Taş

Haziran 13, 2008

Çocukluğumuzda taşla oynardık biz, taş sektirmece, taş kaydırmaca, taş yağdırmaca, dokuz taş, beş taş… Rüzgârlı bir geceydi, yıldızlara doğru uçuyordu karanlık, birden her şeyin üstü açılacaktı sanki, hava gündüze dönecekmiş gibi bulutlara ay ışığı doluyor, ağaçlardan, ağaç gölgeleri kopup savruluyordu, ötelerden kardeşimin fısıltısı esip çalındı kulağıma, “Hişşşşt, duydun mu, ninem alıyor taşlarımızı…” Dilimizin altında taşla dalardık uykuya, cebimize taş doldurur, ağzımızda taş çevirirdik, şekerimiz taştı bizim, siyah cıngıl taş. Uyandığımızda taşlarımız cebimizden alınmış olurdu, sapanımızın lastiğine takacak taş bulamaz, taş aramaya giderdik, her sabah daha da uzağa giderdik. Köpekler, kurbağalar susmuş, baykuşlar inliyor karanlıkta… O eski gecelerden savrulmuş gibi, açık penceremden içeri bir çekirge atladı, zıplayıp yapıştı duvara, “Hüüüüüp cıks!.. Cıks!..” Havayı lastik gibi çekip bırakıyor, her yere birden sıçrıyor sesi… Çekirgeler kurbağa bakışlıdır, atlayıp sıçrayan fosforlu, sedefli hayvanların tümü kurbağa bakışlıdır, kurbağa duruşlu, kurbağa dinleyişli, kurbağa bekleyişli… Çocukluğumuzda kardeşim fark etmişti bunu; gözlerinden her şeyin kalbine giren neşeli ışıklar saçılırdı, ben onun gördüğü gibi görüp söyleyemezdim hiçbir şeyi, “Bunlar öyle ötüyor ya, sesleriyle kendilerini sakladıklarını sanıyorlar.” Kurbağalar hep bir anlık gecikmeyle zıplar suya, sesleri her yerden birden duyulur, çekirgeler de öyle gecikmeli sıçrar, biz insanlar da ileri atılacak olduğumuzda kurbağa bakışlı oluruz, koşuya kalkmak için duruş aldığımızda. Dağlardan taş yuvarlayıp indiren derenin yatağından yukarı, suyun kaynağına doğru tırmanışa geçer, dümdüz ışıyan siyah kayalıklarda yeşeren kabuğu beyaz ağaçların gölgesinde topladığımız taşları sayardık; bir beyaz, otuz üç siyah taş… Bir beyaz, otuz üç siyah… Sapanla, taşla, çakıyla kalmıştık dünyada, gözümüzü kandırıp oyuncaklarımızı göğe fırlatmışlardı bizim, taş değiştir, taş dik, taşı uzağa atmaca, getirip vurdurmaca… Siyah kayalıklardan yüksekte delikli kayalar varmış, eskiden bir köyün insanıymış onlar, taş kesmişler, ninem, oralara kadar çıkmamamız için tembihlerdi bizi, konuşurmuş o kayalar, seçip ayırdığımız taşları cebimize doldurup yuvarlanır koşardık aşağı, düze indiğimizde dereye girip suyun içinden yürümeye başlar, suya eğilmiş patlangaç ağaçlarına asılıp dal keser, düdük yapardık kendimize, yaz böceklerinden daha da yankılıydı ötüşümüz, bütün gün arasalar bulamazlardı bizi, düdüklerimizin sesi aynı anda her yerden birden duyulurdu. Yıllar önce kardeşime bir söz bulmuştum, arabasının arkasına yazması için, “Oyuncağımı taştan oyun.” “Unutamıyorsun değil mi?” demişti, “Ben sana dünyanın bütün oyuncaklarını alırım, üzülüyor musun yoksa, taşla oynadıysak, avantajını da yaşadık bunun, apartmanlarına sürüyorduk bebeleri, çakıyorduk taşı.” Ninem bir masal anlatırdı bize, karnı yıldız dolu adamı görmek için pencereye atılıp gece göğüne bakardık. Yıldız Adam, yatıp saklandığı yerden gün boyu yaşadıklarımızı seyreder, karanlık koyulaşınca doğrulup ayağa dikilirmiş. Kardeşimle aramızda oyuna dönüşmüş bir sorusu vardı masalın, Yıldız Adam’ı kim önce görüp nineme gösterirse, o soruyu sorma hakkı doğardı ona, “Ömründen bir gün alıp başkasına verecekler, kime gitsin istersin? Niyesini söyle…” Ben hep “Anneme gitsin,” derdim, bir günümü olsun nineme bağışlamak aklımdan geçmezdi. Şimdi ne zaman başımı göğe kaldırsam, yüreğim pişmanlıkla sızlıyor, solgun sesli ninem, hayatının günlerini tüketmiş, yaşamak için bizden birkaç gün istiyordu belki de sonra öğrenmiştik bunu, taşlarımızı annem alıyormuş cebimizden. Sabahları evden çıkarken bastonuyla önümüzü çevirirdi ninem, güneşi gösterip “İçinde yıldızlar var, aynısının başkasıdır her şey,” derdi. Hayatın sonsuzluğunu hissettiren güzel sözler bıraktı bize, “Zamanın içinde zaman gölleri var, gündüzünü bilirim evimin, gecesini bilmem kimlerin… Kışımda yazım uğuldar.” Kalbimiz yanılmasın diye, kardeşimle bana bir masal ölçüsü armağan etmiş. Çekirge, ötüşüyle kendini sakladığını sanıyordu işte, yapıştığı duvardan söküp karanlığa savurabilirdim onu, taş ıslığımla gizli tutamaçlarını çözüp baykuşlara fırlatabilirdim, kabuklu yaz böcekleri oyuncağımızdı bizim, bıraktım ötsün duvarımda, bizim onları gördüğümüz gibi bizi de gören gözler var. Ağaçlar, çocukluğumda nasıl hışırdıyorsa yine öyle hışırdıyordu, Yıldız Adam, göğün derinliklerinde ayağa kalkmış, yine öyle ışıyordu ağzından, karnından, tek bir düğmesi düşmemiş. Kardeşimin fısıltısıyla karanlığa çevirdim yüzümü, sonsuz mutlu bakışması varlıkların, bizi gören gözlerden ve bizim gördüklerimizin gözlerinden süzülen bakışların, bakışımızla kesiştiği anlar oluyor, o anlarda hayat bağışlanıyor bize… Masalın sorusuyla gözlerimi kapayıp birkaç hafta geriye doğru, gülüp konuştuğum insanları düşündüm, çekirge ötüşüyle ömrümü uzatmıştı. “Yarısı Abdullah’a, yarısı Hacer’e kardeşim…” Abdullah su taşıyor evlere, Hacer, lokantalara yaprak sarıyor, nane kurutup satıyor, pazar filesi örüyor. Aynı gün içinde bana hayatlarını anlattılar, ikisinin de dilinde çocukluğumuzun beyaz ağacı, siyah kayalıklarımız, annem taşlarımızı onlara vermiş sanki…

http://www.webturkiyeportal.com/webforum/152910-beyaz-agac.html

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: