Kıtlık günleri ve karneli hayatlar

Mayıs 8, 2007

Avni Özgürel

Yeni kuşaklar Ekmek Karnesi, kaput bezi, ihtikar, narh, Milli Koruma Kanunu gibi sözcüklere hayli yabancı. Oysa cumhurbaşkanı bile, çok değil 60 yıl önce evinde francala yenmesini yasaklamıştı…

22/10/2006 (914 kişi okudu)

AVNİ ÖZGÜREL (E-mektup | Arşivi)

Günümüz Türkiye’sinin ekonomik tablosundan şikâyetçiyiz… Gelir az, ihtiyaç fazla, borç gırtlakta, işsizlik çığ gibi… Listeyi uzatmayayım…
Geçmişi hatırlayıp halimize şükredelim demek istemiyorum elbette. Ama bundan tam 64 sene önce yani 18 Ekim 1942’de hükümetin ekmeği karneye bağlama kararı aldığını, o dönemin koşullarında şeker kıtlığı dolayısıyla nişastaya asit katılarak gikoza dönüştürmek, çayı kuru üzümle içmek türünden yollar icad edildiğini, ordunun ihtiyacı dolayısıyla köylünün elindeki öküzlere el konulduğunu unutmamak lazım.
Kuşkusuz 2. Dünya Savaşı’ydı yaşanan kıtlığın sebebi… Ankara siyasi bakımdan tam bir kararsızlık içindeydi. Müttefikler bastırdığında İngitere ve Fransa’yla ittifak anlaşması imzalanıyor, Almanya sert çıktığında yan çiziliyordu…
Hitler, ‘Alman orduları Türkiye hududuna 50 kilometre mesafede duracak’ teminatı verse de Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın aldığı kararla Büyükçekmece’den başlayıp Kırklareli ve Edirne’ye uzanan ve Çakmak Hattı diye anılan 200 kilometrelik surun inşası için ülkenin bütün kaynakları seferber ediliyordu. Ve İstanbul başta olmak üzere altı vilayette karartma uygulaması vardı. Sadece elektrikle aydınlanmayı değil o dönemde kaç evde elektrik olduğu ayrı mesele- temelde gaz lambasıyla aydınlanmayı sınırlayan bir karardı bu. Ampuller, lambaların cam aksamı maviye boyanırdı.
Vesika Ekmeği
Vesika Ekmeği diye bir kavram işte o günlerin eseri… Devlet herkes için bir gün yarım, bir gün çeyrek ekmek istihkakı belirlemişti. Ve alınması dağıtılan kuponlarla yapılırdı. Her gün ekmek karnesinin bir kuponu kesilir, fırıncıya verilirdi. Üstelik bugün tadını bildiğimiz ekmekten de söz etmiyoruz. Arpa ağırlıklı, buğday unu miktarı sınırlı, elenmeden üstün körü yoğurulduğu için, içinden taş, toprak, tahta parçacıkları ve pişmeyip topak halinde kalmış hamurun çıktığı tatsız tuzsuz bir şeydi 1940’ların ekmeği. İşgal günlerinden kalma francala kelimesiyle isimlendirilmiş Fransız ekmeği de vardı elbette ama Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Çankaya Köşkü’nde bunun yenilmesini yasaklamıştı.
Kızılay’ın aş ocağı kurup bedava sıcak yemek dağıttığı günlerden söz ediyorum. İnsanlar ellerinde teneke kaplarla yemek kuyruğuna girip saatlerce beklerdi. Şeker savaş öncesine kıyasla 30 kat pahalılaştığı için çayın kuru üzümle içildiği, uzun süre dayanması için ayakkabıların altına kabara denilen metal koruyucuların çakıldığı, izleri sonraki yıllarda da devam eden dönemdir bu. Örneğin savaş yıllarının etkisinin büyük ölçüde azaldığı 1948’de doğmuş olmama rağmen çocukluğumda hatta gençliğimde topuğuna ve burun kısmına demir çakılmamış ayakkabı giydiğimi hatırlamıyorum. Aynı şekilde bir yeri yırtılıp söküldüğünde ‘örücüye’ götürülüp onartılmamış elbise de. Kaldı ki elbise dediğimiz de yeni alınmış bir kumaştan değil, evdeki en yetişkin kişiden başlayıp yıllar içinde ters-yüz edilip yeniden dikile dikile en küçüğe kadar herkesin sırayla giydiği, arada boyaya yatırılarak rengi değiştirilen bir şeydi. Yamalı elbise giymenin doğal sayıldığı, aksinin istisna olduğu çok az kişinin palto giyebildiği yıllardı. Yoksullar çoğunluktaydı kuşkusuz, ama zengin insan var mıydı derseniz, pek yoktu. Gelire bağlı olmaksızın herkes aynı okula gider, aynı tür okul önlüğünü giyerdi.

Çerçeve

Atatürk’ün kayıp düştüğü balo
Cumhuriyet Türkiye’sini, 1920’lerin Ankara’sını iki kalemden okumak keyifli… İlki Falih Rıfkı Atay. Onun ‘Roman’ adlı az bilinen kitabı enfes tablolar sunar. Savaş zenginlerinin tiynetsizliklerinden örnekleri, devrimlerden rahatsız ama kendisini ayak uydurmaya mecbur hissedenlerin ikiyüzlülüklerini, Cumhuriyet’le ahlak standartlarının gevşediği düşüncesine inanan ve ava çıkan tipleri kanlı canlı okuyabilirsiniz. İkinci önereceğim yazar da Şevket Süreyya Aydemir. Onun da farklı eserlerinde dağınık halde yer alan film/fotoğraf intibaı veren anlatımları var.
Muhtemelen bu yıl 29 Ekim’in yıldönümünde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer balo değilse de bir davet verecek. 1960 ihtilaliyle birlikte balolar son buldu zaten.
Bilinmediğinden değil ama, bu vesileyle Şevket Süreyya’nın kaleminden Ankara’nın ilk balosunu yeniden okuyasınız istiyorum:
“İlk Balo Türkocağı’nda verilmiştir. O zaman Türkocağı Eski Ankara’da, Şengül Hamamı’nın yanında, eski bir Ermeni mektebi binasında bulunuyordu. Balo gecesi bu harap binanın salonunun duvar diplerine sandalyeler dizilmiştir. Herkesin sus pus sıralanıp oturduğu, sessiz, hareketsiz, hatta kadınsız bir mevlid toplantısı gibi geçer balo.
İlk balo fiyasko olunca Atatürk, ‘kadınlı bir balo’yu zorlar. Davetlileri bir tren vagonuna doldurup, şehrin dışındaki Orman Çiftliği’nin iki katlı istasyon binasına götürür. Ancak sadece üç konuk eşini getirmiştir: Yakup Kadri’nin, Falih Rıfkı’nın ve Ruşen Eşref’in hanımları. Gazi onların kompartımanına gelince, Leman Yakup Kadri hemen atılır:
– Paşam, bu inkılabın kurbanları yalnız biz miyiz? Hani Yaver Beylerin, Mebus Beylerin, Vekil Beylerin hanımları?
Balo salonunda da bazı sahneler geçer. Ortalıkta kadın görünsün diye, o zamanki Ankara’nın Fresko Barından getirilen birkaç artisti gören üç kadın konuk, salonu terk etmek isterler. Bunun üzerine misafir artistler hemen balodan uzaklaştırılır. Sıra dansa gelir. Gazi önce Şefika Falih Rıfkı’yı dansa kaldırır, onu Yakup Kadri, Saliha Ruşen Eşref’le takip eder. Fakat yerler sabunla acemice cilalandığı için ilk büyük kaza yaşanır: Gazi ile damının ayakları kayar ve üst üste yığılırlar. Onların üstüne de Yakup Kadri ile onun kolundaki Saliha Hanım devrilirler. Ertesi günkü gazeteler ‘Gazi’nin Çiftlik’te verdiği muhteşem balonun kadınlı erkekli çok seçkin ve kalabalık davetlilerce büyük neşe içinde geçtiğini’ duyurur.”
Süreyya Ağaoğlu da bu ilk baloya katılan birkaç Türk kadınından biri. Anılarında o günleri aktarırken yaşadığı heyecan ilk günkü kadar taze olarak yansır: “Büyük bir heyecanla hazırlanmış, yüzüme de pudra sürmüştüm. Girişteki aynada yüzümü görünce hiç beğenmeyip mendille sildim. O günlerde o küçücük bina bizim için saraydı sanki.”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: