HALK GERÇEĞİ

Haziran 12, 2008

 Çocuk Oyunları…

 

Elma dersem çık, armut dersem çıkmaaa!
… Sekiiizzzz, dokuuuzzzz, onnn!

Sağım-solum, önüm-arkam sobe!

 

Pencereden sokağa bakarken bu sesleri duyup da, ya da plastik bir top peşinde can havliyle koşturan afacanları görüp de çocukluğuna geri dönmeyen kaç kişi vardır? Film şeridi gibi canlanır birden gözümüzün önünde çocukluğumuz, hatırlayabildiğimiz en küçük halimize, en uzak anılarımıza kadar uzanırız. Belki yokluk yoksulluk içinde büyümüşüzdür; ne sarı saçlı, pilli konuşan bebeklerimiz olmuştur ne de üç tekerlekli bir bisikletimiz; belki kimimizin ailesinin durumu biraz iyicedir, pek çok oyuncağımız olmuştur da yine de durmadan yenilerini istemişizdir. İster yoksulluk içinde, ister biraz daha iyice; böyle çocukluğa geri dönünce çoğumuzun yüzüne bir gülümseme düşer. Kavgalarımızla, paylaştıklarımızla, ama en çok da oynadığımız oyunlardan aldığımız zevkle belki de en güzel anılarımız orada saklıdır. Dünyanın kirinden pasından bihaber olmanın huzuruyla belki de, üç beş çocuk biraraya gelip de tutuştuk mu oyuna dünyalar o an bizim olurdu sanki.

 

Bu gün bile, kazık kadar adam olmuşuzdur hatta belki saçlarımıza ak düşmeye başlamıştır ama yine de bazen mahallede oynayan çocukları görünce içimizden aralarına katılmak gelir. Ama çevreden görürlerse ne derler düşüncesi frenler hemen bizi.

 

Evet, çocukluğumuzu hatırladığımızda, daha doğrusu çocuk deyince oyun, oyun deyince çocuk akla gelir. Daha bebek iken, anne bile demeyi beceremezken ağladığında çıngırakla susturulur. Gözler acaip sesler çıkaran bu cisme takılır, sallandıkça fıldır fıldır onu takip eder, ne olduğunu anlamaya çalışır. Emeklemeye başlayıp ele avuca sığmaz olunca çevresinde eline geçirdiği herşey oynayacağı bir oyuncağa dönüşür. Bu bazen abisinin, ablasının defteri, kalemi olur, bazen annesinin örgü ipi, bir minder, sehpa örtüsü… Havaya atılıp tutulmak, yerde yuvarlanmak, herşey oyundur onun için. Oyunla büyür, oyunla çevresini tanır, ilk arkadaşlığı oyunla edinir.

 

Yürümeye, sonra koşmaya başladığında evin içi artık ona dar gelmeye, tek başına oyun oynamaktan sıkılmaya başlar çocuk. Sokağı bir öğrendi mi artık içerde tutmak da zor olur. Kapı açık unutuldu mu ya da açmayı becerecek kadar büyüdü mü bir bakarsınız usul usul sokağa doğru süzülmektedir. Çünkü sokakta oyun ve birlikte oyun oynayacağı başka çocuklar vardır. Nereye giderseniz gidin böyledir bu. İstanbul’un gecekondularında da, Artvin’in yaylalarında da, Çukurova’da pamuk tarlalarının kenarında kurulan çadırlarda da, Kürdistan’da tankların gölgesinde de.

 

Beş-altı yaşlarında büyükleri taklit etmeye çalışarak oynanan evcilik oyunu en yaygın olanıdır. Okul çağıyla birlikte oyunlar giderek daha bir zenginleşmeye, çoğalmaya başlar. En çok severek oynanan oyunlar top, misket, topaç çevirme, samlambaç, körebe, kovalamaca, mendil kapmaca, çelik çomak, uçurtma uçurmak, ip atlama, sek sek, çember çevirme, beş taş, oyuncak tabancalarla oynanan oyunlar ve benzeridir. Oyunların bir çoğu kız-erkek birlike oynanırken bazıları sadece erkek ya da kız çocuklara has oyunlar olarak kabullenilmiştir. Mesela, kız çocuklarının futbol oynadığına pek tanık olamazsınız ama yakartop, istop genellikle birlikte oynanır. Saklambaç, körebe, mendil kapmaca da yine öyledir. Bugün artık giderek unutulmaya yüz tutan topaç, çember çevirme, çelik çomak gibi oyunlarla misket ve oyuncak tabancalarla oynanan oyunlar daha çok erkeklere ait oyunlardır. Kaç erkek çocuk cebinde misketlerle dolaşmamıştır ki? İki tahta parçası ve iki ya da üç bilyeden yapılan bilyeli arabalarla kaymak da çok zevklidir hani…

 

İp atlama, sek sek, üç taş, beş taş, dokuz taş ya da hoppan (otuz taş) ise kız çocukların gözde oyunlarıdır. Bazıları taş oyunlarında öyle ustalaşır, elleri öyle beceri kazanır ki havaya atıp tuttuğu taşlaları gözle takip etmek bile zor olur.

 

Çeşitli yörelerin kendine özgü oyunları da vardır ama aralarında küçük farklar olsa da genel olarak hemen tüm bölgelerdeki oyunlar birbirine benzer. Köy ya da kente göre de oynanan oyunlarda farklılıklar görülür. Köylerde toprak, taş, çamur çoğu oyunların bir parçasıdır. Çamur patlatma oyunu bunların başında gelir. Bazen topraktan evler yapılır. Küçük küreklerle, tahta parçalarıyla temel kazılır. Bu tahta parçalarının arasına çamur haline getirilmiş toprak konularak kerpiç kesilir. Kazılan temelin üzerine taşlar, bu kerpiçler yerleştirilir; yine çamurdan sıvası yapılır. Deniz kenarlarında ise çamur ve toprağın yerini kum alır. Kumdan kaleler, yollar, köprüler yapılır.

 

Oyunlar mevsimlere göre de değişiklik gösterir. Yağan kar pek çok yeni oyun demektir. Kartopu oynamak, kardan adam yapmak sadece çocukların değil yetişkinlerin de severek yaptığı işlerdir. Hele kar üstünde kaymaktan bıkılmaz hiç. Elbette kondu ya da köylü çocuklarının Uludağ’a gitme, bilmem kaç yüz milyonluk kayaklarla kayma olanağı yoktur. Ama kayma zevkinden de mahrum kalınmaz. Tüm yaratıcılık kullanılır, pratik çözümler bulunur. Tahtadan kızaklar yapılır. Olmazsa seyyar ağaç merdivenler kızak olarak kullanılır. Üstelik bunların üzerine 7-8 kişi birden bile oturup kayabilir. Onlar da yoksa eski bir leğen ya da naylon parçası da kızak görevini üstlenebilir. Hatta biraz fazla haylaz olanların okul çantalarının üzerine oturup bir bayırdan aşağı kaydıklarını görmek mümkündür. Burunlar akar, ayakkabılar kar suyu çekip çoraplar sırılsıklam, eller yüzler kıpkırmızı keser, hatta soğuktan titremeye başlamışlardır ama yine de çocuklar içeri girmek istemezler. Anne bağırıp, çağırıyor, söylenip duruyordur. Öyle ya oyun oynamak iyi de ama bir de bunun üşütüp hasta olması var. Çocuğun hasta olduğuna mı üzülünsün, yoksa belki borç harç bulunacak hastane, ilaç paralarına mı yanılsın! Ama kim düşünür bunları, düşünülse çocuk olunmaz zaten. Belki dayak bile yenilir de dışarıya kaçmaktan, oyun oynamaktan vazgeçilmez.

 

Bir de daha çok bayramlarda oynanan oyunlar vardır. Mantar tabancaları, çatapatlar, fitilli bombalar, sıçan kuyrukları çıkar ortaya birden. Kız kaçıran oyunu, uçurtma en çok bayramların eğlencesidir. Sevinçten atılan naraların birbirine karıştığını duymak, rengarenk kuyruklu uçurtmaları, balonları seyretmek ayrı güzelliktir. Hele bir de salıncaklara, dönme dolaplara binebiliyorlarsa değmeyin çocuklara…

 

Çocukken oynanan oyunların önemli bir yeri vardır yaşamımızda. Çocukluğun en büyük eğlenceleri, mutlulukları yaşanır oynarken. Oyun çocuğun becerisi, yeteneği, yaratıcılığının gelişmesine hizmet eder. Kavga etmeyi de, paylaşmayı, dostluğu, arkadaşlığı da en önce oyunlarda öğrenir çocuklar. Oyun uğruna dersler asılır, hatta belki sınıfta kalınır. Ana baba nasihatleri pek sevilmez. Onlara göre oyundan alıkoymak için söylüyorlardır bunları. Oyuna dalındığında açlık, susuzluk unutulur, üşümenin-terlemenin, ıslanmanın farkına varılmaz, varılsa da çoğu kez umursanmaz. Düşüp kalkar, bir yerini incitir, belki ağlar sızlar ama herşeyi çabuk unutur. Söz dinlemediği için belki dayak yenip, ceza alınır ama yine de hiç birşey oyun oynamaktan, oynama isteğinden vazgeçiremez çocukları.

 

Ancak kimi oyunlar çocukta giderek ne olursa olsun kazanma hırsına dönüşüp, bireyci, çıkarcı yanların gelişmesine de hizmet edebilir. Hatta bazen kumar alışkanlığına bile yönlendirebilir. Mesela misket oyununda misketine oynamak bunlardan bir tanesidir. Bunun bir ilerisi küçük miktarlarda da olsa parasına misket oynamaktır, ki bunlar da oldukça yaygındır. Tabii bununla birlikte sen kazandın, ben kazandım, sen hile yaptın, mızıkçılık yaptın diyerek kavgalar da başlar.

 

Ne kadar kazanma amaçlı olsa da çocukluk duyguları saftır. Elbette çocukluktan itibaren bir kazanma hırsının, iddiasının şekillenmesi ilerdeki yaşantısını, düşünce tarzını, bilincini oluşturmaya başlar. Ancak çocuk oyunlarının çoğunda da tartışmalar, küsmeler, kavgalar kalıcı olmaz. Kin tutmaz çoğu. Tartıştığı, kavga ettiği arkadaşlarıyla az sonra barışırlar.

 

Ama elbette herkes de çocukluğunu çocuk gibi yaşayamaz bu ülkede. Yaşıtlarının bildiği oyunları öğrenemeden, oynayamadan çalışmaya başlayan, bir uçurtmanın ipini tutamadan, tamirhanelerde tornavida, anahtar tutan; gün ağarırken sürü otlatmaya götüren, para harcamasını öğrenmeden, bir oyuncak alamadan para kazanmasını öğrenen, mendil, sakız satan, araba temizliği, ayakkabı boyacılığı yapan, tekstil atölyelerinde 10-12 saat çalışan, kağıt, çöplerden ekmek toplayan, sokaklarda yaşayan çocuklar da var bu ülkede. Büyümüşte küçülmüşlerdir sanki. Oyun oynayan çocuklara, oyuncaklara bakarken onların boyunları büküktür. Bakışlarında çocukluklarını yaşayamamanın burukluğu vardır. Ama yine da yakalayabildikleri en küçük fırsatta onlar da oyun oynamanın bir yolunu bulurlar. Belki oyun araçları yoktur ya da çok basit şeylerdir ama olsun oyun yine de oyundur. Hatta kimisi çalışırken işini bir oyuna çevirmeye çalışır. Böylece işin ağırlığını, sıkıcılığını hafifletmeye çalışır.

 

Her şey gibi çocuklar da, oyunlar da değişiyor. Kimi oyunlar artık oynanmaz oluyor, unutuluyor, kimisi de artık çocukların dünyasında daha küçük yer tutuyor. Topaç, çember çeviren, çelik-çomak oynayan, hatta eskisi gibi ip atlayan, yakartop, mendil kapmaca oynayan çocuklara pek rastlanmıyor artık.

 

Televizyon seyretmek zamanın önemli bir bölümünü alıp götürüyor zaten.

 

Barby bebekler, logolar, atariler, sanal bebekler, bilgisayar salonları, atari salonları… İşte teknoloji çağının çocuklara sunduğu yeni oyunlar. Parası olan atari salonlarına gider, atari veya sanal bebek alır. Nerede o eskinin emek verilerek yapılan oyuncakları, bez bebekler, bilyeli arabalar… Oyunlar da artık emperyalizmin kültürüne, amacına uygun olarak kişiselleştiriliyor. Çarpık-yoz kültür çocuk oyunları adı altında küçük beyinlerin içine kadar giriyor. İşte bu oyunlar, çocukların o güzelim sevinç çığlıklarını unutturan, çocukluk sevincini yapaylaştıran, arkadaşlarıya dayanışmalarını, saf ve temiz duygularını öldüren, paylaşımlarını körelten oyunlardır.

 

Ancak yine da henüz halkın geniş bir kesiminden uzak bunlar. Köylerde, gecekondularda eski oyunlar hala oynanmaya devam ediyor. Onlarca çocuğun oynarken çıkardıkları cıvıl cıvıl seslerden, bağırışmalarından mahrum kalmadık henüz.   sesleri duyuluyor hala sokaklarda.

“At bana at topu”, “Vurdum vurdum, yandın”, “Yakaladım işte”, “haydi herkes saklansın”

 

Hiç kuşkusuz en güzel, en zevkli oyunları, doğru dürüst düşünceleri şekillendirecek, gelişimlerini sağlayacak oyunları, devrimi onlara armağan ettiğimizde oynayacaklar. Çocuklar, bizim çocuklarımız; herşeyin en güzeline, en temizine, en iyisine layıktırlar.

12 Aralık 1998, Bağımsızlık ve Demokrasi Yolunda Kurtuluş, Sayı 8

www.ozgurluk.org/kitaplik/webarsiv/kurtulus/eskisayilar/b-yolunda08/halk_gercegi.html

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: