Beyaz Ağaç

Haziran 12, 2008
LATİFE TEKİN
Çocukluğumuzda taşla oynardık biz, taş sektirmece, taş kaydırmaca, taş yağdırmaca, dokuz taş, beş taş… Rüzgârlı bir geceydi, yıldızlara doğru uçuyordu karanlık, birden her şeyin üstü açılacaktı sanki, hava gündüze dönecekmiş gibi bulutlara ay ışığı doluyor, ağaçlardan, ağaç gölgeleri kopup savruluyordu, ötelerden kardeşimin fısıltısı esip çalındı kulağıma, “Hişşşşt, duydun mu, ninem alıyor taşlarımızı…” Dilimizin altında taşla dalardık uykuya, cebimize taş doldurur, ağzımızda taş çevirirdik, şekerimiz taştı bizim, siyah cıngıl taş. Uyandığımızda taşlarımız cebimizden alınmış olurdu, sapanımızın lastiğine takacak taş bulamaz, taş aramaya giderdik, her sabah daha da uzağa giderdik. Köpekler, kurbağalar susmuş, baykuşlar inliyor karanlıkta… O eski gecelerden savrulmuş gibi, açık penceremden içeri bir çekirge atladı, zıplayıp yapıştı duvara, “Hüüüüüp cıks!.. Cıks!..” Havayı lastik gibi çekip bırakıyor, her yere birden sıçrıyor sesi… Çekirgeler kurbağa bakışlıdır, atlayıp sıçrayan fosforlu, sedefli hayvanların tümü kurbağa bakışlıdır, kurbağa duruşlu, kurbağa dinleyişli, kurbağa bekleyişli… Çocukluğumuzda kardeşim fark etmişti bunu; gözlerinden her şeyin kalbine giren neşeli ışıklar saçılırdı, ben onun gördüğü gibi görüp söyleyemezdim hiçbir şeyi, “Bunlar öyle ötüyor ya, sesleriyle kendilerini sakladıklarını sanıyorlar.” Kurbağalar hep bir anlık gecikmeyle zıplar suya, sesleri her yerden birden duyulur, çekirgeler de öyle gecikmeli sıçrar, biz insanlar da ileri atılacak olduğumuzda kurbağa bakışlı oluruz, koşuya kalkmak için duruş aldığımızda. Dağlardan taş yuvarlayıp indiren derenin yatağından yukarı, suyun kaynağına doğru tırmanışa geçer, dümdüz ışıyan siyah kayalıklarda yeşeren kabuğu beyaz ağaçların gölgesinde topladığımız taşları sayardık; bir beyaz, otuz üç siyah taş… Bir beyaz, otuz üç siyah… Sapanla, taşla, çakıyla kalmıştık dünyada, gözümüzü kandırıp oyuncaklarımızı göğe fırlatmışlardı bizim, taş değiştir, taş dik, taşı uzağa atmaca, getirip vurdurmaca… Siyah kayalıklardan yüksekte delikli kayalar varmış, eskiden bir köyün insanıymış onlar, taş kesmişler, ninem, oralara kadar çıkmamamız için tembihlerdi bizi, konuşurmuş o kayalar, seçip ayırdığımız taşları cebimize doldurup yuvarlanır koşardık aşağı, düze indiğimizde dereye girip suyun içinden yürümeye başlar, suya eğilmiş patlangaç ağaçlarına asılıp dal keser, düdük yapardık kendimize, yaz böceklerinden daha da yankılıydı ötüşümüz, bütün gün arasalar bulamazlardı bizi, düdüklerimizin sesi aynı anda her yerden birden duyulurdu. Yıllar önce kardeşime bir söz bulmuştum, arabasının arkasına yazması için, “Oyuncağımı taştan oyun.” “Unutamıyorsun değil mi?” demişti, “Ben sana dünyanın bütün oyuncaklarını alırım, üzülüyor musun yoksa, taşla oynadıysak, avantajını da yaşadık bunun, apartmanlarına sürüyorduk bebeleri, çakıyorduk taşı.” Ninem bir masal anlatırdı bize, karnı yıldız dolu adamı görmek için pencereye atılıp gece göğüne bakardık. Yıldız Adam, yatıp saklandığı yerden gün boyu yaşadıklarımızı seyreder, karanlık koyulaşınca doğrulup ayağa dikilirmiş. Kardeşimle aramızda oyuna dönüşmüş bir sorusu vardı masalın, Yıldız Adam’ı kim önce görüp nineme gösterirse, o soruyu sorma hakkı doğardı ona, “Ömründen bir gün alıp başkasına verecekler, kime gitsin istersin? Niyesini söyle…” Ben hep “Anneme gitsin,” derdim, bir günümü olsun nineme bağışlamak aklımdan geçmezdi. Şimdi ne zaman başımı göğe kaldırsam, yüreğim pişmanlıkla sızlıyor, solgun sesli ninem, hayatının günlerini tüketmiş, yaşamak için bizden birkaç gün istiyordu belki de sonra öğrenmiştik bunu, taşlarımızı annem alıyormuş cebimizden. Sabahları evden çıkarken bastonuyla önümüzü çevirirdi ninem, güneşi gösterip “İçinde yıldızlar var, aynısının başkasıdır her şey,” derdi. Hayatın sonsuzluğunu hissettiren güzel sözler bıraktı bize, “Zamanın içinde zaman gölleri var, gündüzünü bilirim evimin, gecesini bilmem kimlerin… Kışımda yazım uğuldar.” Kalbimiz yanılmasın diye, kardeşimle bana bir masal ölçüsü armağan etmiş. Çekirge, ötüşüyle kendini sakladığını sanıyordu işte, yapıştığı duvardan söküp karanlığa savurabilirdim onu, taş ıslığımla gizli tutamaçlarını çözüp baykuşlara fırlatabilirdim, kabuklu yaz böcekleri oyuncağımızdı bizim, bıraktım ötsün duvarımda, bizim onları gördüğümüz gibi bizi de gören gözler var. Ağaçlar, çocukluğumda nasıl hışırdıyorsa yine öyle hışırdıyordu, Yıldız Adam, göğün derinliklerinde ayağa kalkmış, yine öyle ışıyordu ağzından, karnından, tek bir düğmesi düşmemiş. Kardeşimin fısıltısıyla karanlığa çevirdim yüzümü, sonsuz mutlu bakışması varlıkların, bizi gören gözlerden ve bizim gördüklerimizin gözlerinden süzülen bakışların, bakışımızla kesiştiği anlar oluyor, o anlarda hayat bağışlanıyor bize… Masalın sorusuyla gözlerimi kapayıp birkaç hafta geriye doğru, gülüp konuştuğum insanları düşündüm, çekirge ötüşüyle ömrümü uzatmıştı. “Yarısı Abdullah’a, yarısı Hacer’e kardeşim…” Abdullah su taşıyor evlere, Hacer, lokantalara yaprak sarıyor, nane kurutup satıyor, pazar filesi örüyor. Aynı gün içinde bana hayatlarını anlattılar, ikisinin de dilinde çocukluğumuzun beyaz ağacı, siyah kayalıklarımız, annem taşlarımızı onlara vermiş sanki…

BEYAZ KAVAL
Çobanlık yaptığı çocukluk günlerinde Abdullah, ekmeğini yemek için bir kayanın oyuğuna çekilirmiş, bir yılan gelip selam verirmiş ona… “Benim sapanımı dağdaki o adam yapmıştı, gidiyordum yanına, bana düdük yapıyordu, kaval yapıyordu, herkes korkuyordu ondan, bir ben korkmuyordum, bizim oralar çok kayalıktır, simsiyah kayalık, öyle siyah ki, hakiki siyah neyse odur, bembeyaz ağaçlar yeşerir kayalıklarda, kabuğu beyaz ağaçlar, başka hiçbir yerde yoktur, tek bizim köyde var, kabuğu hakiki beyaz, dünyada yok, hükümetten kaçıyordu o adam, yakalayamıyorlardı, bir kurşun atmış, tek kurşunla üç kişiyi vurmuş, ikisi ölmüş, biri ölmemiş.” “Aklında mı o ağacın adı, kabuğu öyle beyaz…” “Kimse bilmez ki, bilecek misin? Biz Kürtçe ‘martank’ derdik. Üçü arka arkaya durup bağırmış, üçünü tek kurşunla delmiş, küfür etmişler adama, biri hayattadır cin gibi, adı da Hüseyin’dir, kalbi sağ tarafındaymış, ondan öyle kurtulmuş o. Üzülmüş sonra adam, “Küfür etmeseler, vurmayacaktım,” demiş. Sadece bizim köyün bir çobanıyla konuşuyordu, o çoban da çok uzun boyluydu, iki buçuk metre vardı, birden küçülüyordu, boynunda iki damar birbirine değiyormuş, yaşlanmıştı artık, doktora gitmiş, senin iki damarın boynunda çarpışıyor, ondan öyle küçülüyorsun demişler, çok sinirli bir adamdı, üç dört yaşındaydım, gidiyordum onunla, çobanlık yapıyordum, kayalara bile bağırıyordu, küfür ediyordu. O adam da orada olduğu için kimse çıkamıyordu dağa, kartal yavrusu getirmeye gitmek istiyorlardı, gidemiyorlardı, hepsine ben getiriyordum, anlattım çobana inanmadı bana, bir yılan selam veriyor ekmeğimi yerken diye, o adam inanmıştı, “Doğrudur,” demişti, yanına gitmiştim, kaval çalmayı öğretiyordu bana, yanımda olacaktı çalardım sana şimdi, için serinlerdi, öyle güzel kaval çalarım, o ağacın kabuğundan beyaz bir kaval yapmıştı bana. Bir yüzbaşı indirdi onu dağdan, beş defa gelmiş, beşinde de yakalayamamış, ben daha ufaktım, “Peşini bırakmayacağım,” demiş yüzbaşı, cesaretini kafasına takmış, öyle merak ediyormuş adamı, görmek istiyormuş, vurulmuştu, ben dağda değildim, tüfeği taşa takılmış, zorla yakalamışlar, yaralı indirmişler, herkes kaçışmıştı, ben koştum dağa doğru göremedim, götürüp içini açmışlar, ölmüş yolda, altı böbreği varmış, kanı tertemizmiş, cesareti ondanmış, çok iyi nişancıydı. İnanmıyor musun, kan böbrekte yıkanmaz mı, öyle değil mi, sen bu söylediğime dikkat et benim, cesur bir insan görürsen bil ki, böbreği ikiden fazladır, üç dört tanedir. Köyde bir adam vardı, çok zekiydi, herkes ona akıl soruyordu, yıldızlara bakıp her şeyin doğrusunu söylüyordu, kamyon şoförüydü, gece uçuruma sapmış, kaya yuvarlanmış üstüne, yine de sabaha kadar ölmemiş, hastaneye taşımışlar, yolda yıldızları anlatıyormuş, doktorlar hayrete düşmüş, kalbini aramışlar, bulamamışlar önce, içini açmışlar sonra ölmüş, karaciğerine asılıymış kalbi, annesi de altı parmaklıydı onun, sırtında yumruk gibi bir et toplanmıştı, ben diyorum, onun içi de başka türlüydü.” “O yılandan korkmuyor muydun Abdullah?” “Kurtlardan bile korkmuyordum, biliyordum bir şey yapmayacaklarını, köyün en birinci yoksulu benim, yılanlara söylenirmiş bu, karşımda durup bakıyordu bana öyle, başını sallıyordu, üç defa indirip kaldırıyordu, selam Allah’ın selamı, yetim büyümüşüm, yüzüne boncuk gibi dizilmiş beş gözü vardı, derisi o ağaçların kabuğu gibi beyazdı, gözleri kayaların siyahındandı, hakiki siyah, oraların yılanıydı, bilmez olur mu, kimsem yok, bebektim, koyun götürüyordum dağa…”

BEYAZ ODA
“Çocuğuz ikimiz de nişanladılar bizi, benim adam ilkokul beşinci sınıfa gidiyor, okuldan gelirdi, çantayı atıp sırnaşmaya başlardı bana, ayağıma basıp göğsüme el atar, kuş gibi çırpındırırdı beni, iteklerdim durmazdı, kıpkırmızı kesilirdim, dört duvar beyaz oda, ‘Öpeceğim, yanakların elma gibi,’ deyip yatardı üstüme. Kaynanam istetip getirtmiş beni köyden, yol iz bilmiyorum, ihtiyar bir adamın yanına kattılar, kamyonla çıkıp geldik, kocamdan büyüğüm ben dört yaş, kör bir amcası vardı, bir gözü çıkık, o tek gözüyle yer bitirirdi beni, kocamdan başka erkek yok evde, ona da erkekliği anası öğütlüyor, sırnaşıyor bana, ‘Şöyle yap oğlum, böyle yap oğlum… Yetim büyümüş benim gibi, nikâhımız kıyılana kadar kör amcası rahat yüzü göstermedi bana, gelinliğimi soyunup geri giyindim, ‘Tüh rezil! Yatacağız gitmiyor, odanın camı kırık, tek gözünü dayamış camın kırık yerine, kaynanam zor aldı elimden. Savurur atardı çantayı, doğru üstüme, sabah olsun da okula gitsin diye dua ederdim. Silgisini, kalemini ara, önlüğünü yıka, yakasını ütüle, o vakitten beri itişip kakışırız, sonra sonra sever oldum ya, cilvemiz bol, her işimiz iddiayla, huyu hiç değişmedi, o iş illa görülecek, misafirden utanırım, asar suratını, göz eder, dil çıkarır, dolanır eteğimde, basar ayağıma sırnaşır. Büyük oğlana hamileyim gözümün içinde bir sivilce çıktı, yanlış ilaç damlatmışım, beyaza kesti gözümün bebeği, bulut oturdu ki yanıyorum, karası aktı gitti, yirmi yıldır o laf ağzında, hastaneye götürmüş de yıkatmış gözümü, okumam yazmam yok, kim beni okula gönderecekti, anam ölmüş, babam ölmüş, köylük yer, saçılmışız ortalığa, ağaç kabuğu kemiriyoruz, kardeşlerimi toplayıp kayalığa çıkarıyorum, evimiz yurdumuz siyah kayalıklar olmuş, beyaz bir ağaç yeşerirdi bizim oranın dağında, böyle seçim zamanıydı yine… ‘İlla oy kullanacaksın,’ diyor, toplanıp maç ediyorlar, partiye girmişler, sorsam diline dolayacak lafını, nasıl oy kullanacağımı bilmiyorum, komşumuz bir Hanife var, temizliğe gidiyor evlere, güler konuşuruz, kalkıp ona gittim, ‘Gir içeri, bir zarf, bir de kâğıt var,’ dedi, ‘Zarfı elleme, kâğıdı ortasından yırt, yarısını göğsüne sok, yarısını yere at, ne varmış yapamayacak bunda.’ Seçim günü giyindik, süslendik, benim adam ütüsüz gömlek giymez, öğrendim ya nasıl olduğunu, ağzımı açmıyorum, girdim içeri, kâğıdı yırtıp yarısını göğsüme soktum, yarısını yere attım, bir şaşırdım şöyle, bizden önce bir sürü insan girdi, yerde hiç kâğıt yok, bir iş var ya dedim, çıktım dışarı, yolda Hanife’ler karşı geldi, kolumdan çekti beni sorguluyor, ‘Kız yaptın mı dediğimi Hacer?’ ‘Yarısı göğsümde kâğıdın, yarısını attım, yaptım Hanife…’ Geçtik ileri, arkamda yıkılıyor gülmekten, ‘Ne oldu?’ demeye kalmadı, baktım kocası el ediyor benim adama, ‘Gel hele gel, ne yapmış seninki…’ ”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: