Türklüğü Ölçmek

Mayıs 7, 2007

Nazan Maksudyan’ın eseri, Türkiye’de histerik düzeydeki ırkçı kalkışmaların geçmişine ışık tutan bir çalışma. Eser, 1925-39 yılları arasında, ırkçı kuramların hangi araçlarla ve nasıl geliştirildiğini belgeleriyle önümüze koyuyor.


BİA Haber Merkezi
03/03/2007    Güngör ŞENKAL


BİA (İstanbul) – Milliyetçi kesimlerin ırkçı karakteri sık sık dışa vuruyor. “Öteki”ne karşı düşmanlık sürekli kışkırtıldığından, en ufak sürtüşmeler bile linç girişimine dönüşebiliyor. Devlet, ırkçı girişimleri, kalkışmaları, uzun vadeli politikaları gereği hoşgörüyle karşılıyor. İster devletten, yarı-sivil, sivil kuruluşlardan, isterse sivillerden gelsin; ırkçılık, insanlığa karşı işlenen bir suç olarak ortada duruyor.
Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.
Türkiye’de bitmek tükenmek bilmeyen bu ırkçı devinimi anlayabilmek için, biraz daha gerilere gitmek, kökenlerini incelemek gerekir. Osmanlı’nın çözülüş döneminde, bazı çevrelerce İmparatorluğun kurtuluşu olarak ileri sürülen ırkçı-Türkçülük, ilk zararlı ürünlerini İttihat ve Terakki yönetimi altında vermişti. Cumhuriyet’in devraldığı bu anlayış (ve kadrolar), ırkçı-Türkçülüğün sürdürül(ebil)mesi için ‘modern’ yöntemlerden yararlanmaya yöneldi. Toplumu ‘muasır medeniyet’ seviyesine ulaştırmayı kendisine iş edinip, yeni toplumsal modelini Batı’dan alan anlayışın, ırkçılıktan uzak durması düşünülemezdi.

Türk milliyetçiliğinin ırkçı karakterinin oluşum sürecinin belirli kesitine ışık tutan bir çalışma, Nazan Maksudyan‘dan geldi. İnceleme, 1925-39 yıllarını içermektedir. Konular, ‘Giriş’ ile birlikte beş başlık altında toplanmıştır. ‘Ekler’ bölümünde 2 biyografi (On dokuz ve Yirminci Yüzyıl Antropologlarının Kısa Biyografileri ile Türk Antropoloji Mecmuası’nda Yazan Antropologların ve Ünlü Türkçülerin Kısa Biyografisi) ve bir antropometrik sözlük verilmiştir. 10 sayfalık bir ‘Kaynakça’ ve beş sayfalık ‘Dizin’ de kitaba eklenmiştir.

Eserde konu edilen dönem, yeni kurulan ulus-devletin (T.C.), kendi kurumlarını oluşturmaya çalıştığı dönemdir. Devletin, saltanat yönetimiyle kendisi arasına fark koyabilmek için kuramsal arayışlara giriştiği dönemdir de aynı zamanda. Yeni bir tarih ve dil anlayışı, İttihatçılardan devralınan millet-i hakime düşüncesi çerçevesinde geliştirilmeye başlanmıştır.

Türkçülere göre, Millet-i hakime Türklerden mürekkepti. Bunu meşrulaştıracak bir kuramı oluşturmak için araştırmalar yapacak kurumlar ve araştırma sonuçlarını yayacak organlar gerekliydi. Bu anlayışla, 1925 yılında, Türk Antropoloji Tetkikat Merkezi kuruldu. Yayın organı olarak da ‘Türk Antropoloji Mecmuası’ yayımlanmaya başlandı. (s.15)

¨Dergi 1925-39 yılları arasında 14 yıl boyunca, istisnalar olmakla birlikte, 6 ayda bir¨ yayımlanmıştır. (s.10)

Irkçı araştırmaların amacının, ¨Türk ırkının zaten bir önkabul olarak ele alınan üstünlüğünü pozitif bilimler arasında sıralanan fizik antroploji, frenoloji ve antropometri metotlarına dayanarak¨ kanıtlamak olduğunu belirten Maksudyan, bu gelişmeleri ideolojiye sinmiş olan ırkçılığın, uygun ortamda dışa vurumu olarak değerlendiriyor. (s.11) ¨Bence ideolojiye içkin ırkçı unsurlar zaten çokça vardı, ama öyle bir an geldi ki deniz taşma noktasına ulaştı ve kendine bir kanal açtı.¨ (s.13)

Batı’nın ulus-devletleri örnek alınınca, oradaki yaklaşımlar ve bunlara bağlı uygulamalar da -mütememmim cüz olarak- alınmış oldu. Elbette ki, bir tercih sonucu.

Toplumlar öyle karışık yaşıyordu ki, ortak ‘saygıdeğer tarih ve etnisite’ bulmak zordu. Bunun için, ¨Bu etnik ya da sosyobilimsel modelde millet yaratılırken, benliğin büyük kısmının icat edilmesi gerekse de, etnisite ve ırk gibi başlangıca ait bağları güçlendirecek, ülke, tarih, ölmeye yüz tutmuş gelenekler, törenler ve dil gibi unsurlar hayata döndürülecek söz konusu cemaatler yeniden keşfedilmiştir.¨ (s.33)

Burjuvazinin yeni gereksinmelerine yanıt verecek bir yapılanma, kim tarafından gerçekleştirilecekti? Burada devreye giren, ¨Devlet, inşa edilecek milletin yaratıcısı haline gelmiştir ve milliyetçi ideoloji heterojen toplumdaki her tür etnik kültürü bastırmaya başlar. Milliyetçi bütünlük kavramı etnik köklere (ırk, ortak soy) arkasını döner ve kültürel farklılıkların üstüne çıkacak bir birörneklilik arayışına girer.¨ (s.33)

Toplumu oluşturan etnisitelerden birinin ‘öteki(leri)’ne devlet zoruyla dayatılması üzerine kurulu ulus-devletler, bir biçimde otoriter olmak durumundaydı. ¨1918-45 arasındaki yıllara ‘diktatörlükler çağı’¨ demenin yanlış olmayacağını düşünen Maksudyan; Türkiye’de, ¨…rejim, Cumhuriyet Halk Partisi’nin(CHP), hatta bizzat Mustafa Kemal’in, totaliterliğe doğru sürüklenmesi muhtemel otoriter yönetimi altındaydı.¨ diyor. Ve ekliyor: ¨1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabul edilmesiyle, Kemalist yönetimin her tür muhalefeti imkânsız hale getiren otoriter bir rejim olma yolunda önemli bir adım attığı söylenebilir.¨ (s.40)

CHP ideologlarının ¨başarılı kalkınma modelleri olarak genellikle otoriter ve totaliter rejimlere atıfta¨ bulunmaları da bu çerçevede değerlendirilmelidir. (s. 45) ¨Türkiye’de tek-parti döneminde Türkçü akım ırkçı bir retorikle yeniden kullanıma sokulmuş, bir dizi sosyal ve kültürel reform yoluyla imparatorluğun çokuluslu yapısı terk edilerek Anadolu Türklerinin etnisitesine dayanan, coğrafi sınırları daralmış yeni bir ulus tanımı yapılmıştır.¨ (s.53)

Almanya’da Nazilerin iktidara yürümesinden yüreklenen, B.A.Belge gibi yerli ırkçıların, kendi ‘öteki’lerine aba altından sopa göstermekten çekinmediklerini de Maksudyan’dan öğreniyoruz. ¨Burhan Asaf Belge, Kadro dergisinde Nisan 1933’te yayımlanan ‘Bizdeki Azınlıklar’ adlı makalesi¨nde, ¨Almanya’daki Yahudi aleyhtarlığı, umarız ki, bizimkilere bir ders olur. (…) Fakat bundan sonrası için bunun samimi yollarnı, biz göstermeden kendilerinin arayıp bulmaları şüphe yok ki hem onların hem bizim lehimizedir.¨ (s.45-46)

‘En eski’ olmak, bütün milliyetçiliklerin ortak özelliğidir. ¨…tüm ulus-devletler, bağımsızlıklarının hemen ardından devletleşme sürecinde koptukları devletten daha gerilere giderek kendilerine yeni bir kimlik ararlar. (…) Tarih Tezi ile sınırları çizilmeye çalışılan milli kimliğin temeli Türk ırkına dayanıyordu.¨ (s.56)

Türk Ocakları Genel Kurulu’nun son toplantısında (28 Nisan 1930) söz alan, Aksaray delegesi ve tarih öğretmeni Afet İnan, konuşmasını, ¨Beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir. Çin medeniyetinin esasını kuran Türklerdir. Mezopotamya’da, İran’da milattan en aşağı 7000 sene evvel beşeriyetin ilk medeniyetini kuran ve beşeriyete ilk tarih devrini açan; Sümer, Akat, Alâm isimleri verilmekte olan Türklerdir. Mısır’da…¨ (s.58) diye sürdürmüştür. M. Kemal’in de bulunduğu toplantıda, İnan, sırtını devlete vererek nasıl ‘bilim’ yapıldığının tipik bir örneğini sergilemiştir.

26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda, ilk dil kurultayı yapılır. Oybirliğiyle kabul edilen tasarıda şöyle denilmiştir: ¨İlk uygarlığı kuran Türkler olduğu gibi, ilk uygarlık dilinin de Türkçe olduğuna kuşku kalmadı. Birçok bilim adamı, Türk dilinin Hint-Avrupa denilen dillerin anası olduğunu belirtmişlerdir.¨ (s.68)

Dönemin ‘resmi ruh hali’ni anlayabilmek için, devlet kurumlarının yayınları da önemli ipuçları vermektedir. ¨Türk tarihi, Türk dili, Türk folklor ve kültürü üzerine yapılan çalışmaların yanı sıra, Türk kan grupları, Türk saçı, Türk beyni gibi konular üzerine Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin çok sayıda yayını ve doktora tezleri vardır. Devlet yayınları da, özellikle Maarif Vekâleti’nin yayınları -tarih kitapları, coğrafya kitapları, biyoloji ve İnkilâp Tarihi için ders kitapları- bariz ırkçı eğilimler göstermekteydi.¨ (s.80)

M.Kemal Türkçülüğü, Z.Gökalp Türkçülüğünden daha mı sağdaydı? Bu sorunun yanıtı, Agop (Martayan) Dilaçar‘a göre ‘evet’. Şöyle ki; ¨Bunu [birlik bağı] hakikate ve ilme uygun olarak tamamlayan Kemalizm Türkçülüğü olmuştur. Kemalizm Türkçülüğü, Ziya Gökalp Türkçülüğünü reddetmez, tamamlar. Ziya Gökalp için, menşe birliği mevzubahis değildir; yabancı kaynaktan gelen fakat Türk kültürüne temessül eden ve onunla kaynaşan her şey Türk’tü. Kemalizm Türkçülüğüne göre ise, ‘her Türk asıllı olan Türk’tür.¨ (s.81)

M. Kemal, 1925 yılında, Darülfünun rektörü Nureddin Ali Berkol‘a yazdığı kutlamada, dönemin yönelimlerini açıkça belirtmektedir: ¨Türk’ü ve Türk heyet-i içtimaiyesini tetkik gayesini istihdaf eden müsseseye kıymetli mesaisinde muvaffakiyet temenni ederim efendim.¨ (s.88)

Maksudyan’ın ‘ilk dönem’ olarak adlandırdığı zaman diliminde (1925-29), Karacaahmet Mezarlığı’ndan topladıkları kafataslarının ölçümünün yanı sıra, Türk, Ermeni, Rum ve Musevi çocuklarının gelişmesi üzerine de karşılaştırmalı araştırma yapıyorlar. ( s.89)

¨Derginin ilk sayısından başlayarak, antropolojinin iş tanımında ‘ırkların tetkik ve tespit edilmesi’ konuları güçlü şekilde vurgulanmıştır. Denilebilir ki Mecmua’nın araştırma birimi ırktır.¨ (s.97)

Antropolojiye düşen görev, Berkol tarafından şöyle tanımlanıyor: ¨Siyaset itibarile, milletler arasındaki müstakil mevkimizi tamamile istemek hakkımız ise, akvam ve cemaat-i beşeriye arasında ırkımıza raci olan mevkii tesis etmek de öylece vazifemizdir. İşte antroplojiye ilk safhada düşen iş budur.¨ (s.99)

¨Fiziksel antropoloji Türk ırkının teşhisi için asli bilim olarak görülmüştür.¨ (s.65)

¨Türk Antropoloji Mecmuası’nın, makale yazarları ve idare heyeti üyeleri yoluyla, hem İstanbul Üniversitesi hem de Maarif Vekâleti’yle olan ilişkileri, derginin resmi ideolojiyle iç içe olduğunu göstermek için vurgulanmalıdır. Öncelikle Maarif Vekillerinin Mecmua’nın ‘Fahri Reisleri’ oldukları, şahsen isimleri de belirtilerek her sayının kapağında ilan edilmektedir.¨ (s.109) Türk Ocakları Başkanı Hamdullah Suphi de derginin ‘fahri reis’lerindendir. (s.110)

Kemal Göngör‘ün Denizli Yörükleri üzerinde yaptığı çalışmalar da, bir önkabulü kanıtlamaya yönelik olduğundan; Güngör’ün (ve ırkçı araştırmacıların), istenenden farklı sonuçla karşılaşınca, nasıl çelişkilere boğulduğunu görmemizi sağlıyor. ( s.128, 145)

Irkçılık, belirli bir ırkın üstünlüğüne dayandığından, diğer ırklardan üstün olunan yanları; diğer bir söyleyişle, ‘öteki’nin aşağı yanlarını orataya koymayı gerektirir. Bu doğrultuda, ¨Türk Antropoloji Mecmuası’nda bazı ırkları aşağı olarak tanımlayan pek çok makale yayımlanmıştır. Kraniyel endeksleri karşılaştıran tablolarda aşağı olarak yer verilen siyahlar, Avustralyalılar, Yeni Kaledonyalılar olmuş ve bu grupların yanına nedense aynı kefeye konulmak istenen köpekler, antropoitler ve maymunlar eklenmiştir; kafa ölçümleriyle üstün olduğu sabit olan tek ırk Türklerdir.¨ (s.137) Melezler en aşağı ırk olarak tanımlanmıştır. (s.139)

Irkçı araştırmalara devlet desteğini gösteren bir diğer kanıta göre; ¨Mecmua’nın iddialarıyla, resmi ideolojinin buyrukları arasında hiçbir çatışma olmamıştır. Bu sorunsuz uyum, Mecmua’nın, Türk milli kimliğinin tanımlanmasında Türk ırkının asli unsur olduğunu benimsetmeye çalışan devletin, bilimsel propaganda aygıtlarından biri olarak kullanıldığını kanıtlar niteliktedir. (…)derginin Türk milliyetçiliğinin bünyesinde görünür hale gelmeye başlamış olan ırkçı temaların teorik altyapısını oluşturan bir meşruiyet mekanizması olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.¨ (s.175)

Özetle: Türk milliyetçiliği, deri ve saç tipi tespitlerinin; kafa, çene, boy (bacakların boy’a oranı) burun ölçümlerinin yapıldığı ‘bilim’ ortamından geçerek oluşturulmuş oluyor.

¨Yeni kurulmuş devlet bilimsellik kisvesi altında her istediği şeye doğruluk atfetmek ve tartışılmazlık kazandırmak istemiştir.¨ (s.179)

Bütün bu ırkçı araştırmaların, belirli bir ideolojik çevrenin işgüzarlığı ile değil, devlet politikası olarak gerçekleştirildiğini görmekteyiz. ¨Bu çalışmanın temel hedefleri bakımından, 1920 ve 1930’larda Türkiye Cumhuriyeti’nin seçkin kadrolarının, bilimsel/ırkçı araştırmaların gelişmesi için hem maddi hem manevi yatırımlar yaptığını göstermek yeterlidir. (…) Türk Antropoloji Mecmuası’nın devlet tarafından bilinçli şekilde hayata geçirilen bir proje olduğunu ve derginin, milliyetin ırkçı inşasını bilimsellik kisvesiyle meşrulaştırması beklenen bir ‘bilirkişi’ rolü oynadığını söylemek mümkündür.¨ (s.183)

Genç ve yürekli araştırmacı Nazan Maksudyan’ın eseri, Türkiye’de histerik düzeydeki ırkçı kalkışmaların geçmişine ışık tutan bir çalışma. Eser, 1925-39 yılları arasında, ırkçı kuramların hangi araçlarla ve nasıl geliştirildiğini belgeleriyle önümüze koyuyor. Yalnızca sözü edilen dönemi anlamak değil, yaklaşık 90 yıldır devletin halkla kavgalı oluşunu sorgulamak açısından da önemli.

Bu kitap okunduktan sonra, Devlet Bahçeli’nin Tekir Yaylası’ndan aşağıya, boz/kurtlarına, ‘Ne Mutlu Türküm Diyene!’ diye seslenişinin ideolojik arkaplanı da kolayca anlaşılacaktır.(GŞ/EÜ)

* Maksudyan, Nazan, Türklüğü Ölçmek-Bilimkurgusal Antropoloji ve Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Çehresi 1925-1939, Metis Yayınları, İlk Basım: Mayıs 2005, İstanbul

** Nazan Maksudyan 1977 İstanbul doğumlu. Boğaziçi Üniversitesi Siyasalbilim ve Uluslararası İlişkiler bölümünde lisans ve yüksek lisansını tamamladı. Sabancı Üniversitesi’nde tarih doktorası yapıyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Ermeni Sorunu Tartışmaları Üzerine Notlar
Resmi Tarih Tezi: İnandırıcı Gelmiyor!
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: