün toplanma yerinde veya kırlarda bir araya gelinir. Gecenin ebeleri mevsim meyvesine talana gider. Bazen mısır közlenir, bazen nohut yenir. Yıldızların altında eğlenceli sohbetler yapılır.

33- EGLANCA :
Sırayla birinin evinde toplanılır. Sohbetler, muhabbetler yapılır. Şarkılar söylenir, oyunlar oynanır. Yemekler yenir, çaylar içilir. Geceyarılarına, bazen sabahlara dek sürer. Herkes maharetini gösterir. Birlik ve beraberliğin, dostluğun, sevginin tohumları buralarda atılır.

34- HEDİK BİNMEK:
Kırç tutmadığı zamanlarda hedikler kullanılırmış. Ayaklara takılan bir tür ayakkabıdır. Geniştir ve karda batmamayı sağlar.

35- KASSO BİNMEK:
Şeytan bacaklar da (uzun bacaklar)denir. Çok eski bir eğlence olduğu biliniyor. Uzun ağaçlardan yapılan bu aletlerle gezmek özel beceri ister. En iyi kassolar köknardan yapılırmış. Şimdi bazı eğlencelerde, festivallerde raslıyoruz.

36- KUYKUY:
Beş adet kuyu, sekiz adet taşla oynanır.

37- HAZ OYUNU:
Tek ayakla taş ittirmece…

38 – HUDİKAKA:
Gizlenme oyunu. Eskilerin ellikuku’su

39-LIĞLAR:
Bu da başka bir taş oyunu. Taş devirmece…

40- YILBAŞI:
31 aralık gecesi gençler bir etlik  “dana, koyun, keçi” keser, açık havada şişle birlikte yeni yılı afiyetle güle oynaya karşılardı.

www.cuvarep.com/kilitli%2520ambar/oyun%2520eglence.htm

TÜRK DÜNYASI’NDA OYUN ADLARI

Haziran 13, 2008

KIRGIZİSTAN

Estep kalma oyunu                                      

  • Oyunun maksadı: Benzer olan suretleri en az basma ile bulmak.

Sayı dizme oyunu Oyunun maksadı: Sayıları sırasıyla dizmektir

Toguz KorgoolTogiz Kumalak, Toguz Korgool, Dokuz Tas diye adlandirilan Turk zeka ve strateji oyunudur. Tahtadan yapılmış ve üzerinde çukurlar (evler) bulunan bir oyun tahtasıdır. Toplam ev sayısı 18′dir. Her oyuncu için karşılıklı 9′ar tane taş konur.  Maksat; evlerde bulunan taşları korumakır. Taşlara “korgool” adı verilir. Bu taşlar dışında her oyuncu için farklı renklerde birer taş daha bulunur. Bu taşlar daha sonra evleri kazanmak için kullanılır. Oyunun maksadı; en fazla taşı kazanabilmektir. her oyuncu kendi evinden bir taş alıp  o evden itibaren sağ tarafa doğru ilerler. Konan son taş (korgool) rakibin evlerinden birine girerse ve o evde çift sayıda korgool varsa, o evdeki korgoollar oyuncu lehine puan olarak yazılır. Oyun sonundad en çok korgool kazanan, puan toplayan kişi oyunu kazanmış olur.             

 Hatırlatma: Yukarıdaki oyunları oynamak için Kırgızistan Alfabesini bilmeniz faydalı olur.  KIRGIZİSTAN ALFABESİ

AZERBAYCAN

Azerbaycan Alfabesini ve Azerbaycan Türkçe’si için:    

Azerbaycan Alfabesi

 Türkcə Azərbaycan Türkçesi lüğət 

  • ÖZBEKİSTAN

    1. Dama  Oyunu ve kuralları hk. Site: http://www.shashkaga.edunet.uz

    TÜRK DÜNYASI’NDA OYUN ADLARI  

    Aşık Oyunu: Türkiye’de Aşık, Azerbaycan’da Aşığ, Kazakistan’da Asık, Kırgızistan’da Aşık, Çükö, Özbekistan’da Aşık, Türkmenistan’da Aşık.

    Tutmalı Çelik: Türkiye’de Tutmalı Çelik, Kırgızistan’da Çikit, Al, KKTC’de Çıkkıldak, Marra, Kızberiş, Terletiş, Türkmenistan’da Toyak.

    Atçılık Oyunu: Türkiye’de Atçılık Oyunu, KKTC’de Atcıg, Özbekistan’da At at.

    Birdirbir Oyunu: Türkiye’de Birdirbir, Azerbaycan’da Hostana, Eşşek beli, KKTC’de Birdirbir.

    Çatal matal kaç çatal : Türkiye’de Çatal matal kaç çatal, Duvar Zıkkası, Uzun eşek, Kırgızistan’da Eşek sekirmey, Türkmenistan’da Eşek eşek.

    İp Atlama: Türkiye’de İp atlama, Kırgızistan’da Sekurgaç, Özbekistan’da Arkan Oyunu.

    Sekmen : Türkiye’de Sekmen, Sekleme, KKTC’de Bir ayag.

    Çizgi Oyunu: Türkiye’de Çizgi, Çiziktaş.

    Bop: Türkiye’de Bop, Bız Bum, KKTC’de Sayı Oyunu.

    Kar yağmur: Türkiye’de Kar yağmur, Rüzgar Boynuzlar Havaya, Kazakistan’da Uştu uştu.

    Sessiz Telefon: Türkiye’de Sessiz Telefon, Kazakistan’da Sımsız Telefon, Kırgızistan’da Buzulgan Telefon.

    Kim Vurdu: Türkiye’de Kim Vurdu, Azerbaycan’da Kim vurdu, Kazakistan’da Kim urdu, KKTC’de Kim vurdu, Özbekistan’da Kim urdu, Türkmenistan’da Kim urdu.

    Körebe: Türkiye’de Körebe, Vırrık, Ebe Ebelebel, Körlebbek, Kırgızistan’da Kim zkenin tap, Köz tanmay, KKTC’de Körebe, Türkmenistan’da Göz dangdı, Kazakistan’da Sokurteke.

    Kulak kopartmaca: Türkiye’de Kulak kopartmaca, Kırgızistan’da Kulakka Çapmay.

    Sandıkbaşı: Türkiye’de Sandıkbaşı, Kırgızistan’da Şıngır mıngır toz.

    Çiğdem Pilavı: Türkiye’de Çiğdem Pilavı, Hatapıya, Özbekistan’da Bayçiçek.

    Yağmur Gelini: Türkiye’de Yağmur Gelini, Gode-gode, Bodi-bostan, Yağmurcuk, Kepçe Gelin, Özbekistan’da Sushatun.

    Bebek: Türkiye’de Bebek, Özbekistan’da Kavurşak, Türkmenistan’da Gurçakgaş.

    Arabistan buğdayları: Türkiye’de Arabistan buğdayları, KKTC’de Arabistan buğdayları.

    Aliden, Aliden: Türkiye’de Aliden Aliden, Hey alaylar alaylar, Alaylım-pulaylım, KKTC’de Alaydan Malaydan.

    Bezirganbaşı: Türkiye’de Bezirganbaşı, KKTC’de Bezirganbaşı, Kapucubaşı.

    Mendilim Dört Köşe: Türkiye’de Mendilim Dört Köşe, Mermer menevşe, Mor menekşe, Azerbaycan’da Menevşe, Kazakistan’da Kim kerek, Kırgızistan’da Ek terek gök terek, Özbekistan’da Ak terek gök terek, Türkmenistan’da Ay terek gün terek.

    Mendil kapmaca: Türkiye’de Mendil kapmaca, KKTC’de Değnekli mendil, Türkmenistan’da Yağlık aldı.

    En Men tra: Türkiye’de En men tra, Bir iki üç zum, KKTC’de Ender tuna.

    Tavşan kaç tazı tut: Türkiye’de Tavşan kaç tazı tut, Kurt kuzu, Kazakistan’da Aykulak, KKTC’de Tavşanınan tilki, Özbekistan’da Pisik sıçan Moşik sıçkan, Türkmenistan’da Pisik sıçan.

    Çuval Yarışı: Türkiye’de Çuval yarışı, KKTC’De Torba Oyunu, Türkmenistan’da Holtada Bökmek.

    Sobe-Saklanbaç: Türkiye’de Sobe, Sıglempitik, Gözyümüç, Senlinmecik, Saklanbaç, Kazakistan’da Marlamkaş, Kırgızistan’da Çaşınmak, KKTC’de Mirmillo, Saglanmaca, Özbekistan’da Kumulmacak, Gizlenmecek, Bekinmacak, Türkmenistan’da Gizlempeçek.

    Kemik Saklama: Türkiye’de Kemik saklama, Kazakistan’da Aksüyek.

    Mendil Saklama: Türkiye’de Mendil saklama, Kırgızistan’da Cooluk taşlamay, Özbekistan’da Lav lav teke.

    Beş taş: Türkiye’de Beş taş, Kırgızistan’da Top taş, Türkmenistan’da Beş taş.

    Yedi taş: Türkiye’de Yedi taş, Azerbaycan’da Yedi taş, KKTC’de Gugo Oyunu.

    Üç taş: Türkiye’de Üç taş, KKTC’de Andres, Türkmenistan’da Düzdüm.

    Altıev: Türkiye’de Altıev, Pıç, Kırgızistan’da Uyum tuudu.

    Gömücü, Meneli: Türkiye’de Gömücü, Meneli.

    Taş evcik: Türkiye’de Taş evcik.

    İstop: Türkiye’de Hava Stobu, Azerbaycan’da Dedeboy, KKTC’de Memleket.

    Yakan Top: Türkiye’de Yakan Top, Yakar Top, Özbekistan’da Bazara Top.

     

    http://alparslanfatih2007.googlepages.com/oyunlar 

    ÇEMİŞKEZEK OYUNLARI

    Haziran 12, 2008

    Taş Oyunları :   Üç daş, dört daş,  Beş daş

  • Gırni, 
  • Kiremit,
  • Gıçgıç gonduragıç,
  • Köroğlu,
  • Kortik
  • Yumruk Oyunu,
  • Kale Kapmaca,
  • Çelik Çomak
  • Güvercin Oyunu
  • Uzun Eşek,
  • Ayak Karış,
  • Sirim Çekme,
  • Köşe Kapmaca,
    •  Büyük Ceviz
    • Tamzara
    • Norey
    • Delilo
    • Dut Ağacı
    • Çayda Çıra
    • Üç Ayak
    • Karaçor
    • Bahçeye İndimdiki
    • Halay
    • Kol Oyunu
    • Zurna Havaları

    ÇOCUK OYUNLARI

    a) ATLAMA ve SIÇRAMALAR:

    Bu oyunlar da bu günkü sıhhive terbiyeviatlama ve sıçrama oyunlarının bir nevi sayılabilir. Atlamalarda, yere yine bir ağaç parçasıyla derin bir çizgi çizilir. Ebe, (Kaptan) oyuncuların, bu hattın ilerisine basmamaları için hattın hizasında durur, oyuncuları kontrol eder.

    Oyuncular, bu çizgiden istedikleri kadar geriye gidip hız almak üzere oradan süratle koşar, sol ayaklarının parmak uçları yerdeki çizgi hizasına gelince bütün kuvvetleriyle bir., iki., üç., adım attıktan sonra sağ ayaklarının isabet ettiği yere hususi bir işaret konulur, veya çizgi ile tespit edilir. Arkada kalan oyuncular, ilk oyuncuyu sıra ile takip ederler. Bir de hız almadan çizgi üzerinden bir., iki., üç., diye atlanır. Bunlara kısa veya üç ayak atlama derler, içlerinden hangisi en ileriye adım atmış ise birinci, ikinci, üçüncülüğü kazanmış olurlar.

    Bir de çift ayak atlama vardır ki, bu da yine yerde tespit edilen çizgi üzerinden hız almamak suretiyle bulunduğu yerden birbirine bitiştirilmiş olan bacakları kırmak ve kolları sallamakla hız alınır ve ileriye atlanır.

    Çemişgezek’de gençler arasında bu oyunlara çok rağbet vardı. Yerde muvaffakiyet kazanan oyuncular, sonra havalarda uçan kuşlar gibi atlarlardı. Buna da Damdan dama atlama derlerdi. Çemişgezek’in, bütün damları toprak ve sokakları da dar olduğundan oyuncular şehrin en yüksek noktası bulunan Örneğin : Meteris mahallesinde oturan herhangi bir arkadaşın damında beş on ve bazen daha fazla olarak toplanırlar. Hareket noktası burasıdır. Oyuncular, önce aralarında bir ebe seçerler, ebe,, gidecekleri istikameti tayin ederek oyunculara, Ulu cami mahallesinde falan arkadaşın damında toplanacağız diye güzergahı tayin eder ve gösterir. Başta kendisi olmak üzere damın öteki başından hız alarak kuvvetli’ adımlarla sokak tarafındaki süyünge (saçak) gelir, haydi oradan karsı dama., ve böyle damdan dama sıçrayarak giderken bakarsınız ki, oyuncular ortadan kaybolmuşlardır.

    Damdan dama diyorum, bu ne demektir?.. Sayın okuyucularını!.. biliyor musunuz?.. Bu demektir ki, bir damla öteki damın arasında en az üç, dört metre mesafe vardır, işte bu atlamalar, bu sokakların havasında ve boşluğunda olur. Bazı geniş sokakları atlayamayanlar, yarı yolda kalır ve müsabakayı kaybetmiş olurlar. öncece tayin edilen hedefe hangisi daha önce yetişirse birinciliği o alır, sonrakiler sırasıyla ikinci, üçüncü gelmiş olurlar.

    Bu oyun, cidden tehlikeli bir oyundu, sokağı altında bırakarak havadan karşı tarafa sıçrayamayanların en az on – on beş, bazen yirmi metre derinliğindeki sokakların taş kaldırımları üzerine düşüp param parça olmaları her An beklenebilirdi ve zannedersem bu uğurda birkaç kurban da verilmiştir,

    Bu dam atlama ve sıçramaları, yaz günlerinde de bağlarda, bahçelerde ki gölleri (Havuz) atlama ile devam edip giderdi. Ancak göllerin üzerinden atlamak, dam atlamaları kadar tehlikeli değildi. Atlayamayanlar, nihayet göle düşer, ıslanır ve etrafındakiler tarafından alaya alınır ve havuz başları kahkahalarla çınlar dururdu.

    b) SALLAMA:

    Sallama, bu günkü gülle savurma oyununa çok benzer. Sallama oyunu 10-20 yaş arasındaki delikanlılar arasında oynanır. Şöyle ki: öncece tespit edilen bir noktaya odun veya bir taş parçasıyla bir hat çizilir. Oyuncular bu hat üzerinde durur ve bu hattı ileri geçemezler. Oyuncu bu hattın üzerinde ayakta ve iki bacağı 60 – 70 santim açılmış olduğu halde durur, sağ elinde oldukça büyük ve ağır bir taş vardır. Bu taşı, açık olan bacakları arasında bir ileri, bir geri sallamak suretiyle koluna lazım gelen hızı verdikten sonra ileriye fırlatır. Oyunculardan birisi karşı tarafta sallama taşının düştüğü yeri bir ağaç parçası veya renkli bir taş dikmekle tespit eder. Sıra ile oyuncular aynı taşı, aynı şekilde sallayıp atarlar. Kimin taşı en ileriye varmışsa birinci, sonrakiler ikinci, üçüncü sayılır ve oyunu kazanmış olurlar.

    Sonra sallamanın, ikinci bir oyun tarzı daha vardı ki, bu birincisinden daha zordu. Sallama taşından daha ağır sıklette büyücek bir taşı, oyuncular sağ ellerinin içerisine alır ve parmaklarıyla kavrayarak sağ omuzları üstüne kadar kaldırırlar, kolun bütün kuvvetiyle ileriye fırlatırlar. Bu taşları da en ileriye kimler atarsa o birinci, sonrakiler ikinci, üçüncü gelmiş olurlar. Bu, adeta kolların kuvvetini ölçmek gibi bir müsabakadır, kimlerin kolları kuvvetli ise müsabakayı onlar kazanır.

    c) TOP OYUNLARI:

    Sevgili okuyucularım! sakın bu top oyunlarını bu günkü gençliği tashir eden futbol topu zannetmeyiniz. Bu top oyunları, Çemişgezek’in toprak damlarına mahsus bir oyundu. O zaman bugünkü gibi Avrupa malı lastik toplar da yoktu. Toplarımız da yerli malıydı ve bu topları para ile pazardan da almazdık, biz kendimiz yapardık., bakınız nasıl? Har put, soğuk bir memleket ve kışları da o nispette şiddetli olduğundan bütün halk hep yün çorap giyerlerdi, çocuklara varıncaya kadar… işte bu çoraplar, ayağımızda eskidi mi bizlere top olurdu. Çoraplarımız her taraftan delinip kullanılmayacak bir hale geldi mi, bunları hemen çözerek elimize hayli yün ipliği geçerdi. Fakat annelerimizin rızasını aldıktan sonra., anne olmaz yama yaparım veya deliklerini örerim derse bizde sukut-ı hayal baslardı. Muvafakat ederse sevinerek hemen ameliyeye başlardık. Çoraplardan çözdüğümüz bu parça yün ipliklerini birbirine düğümleyerek uzun ip haline getirdikten sonra elimizde ufak bir pamuk parçası üzerine yuvarlak bir halde ve intizamla büyük bir elma veya bir portakal büyüklüğüne gelinceye kadar sararak ve sonra, yine önceden hazırladığımız renkli yün ipliklerini bir kıyığa (Yorgan iğnesi) saplayarak hazırladığımız yuvarlağın üstünü çeşit çeşit renkler ve nakışlar yaparak diker ve süslerdik, iste bu ameliye bizlere gayet güzel bir top kazandırmış olurdu. İşte bu top, yere vurulunca bu günkü lastik toplar kadar havaya fırlayabilirdi. Erkek olsun, kız olsun her çocuğun, bu suretle yapılmış bir topu vardı ve bu çok kıymetli bir meta gibi saklarlardı.

    Oyuna, topu el ile yere vurmak ve sayı saymak suretiyle başlanılır, topu, elden kaçırmadan sayılarını yüze çıkaranlar (Dalya) diye bağırır, tekrar birden başlarlardı, topu ellerinden düşürenler topu arkadaşlarına vermeğe mecburdurlar. Falsosuz beş (dalya) yapanlar birinciliği kazanırdı.

    Top oyunlarında, enteresan bir hüner daha vardı ki, oyuncular, sayı sayarak oyuna devam ettikleri sıra topa kuvvetli vurup topu bir adam boyu ve daha fazla yukarı havalandırırken bir dönme hareketi yaparlar ve hemen top yere düştükten ve tekrar havaya fırladıktan sonra onu tekrar yakalayıp oyuna devam etmeleridir. Buna (kale) derler. Sayılar arasında bu hareketlerin de miktarı sayılır ve oyuncunun mahareti o nispette yükselmiş olur. Bilhassa bahar mevsiminde damların azıcık kurulmasıyla bu oyunlar başlar, Çemişgezek’in bütün damlan allı, pullu kız çocukları ve kaplarına sığmayan erkek çocuklarıyla hıncahınç dolardı.

    d) DANKILA – FİSTO :

    Bu oyuna, İstanbul’da ve sair birçok bölgelerimizde (Tahterevalli) diyoruz. Çemişgezek’de (Dankıla – fisto) denilirdi. Bu kelimenin manasını bilen varsa ortaya çıksın, alnından öpeyim. Çocukların ele geçirdikleri dört – beş metre uzunluğunda, oldukça kalın bir ağaç, bir tas yığınının veya yıkık bir duvarın, veya mahallede her hangi bir inşaattan aşırılıp getirilen beş-on kerpiçden yapılan ,bir tümseğin üzerine konulur. Çocuklar, ikiye bölünür, bir kısmı direğin bir ucunda, bir kısmı beriki ucunda yer alırlar. Bunlardan ya birisi veya ikişi üçü birden bu direğin uç taraflarına adet itibariyle müsavi olarak ata veya eşeğe biner gibi binerler. Direğin, -bir ucunun aşağıya inmesi diğer ucunun yukarıya çıkması, birisinin yukarıya çıkmasıyla diğer ucunun aşağıya inmesiyle çocukların ayaklarının arada yerden kesilmesi suretiyle bir inip bir havalanmalarından ibarettir. Oyun, saatlerce bu şekilde neşe ve kahkahalarla devam edip gider.

    e) HAKKUL – HUKKUL :

    Bu oyun bildiğimiz (Körebe) oyununun aynıdır, buna saklanbaç da diyoruz. Fakat hususiyeti bambaşkadır. Oyuna şöyle başlanır : Oyuncular bir araya gelip de oyuna karar verdiler mi?., ikişer, ikişer karsı karşıya gelerek şu kelimeleri birisi söyler ve eliyle de bir kendini, bir karşısındakini işaret eder. Örneğin : Hakkul dediği zaman kendi göğsüne. Hukkul diye de karşısındakinin göğsüne eliyle dokunur ve sonra aynı minval üzere şu kelimelerle devam edilir.

    Kendisine

    Hakkul

    Çalı Miski Dazı Hafta Kalkan Bendii

    Karşısındakine:                       

    Hukkui

    Çenber

    Anber

    Duzu

    Nuzu

    Kılıç

    Peru:

    Penç, en son kime isabet ederse o çıkar. Yerine bir başkası ^geçer. yiıif-aynı sistem dahilinde (Penç) e kadar aynı kelimeler tekrar edilir, (Penç) ; alan çıkar ve yahut başka bir düzme ile :

    Cin tükürdü Köye  kaçtı Üç günden Büzüles,

    Kim  tükürdü

    Nere kaçtı

    Kaç günden

    Ezüesi

    Büzüğünden

    As

    Dımbılik-Elek

     

    Pis Tıs.

     

    Bu defa da en son (Tıs) alan çıkınca karşısındaki (Kör Ebe) olur. Kör Ebenin yüzü bir duvara çevrilerek gözleri kapattırılır ve arkasına hafif surette vurularak şu kelimeler tekrar edilir.

    Mağara, mağara Gözün açarsan Pamuk gibi ağara Tuz gibi kabara.

    O sıra bütün çocuklar etrafa dalarak kendilerine bir izbe, bir köşe bularak gizlenirler, içlerinden birisi saklanmcaya kadar : olmadı olmadı diye bağırır, sesi kesilince kör ebe, arkasına saklanıp da hemen o anda (Pu.. u., u) diye kör-ebeye bir ceza daha yüklemek isteyen olursa bunun önüne geçmek için gözleri kapalı olduğu halde : Ardım, önüm, yanım, yörem (Pu.. u., u) diye bağırır ve gözlerini açar. Etrafa bir göz gezdirip, adım adım gizlenenleri aramağa başlar… Bu dakikalar çok heyecanlıdır, Ebenin merkezden uzaklaşmak işine hiç gelmez; Çünkü aksi taraftan herhangi bir oyuncu gelip kör-ebenin gözlerini yumduğu duvara elini dokundurarak (Pu u.u) diyebilir, onun için gayet tetiktedir. Saklananlar da, kör-ebe beni görmesin diye bulundukları yere mıhlanırlar. Ebe, (oyunculardan herhangi birini görse isim vererek hemen merkeze koşar, (Pu..u..u) diye bağırınca o arkadaş, oyundan çıkmış o-lur. Diğerlerini de bu suretle arar ve hepsini bulursa bu defa da ilk bulunan oyuncu (Kör-Ebe) olur. Bu arama sırasında oyunculardan herhangi birisi kurnaz çıkar da merkeze kör-ebeden’ önce koşar ve (Pu..u..u) derse Kör-ebenin gözleri tekrar kapattırılır. Kör-Ebenin çok ihtiyatlı, ve daima tetikte olması lazımdır. Aramada fırsat kaçırırsa oyun boyunca Ebe olarak kalır ve bu hal, o çocuğun biraz da aptallığına verilir. Gözü açık çocuklar, bir oyunda oyuncuların hepsini sıra ile birer birer bulur ve bunları oyun harici ederek kör-ebelikten kurtulur. Oyun bu suretle saatlerce devam eder, hareketli ve neş’eli olduğu gibi çocukları dikkat ve teenniye de alıştırır,

    f) ÇORTUN EŞEK:

    Bu oyunun ismi de tuhaftır. Oyuncular, birbirlerinin sıtlarma atlayıp uzun boylu sayı saydıklarından altta kalanlara Eşek deniliyor, bu oyunda haşa! Eşek olmayan da kalmaz. Çörtün da,  yağmur oluklarına denilir ki, Eşekle, oyunla, Çörtünün bir münasebetini doğrusu ben bulamadım; Fakat oyunun ismi sarihtir: Çörtün Eşek L

    Oyuncular, iki posta olurlar, Ebeler, aralarında taş tutarlar, taşı bulamayanlar oyunu kaybeder, Eşek olur ve sıra ile şu şekilde yatarlar. Ebe sırtını bir duvara dayar, oyunculardan birisi karşısına- gelir, biraz eğilerek kollariyle Ebenin beline kuvvetlice sarılır ve başını muhafaza için de Ebenin koltuğunun altına saklar, ikincisi ise yine kollarıyla birincinin arkadan beline sörıİl-r ve başını öndeki arkadaşının koltuğunun altına saklar,   üçüncü,   dördüncü, ilh oyuncular, aynı biçimde diziye gırei- ve yatarlar.  Oyun başlıyor :

    Karşı taraf oyuncuları, başta ebeleri olduğu halde beş altı metre geriden hız alarak bunların hizasına geldikleri zaman iki ayağını kuvvetlice yere vurarak yatanların üzerine ve en ileriye sıçrar, marifet birinci sıçrayan Ebenin önünde yatanın üzerine kadar atlamaktır… Atlamalar* bu suretle tamamlandı mı? Ebe on sayı saydıktan sonra üzerlerinden inerler ve ikinci atlamaya geçerler. Şayet ileriye sıçrıyamazlarsa kuyrukta yer kısalır, arkadan gelen oyuncular tutunamaz, yere düşer veya ayakları yere değerse oyunu kaybederler., yatanlar kalkar, bu defa da kaybedenler Eşek olur, yine aynı sıra ve biçimde birbirlerine bağlanarak, o bir taraf sıçramaya başlar. Hakikaten bazan o kadar güzel atlayıcı oyunculara tesadüf edilir ki, sıra ile gelir, baştan sonuna kadar boş bir sırt bırakmadan hepsi atlamış ve sayılarımı da muvazeneyi bozmadan sayarlardı ve böylece oyunu saatlerce lehlerine devam ettirebilirlerdi. Oyun, mukavemet ve aynı zamanda iyi bir atlama oyunudur.

    g) HIRİK EŞEK:   (1)

    Bu oyun, hemen hemen Çörtün Eşeğin bir başka şeklidir. Bu oyunda da Eşek olmayanlara ve sırtlarına birıilmeyenlere nadiren tesadüf edilir, isimde de münasebet bulmak mümkündür; Çünkü Hırik, Çemişgezek’de eski ayakkabıya denilir, bu oyunda bunların tamiri temsili olarak sırt üzerinde yapılır ve yumruklar birbirini takip ettiğine göre neş’e yerine oldukça mükemmel bir dayak faslıbaşlamış olur ki, bütün oyuncular, arzulariyle bu işkenceye Eyvallah der ve oyundan zevk alırlar. Şimdi gelelim oyunumuza :

    Oyuncular, iki postaya ayrıldıktan ve aralarında birer Ebe seçtikten sonra, Ebeler karşı karşıya geçer, bunlardan birisi avcının içine ufak bir taş alark saklar ve karşı taraf Ebesine her iki eli kapalı olduğu halde : hangisinde? diye sorar, Taşı bulan Ebe, kendi tarafını kazandırmış olur. Diğer taraf, partiyi kaybettiği için hepsi birden Eşek olurlar ve birer metre aralıkla geniş bir daire halinde sıralanıp iki ellerini dizkapakları-na dayamak suretiyle öne doğru eğilirler, kazanan oyuncular, sıra ile bunların sırtlarına binerler. Ebenin elinde eski bir postal (Ayakkabı) vardır, bindiği oyuncunun sırtında, adeta ‘bir ayakkabı tamir eder gibi onu evirir çevirir, bu esnada güya elinde bir muşta varmış gibi yumruğuyla altındakinin sırtına bir .iki indirir, sonra elindeki Hıriği bazı tuhaf ve güldürücü sözler söyleyerek sağ , tarafındaki oyuncuya atar, Ebeden ge-

    (‘!) Zaman itibariyle ben, bu oyunun adını unutmuştum, bazı arkadaşlara sordum, onlar da hatırlıyamadüar, yeniler bu ismi verdiler, yazdım; Fakat ben yine bu ismin üzerinde mütereddidimlen Hıriji tutamıyan oyuncu hemen kendisi yatar, altındaki üste ç.kar tutarsa aynı şekilde oyuna devam ederek o da altındkine bir iki yumruk indirdikten sonra sağ yanmdakine atar, Hırik bu suretle bütün dairevi dolaşır, tekrar Ebeye gelir. Hıriği tutamayanlar veya Ebenin tamir sırasında söylediği sözleri zihninde tutupda tekrar edemiyenler hemen alta geçer, yani Eşek olurlar. Üsttekiler dikkatli olup da Hıriği düşürmezlerse ve Ebenin sözlerini aynen tekrar ederlerse saatlerce üstte*kalabilirler, velevki, altta kalanların canları çıksın, işte bu oyun da böyle neş’e ve kahkahalar arasında devam edip giderdi.

    h) MAM:

    Bu oyun, çocuklar arasında çok sevilen, neş’eli ve hareketli bir oyundur, dikkat ve açıkguzlülüğü sağlar. En az 3-4, en fazla 6-7 çocuk arasında oynanır. Qyun malzemesi: Her çocuğa yassı bir sal (Taş) paf-çasiyle bir de yumurta büyüklüğünde yuvarlak bir taş tedarikinden ibarettir. Bunlar elde edilince düz bir saha seçilir ve bu saha üzerinde 50-60 s. kutrunda bir daire çizilir ve bu dairenin tam merkezine yuvarlak taş konulur. Sonra dairenin dış çizgisinden itibaren 3 m. uzakta yere bir metre uzunluğunda düz bir hat çizilir ki, buraya Kale denilir. Şimdi oyuncular, sıra ile ellerinin içine ufak bir taş alarak saklarlar, taşı bulanlar kazanır, en sonunda taşı kim bulamazsa o Marn bekçisi olur, dairenin başına geçer, Mamı merkeze kor ve vaziyet alır. Oyun başlıyor : Şimdi Kalede bir hizaya sıralanmış olan oyuncular, sıra ile ellerindeki salları merkezdeki Mamı hedef tutarak atarlar. Mamcmın vazifesi Mamı yerinde sabit tutmaktır. Oyuncular da ellerindeki salları atmak suretiyle Mamı daireden çıkarıp merkezden uzaklaştırmak isterler. Mam, ne kadar fazla uzaklaştırıhrsa oyuncular merkeze koşup dairenin etrafına serpilmiş olan sallarını hemen alıp tekrar kaleye varmaya ve ikinci oyuna başlamaya fırsat bulur ve oyuna hak kazanırlar. Mamcı, bu sırada çok tetikte olarak bir taraftan yerinden oynayan Mamı, daima yerinde tutmak ve b,u arada Mam yerinden oynadıkça sallarını almak açin merkeze hücum etmek isteyenlerin arasından birisini avlamak için koşarak eliyle omuzuna veya ensesine vurmak suretiyle yaka-hyarak kendi ağır vazifesini ona yüklemek!.. Mam yerinden oynadıkça ve hele uzaklara kaydıkça hücum çoğalır, çoğaldıkça da oyun kızışır. Bazan oyunun başından sonuna kadar bazı Mamcılar, bu ağır yükten kendi kendilerini kurtaramazlar, serseme dunerler.

    Ancak muhacim oyuncular arasından daire etrafındaki sallarının bulunduğu yere koşarak sallarına ayaklarını bastılar mı vurulmadan muaf tutulurlar, yalnız ayağının altındaki salı, ellerini karıştırmaksızın sol ayağının parmaklarıyla diğer ayağının üstüne aldıktan sonra yukarıya fırlatıp elleriyle tutabilirse kazanır, Kaleye koşar ve oyuna tekrar devam eder. Şayet salı tutamaz da yere lüşürürse Mamcı onu yakalar ve merkeze götürerek Mamı ona teslim eder ve kendisi oyuncuların arasına girer, işte oyun, bu minval üzere saatlerce ‘devam eder.

    i) KIÇ KIÇ:

    Bu oyun bir kaç oyuncu arasında oynandığı gibi çok defa usulen iki çocuk arasında da oynanır. Oyun malzemesi: Mam oyunundaki melezi menin aynıdır. Oynayış şekli ise, Marndaki gibi yere aynı genişlikte bir daire çizilir ve bu çizginin ortasına yuvarlak taş konulur. Daire çizgisinden itibaren 3 m. ötede yere yine bir çizgi çizilir ki, buraya Kale diyoruz. Oyuncular, ellerinde sallan bu hattın üzerinde yerlerini alırlar. Oyunculardan hangisinin oyuna ilk defa başlaması için elde taş saklanır, taşı bulan oyuna başlar,

    Oyuncu, her şeyden önce Kalede ileriye doğru  adını atmamak ve aynı zamanda 3 m. ileride daire içinde bulunan yuvarlak taşa, iyice nişan alarak elindeki sal parçasını savurur, burada  asıl marifet, salı yuvarlak taşa isabet ettirerek onu daireden   mür-.kün olduğu kadar uzaklara sürmektedir. Sürdü mü şimdi sayı başlar: Dairenin kenarına gidilir, oyuncu ayağım dairenin dış kenarına kıyar,     K:c kıç…    Kondura biç… On üç diye ayak saymağa başlar, on dört… on beş… illi. O sayısını tamamladıktan  sonra yu ” h k taş yine  merkeze  bırakılır, bu  defa diğer oyuncu,  elindeki salı  atar   Tesadüf ettiremezse o bir  tarafa koz vermiş olur, tesadüf ettirirse yine aynı ?ekilde : ayakla, Kıç kıç.:. Kon-dura biç,..  On üç diye sayıya başlanır. Du oyunculardan hangisi daha önce kırk sayıyı yaparsa oyunu o kazanmış olur. Ancak bu sırada oyunu kaybedene bir şans verilir ve bu oyunun ikinci kısmını teşkil eder. Mağlup oyuncu, elinde salı, dairenin üstüne gider ve yüzü Kaleye çevrili  olduğu halde bacaklarını dairenin açısı kadar  açar,  salı iki eliyle 1 kuvvetli   tutarak kollarını   ileri  ve   geri  sallamak     suretiyle hız alarak yerdeki  yuvarlak taşı aksi tarafa  fırlatmaya çalışır.  Bu defa kırkı yapan galip oyuncu, yine aynı  Kaleden, merkezden    uzaklaştırılmış olan yuvarlak taşı, hedef tutarak elindeki salı fırlatır, hedefe isabet ettirirse bir kız alır …aynı oyun tekrarlanır, isabet devam ettikçe üç kız… beş kız… On kız alır. Ta ki salı hedefe isabet ettiremesin. isabet etmeyince, oyun, aynı minval üzere yeniden başlar ve saatlerce bu şekilde devam edip gider.

    j) KÖŞE KAPMACA:

    Yurdumuzun uzak yakın her köşesinde oynandığı gibi Çemişgezek’de da aynı şekilde oynanır. Bundan sonra sıralıyacağım beş oyun, sokaklarda, kırlarda, bağ ve bahçelerde oynanan oyunlardır.

    k) EBE BENiKURDA VI1ME:

    Bu oyunda, ellerde taş tutulmak ve taşı bulanlar bir guruba, bulmayanlar diğer guruba ayrılmak suretiyle oyuna başlanır. Taş en son kimin elinde kalırsa o, kurt olur, diğerleri de içlerinden birisini ebe seçerler ve ebenin arkasına kuyruk halinde sıralanır, arkadan birbirinin eteklerini tutarlar. Kurdun gözlerine bir mendil bağlanır ve gözleri kapatılır. Ebenin karşısına geçer, başlar ebeyi sağından solundan sıkıştırmaya., ta ki, arka tarafa geçsin, oyunculardan ‘birisini yakalasın. Yakalananlar oyundan çıkarılır. Kurt ne kadar çevik harekette bulunursa yakalama o nis-bette çok olur, Ebe, hareketli ve açık göz olmassa az zamanda oyuncuları tamamen yakalanır ve oyunu kaybeder. Eski Ebenin ise gözleri bağlanarak kurt olur.

    Ebenin, kurdun arka tarafa geçmesine mani olması için çok dikkatli ve tetikte bulunması lazımdır. Bunun için sağdan soldan koşarak oyuncuları müdafaa eder. Oyuncular ebenin arkasında uzun bir kuyruk halinde hep bir ağızdan — Ebe, beni kurda verme!., diye bağırarak sağa sola çalkanıp dururlar. Oyun bu suretle saatlerce devam eder. Neş’eli ve aynı zamanda çocuklara herhangi bir taarruza uğradıkları zaman, kendi kendilerini koruma ve müdafaa kabiliyetlerini artırır.

    1) ÇINGÖR MINGIB TUT:

    Bu oyun çok defa gece oynanır. Oyuncuların adedi ne kadar çok olursa oyunlar o nisbette heyecanlı olur.

    Oyuncular, önce iki guruba ayrılırlar, her ıgurubun ‘bir Ebesi vardır. Ebeler yine ellerinde taş tutarlar, taşı bulan gurup yerinde kalır, diğer gurup ise Ebelerinin idaresi altında karanlık sokaklara dağılırlar. Ebe, bunlara lazımgelen direktifi verir… Gidenlerin sesleri kesilince berikiler hep bir ağızdan — Çıngır mıngır tut., orda burda yok!., diye yüksek sesle bağırarak harekete geçer ve ötekileri takibe başlarlar.

    Hasını tarafı pusuda., berikiler bir keşif kolu gibi hassas ve tetikte., gecenin zifiri karanlıkları arasında bu iki hasım koldan herhangi birisi saklandığı yerde hissedilirse ariyan tarafın Ebesi: — Hış tut!., diye bağırır, bu kurnanda üzerine ortalık birbirine karışır, bunlardan her hangi birisi çevik davranarak karşı taraftan esir almağa çalışırlar, oyun bu suretle dakikalarca devam eder, sonunda esirler – syilır, hangi taraf daha fazla esir almış ise o taraf galip sayılır. Bu oyun, doğrudan doğruya bir harp oyunudur. Aynı zamanda çocukları geceye, karanlığa ve harekete alıştırmak bakımından çok faydalı bir oyundur.

    m) HUCUR — MUCUR:

    Bu oyuna   Anadolu’nun muhtelif yerlerinde  Birdir bir  deniliyor Çemişgezek’de da  (Hucur — Mucur) derler.

    Oyuna başlamadan önce oyuncuların içerisinden iki kişi karşı karşıya gelir, ellerinde taş saklarlar, bulan oyuncular Ebe olur, bulamıyanlar ise ellerim diz kapaklarına dayar ve münasip bir noktada yere eğilir. Oyuncular, on on beş metre geriden, Ebe önde olduğu halde sıra ile hız alarak gelirler ve ortada yatan arkadaşın üzerinden atlayıp karşı tarafa geçerler. Her atlayışta Ebe bir şey söylemeğe mecburdur. Örneğin ilk defa: — Hucur — Mucur… Bundan geç, diye yüksek sesle söylenerek geçer, arkadaki oyuncular da hem atlar, hem de Ebenin bu sözünü yüksek sesle tekrar etmeğe mecburdurlar. Şayet içlerinden birisi unutup da söylemeden atlarsa yandı gitti; Çünkü derhal o yatırılır. Karşı taraftan yine başta Ebe ve bütün oyuncular bir biri arkasından hız alarak koşar ve ikinci atlamayı yaparlar. Bu defa da Ebe : Minarede abam kaldı… üçüncüde: Bunu bilmeyen bir dedem kaldı, diye söyler geçerler, dördüncü, beşinci atlamalar da bu suretle devam eder. Artık Ebenin insafına… Her atlayışta güldürücü bir cümle yaratarak oyunu istediği kadar uzatabilir. Bazan üç dört atlamadan sonra Ebe eline bir fes (O zamanlar hep fes giyerdik) alır, atlarken yatanın sırtına hem fesi koyar, hem de atlar… Arkasından gelenler bu fesi yere düşürmeden atlıyacaklardır. Fesi düşüren, oyunu kaybeder ve hemen yere o yatırılır. Oyuncular, birinci fesi düşürmeden oyunu tamamlarlarsa bu defa Ebe atlamayı daha zorlaştırmak için birinci fesin üzerine herkes kendi fesini koyarak atlıyacaktır, diye emir verir, iyi oyuncular bunu da muvaffakiyetle başarabilirler. Bakarsınız yatanın sırtı bir yığın fesle dolu… veyahut ikinci ve üçüncü festen sonra hepsi birden yere düşmüştür, düşüren yatar, yatan ise kurtulur.

    Bazan da her atlayıştan sonra Ebe tarafından, yatanın biraz daha dikleştirilmesi ile de oyuncular arasından bir çoğu bu yüksekliği atlıyamazlar, oyunu kaybederler. Hatta bazan öyle bir raddeye çıkarılır ki, yatan adeta ayakta durur gibidir. Ancak başını saklamak üzere biraz boynunu eğmiştir, ivi sıçrayanlaı, bunu da muvaffakiyetle atlarlardı. Bu o-yun da çok neş’eli, hareketli, güldürücü bir oyundur. Hele bilhassa Ebelerin bin bir güldürücü cümle yaratarak otlamalara devam etmeleri çok enteresan ve çok neş’eli olurdu. Bu. oyun, mektep sahralarında oynanan oyunların arasında önemli yer alan bir oyundu.

    n) ATEŞ — TURA OYUNU:

    Bu ovun çok eğlenceli ve aynı zamanda biraz da can yakıcı bir oyundur. Çak defa havuz başlarında ve kış geceleri ise geniş sofralarda oynanır. Mevcut arkadaşların hepsi birden düz bir yere veya bir çayır üzerine, kış ise halı ve kilimler üzerine diz çökerek bir halka çevirirler önce bir tura yapılır, bu tura : Bir kuşak veya büyük bir mendilin bir ucundan bir kişi, diğer ucundan bir başkası tutarak ellerinde aksi tarafa bükerler, kuvvetli bükülünce ve ortadan ikiye kıvrılınca kendi kendine birbirine sarılır ve sertleşir, uçları ise düğümlenir, işte buna Tura derler.

    Sonra oyuncular, avuçlarında bir yüzük veya ufak bir taş saklıyarak kapalı ellerini birbirlerine uzatır ve sorarlar… – Yüzük hangisin-de?., yüzüğü .bulan kurtulur, buna Ebe seçme denilir. En sona kalan Ebe olur. Ebe, dairenin ortasına girer, bir elinde yüzük, bir elinde tura… sıra ile yüzüğü herkesin koynuna veya avuçlarının içerisine koyar gibi sokar çeker ve birisine gizlice vermiş olur. Bu ameliye tamam olunca, Ebe ayakta herhangi ‘bir .oyuncunun önünde durur ve sırtına bir tura indirerek: — Yüzük kimde?., diye sorar. Turayı yiyen oyuncu, yüzüğün kimde olduğunu tahmin yollu bütün oyuncuların yüzlerine bakarak birini söyler, hakikaten yüzük o oyuncuda çıkarsa Ebe bir tura daha sırtına vurur ve turayı kendisine verir,turayı yiyen ayağa kalkar, Ebe olur, eski Ebe ise onun yerini alır. Şayet gösterdiği oyuncuda çıkmaz ise bu defa gösterilen oyuncunun önüne gider bir tura da onun sırtına vurur :— Yüzük kimde?., diye sorar o da başkasını gösterir, ta ki, yüzük bulunsun ve ebe değişsin. HulAsa yüzüğü bularak Ebe olmak isteyen iki, bulamayıp da başkasını gösterenler bir tura yerler, oyun saatlarca böyle güle söyliye devam edip gider.

    o) ÇELİK — ÇUBUK:

    Bu oyun da önemli bir oyundur. Oyunculardan birer Ebenin (Kaptan) idaresinde ikiye ayrılırlar, sonra ya elde ufak bir taş saklamakla, yahut bütün oyunlarda kullanılan şu usul ile: yassı bir taş parçasının bir yüzü su ile veya (biraz tükürükle ıslatılır, diğer tarafı kuru bırakılır, bu taşı elinde tutan Ebelerden birisi, diğer Ebeye sorar — Yaş mı, kuru mu? karşısındaki ya yaş der veya kuru., bunun üzerine taş parçası havaya fırlatılır, yere düştükten sonra tetkik edilir, karşı tarafın Ebesi, yaş demiş ise ve yaş da üste gelirse o taraf kazanarak çelik çubuğa sahip olur, kuru gelirse kaybetmiş olur ki, çelik çubuğu hasım tarafına bırakmış olurlar. Ve yahut ellerde saklanan taş, sağ elde mi, yoksa sol elde mi? diye Ebelerden birinin vaki olan sorusuna karşı diğer Ebe, eldeki taşı bulursa oyuna başlama şansını kazanır, çelik çubuğu alırlar.

    Çubuk : Düzgün ve kuvvetli ağaçtan, yapılmış bir metre uzunluğunda bir değnek. Çelik ise; yine bu değnek kalınlığında 30 santimlik bir parçadan ibarettir. Oyunculardan bir gurup, meydanın bir tarafında, diğerleri de takribi en az 20, en çok 30 metre uzakta karşı karşıya sıralanırlar. Çelik çubuğu ellerinde tutan taraf, bulundukları noktada toprak üzerinde ufak bir çukur açarlar, çeliğin bir ucu, bu çukura konulunca diğer ucu topraktan 10-15 santim yüksekte kalır. Şimdi oyuncu, elindeM değneği çeliğe vurur, çelik bir metre kadar yerinden yukarı fırlayınca yine değnekle ve olanca kuvvetiyle ikinci defa çeliğe vurup çeliği, karşı hasım tarafına gönderir. Eğer bu ikinci vuruşu, havalanmış olan çeliğe tesadüf ettiremez de boşa vurursa oyundan derhal çıkarılır. Çelik, hasım tarafına gitti ise oyuncu değneği yerdeki çukurun hizasında yere koyar, kurşun gibi sür’atli havadan giden bu çeliği, karşı tarafın oyuncularından herhangi birisi sıçrayıp da elleriyle havada tutacak olursa o takım kaleyi ve çelik çubuğu elde etmiş olurlar. Tutamazlar da çelik yere düşerse en iyi oyunculardan birisi çeliği alıp düştüğü noktadan değneğin bulunduğu noktaya nişan alarak savurur, çeliği çubuğa isabet ettirebilenler de o oyuncuyu, oyun harici yapmış olurlar, ikinci* si gelir., isabet ettiremezlerse oyuncu devamlı oynar, ta ki, bütün oyuncuları iskartaya çıkarsınlar, böyle olunca karşı taraf kaleye gelir, çelik çubuğu kendileri alarak oyuna başlarlar. Guruplardaki oyuncuların her birisi bir vuruştan sonra yerlerini diğer arkadaşlarına terk ederler, o-yun bu suretle saatlerce devam eder, meraklı ve heyecanlı bir oyundur.

    p) GÜREŞ:

    Çemişgezekde güreş, çocuklar, gençler arasında yapıldığı gibi orta yaşlılar, hatta ihtiyarlar arasında bile yapılırdı. Herkes bu oyuna meraklıydı ve güreşirlerdi. Bı meraklılar arasındaki güreşler, ne kırkpmar güreşleri gibi yağlı, ne de bu günkü modern güreşler gibi mayolu güreşler değildi. Güreşler çok defa bağlarda, bahçelerde, kırlarda ve havuz başlarında yapılan eğlenceler sırasında büyükler arasında.. Bahar mevsiminde yapılan sahra günlerinde ise çocuklar arasında yapılırdı. Bunlar paltolarını veya ceketlerini bir anda çıkarıp attıktan ve entarilerinin eteklerini de bellerindeki kuşaklarının arasına sıkıştırdıktan -sonra birbirine sarılır, mücadeleye başlarlar. Kuvvetli olanlar, hasmını gelişi güzel ve belinden sarma veya ayağiyle bir çelme vurmak suretiyle yere atıp üstüne abandı mı galip sayılır. Sırtın yere getirilmesi zarureti yoktur.

    Bir çiftin güreşmesi bitince bir başka çift ortaya çıkar, kuvvetler denk geldiği zaman güreş dakikalarca devam eder, soluk soluğa ve terler içerisinde, nihayet bunlardan birisi mağlup olur. Galip gelenler; — Aferin tosunum!.. — Yaşa aslanım!., diye etraftan takdir ve alkışlar kazanırlar. Esasen Çemişgezekli iklim ve hava., temiz ve bol gıda ile sıhhat-H ve çalışkanlığıyla da idmanlı olduğundan güçlü -kuvvetlidir. Bunu is-bat için de her zaman ve her fırsatta güreşirdi.

    r) DEVECİ’LIBUBACI:

    Bu oyun, sekiz-on-on beş ve daha fazla miktarda çocuklar arasın-da oynanır. önce iki Ebe (Kaptan) seçilir, sonra bu ebelerden biri bir başa, diğeri de öteki başa geçer ve oyuncular sıkı bir surette el ele tutuşur, ve sıralanırlar. Bu ameliye bitince sıranın solundaki Ebe, yüksek perdeden sağdaki Ebeye:

    — DfevedL diye seslenir. Ebe:

    — Leblibacı. diye cevap verir. (Bu kelime her halde Arapça Lebbeyk’den alınmış olsa gerek) Şimdi soldaki Ebe:

    — Deve nerde?..

    — Handa..

    — Ne yiyi?..  (Yemekten)

    — Arpa..

    — Ne S., ?..

    — Hurma…

    — Yedi davul, yedi zurna nerden gelip geçecek?.. Bu sual üzerine ebe sol eli ile yanındaki oyuncunun sağ elini tutmakta olduğundan kollarını her ikişi birden yukarı kaldırarak aralarını açarlar ve — işte buradan! diye cevap verir, bunun üzerine kuyruğun sonunda bulunup da ilk defa söze başlıyan soldaki Ebe, önde olmak üzere oyuncular elleriyle birbirlerine kenttli olarak yürüyüşe geçerler ve hep bir ağızdan (Cankıl – Cunkul) diyerek yavaş yavaş yürür ve Ebenin bulunduğu noktaya doğru gelir, havaya kalkmış olan kolların altından -bir köprünün altından geçer gibi- geçerler. tabiibu geçişin sonunda yüzler aksi istikamete çevrilmiş olduğu halde aynı şekilde sıra muhafaza edilir.

    Bu gösteriden sonra bir işaret üzerine zencirin baş taraflarında bulunan Ebeler, bütün kuvvetleriyle diziyi çekmeğe başlarlar ki, bu aynı zamanda bir kol kuvveti denemesidir. Oyun zencir kırılıncaya kadar devam eder, cankıl – cunkul nakaratı ise yüksek sesle tekrarlanır durur. Zencir kırıldıktan sonra her iki tarafın mevcudu sayılır, sayı üstünlüğü hangi tarafta ise o taraf galip sayılır.

     s) BEŞ TAŞ — DOKUZ TAŞ:

    Yukarıda çeşitlerini yazdığım toplu oyunlardan başka Çemişgezek’de iki kişi arasında oynanan oyunlar da vardır. Örneğin : Beş taş — Dokuz taş denilen bir oyun vardır ki, bunlar Satranç oyununun bir nevi iptidai şeklinden başka bir şey değildir. Kafayı çalıştİran, dikkati artİran terbi-yevioyunlar sırasındadır.

    t) CEVİZ ve AŞIK OYUNLARI:

    Ceviz oyunu duvar dibinde açılan bir çukura bir, bir buçuk metre mesafede tesbit edilen yerden bir avuç ceviz atmakla oynanır.. Şöyle ki, oyun başlamadan karşı karşıya gelen iki çocuktan birisi tek, diğeri çift sayıyı alırlar, eğer cevizleri atan çifti almış ise ve çukura attığı cevizler de çift olarak çukura girerse karşı taraftan o kadar ceviz alır, tek düşerse kendisi o kadar ceviz vermek mecburiyetinde kalırdı. Bu suretle ceviz kaybedenler, ya evlerine gider analarından yeniden ceviz ister., alırsa ne AlA!., almazsa çalar ve yahut biriktirdiği beş on para ile bakkal-dan ceviz alır., oyuna tekrar iştirak eder, işte bu suretle oyuna devam edilir ve kazanan çocukların cepleri ve koyunları cevizlerle dolu olarak sevinçle evlerine dönerlerdi.

    Bir de içerisi oyulmuş ve bu deliğe kurşun akıtılmış bir aşığın bir. bir buçuk metre mesafede ıbir başkası tarafından sıra ile dizilmiş cevizlere nişan alarak atılmasiyle başlanır. Aşığı, dizilmiş cevizlere isabet ettirip bir ikişini veya daha fazlasını cevizlerin bulunduğu yerin etrafına otuz veya elli santim kutrunda çizilmiş bir daireden dışarıya çıkaran cevizleri kazanır, tekrar atar., isabet ederse tekrar kazanır, şayet aşığı, cevizlere isabet ettiremez veyahut daireden harice çıkaramazsa kendisi ceviz dikecek ve aşığı karşıdaki oyuncuya verecektir. Kazanan veya kaybedenler yukarıki akıbetle yine karşı karşıyadırlar.

    AŞIK OYUNUNA GELİNCE: Bu oyuna katılan çocukların ceplerinde avuçlar dolusu aşık vardır, malum ya, aşık et yemeklerinin içerisinden çıkar, çıkınca çocuklar bunları alır, yemekten sonra sabunla yıykar, temizler ve oyun için ceplerine dodururlar. Oyuncuların ellerinde yine içerisi oyulmuş ve kurşun akıtılmış bir aşık vardır ki, bu aşığın, dik tarafından çukur olan tarafına BEY., mukabil tarafa EŞEK., yan taraflardan çukur tarafa HIRSIZ., onun mukabiline de SOFU derler…

    Bu aşığı, oyunculardan birisi, parmakları arasında tutup karşısındakine sorar: — Bey misin, sofu musun, eşek misin, hırsız mısın?.. Karşısnıdaki ise bunlardan birisini seçer., Örneğin, sofu der., atan ise başka tarafı seçer alır. Aşığı elinde tutan oyuncu olanca dikkatiyle aşığı yere atar, dediği çıkarsa bir aşık kazanır, çıkmazsa, ve karşısındakinin dediği çıkarsa ona bir aşık vermeğe mecburdur. Oyun böylece saatlerce devam ettirilir.

    Bir de yine bu ana aşıkla oynanan bir mangır oyunu vardır.

    Mangır : aşağı yukarı yarım asır önce ufak paraların en küçüğü., kırmızı bakırdan yapılmış on para büyüklüğünde; Fakat on paradan biraz daha kalınca 2,5 para kıymetindeydi, ve dört mangır bir arasa gelirse on para olurdu.

    Düz ıbir yere otuz kırk santim kutrunda bir daire çizilir. Bu dairenin ortasına iki santim kalıncaya kadar demir bir çivi çakılır, bu çivinin başına bir mangır oturtulur, yine bir buçuk metre mesafede duran bir oyuncu bu mangıra nişan alarak elindeki aşığı atar, mangırı düşürüp daireden harice çıkarabildiyse o mangırı kazanır, aksi takdirde kendisi bir mangır verir. Oyun taraflar arasında böylece devam edüp gider.

    Şu yukarıda saydığım oyunlar ise, çocukları kumara alıştırma bakımından makbul oyunlar değildi; Fakat bazı mahallelerde bir kısım çocuklar arasında iptila halinde oynanır ve baba analar tarafından men edildikleri halde yine önüne geçilemezdi.

    u) BKBIK OYUNLARI:

    Bu oyunlara Çemişgezek’de (Gelin) oyunları da denilir ve kız çocuklarına mahsustur. Konu komşu veya akraba çocuklarının bizzat kendi elleriyle yaptıkları çeşitli ‘bebeklerle ve bu bebekler için yine kendi elleriyle hazırladıklaıı yataklar, yorganlar, yastıklardan tutunuz da kilimler, halılar ve mutbak takımlarına kadar olan oyuncak eşyalariyle oynanılır. Bu kıs çocukları küme halinde her gün okullarından döndükten sonra veya Cuma günleri her gün sırasiyle bir evde toplanırlar, bebeklerini ve takımlarını da beraberce o eve taşırlar, her birisi bir köşeye evini kurar, bebekleri oturtur ve onları sırasiyle konuştururlar da… işte bu sıralanmış evler arasında misafirlikler, davetler, hatta düğünler bile yapılır. Bazan bu düğülere büyükleri de karıştırırlar. Ailelerin eğlenmeleri cin bunlar birer vesile olur ve bazan da hakikibir düğün mahir yetini alır. Tefciler ısmarlanır, mahalleden davetli bulunan komşu hanımlar giymiş, giyinmiş, takmış, takıştırmış oldukları halde bu çocuk düğünlerine istisnasız icabet ederler., şarkılar, Türküler oyunlar birbirini takip eder, misafirlere şerbetler, kahveler ve çok defa da yemişler.ve meyveler ikram edilir.

    Hakikaten çok enteresan ve eğlenceli olan bu oyunlar yüzünden ben bil’akis ertesi günü babamdan yediğim dayakların tesiriyle mahv-ü perişan olurdum. Sebebi: Ablalarımın bu oyunlarına müdahale ve bunların kurdukları evleri bozup da kendi fikrimce tekrar yeniden kurduğum için çıkan gürültüden bizar olan annemin, akşamlan babama yaptığı şikayetler üzerine zavallı ben, dayak yemediğim hiç bir gün yoktu.

    http://www.angelfire.com/country/cemisgezek/culture/games.html

    Atasözleri

    Haziran 10, 2008

    Aba

     Abla

     Aga

     Ağabey

     Ahraz

     Duyamayan ve konuşamayan

     Alatirik

     Elektrik

     Alma

     Elma

     Ananmak

     Eşeğin yerde sırtüstü debelenmesi

     Annaç

     Karşı

     Apalamak

     Emeklemek

     Apca

     Amca – Kayınpeder

     Armıt

     Armut

     Aşene

     Mutfak

     Ataş

     Ateş

     Beşbıyık

     Muşmula

     Betine gitmek

     Kişiye bir kimsenin ters gelmesi

     Bıçkı

     Testere

     Bıldır

     Geçen yıl

     Bun

     Sıkıntı

     Bunar

     Çeşme ( pınar )

     Cıfıdın eniği

     Valide Sultan’ın meşhur küfürü, biz bununla büyüdük hala kulaklarımda çınlar

     Cingil

     Burunun damla şeklinde akması

     Çakıldak

     Koyun keçi gibi hayvanların tüylerindeki sertleşmiş çamur ve mayıs

     Çezinmek

     Oyalanmak

     Çineğer

     Büyük delikli tahta ve sırımdan yapılan elek

     Dal

     Omuz

     Dam

     Ahır

     Dıkım

     Lokma

     Dıldır

     Aklı bir karış havada olan kimse

     Dızır dızır

     Sapasağlam kimse

     Direcen

     Ağaç dallarına yere fazla sarkmaması amacı ile konulan destek

     Diyaza

     Teyze

     Döküle galma emi

     Sıhhatin yerinde kalsın :)

     Döküt

     Dağınıklığa ve karışıklığa sebep olan maddeler

     Ebe

     Babaanne – Anneanne

     Eccik (Ecicik)

     Azıcık

     Erezge

     Eski ahşap kapıların kilitlenmesine yarayan metal

     Esirmek

     Herhangi bir şeyi çok istemek, heves etmek

     Eyseri

     Çivi

     Fengere

     Tiftiğin ip haline getirilmesini sağlayan tahtadan yapılmış alet

     Ferfene

     Herkesin yiyecek getirerek katıldığı eğlence

     Firek

     Anahtar

     Galbur

     Küçük delikli tahta ve sırımdan yapılan elek

     Galgımak

     Koşmak

     Gali

     Artık

     Gavurun dölü

     Küfür demeye dilim varmıyor ama o niyetle söylenir :)

     Gavurun papazı

     Buda Valide sultanın literatüründen

     Gı – Gız

     Kız

     Gığı

     Koyun – Keçi boku

     Gıncırdak

     Gıncırçüş oyunu oyunu için yapılan tahteravalli benzeri alet :)

     Gınnap

     Sicim – ip

     Gırıtmak

     Ayakta durmak

     Gıvanmak

     Gururlanma, Sevinme, Mutlu Olma

     Gidişmek

     Kaşınmak

     Göce

     Dövülmüş, kabuğu soyulmuş buğday.

     Göde

     Güvercin

     Gözer

     Büyük delikli tahta ve sırımdan yapılan elek

     Gumpir

     Patates

     Gunnamak

     Kedi, köpek gibi hayvanların yavrulaması

     Guşene

     Tencere

     Gutiliğini gurutmak

     Canına tak dedirtmek

     Gülü

     Hindi

     Güme

     Bostan tarlasına tahtadan yapılan, sadece önü açık oturulacak yer.

     Günülemek

     Kıskanmak

     Hak

     Gelin çeyizi

     Haral

     Büyük çuval

     Hayat

     Antre

     Helke

     Kova

     Hora geçer

     İşe yarar, kaliteli

     Iccak

     Sıcak

     Ipıl-ıpıl

     Işıl ışıl

     İlenmek

     Beddua etmek

     İmana – dine yetmek

     Bıktırmak

     İskembe

     Sandalye

     İşlik

     Gömlek

     İvitlemek

     Ayıklamak

     Karaltın kalksın

     Öl de gölgen, dolayısı ile sen ortada kaybol, kurtulalım :)

     Kaş

     Toprak Dam

     Kerç etmek

     Sitem etmek

     Kerme

     Kasnakla yapılan, saman karıştırılmış inek bokundan yakacak.

     Kömüş

     Manda

     Köstü – Körköstü

     Köstebek

     Maçça

     İyileşmeyen yara

     Maççalı

     İyileşmeyen kurt düşen yarası olan

     Maçça çıkasıca

     İyileşmeyen yarası olsun, onunla uğraşsın

     Mayıs

     Taze inek boku

     Muçmul

     Mecbur

     Nene

     Yenge

     Nişabak

     Desen

     Örüsger

     Rüzgar

     Peşgir

     Havlu

     Sayımı

     Gerçek mi?

     Sergen

     Raf

     Sındı

     Makas

     Simit (Pıtpıt)

     İnce bulgur

     Şebit

     Yufka

     Temek

     Samanlık penceresi

     Tezek

     Duvara yapıştırılarak yapılan, içine saman karıştırılmış inek bokundan yakacak.

     Toktoku

     Testi

     Tomatis

     Domates

     Tongurdak

     Koyunların boyunlarına takılan çan

     Ürgendere

     Öküz dürtmek için kullanılan ucu sivri sopa.

     Ürişan

     Yüksek – Yüce

     Ünnemek

     Çağırmak – seslenmek

     Üzük Üzük Üz(ül)mek

     Aşırı dercede üzmek/üzülmek

     Velespit

     Bisiklet

     Vih ooll !!!

     Nereye koysam, nasıl anlatsam bilemedim :)

     Vih uuu !!!

     Nereye koysam, nasıl anlatsam bilemedim :)

     Yaşmak

     Başörtüsü

     

    www.yaban.gen.tr/ebece.html

     Dedikodu

    YEREL KELİMELER

    Haziran 10, 2008
    yerel kelimeler
     

     

    A

    Acdahar : ejderha

    Aces : ajans,haber

    Ahırbeşik : son doğum son çocuk

    Alaf : hayvan yemi

    Annaama gel : görüp anlayabileceği bir yer

    Arı oğlu : epey çok

    Aşbuğaz : yemek kastıyla giden düğüncü

    Aşlık : dövüldükten sonra kurutulan buğday

    Ayakcak : üzerinde el yıkanıp abdest alınan kase

     

    B

    Badal : ağacın dalı

    Bahraç: bakırdan küçük kova

    Bardabaş : yaramaz

    Bazlama : sacda pişirilen yuvarlak ekmek

    Biçkü : testere türü

    Bilev taşı : kesici araçları iyeleyen alet

    Boyunduruh : çift süren hayvanları birlikte yürüten ağaç çember

    Boz : sürülmemiş toprak

    Bozoo : buzağı

    Bühme vurmak : sertçe kıvrılma

     

    C

    Camış : manda

    Caplama : ağaç türü

    Carsa : ipekli yünlü bir kumaş,jarse

    Cartıl olmak : idmansız çalışıp yorulmak

    Cenih armudu : armut türü

    Cerse : inek türü

    Ceyran : elektrik

    Cırcır : fermuar

    Cıttık kuş : küçük kuş

    Cızlavat : lastik ayakkabı

    Cilim : toprak türü

    Cim kadar : çok küçük

    Cin tava : küçük tava

    Culban : bezelye türü

    Cüce : civciv

     

    Ç

    Çandu : evin duvarı

    Çangal : fasulye sırığı

    Çara : ineklerin çiftleşme döneminde salgıladıkları şey

    Çardah : tuvalet yada salon

    Çıkrık kapı : bahçe kapısı

    Çıltu : çalılık yer

    Çiğin : omuz

    Çit : içine mısır doldurulan ambar

    Çördek : diken

    Çördük : armutun küçüğü

    Çöötmek : küçük abdest

    Çürük kirmidi : sarı renkte bir mantar

     

    D

    Daanama : tipik bulma

    Damızlık : süt mayası yoğurt

    Danadaşak : erik türü

    Darı : mısır tanesi

    Dastar : kilim türü

    Davuz çiçeği : bir çiçek türü

    Dırmuh : tarak biçiminde tarım aracı,tırmık

    Dihme : fidan yada genç ağaç

    Diiren : harmanda sapları yayan çatallı araç

    Dikilgen : nefes alışlarda karın bölgesinden acıma duygusu gelmesi

    Dimbilek : tepe takla

    Dokuz aylık : bir futbol oyunu

    Dolak : boyun atkısı

    Dolamacık : parmağın iltihaplanıp şişmesi

    Dömelmek : çömelmek

    Döönemek : tepinmek

    Döş : göğüs

    Duncukmak : nefessiz kalmak

    Düdüklük : bir ağaç

    Dürzü : (aslen bir mezheptir)aşağılamak için kullanılır

    Düve : 2-3 yaşlarında ki dişi dana

    Düven : harmanda ekin üzerinden çekilen kızak

     

    E

    Ebem armutu : armut türü

    Eci : kız kardeş bacı

    Eğen : elbise

    Etekcek : etek altına giyilen bir giysi

    Erişmek : (meyvalar için) olgunlaşmak

    Eme : hala

    Evmek : ağır almak

     

    F

    Felfecir : vel fecri

    Fila : hile

    G

    Gamaşmak : mayhoşluk

    Geğel fındık : fındığın kozalaktan ayrılmış hali

    Gelev: farenin büyüğü,keme

    Geyik kirmidi : mantar türü

    Gidişmek : kaşınmak

    Gilik : hamur-yumurtalı ince ekmek

    Girebi : balta türü

    Gooz : yarım

    Göden : kurbağa

    Göğermek : yeşermek

    Göv böğce : taze fasulye

    Göynümek : olgunlaşmayı da öte geçmek

    Grav : kırağı

    Guguk : kuş türü

    Gücük : bir ay adı

    Günnük : gurbet işçiliği

     

    H

    Haçan : ne çabuk

    Haral : büyük çuval

    Hardal atmak : yaramazlık yapmak

    Hatemezlik : aksilik,yaramazlık

    Hayat : ahırın girişinde ön bölme

    Hedik : kar ayakkabısı

    Hedü : bir ses duyduğunu belirtmek için susun anlamında kullanılır

    Hekaa : hikaye

    Helle : çorba

    Herasıl : her halde

    Herik : piliç

    Herük : ihtiyarlar ve kocalar için kullanılır

    He’y : sırtlık sepet

    Hırdolayı : etraflıca

    Hırgıl : elma ve armutun fırında kurutulmuşu

    Hıraktu : bahçe etrafının çevrilmesi

    Hızar : ağaç biçen biçki

    Holluk : fol

    Horata : asılsız söz

    Hoşuk : hoşaf

    Hovta : hafta

    Höngül : patates

     

    I

    Islama : sulu ve salçalı patates yemeği

    Işkın : fındığın ince dalları

    Izgar : zayıf cılız

     

    İ

    İğvermek : çağrı sesini cevaplamak

    İkileme : mısır 40-50 santim olunca içini kazma

    İlistir : süzgeç

    İnge : yenge

    İmerci : imece

    İskele : tahta merdiven

    İt burnu : küçük bir yemiş ve ağacı

    İt dirseği : göz kenarında çıkan bir kabarcık

     

    K

    Kalduruk : yenilebilen yapraklı bir bitki

    Kalem aşısı : ağaç aşılama

    Kapçık : kabuk

    Karaçarık : aşağılama sözü

    Kaş : uçurum

    Keh : küçük tepe

    Keseğen : sincap türü

    Kevük : mısır kabuğu

    Kıran girmek : bitmek sona ermek

    Kızıl dambara : hırçın çocuklar için kullanılır

    Kirmit : mantar

    Kiske : alakarga kestane kargası

    Kocuk : kış giysisi

    Kolan : dokuma yassı ve enli bağ

    Kösele : kesiçi araçları iyeleyen bir alet

    Körş : kullanışlı çatı

    Kunguluk : baykuş

    Kuruluk: yüksekçe yer

    Kuşkirazı : mahlep

    Kuytak : çukurca yer

    Kütük : iskemle oturmalık

    Külyoğşuk : bit yavrusu

    Küntüm tavuk : kuyruk bölümü düz bir tavuk türü

    Küskü : sopa

     

    M

    Mada : iştah

    Mağza : ahşap yayla evleri

    Maşak : fındığı topladıktan sonra artakalanları toplamak

    Mincüklemek : az az yemek

    Meel : çapa

    Melevcen : yaprakları yenen bir bitki

    Mürde : müjde

     

    N

    Nallı kazma : kafası balta olan bir kazma türü

     

    O

    Ocaklık : eski evlerde ateş yanan yer

    On onbir : bir futbol oyunu

    Ortada sıçan : bir futbol oyunu

    Ot kazmak : mısır 20-30 santim olunca içini çapalama

    Ovhuru : aykırı

     

    Ö

    Öğörsemek : ineklerde çiftleşme arzusu

    Öğsöö : kızgın maşa

    Öndere : uzun sırık

    Örüklemek : bağlamak

    Öyner : tarlada ki işçilerin kazabilecekleri yer

    Özek : dere içi

     

    P

    Paaç : ince bir ekmek

    Palaz fındık : fındık türü

    Patik : kadın ayakkabısı

    Pıtık : misket

    Pıtsal : Mustafa

    Pisik : ağaç türü

    Peşkül : el havlusu

    Poğsumak : buharlanıp ıslanmak

    Pösten : kilolu kadınlara söylenir

    Puar : pınar su yalağı

     

    S

    Sac ayağı :

    Saçma : serpme

    Sallı : ağır

    Samsak : sarımsak

    Sap öbeği : mısır destelerinin yığılması

    Sarı av : sarı renkte çiçek açan çalı

    sibetlenmek : oyalanmak

    Siğmeç : saklambaç

    Sivriç : 10-15 cm uzunluğunda tornavidamsı çubuk

    Somak : mısır soymak

    Süğlük : ıhlamur ağacı

    Sütlek : mısırın olgunlaşmamış taneleri

    Sütleme : bir süt yemeği

    Süzme : bez ile süzülmüş yoğurt

     

    Ş

    Şaplak : şamar

    Şıvgı : ince dal

     

    T

    Takırcan : ağaçkakan

    Tam kürümek : ahırı süpürmek

    Tavukçul : yırtıcı bir kuş

    Tire tommanı : boy elbisesi

    Tomburuk : kalın ağaç parçası

    Tovga : bir yemek türü

    Töllek : ishal

    Tömzek : ahırdan hayvan dışkılarının atıldığı delik

    Tözürgün : rüzgarın karları havalandırması

     

    U

    Uçuklama : dudakta kabarcık oluşması

    Uvarmak : tamir etmek

    Uzlama : rastgele

     

    Y

    Yağlı : içli pide

    Yalacan : sığ

    Yalak : hayvanların su içtikleri kap

    Yazlık : evlerde salon

    Yıl sırtı :

    Yivdin . beyaz tomurcuklu 1-2 m boyunda yeşil bir bitki

    Yedicek : lades

    Yedileme : topla oynanan bir oyun

    Yelevşik : bir bitki

    Yennik : hafif

    Yoha : sığ

    Yumuş : istek dilek

     

    Z

    Zabunnuk : aşermek

    Zağar : köpek

    Zıkkım : zakkum

    Ziyannık : hayvanların mısır tarlasını talan etmesi

    Zövvedene :

     

    HAZIRLAYAN : İLYAS BAYIR

    dursunaligil.azbuz.com/readArticle.jsp%3FobjectID%3D5000000002225675+Kuytak+oyunu&hl=tr&ct=clnk&cd=16&gl=tr

     

    GÖLHİSAR

    Haziran 10, 2008

    ADETLER VE İNANMALAR

    Doğum
    Doğum Öncesi İnanç ve Gelenekler
    Bütün Türkiye’de olduğu gibi yörede de çocuk sahibi olmak isteyen analar, evliya türbelerini ve ata mezarlarını ziyaret edip adaklar adar ve dilekler dileyerek kendilerinden himmet beklerler. Yamadı Köyündeki Yamadı Yatır’ı, Yamadı ile Uylupınar arasındaki Delikli Taş, Yusufça’daki Çaput-lu Çalı günümüzde ziyaret edilip, kurban ve saçıların sunulduğu çeşitli dileklerle birlikte çocuk sahibi olmak için onlardan himmet beklendiği yerlerden birkaçıdır. Bu tür uygulamalar daha düğünde başlayarak sürdürülür.
    Gölhisar’da damadın evine götürülmek üzere, baba evinden çıkarılan gelin önce Gelin Kavağı?nın etrafında dolaştırılır. Sonra damadın evine götürülür. (Bu gelenek son yıllarda biraz değişikliğe uğrayarak Konak, Çeşme ve Armutlu Mahalleleri arasında gelin gezdirme şekline dönüşmüştür)
    Yörede, gebe kadının aşerme (yerikleme) sırasında yediklerinin ve yaptıklarının ve gördüğü
    Rüyaların doğacak çocuk üzerinde etkiler bırakacağı yönünde bazı inanmaların olduğu da bilinmektedir: Gebe kadın kuş eti yerse, çocuğun uykusunun hafif; balık eti yerse, çocuğunun ağzı açık; tavşan eti yerse, çocuğun tavşan dudaklı; tavuk eti yerse, çocuğun inatçı olacağına, ayva yerse çocuğun güzel olacağına; çilek, pekmez, bal yerse, çocuğun zeki olacağına inanılır. Aşeren kadın çiçek ve gül koklarsa doğacak çocuğun ben yerinde gül beni olacağına; bol meyveli armut ağacını taşlayan gebe kadının erkek çocuk doğuracağına; sakız çiğneyen gebe kadının çocuğun sümüklü olacağına; inanılır.
    Çocuğun cinsiyetiyle İlgili olarak yörede şu pratiklere başvurulur. Gebe kadın gittikçe güzel-leşiyorsa karnındaki çocuk oğlan; çirkinleşiyorsa kız, karnı sivri ise oğlan, değilse kız, aşeren kadının canı tatlı isterse doğacak çocuk erkek; ekşi isterse kız olacağına inanılır. Yörede bu inanç ile ilgili şöyle bir tekerleme de mevcuttur:
    “Ye tatlıyı doğur atlıyı / Ye ekşiyi doğur Ayşe’yi”
    Doğum öncesinde çocuğun cinsiyetini tayin etmede rüyaların rolüne de inanılır. Yörede, gebe kadın rüyasında koyun görürse doğacak çocuğun uysal olacağına; buğday görürse, doğacak çocuğun kız; silah, şapka ve erkeğe ait eşyalar görürse, doğacak çocuğun erkek olacağına inanılır.
    Bu gibi inanmalarda, gebe kadının göreceği varlıkların olumlu ve olumsuz unsurlarının çocuğa sıçrayacağı düşünülmekte, dolayısıyla çocuğun maddi ve manevi yapısında bir takım değişikliklerin olabileceğine inanılmaktadır.
    Doğum Sırasında inanmalar
    Türk kültür tarihine bakıldığında ana ile çocuğunu bir ömür boyu koruyup kollayacak “umay”1 gibi koruyucu güçlerin yanında, “alkarısı” gibi anne ve çocuğa zarar vermek için fırsat kollayan kötü iyelerin (ruhların) varlığına da her zaman inanılırdı. İyi ile kötünün sonsuza kadar sürdüreceği bu amansız mücadeleden zarar görmeden kurtulmak isteyen anne adayı kadınların bilmek ve uygulamak zorunda olduğu birtakım inanç ve pratiklerin olması da gayet tabii idi. Günümüzde bu hususla ilişkili duyuş, düşünüş ve inançların hayata yansıma şekillerini, yöredeki çeşitli uygulamalarda aynı veya değişik biçimlerde yaşamakta olduğu tespit edilmiştir.
    Yörede alışıla gelmişin dışında tombul doğan çocukların güreşçi olacağı, çok zayıf ve kıllı doğan çocukların ticaretle uğraşacağı, doğuştan ağzında dişi olan çocukların afacan olup uğursuzluk getireceği yolunda inanmalar vardır.
    Doğuma bir iki saat kalınca hamile kadına dualı su içirilmesi, hamile kadın, zorluk çekmesin, kolay doğum yapsın diye içinde biraz su bulunan leğenin içine konan kerpiç (toprak) üzerine veya “senit” e oturtularak yüksekçe bir yere bağlanan ipten asılmasının istenilmesi doğumun ağrısız ve sancısız gerçekleşeceğine inanılmasından kaynaklanmaktadır.
    Çocuk doğar doğmaz göbek kordonu kesilir ve bağlanır. Çocuk kız ise, göbek kordonu çocuğun evine bağlı olması inancıyla evin (bahçenin) uygun bir yerine; çocuk oğlan ise, okuyup ileride iyi bir iş ve meslek sahibi ve dindar olması için caminin bahçesine gömülür.2 Kordonun kesildiği bıçak bebeğin yastığının altına konulur. Bütün bu tedbirler çocuğu alkarısı’na karşı korumak içindir.
    Korkan ve hıçkıran çocuklara su içirmek ile nazardan (kötü bakış-kötü ruh) korumak için bebeğin burnuna kara çalmak gibi inanç ve uygulamalardaki esas amacın kötü ruhları aldatmak, şaşırtmak, dikkatleri başka yöne çekmektir.
    Doğum Sonrası inançlar
    Çocuğun eşi veya sonu diye tabir edilen plasenta temiz bir yere gömüldükten sonra bütün dikkatler anne ve bebeğe döner. Doğum yapan kadının ve bebeğin kırkı çıkıncaya kadar evden dışarı çıkarılmayıp; geceleri de karanlıkta bırakılmaması pratiği, kırk basmaması için gereklidir. Anne çocuğu kötü gözlerden (nazar) korumak için; çocuğunun göğsüne, omuzuna, beşiğine ve yatağına çeşitli nazarlıklar (çıtlık ağacı, çörek otu, gök boncuğu, hamayil, cevşen gibi) takar. Bu uygulamalarda Eski Türk inanç sistemlerinde var olan ve
    günümüze kadar şu veya bu şekilde varlıklarını sürdürmeyi başaran ev, gök, ve ağaç iyelerinin (ruhlarının) koruyucu özelliklerine sığınmak suretiyle kötü ruhları (gece-kara iyeleri) dengeleme inancı vardır.
    Çocuğun doğumdan sonra tuzlanması ve kırkıncı günü kırklama tabir edilen bir uygulama ile çocuğa gelebilecek her türlü kötülükler önlenmeye çalışılır.
    Çocuk sürekli ağlar ve bir türlü susturulamaz-sa “çocuğu kırk bastı” denir. Tedavi için yörede uygulanan uygulamalardan bazıları ilginç olup görünüşte manasızdır. Bunlardan biri ağlayan çocuğun başının kümese sokulup çıkarılması; diğeri ise köpek kafatasının üzerinden dökülen su ile çocuğun yıkanmasıdır.
    Yörede ilk defa diş çıkaran çocuklar için “diş bulguru” hazırlanır. Bu bulgur, yakın çevreyle birlikte yenir ve komşulara dağıtılır. Adeta bir saçı (adak) niteliğindeki bu merasim esnasında çocuğun önüne konan para ve eşyalardan hangisini aldığına bakılarak çocuğun geleceği ile ilgili yorumlar yapılır. Falın değişik bir çeşidi olarak nitelendi-
    rilebilecek bu pratiğin dışında vücut organlarının seğirmesi veya çınlaması ile ilgili olarak bazı inanmalar da mevcuttur. Ananın gözünün seğirmesi, kulağının çınlaması veya sebepsiz bir anda annenin içini sıkıntı basması gibi kontrol dışı davranışlara anlamlar verilir, çeşitli yorumlar yapılır.
    Çocuk sahibi olan aileler, çocuklarının sağlıklı olması ve kansız belasız büyüyebilmesi için fakirlere sadaka verilir. Mahalle çocuklarına ise çörek, para ve şeker dağıtılır. Adak kurbanı kesmek mezarlıkları ve yatırları ziyaret etmek, koca/ulu ağaçlara bez bağlamak, yüksek yerlerde dağ tepelerinde dualar etmek, çocukları korumak isteyen ailelerin başvurduğu uygulamalardandır.
    Geçmişten günümüze doğru gelen, ailenin devamı için erkek çocuk sahibi olma düşüncesi yörede yaşatılmakta ve ailenin ilk erkek çocuğunun doğmasıyla birlikte “Kütük Atma” törenleri 1950′li yıllara kadar tertip edilmekteydi. Günümüzde ise Tefenni-Karamanlı yöresinde hâlâ devam eden geleneklerdendir.
    Kütük Atma
    Yörede, genellikle ailenin ilk erkek çocuğunun dünyaya gelmesiyle uygulanan bir eğlence türüdür. Ailenin devam etmesi açısından büyük önem taşıyan erkek çocuğunun dünyaya gelmesi “Kütük Atma” merasimi ile kutlanır. Bunun için önce aile reisinden izin alınır. “Oğlana kütük atmak istiyoruz. Rızan var mı?” diye sorulur. Aile reisleri “oğlanın adı kütüksüz” denilmesinden çekindikleri için bu izni verirler. Büyük ve budaklı bir ardıç veya çam kütüğü üzerine altın, kâğıt para, içine de madeni para konur, renkli ve ipekli bir “po-çu” bağlanır. Kütük davul zurna eşliğinde ve kalabalık bir grupla beraber, dünyaya yeni gelmiş oğlan çocuğunun evine getirilir. Evin damı top-raksa dama, kiremitli ise tahtalığa konur. Kütüğü dama çıkaranlardan biri bacadan aşağıya bağırarak bir tekerleme söyler. Oğlan babası da bebeği kucağına alarak bacanın sağ tarafına oturur, iyilik
    1 Umay: Türklerin eski inanç sistemlerinden olan “Gök Tanrı” inançlarına göre bebekleri ve hayvan yavrularını koruduğuna inanılan koruyucu ruh.
    2 Geçmişte (Cumhuriyetten önce) camiler hem ibadet hem de eğitim kurumları olarak işlev gördüğü için göbek kordonları cami bahçesine gömülürken; günümüzde ise okul bahçesine gömülmektedir.

    ve güzellik dilekleriyle dolu bu tekerlemeyi dinler. Tekerleme oğlan babasının adıyla başlar. Yerel ağızla:
    “Ula Amat. . . ayy Amat. . .
    Olun yaşı uzun olsun
    Düğünü güzün olsun
    Ardıç gibi kollu olsun
    Alacağı kız güzel olsun
    Dağda koyun kışlatsın
    Derelerden sel gibi
    Tepelerden yel gibi
    Hamza Pehlivan gibi
    Dere tepe düz geçsin
    Karlı dağlardan almışsın rengini
    Amat, şimdi bulmuşsun dengini
    Maşallah değin abeler, arkadaşlar, maşallah
    Allah seni bu oğlana bağışlasın.”
    diyerek kütüğü bacadan veya tahtalıktan aşağıya atar ve iner. Toplanmış olan delikanlılar davul zurna eşliğinde eğlenirler. Neşeli muhabbetler yaparlar. Ev sahibinin hazırladığı türlü yemek ve çerezler yenir. Kütüğe bağlanmış hediyeler, misafirlerin hediyesi olarak kabul edilir. “Kütük” de oğlan babası tarafından; oğlan büyüyüp evleneceği zaman “masala” da yakılmak üzere saklanır. (Bkz. Masala / maşıla. ÇİNE, Burdur” dan Damlalar Folklor (Halkbilimi), (İzmir, 1989), s. 65, 66; EKİNCİ, Burdur, (Ankara 1995), s. 202, 203).

    Ad Verme
    Yörede atalarla ilgili adların verilmesi bir gelenek halinde yaşatılırken; gök ve yer ile ilgili adlara, sosyal hayatın içinde her hangi bir sebebi görülüp bilinen hadiselere ait adlara veya çocuğu korumaya yönelik adlara da rastlanmaktadır. Yörede çocuklara nene ve dedelerinin adlarını vermek o kadar yaygın bir gelenek olarak sürdürülmektedir ki bu kuralın dışına çıkan kişilere hoş gözle ba-kılmamakta ve hayretle karşılanmaktadır. Hatta bu konuda aileler arasında (kadın ve erkek tarafı) bizim adımız verilsin diye tartışmalar ve kırgınlıklar yaşanmaktadır. Çocuğun huyunun adını aldığı kişiye benzeyeceği inancı oldukça yaygın olan yörede, aile büyüklerinin isimleri verilen çocuk durmadan ağlar veya hasta olursa verilen ismin yaramadığı kabul edilir ve isim değiştirilir.
    Yörede Selvi, Selvinaz, Gül, Güllü, Gülser, Gül-han, Lale gibi yer, su, ağaç ve bitki iyelerini hatırlatan isimlerin yanında çocuğu olup da yaşamayan veya cılız çocuğu olup da öleceğinden korkan ailelerin çocukları yaşasın diye; Yaşar, Durdu gibi adları çocuklarına taktıkları da tespit edilmiştir. Yörede tespit edilen ve özellik arz eden söz konusu adların esas kaynağı olarak eski Türk inanç ve düşüncelerine dayandığını söylemek mümkündür.
    Yörede daha önce ifade edilen ad verme gelenekleriyle birlikte “lakap takma” geleneği de bazı değişikliklerle birlikte canlı bir şekilde yaşatılmaktadır. Lâkaplar içinde aile ve ata lâkapları ile birlikte kişilerin fiziksel özelikleriyle ilgili lâkapların da önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Ga-baklarm Üseyin, Gaftırm Amad, Çil Hüseyin; Kuşbaşı, Dığlı Meğmet, Muhtar İbraam, Bülbül Kamil, Cin Ali, Boduç Halil; Kirli Ramazan, Deli Ahların Sabri, Kel Üşen, Kedi Recep, Dussuzların İsmeyl, Dingillerin Osman, Kırkyalan Hasan, Tire-li Hasan, Hacıhatıplarm Mıstafa, Yamadıllı Fevzi gibi.

    Askerlik
    Bütün Anadolu’da olduğu gibi; yöre sosyal hayatında da asker uğurlama, önemli bir yer işgal eder. Yörede, gençler askere gitmeden önce bütün komşuları ve aile büyüklerini ziyaret ederek, gönüllerini alır. Uğurlama esnasında ise merdiven kenarına konarak üzerine su dökülmüş saban demiri üzerine çıkarılır. Bunun manası “su gibi gitsin, demir gibi dayanıklı olsun” dur. Akabinde yaşlı bir kadının eline bir ayna ve çiçek verilir. Askere gidecek genç veya gençlerin arkasından ayna ve çiçek tutularak köyün çıkışındaki dua taşma kadar yürünür. Burada hoca eşliğinde yapılan duadan sonra hem ağlanır hem de oynanır. Tören bitiminde uğurlanan gençlerin arkasından su dökülür. Günümüzde pek uygulanmamakla birlikte yaşlıların anlattığına göre askere giden gencin arkasından yanık çıra tutulurmuş.
    Askerliğini bitirip dönen gençler kendisini ziyaret edenlere hediye etmek üzere “asker kınası” ve iğne getirirler.
    Yeşildere Köyü’nde daha önceleri düğünlerde son zamanlarda ise kurban bayramının ilk gecesiyle asker uğurlamalarında tertip edilen maşıla (meşale) törenleri yapılmaktadır. Maşıla’da oynanan oyunların daha önceden hazırlanan ve oyuncular tarafından okunan yazılı bir metin yoktur. Bütün roller önceden ezberlenen oyun geleneğine dayanır. Oyunlar gece köy meydanında yanan bir ateşin etrafında, seyircilerle çevrili bir alanda oynanır. Erkek seyirciler meydanı çevreleyerek, kadın seyirciler ise dam ve balkonlarda toplanarak yarı karanlık içinde oyunları seyrederler. Oyunlar; efelerin köy basması, eski usul asker sevkıyatı ve Arap oyunları gibi adlarla anılır. Bu oyunlara zaman içerisinde başka oyunlar eklenir, böylece terk edilen ve eklenen bölümleriyle oyunlar sosyal hayattaki yerini muhafaza ederler.
    Maşıla
    Bütün yöre düğünlerinde çeşitli şekillerde tatbik edilmekle birlikte Yeşildere Köyü’nde askere gidecek olan adaylar arasında da oynanan bir oyun olarak günümüzde yaşatılmaktadır. Askere gidecek gençler “Maşıla” dan birkaç gün önce topluca odun toplamaya giderler, buna un odunu denir. Meşe veya ardıç odunu toplayan adaylar dolma tüfeklerini patlatarak köye inerler ve kendileri onuruna verilen yemeği yerler. Oyun gecesi meydanda büyük bir ateş yakılır. Askere gidecek adaylar veya yetenekli kişiler oyunlar oynarlar. Oyuncu sayısı değişmekle beraber, genellikle külcü, değnekçi, efeler, gelin veya bayan, gelinin anası babası, halktan kişiler, muhtar ve ihtiyar heyeti, jandarma ana karakterlerdir. Deve ve at tasvirleri de bulunur.
    Oyunda yer alan ana karakterlerin rolleri ve giydikleri, kıyafetler:
    Külcü: Görevi, ateş çemberini torbasından alıp savurduğu kül ile geniş tutmaktır. Külcünün yüzü kömür ile boyanır, bu yüzden Arap da denir. Zaten kıyafeti de Arapların kıyafetine benzer. Genellikle kaput bezinden yapılan kıyafeti ve püsküllü külahı vardır. Son yıllarda kaput bezi yerine eski kıyafetler giydirilmektedir.
    Deve: İki kişi merdiveni omuzlarına koyar, hörgüç görünümü sağlamak için sele konulur, deve tüyü renginde bir kilim örtülür. Ölmüş deve başı iskeleti bir sırığa bağlanır ve merdiveni taşıyanların birine verilir. Bu devenin başını oluşturur, iki kaşık monte edilerek kulak görünümü verilir, yular bağlanır ve tasvir tamamlanır.
    At: Devenin yapılışı gibidir ama sele kullanılmaz. Kilim desenli olabilir. Ölmüş at veya deve başı iskeleti yoksa öküz başı iskeleti kullanılır.
    Efeler: Genellikle iki efe oyunda rol alır. Davul zurna eşliğinde oynarlar, gelini ve bayanı kaçırdıkları gibi bazı oyunlarda da külcünün sarkıntılıklarına karşı korurlar. Kıyafetleri fes, cepken, kuşak, kılıç, kısa çakşır veya don, çorap ve çarıktan oluşan bilinen efe kıyafetidir.
    Gelin veya Bayan: Bu rolü askerlerden biri üç etek giyerek üstlenir. Günümüzde beyaz gelinlik giyilmektedir. Gelinin başında çuha vardır.
    Gelinin Annesi ve Babası: Gelini koruyamadıkları gerekçesiyle falaka cezasına çarptırılır. Özel kıyafetleri yoktur, günlük olağan kıyafetleriyle oyuna katılırlar.
    Değnekçi: Falaka cezasını icra eder.
    Dede ve Nene: Yaşlı kişiler veya sırtına yastık konularak kamburlaştırılmış kişiler oynarlar.
    İhtiyar heyeti ve efeler ateşin yakıldığı meydana gelirler. Ateşin yanması ile çalınmaya başlayan davullar ve zurnalar susar. Efeler ve ihtiyar heyeti: “Ah ulan kahpe gençlik” şeklinde içlenirler. Oyun alanına gelen deve sağa sola saldırır, panik başlar, bunu önlemek için deve ıhtırılır. Ortam sa-kinleşince, muhtar topluluğu selamlayarak konuşmaya başlar. Sorunlardan, örneğin kıtlıktan, kuraklıktan, ormanda çalışan işçi ücretlerinin verilmemesinden dem vurur. Yardım isteyen köylülere: “Ula deyyuslar, oyunuzu bana mı verdiniz ki benden yardım istersiniz, gidin başkasına”, der. Sırığın ucuna kuru yemiş bağlanır. Almak isteyenlerin üzerine soğuk su dökülür. Islanmadan yemişi kapmak marifet sayılır. Bunu başaranlar kahraman ilan edilir. Efeler gelini kaçırırlar. Muhtar ve ihtiyar heyeti toplanarak verilecek cezayı kararlaştırırlar. Genellikle falaka cezası verilir. Jandarma tarafından yakalanan efeler falaka dayağını yedikten ve hapis cezasını çektikten sonra hürriyetlerine kavuşur. Efelerden birisi evlendirilir. Ana oyundan sonra dede ve nene atışmaya başlarlar. Bu atışmalar sonucu davul ve zurna eşliğinde efeler oynarlar.

    GOLHISAR SÖYLENTİLERİ

    Asmalı Kız
    1967 yılında Asmalı Köyü Susurluk Dere mevkiinde Meryem Avcı?nın hunharca katledilmesi yöre halkını derin üzüntülere boğar. Katilleri bulunup hukuken hesap sorulamaz. Ancak yöre halkının nazarında katiller bellidir ve ilahi adalete hesap vereceklerdir. Yöre halkının katil diye nitelendirdiği kişiler zamanla bütün mal varlıklarını kaybeder ve derbeder vaziyette yaşarlar. Sonları da çok kötü olur. Acılar içerisinde can çekişerek ölürler. Yaşanmış bu olayın yankısı dilden dile dolaşır. Gölhisarlı Halk Ozanı Aşık Revani “Asmal’n Kızın Destanı” isimli şiiriyle yöre halkının duygularını dile getirir:
    Asmalı Kız
    Köyümüzün adı yeşil Asmalı Ben de bir kız idim allı basmalı A dostlar bu kadere küsmeli Kesti zalim kesti benim başımı Gözlerimden akıttı kanlı yaşımı. Gönülsüz beni dağa kaçırdılar Ecel şerbetinden şerbet içirdiler Zevk-ü sefa için canım uçurdular Kesti zalim kesti benim başımı Gözlerimden akıttı kanlı yaşımı. Bıçakla doğradın susurluk derede beni, Kıydın zalim kıydın bu nazik teni, Mahşerde buluşup da sorarım seni. Kıydın zalim kıydın benim canıma Katil olup girdin benim kanıma. Asmalı dağında meşe çam olur Beni böyle eden dile şan olur, Dilerim Allah’tan perişan olur. Kıydın zalim kıydın benim canıma
    Katil olup girdin benim kanıma. Sigara içilir dumansız olmaz Müslüman ölür gider imansız olmaz Her şeyin zamanı var zamansız olmaz. Kıydın zalim kıydın benim canıma Katil olup girdin benim kanıma. İnek otlatmak idi benim de niyetim, On yedi-on sekiz arası yaşım, Kesilmek nasip oldu benim de başım. Kıydın zalim kıydın benim canıma, Katil olup girdin benim kanıma. Meryem AVCI idi benim de adım, Kimseler duymadı benim feryadım, Bu cihanda yaşamaktı muradım. Kıydın zalim kıydın benim canıma, Katil olup girdin benim kanıma. Karanlık oldu benim gündüzüm, Biraz olsun asla gülmedi yüzüm, Yalvardım, yakardım geçmedi sözüm. Kıydın zalim kıydın benim canıma, Katil olup girdin benim kanıma. Asmalı dağında bülbüller öter, Viran bahçede çimen mi biter? Benim bu feryadım arşa yeter, Kıydın zalim kıydın benim canıma Katil olup girdin benim kanıma. Aşık Revani der;uyuyan uyanır, Kesilen başım kan revan olur, Anam babam ağladı, can mı dayanır. Kıydın zalim kıydın benim canıma Katil olup girdin benim kanıma.

    Dalaman Çayı Söylentisi
    Geçtiği yerlerde bıraktığı alüvyonlu topraklarda tarımın yapılmasına katkıda bulunan ve yakın zamana kadar kereste taşınmasında kullanılan Dalaman Çayı?nın eski adı İndos (İndus)’tur. “Çayı fille geçmek isteyen bir Hintlinin fili ile boğulmasından” sonra bu adı aldığı söylenmektedir. Önceden tamamen sular altında olan Gölhisar Ovası’nın suyunu çektirmek için Horasanlıların iki dağ arasında kalan Yusufça?nın kuzeydoğusundaki- Karadağ Mevkii’ni yararak suyu akıttıkları ve oldukça derin olan bu yarığa Çekmez adını verdikleri bir başka söylentidir. Günümüzde Çekmez derin bir yerdir ve derinliklerindeki kovuklarında – yörede sarıbalık denen – doğal alabalık yaşamaktadır

    Gelin Ardıcı
    Gölhisar-Altınyayla karayoluna uzaklığı 5 km’dir. Gölhisar’ı geçtikten sonra Karapınar, Kar-galı yol ayrımından sola sapılarak ulaşılır. Burdur’un en yaşlı ardıç ağacıdır. Muhteşem güzellikteki bu ağaç gölgesinin vurduğu yakınındaki armut ağacından beş kat daha uzundur.

    Alyazmalım
    Bu halk ezgisinin hikayesini 1983 yılında ölen Yeşildere’li Cezayir lakaplı Ahmet DOĞAN?nın ifadesiyle nakledelim:
    “Babam annemi kaçırmış almış başını dağlara vurmuş. Muğla’nın dağlarında ekmek parası aramış. Annem şair ruhlu bir kadmmış. Babamın her akşam alkol alıp eve geç gelmesine ahnırmış. Birlikte Köyceğiz Gürleyik dağlarını aşarlarken üç ayda hazırlayıp giyebildiği al yazması çam dalların arasında kaybolur. Al yazmasına ve babamın eve sarhoş sarhoş geç gelmesine üzülen Annem başlar mırıldanmaya.
    Al yazmam dalda kaldı Gözlerim yolda kaldı. Kör olası meyhane Sarhoşum nerde kaldı.
    (1)
    Al yazmam dalda kaldı Gözlerim yolda kaldı Kör olası meyhane Sarhoşum nerde kaldı.
    (2)
    Güver bostanım güver Su gelir bendi döver Ben yare bakmaz isem Aklım başımdan gider
    (3)
    Al yazmam düreyim Aç yüzünü göreyim, Uyan, uyan sar beni Yar olduğun bileyim.
    (4)
    Muğla’ya paşa geldi. Halk temaşa geldi Bir elim yar koynuna Bir elim boşa geldi.

    Gelin Kavağı
    Gölhisar-Altınyayla karayolunda Gölhisar çıkışında yolun sol tarafında bulunan Uluköy’ün (eski Armutlu) bu ulu ağacı ile ilgili bir söylenti Gölhisar’da kuşaktan kuşağa aktarılır. 1900′ler-de çevrede itibar sahibi olan Uluköy Çiftliği ağası Rüstem Ağa yanında çalıştırdığı bir ırgatın kızı olan Fatmana’ya sevdalanmış. Altınlar, sürüler ve tarlalar teklif ederek güzel Fatmana’yı etkilemeye çalışmış ama Fatmana Memiş’le söz kestiği için bu işe yanaşmamış. Halk; “Bir ağa ırgat kızını alamıyor, bunun ağalığı nerde kaldı” şeklinde söylentilere başlayınca, Rüstem Ağa Memiş’e ve Fatmana?nın ailesine baskıyı arttırmış. Memiş, Rüstem Ağa ile baş edemeyince çareyi yöreyi terketmekte bulmuş. Gelişmeleri içine sindiremeyen Rüstem Ağa, şu kızı alırsam eğer ibret olsun diye kavağın etrafında dolaştıracağım diyerek and içmiş.
    Baskılar sonucu Ağa ile Fatmana?nın düğünü başlamış. Memiş’i seven Fatmana düğünün ikinci günü canına kıymış. Halk bu sefer, “neden yaktın Rüstem Ağa / Girdin kızm kanma” şeklinde yakıma başlamış. Rüstem Ağa, ağa dediğin dediğini yapar, diyerek Fatmana kızm mosmor olmuş cesedine gelinlik giydirerek at üstünde kavağın çevresinde dolaştırmış.
    Fatmana?nın uzun saçları kavakta uğuldayıp esen rüzgarda, yapraklar gibi savrulup durmuş. Uzun saçları boylu boyunca tabuta serilen Fatma na?nın yorgun bedeni toprağa verilmiş en sonunda. Yaşlı ve yaslı Rüstem Ağa ise iki yıl içinde çöküp gitmiş. Bu olaydan sonra ağaca “Gelin Kavağı” denmiş.
    Gelin Kavağı; geleneksel düğünlerde ata bindirilip etrafında dolaştırılan gelinleri gördükçe Fatmana’yı hatırlamış. Sekiz dalından yedisi yaşamla iç içe iken kederinin büyüklüğünden yol tarafındaki dallarından biri kurumuş bu yüzden. Kesmişler bu dalı, ağacın tanıklığının sürmesi, diğer gelinlerin yolunun açık olması için.

    OYUNLAR

    Çocuk Oyunları
    Teknolojideki hızlı gelişmeler çocuk oyunlarında da farklılıklara sebep olmaktadır. Önceleri evlerde, sokaklarda ve kırlarda oynanan çocuk oyunları sosyal hayatın değişmesi sonucu artık yok denecek kadar azalmıştır. Ninelerimiz ve dedelerimiz eski çocuk oyunlarının son temsilcileri olarak birer kültür hazinelerimizdir. Bu kültür hazinelerimizi kaybetmeden önce, oyunlarımızı yazıya geçirmek maksadıyla tespit edebildiklerimizi sizinle paylaşmak istiyoruz.
    Esir Almaca
    En az beşer kişilik iki grup ile oynanır. Koşu ve dikkate dayanan bir oyundur. Gruplar arasına 40-50 m mesafe bırakılır Karşılıklı her iki gruptan birer kişi çıkar birbirlerine dokunmaya çalışırlar. Önce dokunan diğerini esir almış olur. (Esir aldığını kendi bölgesine yurduna götürür.
    Hangisinde Var
    İki kişi veya daha fazla elemanlı iki grup ile oynanır. Yere (zemine) 10-15 kitap konulur. (Yoksa mendil) Avucunun içine alman bir metal para veya yüzük rakip oyuncuya veya oyunculara sezdirilmeden bütün kitapların altına el sürülerek birine bırakılır. Rakip oyuncular para saklama işi bittikten sonra şunda yok, şunda yok… diyerek ta ki var olduğunu zannettikleri kitaba kadar gelirler ve şunda derler. Eğer parayı bulabilirlerse saklama sırası kendilerine geçer, bulamazlarsa aynı grup yeni baştan saklar ve oyun böylece sürer gider. (Günümüzde oynanmıyor)
    Tenge
    Özellikle yayla ve koru (mera)oyunudur. Bir ebe ve sınıflandırılmayan oyuncu sayısı ile oynanır. (Yani herkes girebilir) 30-40 derece eğimli bir arazide oynanır. Malzemesi 2-3 yıllık ardıç ağacı dal sürgünü, karamık sürgünü veya iğde sürgünü -şahı-düz. Zeminde elindeki bu sürgün çubuğun kaymasına dayalı bir oyundur. Eldeki bu çubukların adı tengedir ve her oyuncuda bundan birer tane olur.
    Oynanışı: Ebe kendi tengesini oturmakta olan oyunculara paralel, bir tenge boyu mesafeye koyar. Oyuncular ayak tabanlarından birkaç kez yaylandırdıkları tengeyi o hızla ellerinden bırakırlar. Salman tenge ebenin yatmakta olan tenge-sine temas eder, ebenin tengesi temas eden tenge-nin gittiği en uç noktaya konur. Eğer salman ten-geler ebenin tengesine temas etmezse tenge hapis olur. Bütün oyuncular ebenin tengesine temas ettiremezlerse ebe bütün hapis tengeleri kendi tengesini ilk yatırdığı yere oturarak yatmakta olan kendi tengesine ayakta yaylandırarak vurmaya
    çalışır. Bunun sonucunda; Hiçbir tengeyi kendi tengesine vuramazsa çobanlığı (ebeliği) devam eder. Eğer bir tengeyi vurabilirse o tengenin sahibi çoban olur.
    Şayet birkaç kişinin tengesine vurabilirse vurulan tengelerin sahipleri tengelerini ayakta yaylandırdıktan sonra en uzağa atmaya çalışırlar Tengesi geride kalan çoban yeni ebe olur.
    Kuyucuk
    Toprağa çorba kasesi büyüklüğünde karşılıklı üçer çukur (kuyu) kazılır. Her kuyunun içine karşılıklı altışar taş konur. (Bilye büyüklüğünde) Oyuna boşlayan kuyunun birinin içindeki taşları avucuna alır diğer kuyulara birer adet koyarak dağıtır. Elindeki son taş boş kuyuya isabet ederse ona simetrik olan rakibinin kuyusundaki taşları alır. Eğer son taşı içinde taş bulunan kuyuda biterse oynama sırası rakibe geçer. Bu oyun karşılıklı bir tarafın taşları (kuyusundaki) bitinceye kadar devam eder. (Son 20yıldır ben bu oyunu ilçemizde oynayanı görmedim.
    Dömbülük Oyunu (Deve Hörgücü)
    İlkokul seviyesindeki çocukların oynadığı bir oyundur. Ebe seçilen iki kişi karşılıklı birbirinin omzundan tutar ve eğilir. Bunların altından diğer çocuklar sırayla geçmeye başlarlar. Geçerken hata yapan çocuklara ceza verilir. Ceza alan çocuk eğilir, diğer çocuklar onun üzerine biner. Bu yükü çekemeyen çocuk bir başka çocuğu sırtına alarak 20-30 metre kadar taşır.

    http://www.golhisar.bel.tr/index.php?sayfa=9&id=6

    Anbarcık Köyünde bazı gelenekleri

    Haziran 6, 2008

    Çocuk oyunları.Anlaşıldığına göre  bu köy Osmanlı devletinin asker için kullandığı köylerdendir.Yukarda da izah ettiğimiz üzere Gölhisar’ın Türklerce alınmasından sonra Fethiye ‘ye doğru devam eden Türkmen harekatına yörenin de coğrafi şartlarını iyi değerlendiren Bizans, bu bölgede  oldukça güçlü bir direnç göstermişti.Bu yüzden Dirmil ile Rahat Dağı arasında ki Oğuz kütleleri içinde  diğer bölgelere göre daha yoğun bir askeri varlık oluştu.Ve bu gelenek daha sonraki yıllara da ulaştı. Hamid Beyliği bu geleneği devam ettirdi.Aynı geleneği bozmayan Osmanlı Devleti  bu  eski Türkmen aileleri Sipahi(Atlı asker) olarak kullanıyordu.Bilhassa Dirmil’de çok sayıda sipahi ve sipahi zade  mevcuttu.Kozağacı ve Anbarcık köyleri de bu tür yerlerdendi. Nitekim 1475 tahririnde  iki kişi sefer de  ayrıca birde Tezkireli Sipahi gözükmektedir.Bunlardan  başka birde Fedai asker vardı. Ayrıca bizim aile geleneğimizde anlatıldığına göre dedelerimiz Sipahi  idiler. Çevre köylerden Kozağac’ında ve Çakır’da da sipahi aileler  bulunuyordu. Anbarcık’ın diger adı olan Türk isminin sadece askeri kaynaklarda bulunuşu tesadüfi değildir.Askere seçilenler yada pusulası gelenlere ayrı bir ihtimam gösterilir.Bir ay önceden , askerden en son gelen bir çavuş tarafından  bütün asker adayları talime alınırdı.Boruk’lu yüzü asker talimi için en uygun yerdi .Adete komando  yetiştirir gibi eğitim yapıldığı olurdu.Asker uğurlamasında  Anbarcık’lı kadınların; bulabildikleri üç beş kuruşu askerlerin  ceplerine  koyup, kendileri içinde birkaç dakikacık nöbet tutuvermeleri için onlara  göz yaşları içinde yalvardıkları çok görülmüştür.Vatan sevgisinin imandan geldiği ve bu sevginin  bu fakir köyün okuma yazma bilmez kadınlarının  anlayışları ile billurlaştığına çok şahit olunmuştur. Zamanımız da bu sevgiden nasibini almamış vatan pazarlamacılarına ithaf olunur…                       

    Toplumsal askerlik geleneği köyün çocuk oyunlarına da yansımıştır.Köylü ,çocuklarını daha küçücük iken oyunlarla  adeta savaşa hazırladığı  izlenimini vermektedir.En çok sevilen oyunların başında Esir almaca ile Kale Kule oyunudur.İki oyunda da esas olan kaleyi korumak ,kuleyi yıkmak ya da  almak  ve esir düşen arkadaşı kurtarmaktır.Oyunda asıl hedef kişinin uyanık atılgan ve çevik olmasıdır.

    Esir Almaca .En az beş kişi ile oynanır.Beşer kişilik İki takım kurulur.Kale olarak taş yığını yapılır. Kaleden çıkan  karşılıklı iki kişi birbirine eliyle vurarak esir almaya çalışırlar.Yalnız ilk çıkan son çıkan rakibi  esir alamaz  o diğerine göre “Eski”dir.Ancak rakipten sonra çıkan arkadaşı yetişip onu kurtarabilir veya rakibi esir alır.Oyunun esas kaidesi budur.S-Daima son çıkan ilk çıkanı esir alir. Aynı anda iki aynı takım oyuncusu oyuna çıkamaz ,ardı ardına olmalıdır.Esir alınanlar kalenin sol  dikine beş adım giderek elini arkadaşlarına doğru adım açarak uzatır.Daha sonra esir düşenler onun arkasına geçerek bir zincir oluştururlar.Arkadaşları onları kurtarmak için kaleden çıkarak ellerine vurup esaretten alırlar.Ancak kendileri de bu arada esir düşebilirler.Esir sayısı artan takım tehlike içindedir.Askerini kurtaramayan  takım sonunda tek kişi kalabilir.Ayağını  kale taşlarına koyup,etrafını saran rakiplere (Düşmana) karşı mücadale etmeye başlar.Eğer onlar ayaklarını uzatıp kaleye değerlerse tabi savunmacı tarafından   vurulmadan  kale düşmüş olur.Ancak tek kalan kişi  onlardan birini vurarak esir alırsa bir esir arkadaşını kurtarır.Mücadeleye iki kişi devam ederler .Oyun bu şekilde devam eder gider.Yalnız oyun başlarken veya devam ederken kaleden çıkmadan oyuna girmesi için rakip oyuncuyu isim vererek çağırırlar.Mesala şöyle çağrı yapılır.Salata malata  Hasan burata(Buraya)  gibi …Kafiyeye uydurmak için  bir gayret vardır kısacası.

    Muhakkak ki    bu oyun Anadolu’nun diğer yerlerin  de de oynanmakta olabilir.Anadolu’nun kültür birliği  tartışılmaz bir gerçektir.

    Kale Kule :Oyun aracı her oyuncu için bir değnek.Bir adet silindir şeklinde 10 cm uzunluğunda kule denilen  ağaç parçası. Kale denilen çukur.Oyun düz bir yerde oynanır.Önce  bir çizgi çizilir.Kule en  az  10 metre kadar uzağa dikilir.Sıra bir şekilde belirlenerek  değnekler çizilen çizgiden süydürülerek  yani toprak üzerinden kaydırılarak  kuleyi devirmeye çalışılır.İlk atana Başcıl son atana KIRÇIL denir.Deviremeyen  çoban olur.Her oyuncunun ayrıca daire şeklinde  kalesi olur.Bütün oyuncular ortadaki kaleyi daire şeklinde  olacak şekilde bu kendi yerlerini belirlerler.Çoban olan kişi kuleyi alır ve ilk çizgiden büyük kaleye eliyle tek atışta katmaya çalışır.Diğer oyuncular kuleyi kalenin içine değnekleri ile kuleyi  katmamaya çalışırlar.Vurarak uzaklaştırırlar .Çoban kuleyi katamazsa  kuleyi  belli bir mesafeye  diken diğer oyuncular  değnekleri ile  alabildiğince peş peşe  vurarak  çobanı kalesinden uzak mesafelere götürüler. Buna güttürme denir.Çoban önlerinden kaptığı kuleyi büyük kaleye uzaktan atışla katmaya çalışır.o sırada oyunculardan bir grup da onun kalesini değneklerinin ucuyla kazarak çukur açarlar.Eğer çoban kuleyi kaleye atar ve  kuyusunu kazan oyunculardan birisinin kalesini kaparsa bu sefer çoban  kalesini kaptıran olur.Sonun da en çok kuyusu derin olan oyunu kaybeder.Ceza olarak  dizlerine kadar çukuruna gömülür,değneği önüne uzatılır.Tek zıplayışta değneğinin ucuna ulaşması gerekir.Ulaşamazsa oyunu kaybeder.Zaten oyunu kaybetmek prestij açısından yeterli cezadır.

    Taş Göçürme Oyunu.Bir yamaca iki kişi karşılıklı beş küçük çukur açar. Oyuncular çukurlarının tarafına uzanırlar.Sayısı belli  küçük çakıl taşlarını taraflar sırayla kendi çukurlarından başlayarak  kuyulara aktarmaya başlar  .Sırayla her çukurdan alınan taşlar diğer çukurlara aktarılır. Buna göçürme denir.Elindeki taşı biten oyuncu hamlesini kaldığı yerden rakibine devreder.Ve bu surette taşlar devrederek tek kuyuda toplanmaya çalışılınır.İlk toplayan kişi oyunu kazanır.

    Bu oyunu ,Tanrı Dağlarında  koyun güden Kırgız çobanlarının oynadığını bir Tv  belgeselin de  seyredince  hayret etmiştim. Bir daha Anadolu Türklüğünün kökenini ve canlılığını hayranlıkla takdir etmemek mümkün değildir.Ne var ki Kırgız çobanları,toprak da çukur kazmak yerine   oyulmuş plastik oyun tablalarını  ekmek  torbalarında taşımak gibi  daha modern  bir izlenim veriyorlardı.Bin yıl  önce Asya’dan kalkıp gelen Toros dağlarında ki Türk , bin yıldır hiç görmediği aralarında binlerce kilometrelik  mesafeye  rağmen bin yıl sonra   aynı oyunu Tanrı dağlarındaki akrabalarıyla tıpatıp oynaya biliyordu…

    Değnek ebelletme :Çocuklar  yere bir çizgi çizerek sıraya geçerler .Ellerindeki değnekleri sırayla bu çizgi üzerine vurarak en yükşeğe  çıkarmaya çalışırlar.Ya da  yerde bir nevi  değneği boyunca  takla attırmaya(Ebeletmeye )  çalışırlar.En iyi ebelleyen değnekler  Kürt ağacından yapılan değneklerdir.

    BİR SAYA GELENEĞİ     :UZUN DEVE OYUNU

     Tüm Anadolu’da , Orta Asya kökenli  bir gelenek olarak  baharın gelişini kutlamak amacıyla Saya şenlikleri yapılır. Bazı yerlerde çocuklar,bazı yerlerde büyükler etkin olarak bu olaya iştirak ederler.

    Anbarcık Köyünde yakın zamana kadar oynanan Uzun Deve oyunu  bu tür bir saya şenliğidir.

    Köy  erkekleri toplanır.Başlarına bir çoban seçerler.Hepsi urganlara  dizilerek bağlanır.Kollarına bacaklarına çok sayıda çan (Muhtelif büyüklükte ) bağlanır.Çoban  bir eliyle bu insan katarını çeker  bir elinde ki sırıkla onları idare eder.Köyde ev ev dolaşmaya başlarlar. Evlerin  kapılarına  dayanan bu insan katarı ,çanları inanılmaz bir şekilde köy tabiriyle  zaldıradarak ev sahibini dışarı çıkarırlar veya çobanının çeşitli şekilde çağırmasıyla  olur bu. Ev sahibi isteklerini sorar onlarda ona bir ceza- Ürüsüm (Osmanlı zamanında bir vergi çeşidi olan rüsüm ‘dan gelir) keserler. Pazarlık başlar.Eğer ev sahibi verilen cezayı  çok bulup kaçınırsa çanların sesi ayyuka çıkar.Gürültü bazen ev sahibini canından bezdirir cezaya hemen razı olur.  Ceza para  şeklinde olduğu gibi  satılınca para eden ya da pişirilip yenilen  yiyecek maddelerinden de  olabilir.Akşama kadar Uzun deve sürüsü ev ev dolaşarak bu faaliyeti sürdürür.Güneş, Kepez Dağından  batmaya yakın sürü çaya suya indirilir. Asıl kıyamet o  zaman kopacaktır.Çoban suya getirdiği develeri çözer , çözmesine ama gün boyu elindeki sırıkla terbiye ettiği develer  ona inanılmaz kin beslemektedir.Malum deve kini korkunç olur. Çoban sürüyü bir şekilde suya sürer ve  evine doğru kaçmaya başlar.Sürüdeki develer onu yakalamak için arkasından hücum ederler.İnanılmaz hay huy içinde devam  eder kovalamaca , çoban kendisini evine atarsa ne ala yakalanırsa vay başına gelene .Toplanan ayni ve nakdi yardım genellikle bir hayır işine verilir.Bu gelenek imece usulünün güzel bir örneği olarak yıllarca yaşamış ne yazık ki bir çok geleneğimiz gibi unutulmak üzeredir.                                                                              

    DEĞNEKTEN ATLAMA :Bir yemin ettirtme biçimidir.Herhangi bir suç işlemiş kişinin soruşturması yapılırken  ifade verenlerin  doğru söyleyip söylemediğini  anlamak için  ,değnekten atlamaları istenir. Bir kişi değneği tutarak diğer ucunu yerden hafif yukarı  kaldırır.Sonra yemin verilen kişi  veya kişiler  atlamaya başlar atlamayanın  suçlu olduğu   yada doğru  söylemediği ortaya çıkmış olur.Köyde bu yemin verme türünün   çok etkili olduğundan Osmanlı Devleti kolluk kuvvetlerinin  sıkça kullandığı  bir gerçektir .Hatta Cumhuriyet döneminde  Jandarmanın da bu yolu seçtiğini  bu gün hatırlayanlarımız çoğunluktadır.Öyle ki : Köy erkeklerinin  değnekten atlatılarak  sonuca ulaşılmaya çalışıldığı sıkça olurdu.

    Burada eski Türk’lerde  görülen kılıçtan atlayarak ant içme töreninin  zaman içinde  kılık değiştirerek  devam ettiğini  anlıyoruz.

    Kökenini Anadolu arkaik  devrin de  arayıp küçücük bir benzerlik bulunca sevinçten çılgına dönen “bak işte senin kökenin burada” demeye çalışan  Anadolu mezarlığı sevdalılarına, şuuraltında Türk’ e olan kinini arkeolojik  kazılarla kusmaya çalışan ekalliyet  ırkçılarına böyle sayısız kültürel  varlığı göstermek her zaman mümkündür.  Ama onların bunları görmeye pek niyetleri yoktur.

    DİL ÖZELLİKLERİ

    Anbarcık ağzı:Modern Türkçe’nin geçirdiği evreleri henüz geçirip tekamülünü sağlamamıştır.Daha ziyade 14.Yüzyıl  Oğuz Türkçe’sinin kalıntı ve özelliklerini taşımaya devam etmektedir.Kullanılan bir çok kelime bu gün Türkçe’de unutulmuştur.Dikkatli bir tarama bizi enterasan sonuçlara ulaştıracaktır.

    Bu ağız , Fethiye Körfezinden başlayıp, Antalya İlinin batı bölümünü içine alan ve Tefenni Kara Kuzu Gediğinden .paralel bir çizgiyle Bucak İlçesinin batı kısmına kadar ulaşan  kesimde kullanılan bir ağızdır.Dilde Teke bölgesi diyebileceğiz bölge , aslında coğrafyacılar tarafından da bu isimle anılır.Dilciler bu ağzı Salur ağzı olarak nitelemektedirler ki :Tesadüf mü bilinmez Teke Türkmen Aşireti ,  Oğuz Salur boyundan çıkmıştır. [1] Sarılar  cemaatinin Salur boyundan  neşet ettiğini yukarda vurgulamıştık. Yalnız  Burdur İlinin Çavdır,Dirmil (Altınyayla),Gölhisar’ın bazı doğu kısım köyleri , Tefenni’nin  birkaç köyü,Bucak ilçesinin Antalya yolunun batısında kalan köyleri bu ağzı konuşmaktadırlar. Burdur’un diğer  yerlerinde , Kayı ağzı konuşulur.

    Köy ağzında bilhassa fiiller çoklukla kullanılır. Fiiller mutlaka  bileşik dir. Mesala   yapıpduru,saçıpduru,alıpduru gibi…

    Anbarcık Köyü’nde  Geliyor şimdiki zaman 3.Tekil şahıs  fiili  Geliyo-Gelibba-Gelibbatırı – olarak  üç şekilde söylenmektedir.Bu durum da  bu ağzın , Türkçe’nin tarihi gelişim sürecini henüz tamamlayamadığı ve devam ettiği için mi , yoksa ayrı ayrı  zamanlarda köye yerleşmiş ; farklı cemaatlerin  ağız özelliklerinin bir sonucu mu   olarak  değerlendirmek gerektiğini  kestirmek hayli  zordur.V harfi bazen h olarak çıkar.Mesala  vur yerine hur denir

    FOLKLOR

    Son zamanlar da tüm Türk Toplum hayatında görülen çözülme , yozlaşma ne yazık ki bu köyümüzde de  görülmektedir.Bir çok gelenek ve göreneğimiz artık  unutulmak üzeredir.

    Eski düğünler bu gün yapılamamaktadır.Beyaz gelinlikler,Safayıları,Peşlileri ,eski gelin başlarını unutturmuştur.Gelin alıcılar  tarihin derinliklerinde kalmıştır.Geleneksel kadın giysilerimizi giyen kadın hemen hemen hiç kalmadı.Şalvar adı verilen estetikten yoksun  kadına çuval giydirilmiş gibi duran ucube giysi, güzelim önecekli ,dizlikli ve kuşaklı ,peşli adı verilen üç etekli Türkmen  kıyafetlerini çoktan  ortadan kaldırdı.Saçları örgülü kızlarımız pek yok .Eskiden  saçını kestirip,örmeyenlere  inanılmaz bir mizah

    uygulanıp kınanılırdı.”AVRUPA ŞAÇLI” denilip alaya alınırdı.

    Müzik:Teke Yöresi içindedir.Gurbet Havaları,Boğaz Havaları,Teke Havası adı da verilen çeşitli Türküler çalınır söylenir.Gurbet Havalarına Garipler da denir.Çocuklar ellerini boğazlarına basarak ya da boğumlayarak çeşitli  sesler  çıkararak boğaz havalarını  söylerler.1940 ‘lara kadar en yaygın müzik aletinin Üç Telli bağlama olduğu anlatılır.Daha sonraları  yavaş yavaş unutulmaya yüz tutmuştur.

    Gurbet Havalarına birkaç örnek

     

    Ezelidir gahbe dağlar ezeli                           Yağmur yağarda her dereleri doldurur

    Güz gelince döker bağlar gazeli                   Ecel gelir gül benzini soldurur                                                                                                            

                                                                         Güvenme şöhretine yalan dünyanın

    Beylere  düşer de dünya güzeli                     Bilmem ağladır da bilmem güldürür

    Dibi temelinden bozuk yalan dünyanın           

     

                X                                                                                           X

     

    Kara daşlara benzer gelin senin yatışın                    Çiniler durur da yaylamın taşı

    Tüneksiz kuşlara benzer senin ötüşün                      Garip  garip öter de sılamın kuşu

    Azrail indi de ordumuza yetişin                                Kendi sılasında gülmeyen yiğidin başı

    Şahanlar  elinde de   kalmış yavrularım var benim             Varıp gurbet de güler mi sandın

     

     Halk oyunları:Üç gruptur.Halk bunları şu şekilde adlandırır.Ağırlar,Düzler,Tüngümeler.Ağırlar: Ağır Zeybekler(Adı böyledir).

    Adeta ayin yapılır gibi ,özel bir itina ile ve özel bir tavırla oynanırdı.Seyredenler hiçbir ses çıkarmaz onlar da aynı saygıyı göstererek izlerlerdi.Bu gün bu oyunu bilen oynayan hemen hemen kalmamıştır.Aklım da kalan  Mehmet Türkcan (Rahmetli Nazım Mehmedi)ın ağır zeybekleri güzel oynadığıdır.

    Düzler(Teke Zeybekleri):Cezayirli,Sarı Zeybek  vs

    Tüngümeler(Teke Zortlatmaları):Bu oyunları inanılmaz derecede güzel oynayan ,el ve ayak figürlerini  son derece uyumlu   bir biçim de icra eden kişiler vardır. Bu şekil de oynayanlara  başka yerler de pek rastlanılmaz

    Ayrıca kamalar la  Köroğlu oynanırdı.

    Bilmeceler

    Dağdan gelir taştan gelir .Bir kükremiş aslan gelir(Sel)

    Ak dağda Kara koyun yayılır.(Yazı)

    Uzundur kuyu soğuktur (Tüfek)

    Yer altında aslan yatar (Saban Demiri)

    Yakada yarım alacık içinde Hasan kölecik  (Kulak)

    Elemez melemez  ocak başına  gelemez ( Tere yağ)

    ÇOBANLIKLA İLGİLİ BAZI GELENEKLER

     

     Bir çocuğun , Kara dikmen adın da ki keçisini severken söylediği  bir  manimsi sözler

     

     Hey  Kara Dikmen Kara Dikmen

     Boynuzların çardak

    Memelerin bardak bardak

    Süt vermezsen  çanak çanak

    Ben seni  seni  gütmen

     

    Keçi İsimleri:Yagal Dooş,Kır Dooş,Ger Dooş,Sakar Dooş,Kara Dooş,Kır Yagal,Ger Yagal,Kızıl Yagal,Sakar Dikmen,Kara Dikmen,Yalama Sakar,Akış,Göküş,Kızıl Ger…

    Dooş ,eski Türkçe de Tokuş isminin zamanla değişerek  bu günkü söyleniş halidir.Doş keçilerin boynuz yapısıyla ,yagal kulak rengiyle alakalı isimlendirmedir.Ertokuş ‘un   insan adı olarak eskiden sıkça verildiğini biliyoruz.

    Yaşına girmemiş keçi yavrusuna  oğlak,yaşına  girmişe çebiş  bir yaşından büyük keçiye Gezem ,ilk oğlağını  kuzulamış keçiye Göğleme,erkek  çebişe teke ,bir yaşında olana birli ,iki yaşında olan ikil  diye söylenir.. Koyunun  bir yaşındaki  kuzusuna toklu,kuzulamamış  ya da kuzulamaya hazırına şişek , boynuzunun  biri kırık olan keçi çelek keçi dir. Sürünün yattığı yere yatak  yeri ,kuzu ve oğlakların kuzuların  katıldığı dama kuzuluk denir.Kuzuluk çoban damına benzer ancak ağzında taş duvar vardır ve kapatılmak için  çalı çırpı bulunur.Köyde koyunlarla ilgili isimlendirmenin pek  olmayışı ya da seyrek oluşu keçi   sürücülüğünün çok eski tarihlerden beri  yapıldığını  en azından göçebelikten beri  kadim esas bir meşgale alanı olduğunu   düşündürmelidir.

    Sürü tek başına bir kişinin olduğu gibi çok sayıda  ailenin hayvanlarının toplandığı  hayvan topluluğu da olabilir. Sürünün içinde malı bulunanlara katıntı denir.

    Katıntı günde iki kere kuzu veya oğlakları anasına vermek için  köyden uzaktaki yatak yerlerine  giderler.  Sabah ve akşam  yavrular analarına  verilerek emzirilirler.

    Kuzular ve oğlaklar  belli bir büyüklüğe gelmeden  kesinlikle katıntılar  , anaların sütünü sağamazlar. Çoban buna şiddetle karşı çıkar. Zamanı gelince katıntıya haber verir . O gün  ,kadınlar hep birlikte  sağım yapılacak  yere giderler. Sürüye yaklaşınca ellerindeki bakraçlara vurarak çeşitli türküler söyleyerek çobanı överler. Katıntının geldiğini gören çoban onları karşılar.Türküleri duyunca genellikle bir coşku hakim olur. Silahlar atılır. Kadınlar güçleri yettiğince  çobana evden yiyecek bir şeyler getirip verirler. Neşe içinde sağım başlamış olur. Artık böyle bir gelenek  kalmadı .

    Çanlar: En büyüğüne Hatap , Onun küçüğüne  Köşeli , Köşelinin küçüğüne  Güdüm denir.Daha küçüğü ise Güldüreyik .Gülderiğin küçüğü  Gıldırayık adını alır.Dikdörtgenimsi şekilli ve içindeki dili demir olanlara Taka    denir. Pirinç  madenin den  yapımı olanların en küçüğü Geveze diye anılır.Yalnız hataplar deve çanıdır. 

    Akşam üzeri  ekmek getirirken,  Boruklu  yamacında   keçi sürüsünün  başında gördüğü çoban oğluna yaşli bir ananın,  Çat Yolundan    seslenerek   şöyle öğüt verdiği  tarafımdan  duyulmuştur.İkisi de şimdi rahmeti rahmana kavuşmuşlardır.

     

     -Oğlum oğlum Ay oğlum ( Ay – köyde birine hitap şeklidir.)

      Uçuruma varma uçarsın

      Yar ucuna varma düşersin

       Önden gitme kalan olur

      Kekik alıp ölen olur

      Taş altına el sokma yılan olur                                                                                                                                             

      Taş döğgünü  olur  çarığın ayağın  çıban olur

      Oğlum   oğlum Ay oğlum …  Yağmur çok olursa girme derelere

      Ildırım düşer belki kayalara

      Oğlum oğlum  Ay oğlum …

      Örüme çok yanaşma Tokatcıya aldırırsın

      Geceleri sak uyu hırsıza çaldırırsın

     Oğlum  Oğlum Ay Oğlum ….

     

      ATASÖZLERİ VE DEYİMLER

    -Ne  arasın  Hacı Ahmet’te Kav çakmak

    -Hasta cavırın Angaryaya gidişi gibi sallanma

    -Abbasın kör gaz gibi

    -Gök başlı cavır

    -Ellezin inek derisini sürüdüğü gibi  sürüyüp durma

    -Haline bakmaz Kesmez nacakla Hasan Dağına  oduna gider                

    -Din iman gök mintan

    -Keşkeği koyultalım

    -Ala keçinin sütlü oğlağı

    -Hiç mi bazar da adam ağzı görmedin

    -Güneşin doğduğu  yere çömelmek

    -Hiç harman da dirgen yememiş.

    -İşin iyi eşin iyi ne işin var yas evinde  çık çık oyna gir gir oyna .

    İşin kötü eşin kötü ne işin var düğün evin de gir gir ağla ,çık çık ağla .

    -Sizin bağdaki kara salkımlı üzümden bizim bağdaki gök koruk iyidir

    -Tilkinin bakır s….ğı yer.

    -Çingenenin tam karı boşadığı zaman

    -Suyun şarlamazından ,insanın solumazından korkacaksın.

    -Topuğundan derin suya batmas ,kendinden büyüğe çatma.

    -Tokatcı eline geçmezse Fethiye’yi bulur

    -Aşa hanımın ileğeni ,Fatma Hanımın dığanı ile uğraşma .

    -Kuşa süt nasip olsaydı anadan olurdu

    -Köprü suyu böldükten sonra

    -Düşüncemenin geçincemeye faydası yoktur.

    -Zenginlik  ev ,güzellik soy güder.

    -Kır fermanı vermek .( Enterasan bir deyimdir)

    -Ali kıran baş kesen kesildi başımıza

    -Yanağralardan(Yanıkaralardan   -veba hastalığı) gidesice

    – Zor Ali oğlu kesildi başımıza ( Zor Ali Bey , kesin tarihi bilinmemekle birlikte Gölhisar topraklarında  18.Asır başlarında  Osmanlı Devletine  isyan eden bir Sipahi beyidir.)

    -Hun evine oturmak:Elinde avucunda bir şey kalmamış kimseler için söylenir(Derin tahliller yapılabilecek başka bir deyim.Hun Türkler’inin çok basit bir şekilde  hayatlarını sürdürdükleri  fakir yurtlarına telmih için kullanılıp  nasılsa  zamanımıza kadar halkın şuuraltın da  yaşayıp gelen bir deyimdir.Başka bir anlamı kan evine oturmak olabilir .Ancak Farsça hun kan demektir.Kan evi demek mantığa pek uygun düşmemektedir.Akla Hunlar’a komşu olan diğer kavimlerce kullanılıp onlardan tekrar Türklere geçmiş olabilir)

    -Dokuz kurda bir sıpa .

    - Dokuz kişi sekiz kaşığı yere düşürmemiş.

    -Köpeğe emek olmaz tingilder dağı dolaşıp geliverir.

    -Aç köpeğin önünde tepit eğlenmez.

    -Çatılı öküz arasına girilmez.

    -Eniğini yiyecek kedi una beler.

    -Çocuk başı deli Ömer.

    -Ver Ömer’e ,yaz duvara .

    -Şimdi buldu Bağdat valiyi.

    -Yandı cavırın pazarı .

    -Ali Dayı havuz ,yumurtası kavuz.

    -Papaz harmanı olmak.

    -İtli Ali ,kazıklı Veli.

    -Emeksiz semek olmaz.

    -Alim yetirsin ,Aşam bitirsin.

    - Kendi oturak, Dili bıtırak.

    -Oğlunla ordu, kızınla komşu ol.

    -Kahveyi Ger Kavur .

     Sigarayı yandan savur

    Tömbeki cavır  oğlu cavır.

    -Başı ağrıyanı deve tepmiş olur.

    -Öküzcü öküzünü,sabancı sabanını aldı gitti kaldık mı elimiz de övendire?(Övendire :Çiftçi aracı.Uzunca bir çubuğun  bir ucuna kaz ayağı denilen demir parçası geçirilir burasıyla  çift sürerken  saban demirine sıvaşan çamur veya topraklar kazınır diğer ucuna  da çivi çakılır buraya da   mudul denir. Öküzler mudulla gayrete getirilir.Övendire:  Söven direk kelimesinin zamanla değişmiş halidir.

     Anbarcık Köyün de kullanılan bazı mahalli    sözler

    Üyüm üyüm :Arkası kesilmeden –Üyüm üyüm insan  geliyor…..

    Öten :Geçen gün

    Acel Ece :Azrail(Ecel Ece)

    Çıngay: Yumurtaya  gelmiş   tavuk.

    Kesmene :Birisinin taklidini yapmak.

    Eynalaz: Hilekar

    Perli: Çocukların taştan yaptıkları bilye.(Bu  kelime ,Dede Korkut Hikayelerin de  sıkça  kullanılır.Dokuz perlili gürz ile….)

    Gumbadız :Yalan atmak

    Selcik:Arsız kızlara söylenir.

    Görek :Kilit

    Gaga: Yaşca büyük  kişiye  hitaptır.Erzurum’un Dadaşı ,Elazığ’ın Gakkoşu gibi bu yöreye mahsustur bilhassa Koz ağaç ve Anbarcık köylerinde  adeta parola  haline  gelmiştir..Ayrıca ,Dirmil ,Gölhisar ,Çavdır ve Bucak ilçelerinin bir çok köyünde kullanılır.Orhun yazıtların da  kaga  şeklindedir ve  bu anlam da  kullanılmaktadır.Kagan sözcüğünün ses düşmesi  sonucunda Kaga -   Gaga ‘ya  dönüşmüş olduğunu varsayabiliriz. Bu tip hitap şeklinin  daha ziyade Horzum Yörüklerin de görüldüğünü        burada    belirtmek gerekir.

    Ece :Yine ağabey manasında  kullanılır .Yazır ve Koca Tarla Köylerinde daha yaygındır.

    Esirik :Deli,Delimsirek

    Kubuz atmak:Aslı astarı olmayan  şeyleri gerçekmiş gibi anlatma.Eski bir müzik çalgısı olan Kopuz   kelimesinden kalmadır.

    Uluk: Saçma sapan hareketlerde bulunan  kişi.Deli.

    Dokanak: Yük taşıyan develere veya diğer hayvanlara dar bir yerden geçerken  sırtındaki yükü etrafa sürtünerek yıkmaması için söylenir.

    Ellik cavırı.Bizim cavırımız (Gavurumuz)Eski den Osmanlı Devleti zamanında  yaşayan yerli hristiyanlara verilen isim.Bunlar  daha ziyade sahil bölgelerinden(Örneğin Fethiye civarından) gelip çeşitli sanatları icra eden kişilerdi.Bu da enterasan bir deyimdir.Eski Türk sosyal yapısında İl kavramı önemli bir olgudur.İç İl ,dış il ikilemesi Osmanlı çağında da vardı.

    Kurama :Planlama ,tasarlama .Öz Türkçe bir kelime .Türkçemizin   en önemlisi halkımızın bir çok    kere şahit olduğumuz gibi   yabancı bir çok  sözün karşılığını nasıl   bulduğunun güzel bir örneği.

    Sagıralı:Burnundan konuşan ve konuştuğu tam anlaşılamayan kişi.

    Öykünmek.Deli dolu konuşan .Genellikle saçma sapan ,mantıksız konuşma.-Öykünüp durma karşımda….

    Aydınmak :Kendi kendine konuşmak.

    Yasavul olmak:Çok eski bir deyim.Kavga veya bir kargaşa sonunda ortalığın sakinleşmesi.

    Ozan gibi konuşmak:Son derece enterasan şeyler konuşan  kişiler için kullanılır.Mesela Ozan gibi  derler…

    Bödü: Henüz yaşına girmemiş deve yavrusu

    Baranı:Oturan küçük insan topluluğu

    Alama :Taş parçası.Kavgalarda çokça kullanılır.—Sırtına  bir alama yedi ki!…

    Çiyin:Omuz ile boyun arası

    Siyin :Belin alt kısmı.

    Kara Ece. Tevazu olarak bendeniz manasın da kullanılır. Kara  Eceng  yetişivdi  gari…

    Karabaşım  : Her hangi bir sebeple  bir olayda  tek  başına kalanlar söyler.

    Yurda Kaçan :Yukarda anlattığımız yurt gelenekleri içinde değerlendirilmeli.Bazı hayvanlar  Yurt yeri göçle terk edildikten sonra  yeni göçülen yerden kaçarak eski yerlerine geri dönerler.Sahibinin bir şekilde işinden gücünden  geri kalmasına sebep olur .Onun için bu  tür hayvanlara yurda kaçan denir.Ama   asıl bu deyim  haylaz işe yaramaz evlatlar için kullanılır.—Bizim yurda kaçan nerelere  gitti yine acaba ….?

    Yurt yerlerin de kalasıca :Bir ilenç türü.Beddua .Yine ilginç bir deyimdir.  Bazı hayvanlar göç günü kaçarlar veya dağda bayırda kalıp  bulunamazlar.Veya  yaşlı , hastalıklı hayvanlar buralarda kasıtlı olarak bırakılırlar. Bu hayvanlar  göçten sonra yurt yerlerine gelirler.Ancak yurt yerlerinde  tam yerinde bir ifadeyle esen yellerden başka  bir şey göremezler.Hüzünlenen hayvanlar sahiplerini  yada diğer hayvanları  acı sesler çıkararak bir o yana bir bu yana  seğirterek ararlar .  Seyredene  son derece  hüzün  verir .İşte buna kıyasla  insanımız bu bedduayı eder ki, eski hayatın  günümüze kadar bir yansıması  böylece ortaya çıkmış olur.

    Seğrik:Küçük kurt.Kurtçuk.Çökeleğin kurtlanması.

    Böğe:Küçük, zehirli örümceğe benzer bir  hayvan.

    Tığcı:Gözcü

    Çoka:Kısa boyunlu kimse.

    Gezekci:Kuzu sürüsü çobanı

    Okunak:Okul, mektep

    Ivga:İnsana rahat vermeyen kötü his.Bir çeşit  kötümserlik. Ne ıvgalı insan…

    Caynaklamak :Tırnaklarla ellerin veya   yüzün parçalanması .

    Öz:Herhangi bir akarsuyun  aktığı yerin  etrafının yeşererek otluk haline gelmesi.

    Örüm :Hayvanların yayılmak için girmesinin yasak olduğu ekili arazilerin bütünü.

    Tokat :Örüme kaçak olarak girip zarar veren hayvanların kapatıldığı  taşlarla çevrili  ağıl.

    Bey ana:En büyük  amcaya  yeğenleri büyük baba  derler   onun hanımına  da bey  ana  adıyla  çağırırlar.

      Oba :Misfirlige gidilen komsu

      Seyrimek :Bayginlik geçiren kisi.

      Tokatcı :Kır bekçisi. Ekilmiş araziye zarar veren hayvanları toplayıp tokada kapatan kişiler.Serbest bırakmak için hayvan sahiplerinden  belli bir miktarda  ceza için para alırlar.

    Yagış:Motif veya karşısındaki kişinin konuşmasını  ağzını burnunu büzerek ,bükerek kötü şekilde taklidini yapma .

    Yakım:Bir olay üzerine  herhangi bir kişi  tarafından  yakılan  özel bir makamla okunan  ağıt veya  türkü.

    Örgüllük:Bir evde  ölen  kişinin akrabaları , yakınları ,tanıdıkları   ölümünden sonra ilk bayram günü  toplanarak onun için yas tutarlar.Bu bir nevi anma törenidir.Kadınlar ölü için yas ederler(Ağıtlar yakarlar)                                                                                                                                                                                      

     Yaranlık(Yarenlik):Eğlence .Bir Arkadaş grubunun aralarında ki  sohbet toplantısı.Sazlı sözlü  de olabilir.Düğünlerde gençlerin yaptıkları eğlenceye de yarenlik denir.Ancak onun belli kuralları vardır.Yaranlık başı içlerinden birisi olur.Emirleri kesindir Katılanlar ona uymak zorundadırlar.Oldukça sert şakalar yapılır.

    Girerlik.Bir  çeşit basit yapılı ev.Tek göz(Oda) olur.Konar göçerlikten    yerleşik hayata geçiş  konut tipidir.Sadece kışın  karından korunmak için yapıldığı anlaşılıyor.Küçük bir penceresi  vardır.Büyük baş hayvancılık hemen hemen  hiç yapılmadığı için ahır  yoktur.Küçük baş hayvanların ağılının  ortasında bulunur.Bir nevi damdır.15 .Yüzyıl ile 17. Yüzyıllarda  kullanıldığı sanılıyor. Bazı örnekleri yakın tarihlere kadar tek tük görülüyordu

    Hanay Ev:Zamanla ziraat  yapmaya başlayan konar göçerler  yarı göçebe hayata başlamışlardı.Büyük baş hayvan  beslemeye  geçilince   Girerlik ev tipini geliştirmek  mecburiyeti  hasıl oldu.Cümle kapısından girişte   bir boşluk(Hanay) ve boşluğun  solunda  ailenin kaldığı iki oda  sağında ise  samanlık  ve ahır.20 Yüzyıl ortalarına kadar kullanılmıştır.Toprak damlardır.

    Saray Ev :  Ziraat  ağırlıklı  hayat tarzı iyice yerleşip ihtiyaçlar çeşitlendiği için  toplumsal gelişmenin de etkisiyle,  Hanay evler terk edilip iki katlı evler inşaya başlandı. Bu tip evlere de saray ev dendi.İki katlıdır.Genelde kiremit  örtülüdür.Toprakla örtülü olanlar çoğunluktaydı.Bey takımının konaklarının  küçük bir modelidir.Alt kat  ahır ve samanlık,üst kat dört odalıdır.19.Yüzyıl ikinci yarısından itibaren görülmeye başlamıştır.

    [1] Faruk SÜMER.Oğuzlar İstanbul-1992.Sayfa ,253

    http://www.burduranbarcik.com/kulturdokusu.htm

    ÇOCUK OYUNLARI

    Haziran 5, 2008

    GÖLHİSAR

     Değerli okuyucular: Teknolojideki hızlı gelişme çocuklarınızın ilgilerinin de eskiden evlerde, sokaklarda oynanan çocuk oyunlarının kaybolmasına veya yok denecek kadar azalmasına sebep olmuştur. Dolayısıyla burada adı geçen ve kısaca oynanma şekli verilen birçok oyun bölgemizde artık yok denecek kadar azdır. Bu oyunları burada zikretmemizden murat kaybolup gitmesini bir ölçüde kitap sayfalarında da olsa önleyebilmektedir.

    http://golhisarhem.meb.gov.tr/kitap/cocukoyunlariveelsanatlari.htm

    1-     Esir Almaca: (8-14 yaş grubu) En az beşer kişilik iki grup ile oynanır. Koşu ve dikkate dayanıklı bir oyundur. Gruplar arasına 40-50 m mesafe bırakılır Karşılıklı her iki gruptan birer kişi çıkar birbirlerine dokunmaya çalışırlar. Önce dokunan diğerini esir almış olur.(Esir aldığını kendi bölgesine yurduna götürür.) Bu oyun ta ki grubun biri tamamen esir oluncaya kadar devam eder. (Günümüzde oynanmıyor)

    2-     Hangisinde Var?: (6-12 yaş grubu oyunudur.Dikkate dayanır) İki kişi veya  daha fazla elemanlı iki grup ile oynanır. Yere (zemine) 10-15 kitap konulur. (Yoksa mendil) Avucunun içine alınan bir metal para veya yüzük rakip oyuncuya veya oyunculara sezdirilmeden bütün kitapların altına el sürülerek birine bırakılır. Rakip oyuncular para saklama işi bittikten sonra şunda yok, şunda yok…. diyerek ta ki var olduğunu zannettikleri kitaba kadar gelirler ve şunda derler. Eğer parayı bulabilirlerse saklama sırası kendilerine geçer, bulamazlarsa aynı grup yeni baştan saklar ve oyun böylece sürer gider.(Günümüzde oynanmıyor)

    3-     Tenge : (12-16 hatta 18 yaş gurubuna hitap eder) Özellikle yayla ve koru (mera)oyunudur. Bir ebe ve sınıflandırılmayan oyuncu sayısı ile oynanır. (Yani herkes girebilir) 30-40 derece eğimli bir arazide oynanır. Malzemesi 2-3 yıllık ardıç ağcı dal sürünü, karamık sürgünü veya iğde sürgünü  -şahı-dır.Zeminde elindeki bu sürgün çubuğun kaymasına dayalı bir oyundur.(eldeki bu çubukların adı tengedir ve her oyuncuda bundan birer tane olur)

    Oynanışı: Ebe kendi tengesini oturmakta olan oyunculara paralel, bir tenge boyu mesafeye koyar. Oyuncular ayak tabanlarından birkaç kez yaylandırdıkları tengeyi o hızla ellerinden bırakırlar. Salınan tenge ebenin yatmakta olan tengesine temas edere, ebenin tengesi temas eden tengenin gittiği en uç noktaya konur. Eğer salınan tengeler ebenin tengesine temas etmezse tenge hapis olur. Bütün oyuncular ebenin tengesine temas ettiremezlerse ebe bütün hapis tengeleri kendi tengesini ilk yatırdığı yere oturarak yatmakta olan kendi tengesine ayakta yaylandırarak vurmaya çalışır. Bunun sonucunda;

    a-      Hiçbir tengeyi kendi tengesine vuramazsa çobanlığı (ebeliği) devam eder.

    b-     Eğer bir tengeyi vurabilirse o tengenin sahibi çoban olur.

    c-      Şayet birkaç kişinin tengesine  vurabilirse vurulan tengelerin sahipleri tengelerini ayakta yaylandırdıktan sonra en uzağa atabilmeye çalışırlar Tengesi geride kalan çoban (yeni ebe) olur.

    4-     Kuyucuk: (8-14 yaş grubu) iki kişiyle oynanır.Toprağa çorba kasesi büyüklüğünde karşılıklı üçer çukur (kuyu) kazılır.Her kuyunun içine karşılıklı altışar taş konur. (Bilye büyüklüğünde) Oyuna boşlayan kuyunun birinin içindeki taşları avucuna alır diğer kuyulara birer adet koyarak dağıtır. Elindeki son taş boş kuyuya isabet ederse ona simetrik olan rakibinin kuyusundaki taşları alır. Eğer son taşı içinde taş bulunan kuyuda  biterse oynama sırası rakibe geçer. Bu oyun karşılıklı bir tarafın taşları (kuyusundaki) bitinceye kadar devam eder. (Son 20yıldır ben bu oyunu ilçemizde oynayanı görmedim.

    5-     Pabuç Atmaca:

     

     HALK OYUNLARI

     

    1-     Eşek Taşı: (Önceden yetişkinler oynar imiş günümüzde oynanmıyor) Üçer kişilik ile grup ile oynanır. Karşılıklı (atış mesafesinde) bloke gibi dikdörtgensel özellik gösteren üçer taş dikilir. Her oyuncunun üç taş atma hakkı vardır. Attığı her bir taş ile rakip oyuncuların dikili olan taşını vurarak yıkmaya çalışır.Eğer vurur ve yıkar ise yıktığı her taş için bir taş daha fazla atma imkanına kavuşur. Oyunda atma sırası rakibe geçmeden karşı tarafın bütün taşları yıkılır ise taşları yıkılan grubun oyuncuları, taşları yıkan tarafın oyuncularını sırtlarına binerek iki taş arasındaki mesafeyi bir  kez dolandırırlar. (günümüzde yok)

    2-     Balık Battı: (Yetişkinler oynar 18-25 veya 30 yaş gibi) Teke yöresi ve Ege bölgesinin diğer illerinde de gördüm. Özellikle uzun kış gecelerindeki düğünlerde maşaladan sonra gecenin ilerleyen saatlerine kadar damat evinde oynanır. Oynanışı: 8-10 yetişkin yer sofrasına oturur gibi otururlar. Aralarına (ortaya) bir ebe alırlar. El, yüz silme havlusunun bir ucuna düğüm ederek top haline getirirler. Oyuncuların elleri daima arkada olur. Ortadaki ebenin gafletinden yararlanarak havlunun topuzlu kısmını ebenin sırtına vururlar ve hemen havluyu yine çemberin dışına oluşturan ellerde  elden ele dolandırırlar. Ebe havluyu herhangi bir oyuncunun elinde yakalayabilmek için çırpınır. Yakalayabildiği anda elinde havlu yakalanan ebe önceki ebe ise oyuncu olur ve oyun bu şekilde sürer gider.

    3-     Dona Gütme: (Yetişkinler uygular, oynar küçükler oyunun neticesine maruz kalır.Yıldırmaya bıktırmaya yönelik bir oyundur) Balık battı oyununda olduğu gibi yine düğünlerde un odun ve maşala akşamları damat evinde oynanır. Maksat oturulan odada genişliği sağlamak, kendilerine göre küçük olanları yıldırıp o odadan uzaklaşmalarını sağlamak. (Günümüzde ilçemizin Armutlu mahallesinde nadiren oynanır)

     

     

    AVCILIK

     

    İlçemizde avcılık coğrafi konumunun sunduğu imkanlardan dolayı su ürünleri avcılığı ve kara avcılığı diye iki grupta toplanır.l980 li l985 li yıllarına kadar avcılık oldukça amatör ve her önüne gelen tarafından yapılır iken son zamanlarda av hayvanlarının azalması denetimi ve denetimin sonucunda yasal olmayan avlanmalara yaptırımlar getirilmiştir.

    Biz burada avcılığın çeşitleri ve yapılışı üzerinde durmayacağız. Ancak günümüzde artık mazide kalmış fakat yaşatılmasını arzulamamıza rağmen bu arzumuzun ütopik bir beklenti olarak düşlerimizi süslemeden öte geçemeyeceğine inandığım bir geleneğin kayboluşunu aksatarak av bahsini bitireceğim.

    Eskiden av hayvanını bol olduğu zamanlarda herhangi bir mahallenin bu işe ilgilileri toplanır birlikte ava gidelermiş. Buna sürek avı yani safari denir. Bu tür avlarda oldukça bol miktarda av hayvanı avlandığı için av etinin hazırlanmasının saklanıp korunmasının meşakkati güç olduğundan ve dahi birazda manevi etik değerlerimizden dolayı bu etler köy odalarında (mahalle odalarında)*  topluca mahalle halkına ikram edilirmiş. Bu uygulamaya köy odasında etli aş denir. (Günümüzde bu uygulama yok)

     

     

    *Köy odası: Herhangi bir mahallenin veya sokağın o günün şartlarına göre zengini tarafından yaptırılan iki katlı (alt kat ahır) üst katta yabancı misafirlerin ağırlandığı bir oda ile mescit olarak kullanılan ikinci bir odadan müteşekkil bina (yapı).

     

     

     

    EL SANATLARI

     

    1-     Hasır: Göl kenarlarındaki ve/veya bataklıkta bulunan içi dolu olan kamıştan örülen yer sergisi. İyi yalıtkanlık özelliği gösterir. Eski ahşap evlerde kilimlerin altına soğuğu önlemek için serilirdi. Ayrıca çoban evi (alacık) yapımında kullanılırdı. En son takriben 8-10 sene evvel Söğüt kasabası tarafında dokunduğunu (örüldüğünü) gördüm.

    2-     Kalaycılık: Bakır su ve yemek kaplarının iç yüzeylerinin ne şatır ile kaplanması sanatıdır. Kaplamaktan maksat bakırın yemek ve içecek ile temasını kesmek ve dolayısıyla yiyecek ve içeceğin bozulmasın önlemektir.

    Mutfak malzemelerindeki gelişme, pişirme ve saklama kaplarındaki modernizasyon bu sanatı da öldürmüştür.

    Günümüzde bu işle iştigal eden tek tanıdığım ilçemiz Yeni Cami mahallesindeki Osman Gürler’ dir.

    3-     Semer ve Eyercilik: Yük hayvanlarının gücünden yaygın olarak yararlanıldığı dönemlerde revaçta bir zanaat dalıydı. Yükün hayvana tutturulmasına  yardımcı binek olarak kullanıldığında rahat etmeye yönelik oturaktır.

    En iç tarafı keçe, orta kısmı hasır kamışı (dolgu malzemesi) ve en dışı ise deriden oluşur.İlemezde semercilik sıfırdan yapma değil de genelde var olanı tamire yöneliktir. Ancak günümüzde buda yok denecek kadar azdır.

     

     

    YÖRESEL DEYİM VE KELİMELER

     

    - Şippek          : Yazlık sandalet tipi üstü çıttaklı çocuk ayakkabısı

    -Kıymık           : Çok küçük odun parçası. (Özellikle çıra için kullanılır)

    -Pontür            : Pantolon

    -Kumpir           : Patates

    -Kupa              : 1- (ihtiyarlar kullanıyor) Çay bardağı

                              2- Av köpeğinin küçüğü

    -Susak            : Ağaçtan oyma kulplu su tası

    -Hıyya             : Evet

    -Cımıcık           : Birazcık

    -Hadi gari        : Haydi hareketlen (yola çıkalım)

    -Cıngırak         : Tahre velinin ilkeli. (Ardıç ağacından yapılır)

    -Damızlık         : Yoğurt yapmak için süte kullanılın az miktardaki yoğurt.

    -Ufra               : Hamurun  senit ve oklavaya yapışmaması için ekilen az miktardaki un.

    -Ganamaz        : Özellikle inek sağmada kullanılan, yandan kulplu derin bakır kap.

    -Dığan                         : Ateşe konabilen (odun ateşi) yağ ve balık kızartmakta kullanılan yayvan bakırdan pişirme kabı.

    -Haranı            : Odun ateşine konabilen yine bakırdan derin (kazandan küçük) tencere.

    -Irbık               : Bakırdan su ısıtılan kulplu abdest kabı

    -Honu              : Banyo ve tuvalette kullanılan su kabı

    -Bılla                : Kız kardeşin büyüğü (abla)

    -Efe                 : Erkek kardeşin büyüğü (Benim efem: Benim abem)

    -İlenger            : Bakırdan yayvan yemek kabı, geniş

    -Uruba             : Ceket

    * Ağzını tuzlamak                     : Terbiye etmek

    *Yorgunu yokuşa sürmek        : Yersiz ve zamansız sorularıyla karşısındakini sıkmak.

    -Yokuş                        : Yamaç, eğimli arazi

    -Tengerek        : İp bükülen kirmen

    -Eğirmek          : Koyun yününü veya keçi kılını ip haline getirmek

    -Seyirtmek       : Koşmak, zapıramak: (aynı) Koşmak

    -Yelmek          : Gençlerin hızlı vakitlerinde etrafında olup bitenlere bakmaksızın başının dikine gitmek

    -Yalık              : Cepte taşınılabilen mendil

    -Yüklük(musandıra)     : yorgan, yastık gibi örtüleri ve bakliyat türü kuru gıdaların saklandığı yer

    -İdare              : Lamba

    *semer acını (ağacını) kırmak : Anlatılan bir konuyu en son ve zordan anlamak

    -Zorla              : Zoraki

    -Boduç (desdi): Topraktan yapılan iki ağızlı su kabı

    -Loklok           : Yine topraktan yapılan desdiye göre biraz aha büyük tek ağızlı kulplu su kabı

    -Desde            : Bıçılan ekinin küçük kümeleri

    -Gavata           : Beyaz eşyaların veya bisküvi çay gibi gıda maddelerinin içine konulduğu karton koli

    -Sındı               : Makas

    -Kırklık            : Koyun ve keçilerin yününü kırktıkları makas

    *İğneden ipliğe geçmek : Zayıflamak, erimek

    -Dakım            : Sigara ağızlığı

    -Silbinç            : Beşiğe çocuğun dışkısı ile batırmaması için konulan toprak derin kase

    -Bağırdak       : Üstünü batırmaması için çocuğa takılan önlük.

    -Zıbın               : Üç etek türü kadın elbisesi

    -Siin                 : Kadın elbiselerinin kenarlarından sarkan örülü ip

    -Hıltar              : Çoban köpeklerinin boynuna takılan başka köpeklerle boğuşma esnasında güç kazandıran uçları sivri demirden oluşan tasma.

    *Hıltar takınmak: (insanlar için) Yanına yaklaşılamayan, ne söylesen kabul etmeyip, saldırgan tavır sergileyen

    *Leblebi kavururken tırnağı mı yandı?: Emek mi verdi? Nasıl olsa emeksiz kazandı

    *Taş at kolun açılsın : Hayır. Benden fayda bekleme. Sende öyle yap, seninde olsun.

    -Mertek           : Özellikle çam ağacının genç olanından kesilmiş uzun atkı ağacı

    -Söğen             : Koyun, keçi ağılı yaparken yere dikilen kürek kulpundan biraz kalın ardıç dikmesi

    *Sarımsağı nerde yediysen ağzını orada kokut : Bana dert yanma, bu pisliğe nerede bulaştıysan git yine orada temizle

    *Kelle yiyeceksen sarımsağı ekşisi hesap edilmez: arzu ettiğin şeye ulaşmak istiyorsan giderlerine katlanacaksın

    -Kirkit             : El tezgahında halı kilim dokurken kullanılan demirden sıkıştırma tarağı

    -Yaba              : Harmanda saman ile taneyi ayırmada kullanılan her tarafı ağaçtan olan kürek

    -Yabaltı           : Saman yüklemekte kullanılan altı parmaklı ağaç dirgen

    -döndürgeç      : Sacın üzerindeki ekmeği çevirmeye yarayan yassı tahta parçası

    -Gırzet             : İlkokul öğrencilerinin okul forması

    -Peke              : Çalı çırpıdan çevrilen bahçe çiti.

    -Cizeme           : Düzgün ağaçlarla çevrilen bahçe çiti.

    -Yamalıkm       : Elbisenin eskiyen yerine konulan (eklenen) sağlam parça

    -İspirte             : Kibrit

    -Gırgı               : Yufka ekmeği yapmada kullanılan ince dal odunu

    -Velesbit          : Bisiklet

    -Dastar                        : Beyaz ince kadın eşarbı

    -Tokuç            : Çamaşır yıkama tokmağı

    -Görek            : Kilit (kapı kilidi)

    *Ekmek elden su gölden : Herşey bedava

    *Değirmenlik olmak: Kurumak

    -Gönek            : Beyaz kaputtan el dikişi ile dikilen  iç giysisi (Atlet yerine)

    Araştırma: Afer Hasçağatay

    Mimar Sinan İlköğretim Okulu Sınıf Öğretmeni

    /Yalnızçam

    Haziran 6, 2007

    KÜLTÜR

    Bir halkın yaşam tarzı olarak tanımlayabileceğimiz kültür, aynı kökene sahip bir toplum içinde de yöreden yöreye bazı farklılıklar gösterebilmektedir. Çünkü kültür uzun bir geçmişin birikimi, olup içinde bulunulan coğrafyadan, iklimden ve diğer toplumlarla olan ilişkilerden etkilenmektedir.

    Kafkaslar ve orta Asya ile Anadolu arasında bir köprü olan Ardahan da kendine özgü kültürel özelliklere sahiptir. Ağır iklim koşulları yöre ekonomisini hayvancılığa yönlendirirken halk arasında yardımlaşma ve işbirliğinin gelişmesini sağlamıştır. Stratejik önemi nedeniyle savaşlara sahne olması ve işgaller altında kalması sözlü edebiyatın gelişmesine neden olmuştur. Yöre ekonomisinin hayvancılığa dayanması ve küçükbaş hayvancılığın yaygın olması halı; kilim ve keçe gibi el sanatlarının gelişmesini sağlamıştır.

    GELENEK VE GÖRENEKLER :

    EVLENME :

    Kız Saraflama (Zarraflama) : Evlilik çağına gelen erkek çocuğun ailesi, çocuklarına ve ailelerine uygun bir gelin bulma arayışına girerler. Gelin adayı genellikle, evlilik çağına gelen evladın beğendiği, ailenin uygun bulduğu veya yakın çevreden tanıdıkların tavsiye ettikleri bir kız olur. Uygun aday bulunduğunda erkek tarafından kadınlar bir bahane bularak kız evine gider, kızın kendi aileleri için münasip olup olmadığını araştırırlar. Bunun içinde çeşitli oyunlar denerler. Kızın gözlerinin sağlamlığını öğrenmek için iğneye iplik taktırırlar; uzaktan konuşmaya çalışarak kulaklarının iyi işitip işitmediğini, evin temizliğine bakarak kızın çalışkan olup olmadığını öğrenirler. yemeklerine bakarak maharetli olup olmadığını anlarlar.

    Kız İsteme : Uygun gelin adayı bulunduğunda kız tarafına haber gönderilerek kız istemeye gidilir. Erkek tarafı münasip bir dille ziyaretin amacını dile getirir. Bunun üzerine kız tarafı düşünmek için süre ister. Bu süre içerisinde yakınlarının düşüncelerini alır ve erkek tarafı hakkında gerekli araştırmaları yapar. Eğer yapılan araştırmalar müspet olursa erkek tarafına haber gönderilerek yeniden davet edilir.

    Beh Takma :Bu davet üzerine erkek tarafından kız istemeye giden kişiler, tekrar kız evine giderler. Erkek tarafı kız evine giderken yanlarında “beh” denilen ve manevi değeri olan eşyalardan oluşan bir hediye paketi götürür. Kız tarafı da aynı şekilde kendi “beh” ini hazırlar. Kız tarafı gerekli ikramları yapar ve sonunda karşılıklı olarak “beh”ler verilerek şerbet içilir.

    Söz Kesme : Söz kesme olayı genelde “beh takma” işinden 3-4 hafta sonra olur. Söz kesme işinde nişan tarihi, çeyiz miktarı başlık parası, şişlik ve diğer eşyalar konuşulur, düğüne ne kadar atlı getirileceği karara bağlanır. Bu iş her iki tarafın vekil ettiği kişilere tarafından karara bağlanır.

    Nişan : Erkek tarafı söz kesme sırasında belirlenen tarihte, kararlaştırılan nişan hediyelerini alarak kız evine gider.Nişan veya düğün için erkek tarafından kız tarafına gidenlere “atlı” denir. Bu isim, bu kişilerin kız evine atla gitmelerinden kaynaklanır.

    Nişan için erkek tarafı genellikle altın, bilezik, yüzük gibi ziynet eşyaları ile elbiselik ve ayakkabı gibi giyecekler götürür. Kız tarafı da kızın kendi el emeği olan çorap, atkı, kazak, başlık gibi eşyalardan misafirlere hediye eder. Ayrıca bu hediyelerden damat adayına da gönderilir. Nişan sırasında gelin misafirlere nişan şerbeti ikram eder, atlılar da karşılığında “şerbet parası” olarak bir miktar para verirler

    Başlık-Şişlik: Geleneksel düğünlerde erkek tarafından kız tarafına ödenen ‘başlık’ geleneği, günümüzde artık sürdürülmemektedir. Başlıkla birlikte erkek tarafı, düğün hazırlıkları için kız tarafına “etlik ve şişlik” olarak koyun, sığır ve yemeklik eşyalar verir.

    DÜĞÜN ( TOY ) :

    Atlı Yığma : Düğün hazırlıkları tamamlanıp düğün günü geldiğinde davet edilen atlılar erkek evinde toplanırlar. Yaşlılar aşıkların bulunduğu odaya, gençler ise davul-zurnanın çalındığı yere götürülür. Atlılar düğün evinin uzağında karşılanır, atlı havası ile düğün evine getirilir, düğün evindeki eğlenceden sonra akşam vakti gelince de komşular tarafından gece yatısına götürülür.

    Hazırlıklar tamamlandıktan sonra kız evine doğru yola çıkılır. Kız evine yaklaşıldığında o yörenin delikanlılarınca gelenler karşılanır.

    Kına Gecesi :Kına gecesi, gelinin baba evinde geçireceği son gece olup, bu gecede gelinin eline kına yakılır. Kına yakılmadan önce gelen misafirlere çerez, şeker, helva gibi ikramlarda bulunulur. Sonra gelin; kına yakılacak odaya tabaklar içinde yanan mumlar taşıyan genç kızların eşliğinde gelir ve orta yerde bir sandalyeye oturtulur. Gelinin kınası başı bozulmamış ( dul olmayan ) bir kadın tarafından hazırlanır. Genç kızlar ve kadınlar ayrılık, hasret kokan mani ve türküler söylerler. Odadakiler mani ve türkülerini söylerken gelinin kınası yakılır ve yine başı bozulmamış bir kadın tarafından sarılarak bağlanır.

    Nikah töreni bittikten sonra çeyiz yayma işlemine geçilir. Çeyiz sandıkları ve bohçaları odanın orta yerine konulur. Erkek ve kız tarafının çeyizleri ayrı ayrı yazılarak değerleri belirlenir. Bu liste iki nüsha olarak hazırlanır. İmam, muhtar ve iki şahit tarafından imzalanarak biri erkek tarafına diğeri kız tarafına verilir.

    Gelin Götürme :Kız evinden oğlan evine hareket günü geldiğinde, sabah erkenden araçlar hazırlanır. Araç olarak kışın at kızakları(zanka) yazın ise atlı arabalar hazırlanır.

    Gelin evden çıkarken “ gelin ağlatma “ havaları çalınır. Kızın annesi hem ağlar hem de kızına öğütler verir. Kızın erkek kardeşi ise gelinin beline gümüş kemer bağlar. Kemeri bağlayana toy babası veya sağdıç tarafından bahşiş verilir. Gelinin yüzü al renkli ipek bir duvak ile örtülür ve gelin, iki yengesi tarafından itina ile getirilerek gelin arabasına bindirilir. Dualar ile yola çıkarılarak oğlan evine getirilir.

    Gelin Karşılama : Gelin alayı düğün evine geldiğinde gelinin ayağını basması için bir bakır kazan ters çevrilir ve üzerine tahta kaşık veya çay bardağı konulur. Gelin inerken buna basar ve kırmaya çalışır. Kıramaması uğursuzluk sayılır.

    Gelin iki yenge tarafından arabadan indirilirken damat ve sağdıç, daha önce hazırladıkları bozuk para ve çerezleri onların çevresine atarlar. Bu arada gelin inerken kaynana da gelinin önünde oynar. Gelin eve geldikten sonra çalgılar çalınır, oyunlar oynır. Gece damadın arkadaşları ve gelen atlılar sağdıcın evinde toplanır, güvey tıraşı yapılır. Bu eğlenceler gece yarısına kadar sürer.

    Duvak Açma : Ertesi gün kuşluk vaktinde duvak açma töreni yapılır. Gelin düğün yerinde ortada bir sandalyeye oturtulur. Başında duvağı bulunur. Çalgılar çalar, oğlan sağdıcı “beşaçılan”, “karabağ” ve “ hançerbarı” oyunlarından birini gelinin etrafında dönerek oynar. Bir yandan da elindeki hançer ile gelinin duvağını yavaş yavaş açar.

    Gelinin Takdimi ve Yüz Görümlüğü : Duvak açma töreni bitip herkes dağıldıktan sonra ev halkı toplanır. Kız yengesini temsilen bu işi yapacak kadınlardan biri orta yere gelir, elini havaya kaldırarak çalgıcıları susturur. Ya sözle ya da türkü makamı ile şöyle der: Gelin diyer yoktur atam

    Koyunum yok koça katam.

    Bu söz üzerine kayınpeder öne çıkarak :

    Men kaynatan senin atan,

    Gelin hoş geldin hoş geldin,

    Yavrum hoş geldin hoş geldin,Bize hoş geldin hoş geldin,

    Dedikten sonra “Benim tarafımdan gelin kızıma on tane kuzulu koyun, nesilden nesile onun olsun” diyerek gelinin yüz görümlülüğünü verir.

    Bu olay sırayla kaynana, kayınbirader ve görümce için de yapılır. Yüz görümlülükleri verilerek yenge ve sağdıçlar da alınarak bar tutulur ve düğün sona erer.

    Sini Kaldırma :Ardahan’da yerli köylerinde yapılan geleneksel düğünlerdeki adetlerden biri de “Sini Kaldırma”dır. Kız tarafında yapılan eğlencelerden biridir. Kız babası köy halkına ve erkek tarafından gelen misafirlere ziyafet vermek için hazırlıklar yaparken, gelin de kız sağdıcının evinde hazırlanır. Bu arada gelin ve damadın akrabaları, köy halkı ve çalgıcılar kız sağdıcının evinin önünde toplanırlar.

    Kızın giysilerinden yedi adet alınarak yedi bakır siniye konur ve üzeri renkli ipekten örtülerle örtülür. Yedi sini yedi delikanlıya verilir. Önde davul zurna, onun arkasında kız sağdıcı-gelin-oğlan yengesi bulunur. onların arkasında da sırayla sinileri taşıyan gençler, korumalar ve köy halkı olmak üzere bir konvoy oluşturulur. Oğlanın yengesinin, gelin ve kız sağdıcının başları kapalı olur. Ziyafetin verileceği yere doğru yola çıkılır. Yol boyunca çeşitli oyunlar oynanır, havaya fişekler atılarak ziyafet yerine gelinir. Bu olaya “Sini Kaldırma” denir.

    Şah Bezeme : Sini kaldırma olayına benzer bir gelenek de Terekeme (Karapapak) köylerinde düğünlerde yapılan “Şah Bezeme” geleneğidir. Bu geleneğin uygulandığı köylerde “Şah” denilen 70 cm uzunluğunda, yanlarına ağaç görünümü vermek için 7 veya 9 dal çakılan ağaçtan yapılma bir araç bulunur ve en son düğün kimin evinde yapılmışsa bir sonraki düğüne kadar orada saklanır.

    Şah, düğünlerde meyve ve şekerlerle belli bir usule göre süslenir. Oğlan şahı ve kız şahı olmak üzere iki şah bezenir. Oğlan şahının masraflarını damadın sağdıcı, kız şahının masraflarını ise kız sağdıcı karşılar.

    Şah bezeme işini, bölgede bu konuda uzman olan bir kişi yapar. Bunun karşılığında da kendisine münasip hediyeler ödenir. Şah bezenirken Türkler için önemli kabul edilen 3-7-9 ve 40 sayılarına dikkat edilir, Şah’ın dallarına 7,9 veya 40 çeşit meyve, şeker vs asılır.

    Kız şahı sade olmasına rağmen erkek şahı oldukça ihtişamlı ve görkemlidir. Kız şahı, kına gecesinin ertesinde kız sağdıcının evinden, sağdıcın erkek kardeşi ve yakınları tarafından çalgılar ve pehlivanlar eşliğinde alınarak oğlan sağdıcının bulunduğu kız evine getirilir. Kız şahını teslim alan oğlan sağdıcı, kız sağdıcına “Hilat“ denen münasip bir hediye verir. Sonra da şah üzerindeki meyve ve şekerlerin bir bölümünü orada bulunanlara ikram ederken bir bölümünü de damat için ayırır.

    Oğlan şahı ise daha şatafatlı bir törenle getirilir. Gelinin oğlan evine inmesinden sonra damat, sağdıç ve arkadaşları sağdıcın evine gider, orada eğlenirler. Düğün akşamı toy babası gelir ve bağırarak şah alayının kurulmasını ister. Bunun üzerine meşaleciler gündüzden hazırlanan meşaleleri yakarak yolun sağında ve solunda sıralanırlar. Yolun ortasında; önde davul-zurna, bunların arkasında şah ve şah bekçileri, damat ve sağdıç, korumalar olmak üzere şah alayı oluşturulur. Damat ve sağdıcın ağzı mendil ile kapatılır. Konvoyun arkasına orada hazır bulunan köy halkı geçer, damadın evine kadar oyun ve türküler eşliğinde gelinir.

    TARLA SÜRME (KOTAN VE MOĞDAMLIK) :

    Ekonomisi tamamen tarım ve hayvancılığa dayanan yöremizde tarımsal faaliyetlerin de kendine has özellikleri ve güzellikleri vardır. Teknolojik gelişmelerin henüz yöreye gelmediği dönemlerde, işler tamamen insan ve hayvan gücü ile yapıldığı için oldukça zor olur ve uzun zaman alırdı. Bu zorlukları aşmak için insanlar; kendi aralarında yardımlaşırlar, işleri eğlenceli hale getirmek için de mani ve türküler söyler, birbirlerine şakalar yaparlardı.Bu geleneklerimizden biri de kotan sürme ve moğdamlık geleneğidir. Yörede daha önce pullukla sürülen tarlalar daha sonra Rus köylülerinin yöreye getirdiği “kotan” ile yapılmaya başlanmıştır. Kotan toprağı çok derin ve geniş işlediğinden duruma göre kotana 8 ile 12 çift öküz koşulması gerekmektedir. Bu kadar öküz her ailede bulunmadığından birkaç aile birleşerek tarlalarını ortak sürerler. Yörede bu duruma “moğdamlık “ denilir. Kotan “ karakotan “ ve “ demirkotan “ olmak üzere iki çeşittir. Karakotana 10-12 çift öküz veya manda koşulur, demir kotana ise 8 çift öküz veya manda koşulur. Kotanlar iki bölümden oluşur: Toprağı süren kısma kotan, önündeki tekerlekli kısma ise horazan denir.

    Kotan sürme gündönümünden sonra ( 22 Haziran ) başlar ve ot biçimine kadar sürer ( Ağustos ayına kadar ). Halk takviminde de bu döneme kotan ayı denir.

    Kotan sürümü zor ve külfetli olduğundan birden fazla kişinin çalışması ile yapılır. Kotanda çalışan kişiler macgal, hodağ ve öküzcü olmak üzere üç gruba ayrılır. Macgal kotanın yetkili kişisidir. Kotanı sapından tutarak yönetir. Kotanın sapına “ mac “ denir ve “macgal“ ismi de buradan gelir. Hodağ ise kotanda öküzleri süren çocuklara denilir ve sayıları, koşulan hayvan sayısına göre değişir. Görevleri öküzleri boyunduruğa koşmak, sürmek ve boyunduruktan açmaktır. Her hodağ iki çift öküzden sorumludur. Hodakların en kıdemlisine ise “Harazan Hodağı“ denir. Öküzcüler ise öküzlerin bakımından, otlatılmasından ve kotanın bekçiliğinden sorumludurlar. Öküzcü, gece öküzcüsü ve gündüz öküzcüsü olmak üzere ikiye ayrılır.Halk takvimine göre kotan ayının gelmesi ile birlikte herk etmek üzere kotana çıkılır. Kotana çıkma günü perşembe ve cuma olarak seçilir. Bu günün sabahında kotana gidecek öküz ve manda (camuşlar) gündüz öküzcüsüne teslim edilir. Kotan sürmede gereken malzemeler arabaya yüklenir. Hep bir

    likte tarlaya gidilir. Genelde İlk olarak kotan sahibinin tarlasına gidilir. Kotan sürmeye “kuş ötümü” ile başlanır. Kuş ötümü imsaktan yarım saat önceye denk gelir ve bu da gece iki buçuk üç civarıdır. Kotan sürme işi günde 16 ile 18 saat sürer ve akşam güneşi ile sona erer. Aralarında moğdamlık kuran kişiler gün hesabı üzerinden anlaşırlar.

    Kotan sürümünde tarla sahibi kim ise yemeği de o getirir. Kotan sürme işini daha eğlenceli kılmak ve uyku gelmesini önlemek için değişik şakalar yapılır, mani ve türküler söylenir.

    Kotan sürerken söylenen şiirlere ise “horavel” denir. Horeveller macgalın “hey hey hey “ demesi ile başlar ve kıtanın sonunda hep birlikte “hoo hoo hoo “ denir. Horeveller bazen “güzelleme” bazen “atışma ve sataşma “şeklinde olur. Bazen de neşe verici, uyku dağıtıcı özellikte olur.

    Kotan sürme işinin tamamlanıp bitirilmesine “Kotan Açma” denir. İşler tamamlanınca o gece tarlada yatılır. Sabah olunca kotan çalışanları çevreden çiçek, kımı ve yemlik gibi yenilen bitkilerden toplarlar. Eşyalar toplanır ve arabaya yüklenir. Öküzler kotana koşuldukları sıraya göre koşulurlar. Macgal arabanın en iyi ve en rahat yerine oturur. Öküzlerin boyundurukları çiçeklerle süslenir ve türküler söylenerek eve doğru yola çıkılır. Kotan sahibinin evine gelinir, yemek yenilir. Macgal, çocukların gözlerinden öperek gönüllerini alır. Herkes malzemesini alarak evlerine döner.

    SAYILI GÜNLER :

    Halk arasında, yıl içerisinde dönüm noktası olarak kabul edilen bazı sayılı günler vardır. Bu günler ya uzun yıllar gözlemlenen hava olayları ya da bu dönemlerde önemli bir olayın yaşanması sonucunda ortaya çıkmıştır. Halk arasında sayılı günler şunlardır:

    Gün Dönümü: Gün dönümü kiraz ayının 9. günüdür (22 Haziran). Bu tarihten sonra hava iyice ısınır. Bu nedenle sebze ekimi bu tarihten sonra yapılır.

    Eyyam-Bahur: Halk takvimine göre kotan ayının 18. günü başlayan (Ağustosun ilk haftası) haftada bunaltıcı sıcaklar yaşanır. Bu günlerde çobanlar sürülerini gölgelik yerlerde tutmaya çalışır.

    Erbain: Kasım mevsiminin ilk 44 gününde havalar pek sert olmaz ve bu döneme “pastırma yazı” denir. Bu tarihten sonra başlayan ve 40 gün süren kuru ayaz ve şiddetli soğukların yaşandığı “Erbain” dönemi (Kara kışın 9. günü) başlar. Ölümlerin en çok bu dönemde yaşandığına inanılır.

    Hamsin: Erbainden sonra gelen 50 günlük dönemdir. Havalar bu dönemde oldukça değişkendir. Halk arasında “Hamsin, kâh üşü,kah ısın.” sözü buradan doğmuştur. Halk takvimine göre zemheri ayının 18’ inde (31 Ocak) başlar, döl dökümünün başında (21 Mart) sona erer.

    Hıdrellez Tipisi: Halk takvimine göre zemheri ayının 27’sinde (10 Şubat) başlayan ve yaklaşık 1 hafta süren tipilere “Hıdrellez Tipisi” denir.

    Cemreler: ilkbaharda yaşanan; havada, suda ve toprakta meydana geldiğine inanılan sıcaklık yükselmelerine denir. Birinci cemre gücük ayının 13’ünde (20 Şubat) havaya düşer. Havada bir hafta kaldıktan sonra gece yarısı suya düşer. Suda bir hafta kaldıktan sonra toprağa düşer ve bu tarihten sonra havalar ısınır.

    Berd’ül Acüz- Kocakarı Soğukları- Nenenin Gıdikleri- Harç-Borç: Bu dönem gücükün son dört günü ile döldökümünün (mart) ilk üç gününü kapsar. Normalde havaların ısınmaya başlamasına rağmen bu haftada hava çok soğuk olur. Bunun da bir hikayesi vardır:

    ”Çok eski tarihlerde, bir köyde oğlakları (Gıdik) çok sevdiği için koyun yerine keçi besleyen bir nine yaşarmış. Her yaz yaylaya çıkan nine, bir sene zamanı gelmediği halde havaların ısınmasına aldanarak gücük ayının sonunda yaylaya çıkar. Bir iki gün yaylada kalır ve havaların sıcak olması hoşuna gider. Bunun üzerine kış ayı ile alay eder ve kış ayı 4 gün 4 gece kar yağdırıp tipi estirir (gücükün son dört günü). Ancak nine ve oğlakları (Gıdik) ölmeyince kış, döl dökümü ayından (mart) üç gün borç alır, 7 gün 7 gece fırtına estirir, nine ve gıdikleri ölür.

    Mart’ın Dokuzu- Leylek Fırtınası: Halk takvimine göre döl dökümü (mart) ayının sekizini dokuzuna bağlayan gece Hacı Leylek gelir. Gelirken de beraberinde kar ve tipi getirir. Bir gün önce iyi olan havalar o gün soğuk olur.

    Abril’in Beşi : Yağmur ayının beşi (18 Nisan) hava çok soğur. Bu gece genç hayvanlar hariç, bütün hayvanlar ahırlarda beslenir. Zira bu soğukta kıştan yeni çıkan ve bünyeleri zayıf olan hayvanların dayanamayacağına inanılır. Bu günün diğer bir ismi de Camuş (Manda Kıran) dır.

    Sitte-İ Sevr: Yağmur ayının 9’unda (21 Nisan) başlayan ve 6 gün süren soğuk ve fırtınalı günlere denir. Bu günlerle ilgili olarak “Sitte-i Sevür, kapıyı çevür.” diye bir cümle bulunmaktadır.

    YAĞMUR YAĞDIRMA GELENEKLERİ:

    Ekonomisi tamamen tarım ve hayvancılığa dayanan yörede, hava koşulları büyük önem taşımaktadır. İlkbahar ve yaz aylarında havaların yağışlı olması tarımsal üretimde verimi arttırırken hayvan hastalıklarının azalmasına ve hayvansal ürünlerin artmasına neden olur. Bu yüzden kurak geçen dönemlerde insanlar yağmur yağması için çeşitli çarelere başvurmuştur. Bunların arasında; yağmur duasına çıkma, garip mezarından bir taş alarak suya bırakma, godi godi gezdirme, siyah bir eşek bularak suda yıkamayı sayabiliriz.

    Yağmur Duası : Yağmur yağmadığı zaman insanlar perşembe veya cuma günleri yağmur duasına çıkarlar. Yağmur duası için şehitlik, türbe veya o yörede kutsal olduğuna inanılan yerlere gidilir. Yağmur duasına gitmeden bir gün önce koyunlar ve inekler yavrularından ayrılır. Herkesten ekonomik durumuna göre yiyecek malzemesi alınır ve bunlar duanın yapılacağı gün kadınlar tarafından dua yerinde pişirilerek yemekler hazırlanır. Dua perşembe günü yapılacaksa öğle namazından sonra, cuma günü yapılacaksa cuma namazından sonra camiden çıkan cemaatle birlikte dua yerine gidilir. Dua okunur ve çobanlar tarafından getirilen hayvanlar yavruları ile buluşturulur. Sofralar kurulur, yemekler yenir, sahipsiz kedi ve köpeklerin payları ayrılır. Kuraklığın durumuna göre bu olay birkaç defa tekrar edilir.

    Godi Godi Gezme : Yağmurun yağması için başvurulan çarelerden biri de “Godi Godi Gezme”dir. Bu olay kuraklığın durumuna göre çocuklar veya büyükler tarafından yapılmaktadır. Süpürge veya kepçeden bir bebek yapılır, kapı kapı dolaşılarak yiyecek toplanır. Toplanan yiyecekler pişirilip bir kısmı fakirlere dağıtılır, bir kısmı da hep birlikte yenir ve dualar edilir.

    süslenen bebek süpürgeden yapılırsa buna “Süpürge Gelini” denir. Kepçeden yapılırsa “Çömçe Gelin” veya “Kepçe Gelin” denir.

    Hazırlıklar tamamlandıktan sonra kafile başkanı, taşıyıcılar, arap ve diğer görevlilerden oluşan kafile “Godi Godi” gezmeye başlar. Önder kafilenin başkanıdır ve idare onun elindedir. Toplanan yiyecekleri muhafaza eder, pişirilmelerini sağlar. ”Çömçe Gelin” yapılmışsa tek başına taşır. Taşıyıcılar; ellerinde taşıdıkları kaplara topladıkları yiyecekleri koyar ve dolaşırlar.

    Arap; kafilenin en ilgi çekici üyesidir. Arap rolünü alan kişi elini yüzünü kömür ile karalar, üzerine uzun bir entari giyerek Araplara benzer. Bunların dışında Süpürge Gelin’i taşımak için görevliler bulunur. Kafile önde, taşıyıcılar arkada yola çıkılır. Dolaşmaya en mert evden başlanır ve sırasıyla tüm köy dolaşılır. Kafile bir kapıya geldiğinde kapı çalınarak, hep bir ağızdan tekerleme söylenir:

     GİYİM KUŞAM :

    Bir bölgedeki halkın giyimi; bölgedeki iklimden, coğrafi yapısından ve halkın geçmişinden getirdiği alışkanlıklardan etkilenir. Bölgemizde de giyim ve kuşam bu etkenler sebebiyle ilçeden ilçeye değişiklikler gösterebilmektedir. 1930-1940’lı yıllara kadar yörede insanların giyiminden hangi ilçeli olduğu anlaşılırken, günümüzde artık geleneksel giysiler günlük yaşamda kullanılmamaktadır.

    Erkek Giyimi : Yaşlı erkekler; başlarına sarık, fes, koyun veya kuzu derisinden yapılmış yuvarlak “papak”, keçeden yapılma “börk”, kış aylarında da yünden yapılmış atkılı uçları olan “kabalak” kullanırlardı. Sarık, fes ve külahın üzerine duruma göre puşu veya çit örterlerdi.

    Sırtlarına yumuşak dokumadan iç gömlek, onun üzerine çok düğmeli ve dik yakalı üst gömlek ve soldan sağa doğru çapraz kavuşan yelek, yeleğin üzerine “gazeki” adı verilen cepken, diz kapaklarına kadar uzanan yumuşak kumaştan yapılma “arkalık “ onun üzerine de paltoya benzer “çuha” veya “yamçı” giyerlerdi.

    Bacaklarına yukarıdan uçkurlu, paçaları ilik düğmeli uzun iç donu, pantolon yerine belden iple bağlamalı “yığma şalvar” veya yünden yapılma, belden uçkurlu, paçaları işlemeli “Osmanlı şalvarı” giyerlerdi. Bellerinde kuşak, palaska veya işlemeli kemer takarlardı.

    Ayaklarında “dizleme çorap”, yemeni, çarık, çapula, yumuşak çizme bulunurdu. Yerli gençlerinin giyimleri de aynı olurdu. Gençlerde ise giyim genelde aynı olup daha süslü ve canlı renkler tercih edilirdi.

    Kadın Giyimi : Yörede kadın giyimi erkeklere nazaran daha renkli, süslü ve çeşitlidir. Kadın giyiminin belirleyici özellikleri arasında da etnik köken, yaş ve evlilik durumu bulunur.

    Yaşlı kadınlar başlarına fes, takke ve külah takar, üzerine beyaz leçek onun üzerine de kalın tavşal takar, tavşalın üstünden alınlarına renkli valalardan “ çatma “ sıkarlardı.

    Gelinler ve genç kadınlarda ise yaşlılardan farklı olarak başlarına “dinge“ denilen üzeri kumaşla kaplı fes olur veya “kofik” denen ağaç çember konulur, üzerine kırmızı fes veya çuha çekilirdi. Dinge ve kofik ailenin mali durumuna göre süslenir, iki tarafından uzanan ve çenenin altından boğazı tutan “buhağılık“ bulunurdu. Üstlerine de alın kısmına iki adet çatma veya “çargat” denen ince bir örtü sıkılırdı.

    Sırtlarına beyaz renkli boylama “iç köynek”, onun üzerine dizlerin altına kadar inen birden fazla boylama “kaftan”, “astarlı yelek” veya “gurduşka” denen kollu yelek giyerlerdi. Bazen de “zıbın” denilen üç etekli bir elbise bulunurdu. Eteklerinin üzerine peştamal takılır, kollara da kirden korunmak ve elbiseyi yıpratmamak için lastikli “kolçak” bulunurdu. Göğüste ise üst tarafı boyna geçirilen alt tarafı bir uçkurla bele bağlanan “döşlük” yer alırdı. Bellerine yünden örme kuşak, bacaklarına ise belden uçkurlu, bilek kısımları ilik düğmeli “tuman” denilen bir çeşit şalvar ve çift katlı diz donu yer alırdı.

    Ayaklarda ise duruma göre kısa yün çorap, nakışlı boğazlı çorap, çarık, kaloş, mes, lastik, çapula veya kundura bulunurdu.

    HALK MUTFAĞI :

    Yörede ekonomik hayatın can damarı olan tarım ve hayvancılık, halkın beslenme alışkanlıklarına da yön vermiştir. Arpa ve buğdaya dayalı tarımsal üretim hamur işi yiyeceklerin; hayvancılık ise süt ve süt mamullerinin sofralarımızda bolca yer almasını sağlamıştır. Sebze olarak patates ve fasulye daha fazla tüketilmektedir. Özellikle halk arasında “kartol” veya “kartopu” olarak adlandırılan patates, işgal döneminde yabancılar tarafından yöreye getirilmiş ve sofralarımızın vazgeçilmezleri arasına girmiştir.

    İlimizin bir hayvancılık merkezi olmasına rağmen et tüketimi fazla değildir. Özelikle sığır eti tüketimi azdır. Ancak kaz, tavuk, hindi ve ördek gibi kümes hayvanları fazlaca beslenmekte ve etinden faydalanılmaktadır. Özelikle kaz etinin yörede ayrı bir yeri vardır.

    Yörenin geleneksel yemek anlayışında, kahvaltılarında yağlı yiyecekler yer alır. Bunun sebebi insanların daha iyi çalışmasını sağlamaktadır. Kahvaltılarda çok yemek yenmesi makbuldür. Öğlen yemeklerinde ise çorba veya fazla yağlı olmayan yiyecekler tercih edilir ve fazla yenmemesi adettir. Akşam öğününde ise gece rahat uyumak ve vücudu rahatsız etmemek için hafif yemekler tercih edilir ve oldukça az yemek yenirdi. “Sabah yemeğini kendin için ye, öğlen yemeğini bir dostunla bölüş, akşam yemeğini düşmanına yedir.” atasözü bu alışkanlığımızın en güzel ifadesidir. Sofralarımızın “olmazsa olmaz”ları ekmek ve peynirdir. Hangi öğün olursa olsun hangi yemek bulunursa bulunsun mutlaka sofrada ekmek ve peynir vardır. Yörede ekmek tüketimi oldukça fazladır. Öyle ki bu nedenle halk arasında “Yemek yeme“ kavramı yerine “Ekmek yeme “ kavramı kullanılmaktadır. Ekmeğe bu kadar önem veren Ardahanlı, ekmeğini çeşitli unlardan yapmaktadır (buğday,arpa ve mısır unu vs.).

    Pağaça (pağaç), bazlama, fırın ekmeği, tandır ekmeği, lavaş, gagala, saç ekmeği, yufka, fetir, içli pağaça, kömbe, mısır ekmeği, gevrek, bulama, kerdiğe, yöremizde yapılan ekmek çeşitleridir.

    Peynir ise en çok kullanılan “katık” türüdür. Halk arasında en çok tüketilen peynir, yaz aylarında yapılıp kışın tüketilen “deri peyniri”dir (tuluğ, tulum peyniri ). Deri peynirinin birazcık küflenen ve yeşilimsi renge bürüneni en makbulüdür. Bu rengi nedeniyle başka yöreden gelen insanlar tarafından “küflü peynir” diye adlandırılmaktadır. Deri peyniri sofralarda iyi bir katık olmanın yanında doğal bir “penisilin” görevi de görmektedir. Evlerde yapılan diğer bir peynir çeşitleri de; gorcola, çeçil, tel çeçil, kaymak altı, yağlı peynirdir. Kaşar peyniri ise mandıralarda ticari amaçla üretilmekte ve yöre ekonomisine önemli katkı sağlamaktadır. İlimizde bazı yerlerde “aş” olarak adlandırılan çorbalarda da süt ürünlerinin, tahıl ve unlu mamullerin etkisi çoktur. Ayrıca yaban otlarından da oldukça güzel çorbalar yapılmaktadır. Ayran çorbası, bulgur çorbası, kurut çorbası, kesme çorbası, süt çorbası, helle çorbası, puşruk çorbası, süt ürünlerine ve unlu mamullere dayalı çorbalardır. Cincar çorbası, e

    velik çorbası, kuşekmeği çorbası ise yabani otlardan yapılan çorbalardır.

    Hamur işi yiyeceklerin Ardahanlının damak zevkinde ayrı bir yeri vardır. Hamur işi yiyecekler bazen yağda kızartılarak yapılır bazen suda haşlanır bazen fırında bazen de saçda yapılır. Misafirlere en çok ikram edilen yiyeceklerin başında bunlar gelir. Bişi, mafiş, lokum en önemlileridir. Suda haşlanan yiyeceklerin en önemlisi de hingal’dır. Hingal; açılan yufkanın kare kare kesilip içerisine et veya kavurma konularak kapatılıp suda pişirilmesi ile yapılır. Halk arasında en çok sevilen kaz etinden yapılan kaz hingalıdır. Yufkanın içine bir şey konmadan kare şeklinde kesilip boş pişirilenine de kayıtma denir. Bunlar servis yapılırken üzerine sarımsaklı yoğurt ve yanmış yağ serpilir. Diğer çeşitleri de kesme makarnası, yumru makarna, gançlama, erişte ve cumur’dur. Bir de tepside ve saç üzerinde yapılan hamur işleri vardır. Bunlar daha çok üzerine yağ sürülerek veya içerisine “iç” konularak yapılan kete’dir. Daha çok ev halkının zevkine ve isteğine bağlı olarak içli veya sade olarak yapılırlar.

    Et ise bazen yemeklere katılarak bazen kıyma yapılıp köfte olarak bazen pastırma yapılarak bazen de kavurma yapılarak değerlendirilir. Yöremizde sığır etinden daha çok kaz eti tüketilmektedir. Öyle ki kaz üretim ve tüketiminin kendine has gelenekleri ve kuralları oluşmuştur.

     

    ARDAHAN AĞZI :

    Ardahan konumu itibariyle Anadolu’ya Türkler tarafından yapılan akınların ve yerleşmelerin geçit noktalarından biri olmuştur. Ardahan ve çevresi 1064 yılında başlayan Oğuzların Anadolu’ya yerleşmelerinin merkezi olurken, Azerbaycan Türklerinin ve Terekemelerin göçlerinin sığınağı olmuştur. Yüzyıllar boyunca bölgedeki devletler arasında yapılan mücadelelere mekan olan yöre; savaşlar, işgaller, tutsaklıklar ve katliamlara sahne olmuştur. Bu olaylar bazen yakın bölgede bulunan insanların Ardahan’a bazen de Ardahan’da yaşayanların başka bölgelere göç etmesine sebep olmuştur. Bu göçler ise farklı Türk boyları arasında kültür etkileşimini sağlamış, farklı dil ve ağız özelliklerini bir araya getirmiştir. Bugün Ardahan’da üç değişik ağız bulunmaktadır.

    1. Ardahan-Posof yerli ağzı

       

    2. Türkmen ağzı

       

    3. Terekeme-Azeri ağzı.
    4. Ardahan- Posof Yerli Ağzı : Bu ağızla konuşan Türk kolu, yöreye yerleşen en eski Türk topluluklardan biri olup bugün Ardahan, Hanak, Posof ilçe merkezleri ve bu merkezlere bağlı olan yerli köylerinde, Çıldır ve Göle’nin bazı köylerinde ikâmet etmektedirler. Halk arasında “Gagavan” ve “Çin-Çavat” isimleri ile adlandırılan Ardahan- Posof yerlileri 12 y.y.da buralara gelip yerleşen ve o dönemde hristiyan olan Kıpçak Türklerindendirler. Daha sonra müslümanlığı seçen “yerli”lerin ağız özellikleri Erzurum ve Kars ağızlarından farklılıklar göstermekte ve Kıpçak ağız özelliklerini taşımaktadır. Etnik yapı açısından Ardahan-Posof bölgesi; batıda Çoruh boyları kuzeyde de Ahıska ile bir uyum sağlamakta ve ağız özellikleri bakımından buralarla birlik göstermektedir.

    Türkmen Ağzı : Damal ilçe merkezi ve köylerinde yaşayan Türkmen vatandaşlarımızın alevilik inancına sahiptirler. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan döneminde Maraş yöresinden gönüllü olarak getirilmiş ve buralara yerleştirilmişlerdir. Gelenek ve göreneklerine oldukça bağlı olan Türkmen vatandaşlarımız, ağız özelliklerine de sıkı sıkıya bağlı kalmış ve yörede ayrı bir ağız grubu oluşturmuşlardır. Ahıskalı Aşık Haydari bir şiirinde Damal-Hanak Türkmenlerini şöyle anlatmıştır:

    Terekeme- Azeri Ağzı : Çıldır merkez ve köylerinde, Ardahan ve Göle’nin bazı köylerinde yaşayan Terekemeler halk arasında “Karapapak” diye adlandırılmaktadır. Bunlar 1828 yılında; yaşamakta oldukları Kuzey Azerbaycan’ın borçalı ve kazak bölgelerinin Ruslara geçmesi sonucu buraları bırakıp Ardahan ve Çıldırın köylerine yerleşmişlerdir. Ağız özellikleri incelendiğinde hem Kıpçak hem de Oğuz-Türkmen ağızlarının özellikleri görülmektedir. Bu durumun; Terekemelerin, Kıpçakların, Türkmenlerin kaynaşması sonucu oluştuğunu akıllara getirmektedir.

     

    HALK OYUNLARI :

    Ardahan farklı kültürlerin etkileşim içinde bulunduğu bir coğrafi alandadır. Bu nedenle halk oyunları açısından son derece zengin bir ildir. Türkiye’de halk oyunları karakter yapısı, figürleri ve oynayış biçimlerine göre yedi bölgeye ayrılmıştır. Bunlar bar, halay, horon ve karşılama, hora, kaşık ve oturak oyunları ile zeybek bölgeleridir. Ardahan ise ‘’bar bölgesi’’ içine girmektedir. Bar oyunları; oynayanların yan yana gelip serçe parmakları ile tutuşarak daire veya yarım daire şeklini almalarıyla oynanır. Yöredeki bar oyunları bazen çalgı ile bazen de çalgısız olarak oyuncuların kendi kendilerine söyledikleri türkülerle oynarlar.

    Çalgısız Oyunlar: Oyunculardan biri veya birkaçı, birlikte bir mani veya türkü söyleyerek oyunu başlatır. Bir kıta türküden sonra halayın tamamı veya bir kısmı türküyü tekrar eder. Türkünün diğer grup tarafından tekrar edilmesine çevirme, çevirmeli olarak söylenen oyun türkülerine de ‘’Nanay’’ denir. Ağırdan başlayan türküler gittikçe hareketlenir. Buna bağlı olarak da oyunlar hareket kazanır.

    Çalgılı oyunlarda baş çalgı davul ve zurnadır. Davul ve zurna, özellikle düğünlerin vazgeçilmez çalgılarıdır. Bunların dışında mey, tef ve bağlama gibi enstrümanlar da kullanılır. Bu oyunlarda da ağırdan başlanan oyun giderek hız kazanır. Oynanan oyunların birçoğunun hikâyesi bulunur. Yapılan her figür farklı bir duygunun ifadesidir. Erkek figürleri daha sert bayanların ise daha naziktir.

    Tekli, ikili ve üçlü oyunlarda erkekler kartal bayanlar ise güvercini temsil ederler. Erkekler kollarını yanlara doğru tam açar ve yukarıya doğru kaldırırken heybetli bir kartalı andırır. Bayanlar ise kollarını dirseklerinden kırar, ellerini hiçbir zaman omuz hizasından yukarı geçirmezler ve oyun alanında adeta bir güvercin gibi süzülürler. Bugün bilinen 100’e yakın halk oyunu bulunan ilimizde bu oyunlar: oda oyunları, çiftli-ikili oyunlar, temsili oyunlar ve barlar olmak üzere 4 gruba ayrılırlar.Bunlar:

    Oda Oyunları : Kapalı alanlarda el davulu, zilsiz def, mey ve saz gibi enstrümanlar eşliğinde oynanır. Türkmen vatandaşlarımızın oynadığı ‘’semah’’lar da bu gruptadır. En önemlileri; karabağ, ağır terekeme, on dört ve taşkırandır.

    Çiftli-İkili Oyunlar : Davul ve zurna eşliğinde geniş alanlarda oynanır. En önemlileri:Şeyh Şamil,hançer barı, karadonlu ve beş açılandır.

    Temsili Oyunlar : Yöresel enstrümanlar, esprili sözlerle dolu türküler eşliğinde oynanır. Deli kız, teşi, pişik oyunları bunlardan bazılarıdır.

    Barlar : Barlar bazen sadece erkekler bazen sadece bayanlar tarafından oynanır.Bazen de karışık (alaca bar) oynanır. Bir barda en az beş kişi bulunur. Bunlara “bar başı, koltuk, orta, orta yanı ve pöçük oyuncusu” denir. Barlarda oyuncular tam veya yarım daire şeklinde hizalanır. Oyun yönü “ters bar” hariç soldan sağa doğrudur. Birkaç oyun dışında bütün oyunlar; üç adım ileri, üç adım geri atılarak oynanır.

    EL SANATLARI

    HALICILIK :

    Üretildiği yere göre yün, pamuk veya ipek iplikten dokunan bir yaygı olan halı , ilk olarak Orta Asya ve Batı Asya’da geliştirilmiştir. İlk zamanlarda bir yer yapısı olan halı, daha sonra özellikle doğuda bir süs eşyası olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Çadır kapısı, yer sergisi, masa örtüsü, sedir örtüsü, gölgelik ve duvar halısı olarak insanların farklı ihtiyaçlarına cevap vermiştir.

    Türk kültürünün de önemli bir parçası olan halı, Anadolu’nun her köşesinde dokunmakta, her yöre kendine has desenlere kendi duygularını katarak bu mirası gelecek nesillere aktarmaktadır. Türklerin dört parçadan oluşan halı takımına “deste” denilmektedir. Bu parçalardan biri ortaya (meyane), ikisi onun kenarlarına (kenare), birisi de pencere kenarına (serendaz) serilirdi.

    Halıcılığın en çok geliştiği bölgeler; Türkistan, Kafkasya, Anadolu, İran, Mısır, Çin, ve Avrupa’dır. Halı çeşitleri içinde en çok rağbet görenleri Kafkas, İran, Çin ve İspanyol halılarıdır. Halının kalitesi düğüm sayısına göre ölçülür. Düğüm sayısının fazlalığı halının kalitesini de artırır. İpliğin çözgülere düğümlenme şekillerine göre farklı isimler alan düğümün en eskisi “Türk” yada “Gördes düğümü”dür. Bu düğüm Kafkas ve Anadolu halılarının dokunmasında kullanılmaktadır.

    Dokumada kullanılan yün, ipek ve pamuk ipliklerinin renklendirilmesinde de 19. yy öncesinde doğal yöntemler kullanılmıştır. Doğal boyalar yöreye göre bazen çivit, sumak, katırtırnağı, çivitotu, ağaç kabuğu ve yaprağı gibi bitkilerden bazen minerallerden bazen de böcek veya yumuşakça türü hayvanlardan elde edilmiştir.

    Her ulus dokuduğu halıya kendi kültür öğelerini taşıyan figürleri işlemiştir. Halının süslemesinde kullanılan bu figürler geometrik, stilize ve doğalcı olarak üç kısma ayrılmıştır. Geometrik figürler arasında çokgen, yıldız ve haç; stilize figürler arasında karmaşık kıvrık dallar, palmiye desenleri ve küf yazısı; doğalcı öğelerde ise servi ağacı, çiçek açmış meyve ağacı, söğüt ağacı, kuşlar, yaban hayvanları ve Çin ejderleri en çok görülenleridir.

    Kafkasya’da çok yaygın olan halıcılık ilk önce İran etkisinde kalmışsa da daha sonra yerel öğelerin yorumlanmasıyla özgün bir Kafkas usulü oluşmuştur . Bu halılarda kullanılan motiflerin başında dört ayaklı hayvan figürleri, geometrik şekiller ve ejder figürleri gelir.

    Tarihi ve kültürel değerler açısından oldukça zengin bir mirasa sahip olan ilimizde de halıcılık oldukça yaygındır. Yöre kadınları, tarih boyunca evlerindeki tezgahlarda dokudukları halılarla bu kültürü günümüze kadar taşımışlardır. Yörede dokunan halılarda Kafkas-Osmanlı-Türk sentezinin izleri görülmektedir. Selçuklu halı sanatının hayvan ve bitki motifleri, Osmanlının geometrik ve dinsel motifleri en çok kullanılan figürlerdir. Halı dokuyan genç kızlarımız, dokudukları halılara yeni renkler ve desenler katarak duygularını dile getirirler. Yörede bulunan her ailenin kendine has özel desenleri olup halılarda kullanılan her motif ve renk ayrı bir duygunun ifadesidir. Kadınlarımızın el emeği göz nuru olan yöresel Kafkas halılarında nilüfer çiçeği mutluluğu, daire sonsuzluğu anlatırken, beyaz saflığı, siyah hata ve yanlışlıkları, kırmızı hareket ve din sevgisini, sarı kötülük ve üzüntüyü, mavi ise güç ve doğruluğu simgeler. Kullanılan desenlerin kendine has isimleri bulunmaktadır. Gelin tacı, pernik, çengel, kilim, yüzükoyun ve gül dalı en çok kullanılan desenlerdir.

    Bu kültür mirasımızı gelecek nesillere taşımak ve tanıtımını yapmak, genç kız ve kadınlarımıza yeni istihdam alanları yaratmak amacıyla gerek Valiliğimiz gerekse Halk Eğitim Merkezi Müdürlüklerimizce çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. İl ve ilçe Halk Eğitim Merkezi Müdürlüklerince kurslar açılmakta ve gençlerimize eğitim verilerek halıcılığın il geneline yaygınlaştırılması amaçlanmaktadır.

    Yöresel Kafkas halılarını dünyaya tanıtmak, kültürel değerlerimizi yaşatmak ve geliştirmek ayrıca işsiz gençlerimize iş imkanı sağlamayı amaçlayan Valiliğimiz, Ardahan İlini Kalkındırma ve Geliştirme Vakfı’na bağlı olarak Halıcılık Limited Şirketi’ni kurmuştur. Şirket atölyelerinde; 32 tezgahta ortalama 40 kişi çalışmakta, üretilen halılar pazarlanmaktadır.

    İlimizde dokunan halılarda doğal ve canlı renkler elde etmek için bitkilerden, köklerden ve meyvelerden boyalar hazırlanmaktadır. Genellikle ev halısı üretilen bu atölyelerde isteğe göre araba halıları, çantalar, isimlikler, minderler ve duvar yastıkları da dokunmaktadır. Çalışanlara ilmik başına ücret ödenmekte olup ortalama günde 4-5 bin ilmik atılmaktadır.

    HALICILIK LİMİTED ŞİRKETİ : 2 Temmuz 1998 tarihinde Ardahan ilini Kalkındırma ve Geliştirme Vakfı’na bağlı olarak kurulan şirketin amacı; Ardahan’ı kalkındırma olup yöredeki işsiz bayanlara maddi imkan sağlayarak ekonomik katkıda bulunmak, kültürel değerlerimizi yaşatmak ve geliştirmektir. Toplam 80 kişilik kapasiteyle 32 tezgahtan oluşan bu tesiste, 40 kişi istihdam edilmektedir. Tesiste dokunan tamamı yün iplikten ve kök boyadan imal edilen Kafkas halıları, desen itibarîyle Ardahan Kültürünü yansıtmaktadır. Ebatları 3- 3,5- 4,5 m2 den oluşan bu halıları üretebilmek için işçiler günde ortalama 4-5 bin düğüm atmaktadırlar. Ayrıca isteğe göre atölyelerde araba halıları, çantalar, isimlikler, minderler ve duvar yastıkları da dokunmaktadır.

    Desenlerimiz vakıf bünyesinde çalışan desinatör tarafından çizilmektedir.

    Ardahan ekonomisine katkıda bulunacak sektörlerden biri de Halıcılıktır. İlimizde önceden kurulmuş bulunan Halıcılık Limited Şirketi’nde üretilen halıların pazarlanmasında sıkıntılar yaşandığı için Sümer Holding ile görüşülerek halıların Sümer Holding tarafından pazarlanması konusunda anlaşılmıştır.

    KİLİM :

    Göçebe kavimlerin en önemli yaygılarından olan kilim; Orta Asya , Balkanlar ve Anadolu’ya özgü bir dokumadır.Halıdan farklı olarak yüzey ipliklerinin tek tek ilmikleri kesilerek değil , ipliklerin çözgülerin arasından sürekli olarak geçirilmesiyle oluşur. Örülen kilimin yüzeyi düz bir görünüm kazanır ve iki yüzeyi arasında fark bulunmaz. Anadolu’nun daha çok orta, batı ve doğu bölümünde dokunan kilim, bulunduğu yörenin özelliklerini taşır.

    Dokuma tekniği bakımından geometrik figürlerinin işlenmesine elverişli olan kilimde en çok görülen desenler; kuş, boynuz, kaz ayağı, güneş, çiçek, ırmak, dağ gibi doğadan ve insan yaşamından alınmış öğelerdir.

    İlimizde kilim dokumacılığı az da olsa devam etmektedir. Yöre insanı kilimlerinde tamamen kendine özgü yöntemlerle elde ettiği boyaları kullanmaktadır. Kadınlarımız gazel adını verdiği bitki kökünü kaynatarak kahverengi, evelik kökünden kırmızı, samanı kaynatarak sarı, mantı suyuna attığı paslı demirlerin pasını attıktan sonra gazel kökünü de katarak siyah rengi elde etmiştir.

    zel bir renk armonisine sahip olan kilimlerimiz sadece rengiyle değil kalite ve desen zenginliğiyle de mükemmel bir dokumacılık örneğine sahiptir.

    Kilim tezgahı yere paralel şekildedir. 6 m2’lik bir kilim tek kişi tarafından 75-80 günde tamamlanmaktadır. En güzel kilim örnekleri Göle, Çıldır ve Damal ilçelerimizde bulunmakta olup köylerimizde 100-150 yıllık antika değerindeki kilimlerle karşılaşmak mümkündür.

    HASIR :

    Yöremizde; daha çok eski dönemlerde kullanılan yaygı çeşitlerinden birisi de hasırdır. Kurumuş sazlıktan yapılan ve herhangi bir maliyeti de bulunmayan hasırlar, dokunmasının kolay olması nedeniylede halk arasında tercih edilen bir yaygıdır.

    Hasır sulu alanlardaki sazlıklardan toplanan sazlardan yapılır. Bunlara “cil” toplanmasına da “Cil Çekme” denir. Bu işler genelde kadınlar tarafından yapılır. Toplanan ciller önce kurutulur ve kurutulduktan sonra bir kısmı ılık suda nemlendirilerek örülüp kalın ve uzun ip haline getirilir. İp haline getirilen ciller hasır tezgahlarında dikey biçimde gerilir. Kalan ciller de yine nemlendirilerek bu iplerin bir altından bir üstünden geçirilerek hasır haline getirilir. Hasırlar bazen sade bazen de desen verilerek yapılır.

    Hasır; rutubeti ve havayı geçirmeme özelliğine de sahiptir. Eski dönemlerde yer ve duvar sergisi olarak kullanmasının yanında zemine serilerek halıyı nemden korumaya yarardı. Bunun dışında kullanımının kolay olması nedeniyle tahıl, yün ve tüy serip kurutma gibi günlük işlerde de sıkça kullanılmaktadır.

    KEÇE :

    Keçe; yün, kıl veya pamuğun ıslatıldıktan sonra dövülerek liflerinin birbirine kaynaştırılmasıyla elde edilir. Keçe bazen örtü, sergi ve çadır olarak bazen de giysi yapımında kullanılırdı.

    Keçeciliğin yaygın olduğu yörelerin başında Orta Asya gelmektedir. Göçebe Orta Asya Türklerinin yaşamında önemli bir yer tutar. Çok eski dönemlerde, buralarda yapıldığı bilinmektedir. Türklerin Anadolu’ya yerleşmesiyle birlikte keçecilik de bir zanaat haline gelmiştir. Anadolu Selçukluları döneminde, Ahilik örgütü içinde yer alan esnaf loncaları arasında keçecilik de vardır. Keçeci kalfalar, yıllar süren çalışmalarla kendilerini yetiştirdikten sonra dükkan açma hakkını kazanırlardı.

    Yöremizde hayvancılığın yaygın olması özellikle de eski dönemlerde küçükbaş hayvan sayısının fazlalığı, keçeciliğin gelişmesine neden olmuştur. Bazı köylerimizde geleneksel yöntemlerle az da olsa hâlâ yapılmaktadır.

    Keçe yapımı için öncelikle koyunların sırtından kesilen yünler suda ıslatılıp yıkanır ve temizlenir. Temizlenen yün elde tiftiklendikten sonra yaylarla lif haline getirilir. Yere serilen çadırın üzerine büyük bir bez serildikten sonra nemlendirilen yünler bu bezin üzerine yayılır. Yün yayılırken keçe ustası tarafından renklendirilmiş yünlerle desen oluşturulur. Daha sonra bezin uçları yünün üzerine katlanır ve içine uzun bir ağaç konularak çadırla birlikte rulo haline getirilir. Yün liflerinin iç içe kaynaması için rulo belirli aralıklarla sıcak suyla ıslatılarak insanlar tarafından tekmelenir. Rulo, keçe haline getirilinceye kadar bu işlem sürdürülür. Hazır hale gelen keçe sıcak su dökülerek çıkarılır.

    Keçe yapımı halk arasında bir şenlik haline getirilmiştir. Köy halkı keçe yapılan evde toplanır ve ev halkı tarafından hazırlanan yiyecekler gelenlere ikram edilir. İkramlar bişi , katmer, feselli ,mafiş, gevrek gibi hamurdan yapılan yöresel yiyeceklerdir.

    DAMAL BEBEĞİ :

    Damal ilçemiz ve yöresi, Orta Asya’dan Avrupa’ya göç eden Türk boylarının geçiş güzergahında bulunan bir yerleşim alanıdır. Yöre halkı “Türkmen” olup günümüze kadar kendi gelenek ve göreneklerini korumuşlardır. Bu yörenin en önemli özelliliklerinden biri, yörede yaşayan kadınların Orta Asya Oğuz Türkleri’nin kıyafetlerini kullanmalarıdır. Bu kıyafetler; üç etek, önlük, gömlek, şalvar, yelek, cepken, göğüslük, tor, fes, takke ve kolçak gibi parçalardan oluşur.

    Günümüzde de kullanılan bu kıyafetler giyinenin yaşına, sosyal durumuna ve ekonomik gücüne göre değişiklik gösterir. Örneğin bu kıyafetin bir parçası olan göğüslüğün koyu renkli kumaştan yapılanını yaşlı kadınlar ve dul kadınlar, tamamen boncuktan yapılanını ise genç kadınlar giyer. Genç, evli, çocuklu , dul ve oğlu askere gitmiş kadının gelinin, ninelerin taktıkları başlığın farklı özellikleri vardır. Yeni evli kadın en az beş entari, üç etek, bir yelek giyer.

    Geçmişte yöre kadınları bu kıyafetlerin küçüklerini, ağaçtan yapılan bebeklere giydirerek çocuklarına oyuncak yapmaktaydılar. Günümüzde bu giysiler plastik bebekler üzerine giydirilerek meraklılarına satılmaktadır. Bu giysiler iyi bir işçilik ve el emeği ile kumaş bezler üzerine boncuklarla işlenerek yapılmaktadır.Damal bebeği, 1996 yılında Japonya’da düzenlenen “Yöresel Folklorik Bebekler” yarışmasında el emeği kategorisinde dünya birincisi olmuştur.

    ÂŞIKLAR

    Edebi kültürümüzün yapı taşlarından biride “Âşık Edebiyatı”dır. Tarihimizin sosyal ve kültürel olaylarını günümüze taşımada en önemli araçlardan biri olan âşıklık geleneği aslında islamiyet öncesi ozanlık geleneğinin bir devamıdır. Ozanlar kopuz eşliğinde söyledikleri şiirlerle yaşadıkları toplumun duygu ve düşüncelerini dile getirmişlerdir. Tarihi olayları şiirlerine konu etmişlerdir. Ozanlar, kopuz çalıp şiir söylemelerinin yanında büyücülük, oyunculuk, hekimlik gibi işler de yaparak çevrelerine yardımcı olmuşlardır. 15.y.y.da İslamiyet’in de etkisi ile ozanların yerini, saz çalıp türkü ve şiir söyleyen âşıklar almıştır.Asırlar boyunca Anadolu’da sayısız saz şairi ve âşık yetişmiştir. Bunlar halkın geleneklerini ve göreneklerini, acılarını, mutluluklarını konu alan sayısız eser bırakmıştır. Halk şiirine bugün bile merak ve ilgi duyulmasının sebebi, halkın içinden gelen insanlar tarafından halkın duygularının dile getirilmesidir.

    Âşıklar şiirlerini koşma, yedekli koşma, siçilleme, semai, destan ve divani tarzlarında söylemiştir. Hece ölçüsü ile yazdıkları şiirlerinde nazım birimi dörtlüktür. En çok kullandıkları hece kalıpları 7 –8-11 ve 15 tir.

    Anadolu’da âşıklık geleneğinin en yaygın olduğu coğrafya Kars-Ardahan-Erzurum yöresidir. İlimizde bu geleneğin en önemli temsilcileri Âşık Şenlik, Âşık Zülali ve Âşık Mazlumi’dir.

    AŞIK MAZLUMİ: Ardahan’ın Hanak ilçesinde dünyaya gelen ve asıl adı Ahmet olan Aşık Mazlumi’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, 1855-1922 tarihleri arasında yaşadığı tahmin edilmektedir. İlk tahsilini Ortahanak’ta yaptıktan sonra bu yörenin kültür merkezi olan Ahıska’ya giderek medrese eğitimi almıştır. Daha sonra memleketi Ortahanak’a gelerek burada imamlık yapmıştır.

    Saz çalmayı bilmediği için şiirlerini irticalen söylemiştir. Ancak kendi el yazısı ile yazdığı şiirlerini topladığı defteri kaybolduğu için birçok şiiri günümüze ulaşmamıştır.

    Bölgenin Ruslar tarafından işgal edildiği dönemlerde yaşayan Mazlumi, bu dönemdeki esaret ve zulümleri şiirlerinde dile getirmiş, yöre halkına önderlik etmiştir. Yaşadığı dönemin sosyal ve siyasi olaylarına kayıtsız kalmayan, halkını bilinçlendirmeyi kendine görev edinmiş vatansever bir şairdir.

    Şiirlerinde vatan, millet, din, aşk ve hayat temaları, ağırlıkla işlenen konulardır. Şiirlerinde ağır bir dil kullanmamış, duygularını sade halk dili ile ifade etmiştir.

    Şairin dünyevi güzellikler peşinde koşan Gönül ile onu mantıklı olmaya çağıran Akıl arasındaki çatışmayı dile aldığı ve sonunda aklın galip geldiği “Akıl ile Gönül Destanı”ndaki birkaç dörtlük şöyledir:

    AŞIK ŞENLİK : Âşık Şenlik, 1850 yılında Çıldır ilçesinin Suhara (Yakınsu ) köyünde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Hasan’dır. Babası, Kadirgiller’den Molla Kadir’dir. Çiftçilikle uğraşan orta halli bir köylüdür. Annesi Zeliha Hanım okuma yazma bilen, zeki görgülü ve bilgili bir kadındır.

    Hasan, yöredeki her çocuk gibi Âşık Meclislerinde destan ve cenk hikayeleri dinlemeye meraklıydı. Her akşam babası ile birlikte Âşık Meclislerine gider; cenk, destan veya şehit menkıbeleri dinlerdi.

    Bir av tutkunu olan Hasan, on dört yaşına geldiğinde ava gider ve iki gün boyunca orada uyuya kalır. Uyandığında “Âşık Şenlik” mahlası ile söylediği ilk şiirinde şairlik kudretini bulduğunu, rüyasında Allah’ın cemalini gördüğünü ve kudretinden ders alarak Arapça, Farsça, İbranice dillerini öğrendiğini söyler.

    Âşık Şenlik ne bir medrese eğitimi görmüştür ne de bir hocadan ders almıştır. Ancak üstün zekası ve keskin hafızası sayesinde elde ettiği bilgilerle bu açığı gidermiştir. Ahılkelekli Âşık Nuri’den saz çalmasını öğrenen Şenlik’in ünü hızla yayılmıştır.

    1913 yılında davet edildiği Revan’da, Revan Hanlarının ünlü âşıkları ile karşılaşır ve onlardan üstün gelir. Bunun üzerine âşıkları yenilen ve kendi itibarları azalan Revan Hanları, Âşık Şenlik’in yemeğine zehir koyarlar. Revan’da hastalanan Şenlik Çıldır’a gelirken Arpaçay’ın Dalaver Köyünde ölür, cenazesi Suhara’ya getirilerek burada toprağa verilir.

    Âşıklık geleneğinin önde gelen ustalarından biri olan Âşık Şenlik, yaşamı boyunca birçok çırak yetiştirmiş ve kendisinden sonra gelen âşıkları da etkilemiştir. Yaşadığı dönem itibari ile Rus işgalini gören, göç ve felaketlere tanık olan Şenlik’in edebi kişiliği bu olayların bıraktığı duygularla şekillenmiştir. Âşık Şenlik; divani, koşma, yedekli koşma, tecnis, şeki/sicilleme, destan, türkü ve bayati gibi halk şiirleri türünde eserler vermiştir.

    ÂŞIK ZÜLALİ : Âşık Zülali, 1873 yılında Posof’un Suskap köyünde doğmuştur. Asıl adı Yusuf Kökten’dir. ilk tahsilini köyünde yapmış medreseyi ise Digor’da tamamlamıştır. Kültürlü bir zat olan dedesinin onun eğitiminde önemli etkileri olmuştur. Âşık Zülali, İstanbul’da müderris olan ağabeyinin yanına giderek orada medrese eğitimine devam etmiş ve Arapça-Farsça öğrenmiştir.

    On iki yaşındayken gördüğü iki rüya ile bade içmiş ve halk âşığı olmuştur. Bu tarihten sonra “Zülali” mahlası ile şiirler söylemeye başlamıştır. 1893 yılında Bursa’ya giderek Posof ve Artvinli 93 muhacirlerini ziyaret etmiş ve orada Hamidiye Ziraat Mektebi’ne girerek üç sene okumuştur. 1896 yılında bir hastalık sebebi ile Posof’a dönmüş ve yöre halkını düşman işgaline karşı bilinçlendirmeye çalışmıştır. 1904 yılından itibaren sazı bırakarak mekteplerde Türkçe ve Din dersi hocalığı yapmaya başlamıştır. 1910 yılında Bursa’ya, oradan da Afyon’a göç etti. 1946 yılında Eskişehir’in Çifteler ilçesine geldi, burada imamlık yaptı. 18.12.1956 tarihinde Eskişehir’de vefat etti ve Çifteler ilçesinde toprağa verildi.

    Devrinin en önemli üç âşığından biri olan Âşık Zülali ( Çıldırlı Âşık Şenlik, Narmanlı Âşık Sümmani ) savaşların ve felaketlerin olduğu bir dönemin çocuğu olarak yetişti. Bulunduğu dönemin zorluklarına rağmen okuyarak kendisini aydın bir insan olarak yetiştirdi. Yaşamı boyunca çok yer değiştirmek zorunda kalması nedeniyle aşk, tabiat, gurbet, ayrılık, memleket sevgisi, yoksulluk, nasihat, tasavvuf ve sosyal hadiseler onun şiirinin başlıca temasını oluşturur.

    Ordu

    Mayıs 10, 2007

    ATASÖZLERİ

                   Atasözleri, insanlara öğüt veren bir hayat gerçeğini anlatan uzun gözlem ve tecrübelerden sonra varılmış hükümleri hikmetli bir tarzda kısa olarak ifade eden, ve kimin söylediği belli olmayan anlamlı sözlerdir.

                Her yörede olduğu gibi ilimizde de gelişen olaylar ve durumlar karşısında yöremizde sıkça söylenen atasözleri:

                            Dokuz kere ölç bir kere biç.

                            Yavuz itin yarası eksik olmaz.

                            Dokuz kişi bir ambarı soyamaz.

                            Kapıyı karumayan köpege yal verilmez.

                            Karga Allah rızası için manda bitlemez.

                            Yılan bile toprağı tarta tarta yer.

                            Elde kalan elli gün kalır.

                            Yumurtadan yün kırkılmaz.

                            Akıllı düşünürken, deli köprüyü geçer.

                            Elini verirsen kolunu alamassın.(arsızlar için)

                            5 kuruş verirsin konuşturamassın, 10 kuruş verirsin susturamassın.

                            Tok doyurması zordur.

                            Her horoz kendi çöplüğünde öter.

                            Kız evi dambur dambur, oğlan evinin haberi yok.

                            Bekara karı boşamak kolay gelir.

                            100 gün tavuk gibi yaşayacağına bir gün horoz gibi yaşa .

                            Taş attın da belin mi ağrıdı?

                            Hırsız bir şey bulamayınsca kendi malını çalar.

                            Darı unundan baklava, inçir ağacından oklava olmaz.

                            Eşeğin kuyruğu ne uzar ne de kısalır.

                            Dereyi görmeden paçayı sıvama.

                            İki karış bayu var türlü türlü huyu var.

                            Can çıkmayınca huy çıkmaz.

                            Huylu huyundan vazgeçmez.

                            Kedi ete uzanamayınca mundar dermiş.

                            Çocuğun kol mesafesinden uzak dur.

                            Sakin duran atın tekmesi pek olur.

                            Akşamın hayrından sabahın şerri iyidir.

                            Hırs gelir göz kararır, hırs gider yüz kararır.

                            Öküz büyük olsunda çekmesse çekmesin.

                            Gaybete yumurta pazarlığı olmaz.

                            Müslüman pazarında salyangoz satılmaz.

                            Arpa ekmeği yellemeyen bahane değildir.

                            İt ite buyurur it kuyruğuna buyurur.

                            Elin işte gözün oynaşta olmasın.

                            Ne verirsen elinle, o gider seninle.

                            Hırs, baldan tatlıdır.

                            Tarlanın taşlısını, kızın saçlısını al.

                            El yanında atın kuyruğu kesilmez.

                            Köpek yatağında ekmek ufağı aranmaz.

                            Ağaç devrilmeyince boyu ölçülmez.

                            Yel esmeyince yaprak ırganmaz.

                            Sabahtan kalkan yol alır, Küçükten evlenen döl alır.

                            El ağızı ile yol ağızı tutulmaz.

                            Ağlamayana meme verilmez.Eşek hoşaftan ne anlar.

                            Elinin hamuru ile erkek işine karışma.

                            Köyü dileneceğine evini dolan.

                            Öküze baba der, eşeğe dayı, hatırdan ne bilir ayı oğlu ayı.

                            Sen işten değil iş senden korksun.

                            Yel kayadan ne alır, vurur vurur havasını alır.

                            El atına binen köy ortasında kalır.

                            Öküz eşi ile çifte gider.

                            Hanım gider bey doğursun.

                            Tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış.

                            Kancık köpek kuyruk sallamayınca erkek köpek yanaşmaz.

                            Anan Gibi saç büyüteceğine baban gibi bıyık büyüt.

                            Vur dedik de öldür demedik ya…

                            Evinde başını bağlamayan düğünde gelin başı bağlar.

                            Körle yatan şaşı kalkar.

                            Gıç öpmeyle ağız pis olmaz.

                            Isıracak köpek dişini göstermez.

                            Isıracak köpeğin ağzı sivri olur.

                            Sır etme dostuna, sır eder dostuna, ikisi bir olur saman doldurur postuna.

                            Köpek dosttur. ürdüğünden belli olmaz, kadın düşmandır güldüğünden belli olmaz.

                            Yarası olan gocunur.

                            Fare girmediği deliğe birde sabun kalıbı sokar.

                            Kargaya pisin ilaç demişler, gitmiş denizin ortasına yapmış.

                            Altta kalanın canı çıksın.

                            Ateş olsan düştüğün yeri yakarsın.

                            Atta alın yiğitte burun.

                            Armudun iyisini ayı yer.

                            Keçinin yemediği ot, başını sişirir.

                            Dertsiz baş, yarasız ağaç olmaz.

                            Hediye atın dişine bakılmaz.

                            Ucuz etin yahnisi yenmez.

                            Ağzında eski çırak ıslanmaz.

                            Sabırsız keçi, boynuzlu oğlak doğurur.

                            Huylu huyunu teneşirde bırakır.

                            Atın depmiyeni köpeğin kapmıyanı olmaz.

                            El ile düğün bayram edilir.

                            Sonradan görme gavurdan dönmeden beter olur.

                            Depme elin papısını deperler kapını.

                            Sırtında yumurta şeleği yoksa dönersin bu tarafa.

                            Ayranı yeyip küleği arkana tutma.

                            Ayranı yok içmeye at ile gişder s….

                            Keçinin uyuzu suyu gözünden içer.

                            Eşeğin semeri eşeğe yük olmaz.

                            Kurnaz tilki tuzağa iki ayağı ile düşer.

                            Borç bini aşınca pirinç pilavı yenir.

                            Olmayacak duaya amin denilmez.

                            Kamaz karganın konacağı yer kazık başıdır.

                            Doğacak çocuğa don biçilmez.

                            Kızım sana söylüyorum gelinim sen işit.

                            Öküzün altında buzağı aranmaz.

                            Atın ölümü arpadan olsun.

                            Zorla köpek ava gitmez.

                            Köprüyü geçene kadar eşğe dayı derler.

                            Davulculuğu da öğren yanıbaşına bırak.

                            Bir elin nesi var iki elin sesi var.

                            Byram geçince kınayı kıçına yak.

                            Kör körle arkadaş olmuş birbirlerini kaştan atmışlar.

                            El, eli elde kalkar yüzü yıkar.

                            Arap ayranı çok bulunca yüzüne çalarmış.

                            İsteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki yüzü karaymış.

                            Alçak eşeğe binmek kalaymış.

                            Bal tutan bal parmağını yalar.

                            Pireye kızıp yorgan yakılmaz.

                            Taşıma su ile değirmen dönmez.

                            Kendi başına gelin güvey olunmaz.

                            Akıl akıldan üstündür.

                            Borç yiyen kesesinden yer.

                            Yüz versen astar ister.

                            Sana taş atana, sen ekmek ver.

                            Kelin ilacı olsa başına sürer.

                            İmanla parnaın kimde olduğu belli olmaz.

                            Sağır işitmeyince uydururmuş.

                            Güzele göz ağrısı da yakışır.

                            Dost acı ama doğru söyler.

                            Para isteme benden buz gibi soğurum senden.

                            Eşeği süren osuruğuna katlanır.

                            Bedava sirke baldan tatlıdır.

                            Elden gelen öğün olmaz o da vaktinde bulunmaz.

                            Bir adamın kendi kendine yaptığını bir köy biraraya gelse yapamaz.

                            El mi yamandır bey mi , daima el yamandır.

                            Ebe çok olunca çocuk ya kolundan gelir ya bacağından.

                            Bir alaca dana bir ahırı pok eder.

                            Komşunu tavuğu komşuya kaz, kocakarısı kız görünürmüş.                              Şaşkın ördek tepeüstü yüzer.

                            Kuru bok çantaya yapışmaz.

                            Eceli yaklaşan köpek pancar başına pisler.

                            Kedi yavrusunu yerken fareye benzetirmiş.

                            Davulun sesi uzağa bek gelir.

                            Anamın ekmeğine kuru, ayranına duru demem.

                            Çiğ yemedim ki karnım ağrısın.

                            Elinde kolan olmadan , dağa oduna gidilmez.

                            Kel ölür sırma saçlı olur, kör ölür badem gözlü olur.

                            Vakitsiz öten horozun başı erken kesilir.

                            İğne ile kuyu kazılmaz.

                            Suyun yavaş akanından adamın yere bakanından kork.

                            Irmaktan geçerken at adeğiştirilmez.

                            Sayılı kaoyunu da kurt yer.

                            İtin ayağı taştan esirgenmez.

                            İki kişi konuşurken üçüncüye halt etmek düşer.

                            Su içene yılan bile dokunmaz.

                            İçi beni yakıyor, dışı seni yakıyor.

                            Yangına körükle gidilmez.

                            Fesatın işi her zaman rast gelmez.

                            Fırsatı her zaman ganimet bilme.

                            Kestane çıkmış, potunu beğenmemiş.

                            Anası olmayanın babası da olmaz.

                            İmam osurursa cemaat s………

                            Hocanın dediğini yap, gittiği yola gitme.

                            Fukaranın düşkünü, naylon gömlekle gezer kışgünü.

                            Erindiğin eşeğe dayı deme.

                            Yenice eleğim seni nereye asayım.

                            Beş parmağın beşi bir olmaz.

                            Ekmeği fırıncıdan alda beş kuruş fazla ver.

                            Senin dediğin asma kabuk, o da bu mevsimde yetişmez.

                            Al malın iyisini çekme kaygusunu.

                            Adam olana bir söz yeter.

                            Öküz boynuzlarından, adam sözlerinden- dilinden yakalanır.

                            Çağrılan yere erinme çağrılmayan yerde görünme.

                            At ile kızın dizginleri bırakılmaz.

                            El adama öğüdü verirde yoğurdu vermez.

                            El yumruğu yemeyen kendi yumruğunu balyoz sanır.

                            Cimri, bedava mezar bulursa akşamdan ölür.

                            Bu zamanda ya ayağa ya da dayağa yaslanacaksın.

                            Önce can, sonra canan.

                            Mendilin ipeklisini karının göbeklisini al.

                            Aç maymun oynamaz.

                            Gün doğmadan neler doğar.

                            Gönül bu.. ota da konar B..konar

                            Armut piş ağzıma düş.

                            Köpeğin hatırını saymassan, sahibinin hatırını say.

                            Fasulye gibi kendini nimetten sayma.

                            Her taş yerinde ağırdır.

                            Hazıra dağ bile dayanmaz.

                            Düğün evinin haberi yok samanlığa keşkek taşıyor.

                            Dibini görmediğin göle dalma.

                            El adama avuy verirde, teryeki vermez.

                            Kendi göbeğini kendin kes.

                            Uzaktan bakana göreş kolay gelir.

                            İki ayak bir pabuca sokulmaz.

                            Alışmış kudurmuştan beterdir.

                            Gelin kocaya giderken ağlar… ama olsun “ağlaya ağlaya giderim der”

                            Avare durmaktan bedava çalışmak daha iyidir.

                            Yatan aslandan gezen tilki daha iyidir.

                            Korkulu rüya görmektense hiç uyumamak daha iyidir.

                            Hacı hacıyı Mekke’de, hoca hocayı tekke de, meletli meletliyi bir dakikada bulur.

                            Ne olursa ölene olur, kalan bir şey olmaz.

                            Eve lazım olan camiye haramdır.

                            Çarşıya pirince giderken evdeki bulgurdan olma.

                            Acı patlıcanı kırağı çalmaz. (dokunmaz)

                            Acele işe şeytan karışır.

                            Deniz ateş alır mı? almaz ama yine de bir ihtimal.

                            Ölmüş koyun kurttan korkmaz.

                            Akıllı sürücü atına göre çubuk vurur.

                            Hesapsız kasabın elinde kalır masaı.

                            Köpek bir öğün yal yemekle üllenmez.

                            İki çıplak hamama yakışır.

                            Doğru söyleyeni kırk köyden kovarlar.

                            Yiğide mekan sorulmaz.

                            Kaşınan keçi, çobanın deydeğine sürtünür.

                            Evlek evlek satan, böyle böyle batar.

                            Aç köpek hırtık olur.

                            Ağustostan sonra ekilen darıdan, oğul vermeyen arıdan, sabah kocasından sonra kalkan karıdan hayır gelmez.

                            Kazın civcivi gözü sayılır.

                            Dokuz kurt bir kaşıkla yemek yer.

                            Soyu soya, bulgur suya.

                            Bostanın çili dikene kadar büyür.

                            El adama dokuz toklunun doymadığı yerde bir samanlık ot yoldurur.

                            Kel aynaya bakmış ayıbını ele takmış.

                            Cıbır beyaz gömlek giymiş acısından akşamdan yatmış..

                            Köpekler dolaşmayınca dilencinin işi rast gelmez.

                            Irmak kenarında tarlam var diyen, arbadan sermayem var diyen, dul karıdan karım var diyen aptaldır.

                            Hatayı bir kere yapan eşşek, iki kere yapan eşoğlu eşşek

    Takip Et

    Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.