GÖLHİSAR

Haziran 10, 2008

ADETLER VE İNANMALAR

Doğum
Doğum Öncesi İnanç ve Gelenekler
Bütün Türkiye’de olduğu gibi yörede de çocuk sahibi olmak isteyen analar, evliya türbelerini ve ata mezarlarını ziyaret edip adaklar adar ve dilekler dileyerek kendilerinden himmet beklerler. Yamadı Köyündeki Yamadı Yatır’ı, Yamadı ile Uylupınar arasındaki Delikli Taş, Yusufça’daki Çaput-lu Çalı günümüzde ziyaret edilip, kurban ve saçıların sunulduğu çeşitli dileklerle birlikte çocuk sahibi olmak için onlardan himmet beklendiği yerlerden birkaçıdır. Bu tür uygulamalar daha düğünde başlayarak sürdürülür.
Gölhisar’da damadın evine götürülmek üzere, baba evinden çıkarılan gelin önce Gelin Kavağı?nın etrafında dolaştırılır. Sonra damadın evine götürülür. (Bu gelenek son yıllarda biraz değişikliğe uğrayarak Konak, Çeşme ve Armutlu Mahalleleri arasında gelin gezdirme şekline dönüşmüştür)
Yörede, gebe kadının aşerme (yerikleme) sırasında yediklerinin ve yaptıklarının ve gördüğü
Rüyaların doğacak çocuk üzerinde etkiler bırakacağı yönünde bazı inanmaların olduğu da bilinmektedir: Gebe kadın kuş eti yerse, çocuğun uykusunun hafif; balık eti yerse, çocuğunun ağzı açık; tavşan eti yerse, çocuğun tavşan dudaklı; tavuk eti yerse, çocuğun inatçı olacağına, ayva yerse çocuğun güzel olacağına; çilek, pekmez, bal yerse, çocuğun zeki olacağına inanılır. Aşeren kadın çiçek ve gül koklarsa doğacak çocuğun ben yerinde gül beni olacağına; bol meyveli armut ağacını taşlayan gebe kadının erkek çocuk doğuracağına; sakız çiğneyen gebe kadının çocuğun sümüklü olacağına; inanılır.
Çocuğun cinsiyetiyle İlgili olarak yörede şu pratiklere başvurulur. Gebe kadın gittikçe güzel-leşiyorsa karnındaki çocuk oğlan; çirkinleşiyorsa kız, karnı sivri ise oğlan, değilse kız, aşeren kadının canı tatlı isterse doğacak çocuk erkek; ekşi isterse kız olacağına inanılır. Yörede bu inanç ile ilgili şöyle bir tekerleme de mevcuttur:
“Ye tatlıyı doğur atlıyı / Ye ekşiyi doğur Ayşe’yi”
Doğum öncesinde çocuğun cinsiyetini tayin etmede rüyaların rolüne de inanılır. Yörede, gebe kadın rüyasında koyun görürse doğacak çocuğun uysal olacağına; buğday görürse, doğacak çocuğun kız; silah, şapka ve erkeğe ait eşyalar görürse, doğacak çocuğun erkek olacağına inanılır.
Bu gibi inanmalarda, gebe kadının göreceği varlıkların olumlu ve olumsuz unsurlarının çocuğa sıçrayacağı düşünülmekte, dolayısıyla çocuğun maddi ve manevi yapısında bir takım değişikliklerin olabileceğine inanılmaktadır.
Doğum Sırasında inanmalar
Türk kültür tarihine bakıldığında ana ile çocuğunu bir ömür boyu koruyup kollayacak “umay”1 gibi koruyucu güçlerin yanında, “alkarısı” gibi anne ve çocuğa zarar vermek için fırsat kollayan kötü iyelerin (ruhların) varlığına da her zaman inanılırdı. İyi ile kötünün sonsuza kadar sürdüreceği bu amansız mücadeleden zarar görmeden kurtulmak isteyen anne adayı kadınların bilmek ve uygulamak zorunda olduğu birtakım inanç ve pratiklerin olması da gayet tabii idi. Günümüzde bu hususla ilişkili duyuş, düşünüş ve inançların hayata yansıma şekillerini, yöredeki çeşitli uygulamalarda aynı veya değişik biçimlerde yaşamakta olduğu tespit edilmiştir.
Yörede alışıla gelmişin dışında tombul doğan çocukların güreşçi olacağı, çok zayıf ve kıllı doğan çocukların ticaretle uğraşacağı, doğuştan ağzında dişi olan çocukların afacan olup uğursuzluk getireceği yolunda inanmalar vardır.
Doğuma bir iki saat kalınca hamile kadına dualı su içirilmesi, hamile kadın, zorluk çekmesin, kolay doğum yapsın diye içinde biraz su bulunan leğenin içine konan kerpiç (toprak) üzerine veya “senit” e oturtularak yüksekçe bir yere bağlanan ipten asılmasının istenilmesi doğumun ağrısız ve sancısız gerçekleşeceğine inanılmasından kaynaklanmaktadır.
Çocuk doğar doğmaz göbek kordonu kesilir ve bağlanır. Çocuk kız ise, göbek kordonu çocuğun evine bağlı olması inancıyla evin (bahçenin) uygun bir yerine; çocuk oğlan ise, okuyup ileride iyi bir iş ve meslek sahibi ve dindar olması için caminin bahçesine gömülür.2 Kordonun kesildiği bıçak bebeğin yastığının altına konulur. Bütün bu tedbirler çocuğu alkarısı’na karşı korumak içindir.
Korkan ve hıçkıran çocuklara su içirmek ile nazardan (kötü bakış-kötü ruh) korumak için bebeğin burnuna kara çalmak gibi inanç ve uygulamalardaki esas amacın kötü ruhları aldatmak, şaşırtmak, dikkatleri başka yöne çekmektir.
Doğum Sonrası inançlar
Çocuğun eşi veya sonu diye tabir edilen plasenta temiz bir yere gömüldükten sonra bütün dikkatler anne ve bebeğe döner. Doğum yapan kadının ve bebeğin kırkı çıkıncaya kadar evden dışarı çıkarılmayıp; geceleri de karanlıkta bırakılmaması pratiği, kırk basmaması için gereklidir. Anne çocuğu kötü gözlerden (nazar) korumak için; çocuğunun göğsüne, omuzuna, beşiğine ve yatağına çeşitli nazarlıklar (çıtlık ağacı, çörek otu, gök boncuğu, hamayil, cevşen gibi) takar. Bu uygulamalarda Eski Türk inanç sistemlerinde var olan ve
günümüze kadar şu veya bu şekilde varlıklarını sürdürmeyi başaran ev, gök, ve ağaç iyelerinin (ruhlarının) koruyucu özelliklerine sığınmak suretiyle kötü ruhları (gece-kara iyeleri) dengeleme inancı vardır.
Çocuğun doğumdan sonra tuzlanması ve kırkıncı günü kırklama tabir edilen bir uygulama ile çocuğa gelebilecek her türlü kötülükler önlenmeye çalışılır.
Çocuk sürekli ağlar ve bir türlü susturulamaz-sa “çocuğu kırk bastı” denir. Tedavi için yörede uygulanan uygulamalardan bazıları ilginç olup görünüşte manasızdır. Bunlardan biri ağlayan çocuğun başının kümese sokulup çıkarılması; diğeri ise köpek kafatasının üzerinden dökülen su ile çocuğun yıkanmasıdır.
Yörede ilk defa diş çıkaran çocuklar için “diş bulguru” hazırlanır. Bu bulgur, yakın çevreyle birlikte yenir ve komşulara dağıtılır. Adeta bir saçı (adak) niteliğindeki bu merasim esnasında çocuğun önüne konan para ve eşyalardan hangisini aldığına bakılarak çocuğun geleceği ile ilgili yorumlar yapılır. Falın değişik bir çeşidi olarak nitelendi-
rilebilecek bu pratiğin dışında vücut organlarının seğirmesi veya çınlaması ile ilgili olarak bazı inanmalar da mevcuttur. Ananın gözünün seğirmesi, kulağının çınlaması veya sebepsiz bir anda annenin içini sıkıntı basması gibi kontrol dışı davranışlara anlamlar verilir, çeşitli yorumlar yapılır.
Çocuk sahibi olan aileler, çocuklarının sağlıklı olması ve kansız belasız büyüyebilmesi için fakirlere sadaka verilir. Mahalle çocuklarına ise çörek, para ve şeker dağıtılır. Adak kurbanı kesmek mezarlıkları ve yatırları ziyaret etmek, koca/ulu ağaçlara bez bağlamak, yüksek yerlerde dağ tepelerinde dualar etmek, çocukları korumak isteyen ailelerin başvurduğu uygulamalardandır.
Geçmişten günümüze doğru gelen, ailenin devamı için erkek çocuk sahibi olma düşüncesi yörede yaşatılmakta ve ailenin ilk erkek çocuğunun doğmasıyla birlikte “Kütük Atma” törenleri 1950’li yıllara kadar tertip edilmekteydi. Günümüzde ise Tefenni-Karamanlı yöresinde hâlâ devam eden geleneklerdendir.
Kütük Atma
Yörede, genellikle ailenin ilk erkek çocuğunun dünyaya gelmesiyle uygulanan bir eğlence türüdür. Ailenin devam etmesi açısından büyük önem taşıyan erkek çocuğunun dünyaya gelmesi “Kütük Atma” merasimi ile kutlanır. Bunun için önce aile reisinden izin alınır. “Oğlana kütük atmak istiyoruz. Rızan var mı?” diye sorulur. Aile reisleri “oğlanın adı kütüksüz” denilmesinden çekindikleri için bu izni verirler. Büyük ve budaklı bir ardıç veya çam kütüğü üzerine altın, kâğıt para, içine de madeni para konur, renkli ve ipekli bir “po-çu” bağlanır. Kütük davul zurna eşliğinde ve kalabalık bir grupla beraber, dünyaya yeni gelmiş oğlan çocuğunun evine getirilir. Evin damı top-raksa dama, kiremitli ise tahtalığa konur. Kütüğü dama çıkaranlardan biri bacadan aşağıya bağırarak bir tekerleme söyler. Oğlan babası da bebeği kucağına alarak bacanın sağ tarafına oturur, iyilik
1 Umay: Türklerin eski inanç sistemlerinden olan “Gök Tanrı” inançlarına göre bebekleri ve hayvan yavrularını koruduğuna inanılan koruyucu ruh.
2 Geçmişte (Cumhuriyetten önce) camiler hem ibadet hem de eğitim kurumları olarak işlev gördüğü için göbek kordonları cami bahçesine gömülürken; günümüzde ise okul bahçesine gömülmektedir.

ve güzellik dilekleriyle dolu bu tekerlemeyi dinler. Tekerleme oğlan babasının adıyla başlar. Yerel ağızla:
“Ula Amat. . . ayy Amat. . .
Olun yaşı uzun olsun
Düğünü güzün olsun
Ardıç gibi kollu olsun
Alacağı kız güzel olsun
Dağda koyun kışlatsın
Derelerden sel gibi
Tepelerden yel gibi
Hamza Pehlivan gibi
Dere tepe düz geçsin
Karlı dağlardan almışsın rengini
Amat, şimdi bulmuşsun dengini
Maşallah değin abeler, arkadaşlar, maşallah
Allah seni bu oğlana bağışlasın.”
diyerek kütüğü bacadan veya tahtalıktan aşağıya atar ve iner. Toplanmış olan delikanlılar davul zurna eşliğinde eğlenirler. Neşeli muhabbetler yaparlar. Ev sahibinin hazırladığı türlü yemek ve çerezler yenir. Kütüğe bağlanmış hediyeler, misafirlerin hediyesi olarak kabul edilir. “Kütük” de oğlan babası tarafından; oğlan büyüyüp evleneceği zaman “masala” da yakılmak üzere saklanır. (Bkz. Masala / maşıla. ÇİNE, Burdur” dan Damlalar Folklor (Halkbilimi), (İzmir, 1989), s. 65, 66; EKİNCİ, Burdur, (Ankara 1995), s. 202, 203).

Ad Verme
Yörede atalarla ilgili adların verilmesi bir gelenek halinde yaşatılırken; gök ve yer ile ilgili adlara, sosyal hayatın içinde her hangi bir sebebi görülüp bilinen hadiselere ait adlara veya çocuğu korumaya yönelik adlara da rastlanmaktadır. Yörede çocuklara nene ve dedelerinin adlarını vermek o kadar yaygın bir gelenek olarak sürdürülmektedir ki bu kuralın dışına çıkan kişilere hoş gözle ba-kılmamakta ve hayretle karşılanmaktadır. Hatta bu konuda aileler arasında (kadın ve erkek tarafı) bizim adımız verilsin diye tartışmalar ve kırgınlıklar yaşanmaktadır. Çocuğun huyunun adını aldığı kişiye benzeyeceği inancı oldukça yaygın olan yörede, aile büyüklerinin isimleri verilen çocuk durmadan ağlar veya hasta olursa verilen ismin yaramadığı kabul edilir ve isim değiştirilir.
Yörede Selvi, Selvinaz, Gül, Güllü, Gülser, Gül-han, Lale gibi yer, su, ağaç ve bitki iyelerini hatırlatan isimlerin yanında çocuğu olup da yaşamayan veya cılız çocuğu olup da öleceğinden korkan ailelerin çocukları yaşasın diye; Yaşar, Durdu gibi adları çocuklarına taktıkları da tespit edilmiştir. Yörede tespit edilen ve özellik arz eden söz konusu adların esas kaynağı olarak eski Türk inanç ve düşüncelerine dayandığını söylemek mümkündür.
Yörede daha önce ifade edilen ad verme gelenekleriyle birlikte “lakap takma” geleneği de bazı değişikliklerle birlikte canlı bir şekilde yaşatılmaktadır. Lâkaplar içinde aile ve ata lâkapları ile birlikte kişilerin fiziksel özelikleriyle ilgili lâkapların da önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Ga-baklarm Üseyin, Gaftırm Amad, Çil Hüseyin; Kuşbaşı, Dığlı Meğmet, Muhtar İbraam, Bülbül Kamil, Cin Ali, Boduç Halil; Kirli Ramazan, Deli Ahların Sabri, Kel Üşen, Kedi Recep, Dussuzların İsmeyl, Dingillerin Osman, Kırkyalan Hasan, Tire-li Hasan, Hacıhatıplarm Mıstafa, Yamadıllı Fevzi gibi.

Askerlik
Bütün Anadolu’da olduğu gibi; yöre sosyal hayatında da asker uğurlama, önemli bir yer işgal eder. Yörede, gençler askere gitmeden önce bütün komşuları ve aile büyüklerini ziyaret ederek, gönüllerini alır. Uğurlama esnasında ise merdiven kenarına konarak üzerine su dökülmüş saban demiri üzerine çıkarılır. Bunun manası “su gibi gitsin, demir gibi dayanıklı olsun” dur. Akabinde yaşlı bir kadının eline bir ayna ve çiçek verilir. Askere gidecek genç veya gençlerin arkasından ayna ve çiçek tutularak köyün çıkışındaki dua taşma kadar yürünür. Burada hoca eşliğinde yapılan duadan sonra hem ağlanır hem de oynanır. Tören bitiminde uğurlanan gençlerin arkasından su dökülür. Günümüzde pek uygulanmamakla birlikte yaşlıların anlattığına göre askere giden gencin arkasından yanık çıra tutulurmuş.
Askerliğini bitirip dönen gençler kendisini ziyaret edenlere hediye etmek üzere “asker kınası” ve iğne getirirler.
Yeşildere Köyü’nde daha önceleri düğünlerde son zamanlarda ise kurban bayramının ilk gecesiyle asker uğurlamalarında tertip edilen maşıla (meşale) törenleri yapılmaktadır. Maşıla’da oynanan oyunların daha önceden hazırlanan ve oyuncular tarafından okunan yazılı bir metin yoktur. Bütün roller önceden ezberlenen oyun geleneğine dayanır. Oyunlar gece köy meydanında yanan bir ateşin etrafında, seyircilerle çevrili bir alanda oynanır. Erkek seyirciler meydanı çevreleyerek, kadın seyirciler ise dam ve balkonlarda toplanarak yarı karanlık içinde oyunları seyrederler. Oyunlar; efelerin köy basması, eski usul asker sevkıyatı ve Arap oyunları gibi adlarla anılır. Bu oyunlara zaman içerisinde başka oyunlar eklenir, böylece terk edilen ve eklenen bölümleriyle oyunlar sosyal hayattaki yerini muhafaza ederler.
Maşıla
Bütün yöre düğünlerinde çeşitli şekillerde tatbik edilmekle birlikte Yeşildere Köyü’nde askere gidecek olan adaylar arasında da oynanan bir oyun olarak günümüzde yaşatılmaktadır. Askere gidecek gençler “Maşıla” dan birkaç gün önce topluca odun toplamaya giderler, buna un odunu denir. Meşe veya ardıç odunu toplayan adaylar dolma tüfeklerini patlatarak köye inerler ve kendileri onuruna verilen yemeği yerler. Oyun gecesi meydanda büyük bir ateş yakılır. Askere gidecek adaylar veya yetenekli kişiler oyunlar oynarlar. Oyuncu sayısı değişmekle beraber, genellikle külcü, değnekçi, efeler, gelin veya bayan, gelinin anası babası, halktan kişiler, muhtar ve ihtiyar heyeti, jandarma ana karakterlerdir. Deve ve at tasvirleri de bulunur.
Oyunda yer alan ana karakterlerin rolleri ve giydikleri, kıyafetler:
Külcü: Görevi, ateş çemberini torbasından alıp savurduğu kül ile geniş tutmaktır. Külcünün yüzü kömür ile boyanır, bu yüzden Arap da denir. Zaten kıyafeti de Arapların kıyafetine benzer. Genellikle kaput bezinden yapılan kıyafeti ve püsküllü külahı vardır. Son yıllarda kaput bezi yerine eski kıyafetler giydirilmektedir.
Deve: İki kişi merdiveni omuzlarına koyar, hörgüç görünümü sağlamak için sele konulur, deve tüyü renginde bir kilim örtülür. Ölmüş deve başı iskeleti bir sırığa bağlanır ve merdiveni taşıyanların birine verilir. Bu devenin başını oluşturur, iki kaşık monte edilerek kulak görünümü verilir, yular bağlanır ve tasvir tamamlanır.
At: Devenin yapılışı gibidir ama sele kullanılmaz. Kilim desenli olabilir. Ölmüş at veya deve başı iskeleti yoksa öküz başı iskeleti kullanılır.
Efeler: Genellikle iki efe oyunda rol alır. Davul zurna eşliğinde oynarlar, gelini ve bayanı kaçırdıkları gibi bazı oyunlarda da külcünün sarkıntılıklarına karşı korurlar. Kıyafetleri fes, cepken, kuşak, kılıç, kısa çakşır veya don, çorap ve çarıktan oluşan bilinen efe kıyafetidir.
Gelin veya Bayan: Bu rolü askerlerden biri üç etek giyerek üstlenir. Günümüzde beyaz gelinlik giyilmektedir. Gelinin başında çuha vardır.
Gelinin Annesi ve Babası: Gelini koruyamadıkları gerekçesiyle falaka cezasına çarptırılır. Özel kıyafetleri yoktur, günlük olağan kıyafetleriyle oyuna katılırlar.
Değnekçi: Falaka cezasını icra eder.
Dede ve Nene: Yaşlı kişiler veya sırtına yastık konularak kamburlaştırılmış kişiler oynarlar.
İhtiyar heyeti ve efeler ateşin yakıldığı meydana gelirler. Ateşin yanması ile çalınmaya başlayan davullar ve zurnalar susar. Efeler ve ihtiyar heyeti: “Ah ulan kahpe gençlik” şeklinde içlenirler. Oyun alanına gelen deve sağa sola saldırır, panik başlar, bunu önlemek için deve ıhtırılır. Ortam sa-kinleşince, muhtar topluluğu selamlayarak konuşmaya başlar. Sorunlardan, örneğin kıtlıktan, kuraklıktan, ormanda çalışan işçi ücretlerinin verilmemesinden dem vurur. Yardım isteyen köylülere: “Ula deyyuslar, oyunuzu bana mı verdiniz ki benden yardım istersiniz, gidin başkasına”, der. Sırığın ucuna kuru yemiş bağlanır. Almak isteyenlerin üzerine soğuk su dökülür. Islanmadan yemişi kapmak marifet sayılır. Bunu başaranlar kahraman ilan edilir. Efeler gelini kaçırırlar. Muhtar ve ihtiyar heyeti toplanarak verilecek cezayı kararlaştırırlar. Genellikle falaka cezası verilir. Jandarma tarafından yakalanan efeler falaka dayağını yedikten ve hapis cezasını çektikten sonra hürriyetlerine kavuşur. Efelerden birisi evlendirilir. Ana oyundan sonra dede ve nene atışmaya başlarlar. Bu atışmalar sonucu davul ve zurna eşliğinde efeler oynarlar.

GOLHISAR SÖYLENTİLERİ

Asmalı Kız
1967 yılında Asmalı Köyü Susurluk Dere mevkiinde Meryem Avcı?nın hunharca katledilmesi yöre halkını derin üzüntülere boğar. Katilleri bulunup hukuken hesap sorulamaz. Ancak yöre halkının nazarında katiller bellidir ve ilahi adalete hesap vereceklerdir. Yöre halkının katil diye nitelendirdiği kişiler zamanla bütün mal varlıklarını kaybeder ve derbeder vaziyette yaşarlar. Sonları da çok kötü olur. Acılar içerisinde can çekişerek ölürler. Yaşanmış bu olayın yankısı dilden dile dolaşır. Gölhisarlı Halk Ozanı Aşık Revani “Asmal’n Kızın Destanı” isimli şiiriyle yöre halkının duygularını dile getirir:
Asmalı Kız
Köyümüzün adı yeşil Asmalı Ben de bir kız idim allı basmalı A dostlar bu kadere küsmeli Kesti zalim kesti benim başımı Gözlerimden akıttı kanlı yaşımı. Gönülsüz beni dağa kaçırdılar Ecel şerbetinden şerbet içirdiler Zevk-ü sefa için canım uçurdular Kesti zalim kesti benim başımı Gözlerimden akıttı kanlı yaşımı. Bıçakla doğradın susurluk derede beni, Kıydın zalim kıydın bu nazik teni, Mahşerde buluşup da sorarım seni. Kıydın zalim kıydın benim canıma Katil olup girdin benim kanıma. Asmalı dağında meşe çam olur Beni böyle eden dile şan olur, Dilerim Allah’tan perişan olur. Kıydın zalim kıydın benim canıma
Katil olup girdin benim kanıma. Sigara içilir dumansız olmaz Müslüman ölür gider imansız olmaz Her şeyin zamanı var zamansız olmaz. Kıydın zalim kıydın benim canıma Katil olup girdin benim kanıma. İnek otlatmak idi benim de niyetim, On yedi-on sekiz arası yaşım, Kesilmek nasip oldu benim de başım. Kıydın zalim kıydın benim canıma, Katil olup girdin benim kanıma. Meryem AVCI idi benim de adım, Kimseler duymadı benim feryadım, Bu cihanda yaşamaktı muradım. Kıydın zalim kıydın benim canıma, Katil olup girdin benim kanıma. Karanlık oldu benim gündüzüm, Biraz olsun asla gülmedi yüzüm, Yalvardım, yakardım geçmedi sözüm. Kıydın zalim kıydın benim canıma, Katil olup girdin benim kanıma. Asmalı dağında bülbüller öter, Viran bahçede çimen mi biter? Benim bu feryadım arşa yeter, Kıydın zalim kıydın benim canıma Katil olup girdin benim kanıma. Aşık Revani der;uyuyan uyanır, Kesilen başım kan revan olur, Anam babam ağladı, can mı dayanır. Kıydın zalim kıydın benim canıma Katil olup girdin benim kanıma.

Dalaman Çayı Söylentisi
Geçtiği yerlerde bıraktığı alüvyonlu topraklarda tarımın yapılmasına katkıda bulunan ve yakın zamana kadar kereste taşınmasında kullanılan Dalaman Çayı?nın eski adı İndos (İndus)’tur. “Çayı fille geçmek isteyen bir Hintlinin fili ile boğulmasından” sonra bu adı aldığı söylenmektedir. Önceden tamamen sular altında olan Gölhisar Ovası’nın suyunu çektirmek için Horasanlıların iki dağ arasında kalan Yusufça?nın kuzeydoğusundaki- Karadağ Mevkii’ni yararak suyu akıttıkları ve oldukça derin olan bu yarığa Çekmez adını verdikleri bir başka söylentidir. Günümüzde Çekmez derin bir yerdir ve derinliklerindeki kovuklarında – yörede sarıbalık denen – doğal alabalık yaşamaktadır

Gelin Ardıcı
Gölhisar-Altınyayla karayoluna uzaklığı 5 km’dir. Gölhisar’ı geçtikten sonra Karapınar, Kar-galı yol ayrımından sola sapılarak ulaşılır. Burdur’un en yaşlı ardıç ağacıdır. Muhteşem güzellikteki bu ağaç gölgesinin vurduğu yakınındaki armut ağacından beş kat daha uzundur.

Alyazmalım
Bu halk ezgisinin hikayesini 1983 yılında ölen Yeşildere’li Cezayir lakaplı Ahmet DOĞAN?nın ifadesiyle nakledelim:
“Babam annemi kaçırmış almış başını dağlara vurmuş. Muğla’nın dağlarında ekmek parası aramış. Annem şair ruhlu bir kadmmış. Babamın her akşam alkol alıp eve geç gelmesine ahnırmış. Birlikte Köyceğiz Gürleyik dağlarını aşarlarken üç ayda hazırlayıp giyebildiği al yazması çam dalların arasında kaybolur. Al yazmasına ve babamın eve sarhoş sarhoş geç gelmesine üzülen Annem başlar mırıldanmaya.
Al yazmam dalda kaldı Gözlerim yolda kaldı. Kör olası meyhane Sarhoşum nerde kaldı.
(1)
Al yazmam dalda kaldı Gözlerim yolda kaldı Kör olası meyhane Sarhoşum nerde kaldı.
(2)
Güver bostanım güver Su gelir bendi döver Ben yare bakmaz isem Aklım başımdan gider
(3)
Al yazmam düreyim Aç yüzünü göreyim, Uyan, uyan sar beni Yar olduğun bileyim.
(4)
Muğla’ya paşa geldi. Halk temaşa geldi Bir elim yar koynuna Bir elim boşa geldi.

Gelin Kavağı
Gölhisar-Altınyayla karayolunda Gölhisar çıkışında yolun sol tarafında bulunan Uluköy’ün (eski Armutlu) bu ulu ağacı ile ilgili bir söylenti Gölhisar’da kuşaktan kuşağa aktarılır. 1900’ler-de çevrede itibar sahibi olan Uluköy Çiftliği ağası Rüstem Ağa yanında çalıştırdığı bir ırgatın kızı olan Fatmana’ya sevdalanmış. Altınlar, sürüler ve tarlalar teklif ederek güzel Fatmana’yı etkilemeye çalışmış ama Fatmana Memiş’le söz kestiği için bu işe yanaşmamış. Halk; “Bir ağa ırgat kızını alamıyor, bunun ağalığı nerde kaldı” şeklinde söylentilere başlayınca, Rüstem Ağa Memiş’e ve Fatmana?nın ailesine baskıyı arttırmış. Memiş, Rüstem Ağa ile baş edemeyince çareyi yöreyi terketmekte bulmuş. Gelişmeleri içine sindiremeyen Rüstem Ağa, şu kızı alırsam eğer ibret olsun diye kavağın etrafında dolaştıracağım diyerek and içmiş.
Baskılar sonucu Ağa ile Fatmana?nın düğünü başlamış. Memiş’i seven Fatmana düğünün ikinci günü canına kıymış. Halk bu sefer, “neden yaktın Rüstem Ağa / Girdin kızm kanma” şeklinde yakıma başlamış. Rüstem Ağa, ağa dediğin dediğini yapar, diyerek Fatmana kızm mosmor olmuş cesedine gelinlik giydirerek at üstünde kavağın çevresinde dolaştırmış.
Fatmana?nın uzun saçları kavakta uğuldayıp esen rüzgarda, yapraklar gibi savrulup durmuş. Uzun saçları boylu boyunca tabuta serilen Fatma na?nın yorgun bedeni toprağa verilmiş en sonunda. Yaşlı ve yaslı Rüstem Ağa ise iki yıl içinde çöküp gitmiş. Bu olaydan sonra ağaca “Gelin Kavağı” denmiş.
Gelin Kavağı; geleneksel düğünlerde ata bindirilip etrafında dolaştırılan gelinleri gördükçe Fatmana’yı hatırlamış. Sekiz dalından yedisi yaşamla iç içe iken kederinin büyüklüğünden yol tarafındaki dallarından biri kurumuş bu yüzden. Kesmişler bu dalı, ağacın tanıklığının sürmesi, diğer gelinlerin yolunun açık olması için.

OYUNLAR

Çocuk Oyunları
Teknolojideki hızlı gelişmeler çocuk oyunlarında da farklılıklara sebep olmaktadır. Önceleri evlerde, sokaklarda ve kırlarda oynanan çocuk oyunları sosyal hayatın değişmesi sonucu artık yok denecek kadar azalmıştır. Ninelerimiz ve dedelerimiz eski çocuk oyunlarının son temsilcileri olarak birer kültür hazinelerimizdir. Bu kültür hazinelerimizi kaybetmeden önce, oyunlarımızı yazıya geçirmek maksadıyla tespit edebildiklerimizi sizinle paylaşmak istiyoruz.
Esir Almaca
En az beşer kişilik iki grup ile oynanır. Koşu ve dikkate dayanan bir oyundur. Gruplar arasına 40-50 m mesafe bırakılır Karşılıklı her iki gruptan birer kişi çıkar birbirlerine dokunmaya çalışırlar. Önce dokunan diğerini esir almış olur. (Esir aldığını kendi bölgesine yurduna götürür.
Hangisinde Var
İki kişi veya daha fazla elemanlı iki grup ile oynanır. Yere (zemine) 10-15 kitap konulur. (Yoksa mendil) Avucunun içine alman bir metal para veya yüzük rakip oyuncuya veya oyunculara sezdirilmeden bütün kitapların altına el sürülerek birine bırakılır. Rakip oyuncular para saklama işi bittikten sonra şunda yok, şunda yok… diyerek ta ki var olduğunu zannettikleri kitaba kadar gelirler ve şunda derler. Eğer parayı bulabilirlerse saklama sırası kendilerine geçer, bulamazlarsa aynı grup yeni baştan saklar ve oyun böylece sürer gider. (Günümüzde oynanmıyor)
Tenge
Özellikle yayla ve koru (mera)oyunudur. Bir ebe ve sınıflandırılmayan oyuncu sayısı ile oynanır. (Yani herkes girebilir) 30-40 derece eğimli bir arazide oynanır. Malzemesi 2-3 yıllık ardıç ağacı dal sürgünü, karamık sürgünü veya iğde sürgünü -şahı-düz. Zeminde elindeki bu sürgün çubuğun kaymasına dayalı bir oyundur. Eldeki bu çubukların adı tengedir ve her oyuncuda bundan birer tane olur.
Oynanışı: Ebe kendi tengesini oturmakta olan oyunculara paralel, bir tenge boyu mesafeye koyar. Oyuncular ayak tabanlarından birkaç kez yaylandırdıkları tengeyi o hızla ellerinden bırakırlar. Salman tenge ebenin yatmakta olan tenge-sine temas eder, ebenin tengesi temas eden tenge-nin gittiği en uç noktaya konur. Eğer salman ten-geler ebenin tengesine temas etmezse tenge hapis olur. Bütün oyuncular ebenin tengesine temas ettiremezlerse ebe bütün hapis tengeleri kendi tengesini ilk yatırdığı yere oturarak yatmakta olan kendi tengesine ayakta yaylandırarak vurmaya
çalışır. Bunun sonucunda; Hiçbir tengeyi kendi tengesine vuramazsa çobanlığı (ebeliği) devam eder. Eğer bir tengeyi vurabilirse o tengenin sahibi çoban olur.
Şayet birkaç kişinin tengesine vurabilirse vurulan tengelerin sahipleri tengelerini ayakta yaylandırdıktan sonra en uzağa atmaya çalışırlar Tengesi geride kalan çoban yeni ebe olur.
Kuyucuk
Toprağa çorba kasesi büyüklüğünde karşılıklı üçer çukur (kuyu) kazılır. Her kuyunun içine karşılıklı altışar taş konur. (Bilye büyüklüğünde) Oyuna boşlayan kuyunun birinin içindeki taşları avucuna alır diğer kuyulara birer adet koyarak dağıtır. Elindeki son taş boş kuyuya isabet ederse ona simetrik olan rakibinin kuyusundaki taşları alır. Eğer son taşı içinde taş bulunan kuyuda biterse oynama sırası rakibe geçer. Bu oyun karşılıklı bir tarafın taşları (kuyusundaki) bitinceye kadar devam eder. (Son 20yıldır ben bu oyunu ilçemizde oynayanı görmedim.
Dömbülük Oyunu (Deve Hörgücü)
İlkokul seviyesindeki çocukların oynadığı bir oyundur. Ebe seçilen iki kişi karşılıklı birbirinin omzundan tutar ve eğilir. Bunların altından diğer çocuklar sırayla geçmeye başlarlar. Geçerken hata yapan çocuklara ceza verilir. Ceza alan çocuk eğilir, diğer çocuklar onun üzerine biner. Bu yükü çekemeyen çocuk bir başka çocuğu sırtına alarak 20-30 metre kadar taşır.

http://www.golhisar.bel.tr/index.php?sayfa=9&id=6

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: