Archive for the 'İmece' Category

Harman yeri sürseler…

Mayıs 8, 2007
Harman yeri sürseler…    
Yazar serifk@pau.edu.tr  

Nedendir bilmem, ne zaman “Harman yeri sürseler / Yerine gül ekseler… Oy sanem…” türküsünü duysam garip duygularla dolar içim.

Önce, çocukluk yıllarımızda her şeyi oyun edindiğimiz harman zamanı gelir aklıma. Gözümün önünden harman yerlerine yığılmış küme küme harmanlar gelir geçer. Bunu anlamak ve duyumsamak bana kolay gelir de, asıl, “Harman yeri sürseler!..” sözündeki  “sürseler” arzusunun dillendirilmiş olmasını çözümleyemem oldum olası…

Harman yerini sürmek, yerine gül ekmek!… Neyi yapmak, neyi yıkmak, neyi yaşatmak, neyi yok etmek… tarzındaki düşünceler yeni  yeni harmanlar oluşturur beynimde de, bir türlü yok edip bitiremem…Tam “Çıkmazdayım!” dediğim anda, imdadıma yine bir köy türküsü yetişir. Hani şehirden köye gelin gidip de burçak yolmaya götürülen şehirli kızcağız var ya, onun adına yakılan türküdeki sitemlerde bulurum aradığımı:

“Aman ne zorumuş dostlar burçak yolması.

  Burçak tarlasında yar yar gelin olması.

  Elimi salladım değdi dikene;

  İntizar eyledim yar yar burçak ekene…”

Sözlerine misal, harman yerinin sürülmesini arzulayan gelinciği düşünür, onun yerine “Gül ekseler!..” duasında saklı ince bir hüzne “Amin!..” demeyi düşünürdüm de, yine de harman yerlerinin ve harmanların yok olmasına razı olmazdı gönlüm…

Hoş, şimdi şairin “Tarihe karıştı eski sevdalar…” dediği demlere misal bir devri yaşıyoruz. Ne harmanlar kaldı, ne harman yerleri; ne dövenler kaldı, ne dövenleri çeken öküzler, atlar… Biçerdöverler ve patoslar bütün bunları tarihin zaman tüneline ışınladı sanki. Oysa daha ne geçti ki şunun şuracığında… Daha kırk yıl öncesinde bütün köylünün harmanlarının sürüldüğü köylerin harman yerleri vardı. Üç, dört hafta bir şölen gibi devam eden harman zamanları vardı…

Aslında şölen, “ekin ayağı” denilen buğday biçimiyle başlardı. Her tarlada on, on beş kişi kadın erkek, çoluk çocuk sabahtan akşama kadar ve günlerce buğday yolardı… Hem de haziran sıcağının tepede bir ateş topu olduğu günlerde… Sağ elde tutulan orakla, sol elle kavranan buğdaylar kök tarafında hızla asılarak koparılır, biriken buğday sapları yere konur, sonra da bunlar üst üste konularak destelenirdi… Günler boyu yolunan buğdaylar, üç çatallı anadat denilen ağaç sopalarla kağnılara yüklenir, sonra da kağnılarla harman yerine getirilen buğdaylarla ilgili harman sürme işi başlatılırdı.

Paranın pek kıt olduğu o demlerde komşular arasında para almadan karşılıklı olarak “ödünce” gidilirdi. İmece denilirdi bu ödünç gitmelere… Şarkılar, türküler, şakalar, laf atmalar haziran sıcağında beyinleri de kaynatırdı sohbetleri de… Ara da bir, “Yandı bağrım Kerem’in arpa tarlası gibi!..” tarzı feryatlar, ya da esintinin hiç olmadığı, yaprağın bile kıpırdamadığı anlarda alnından, yanaklarından, burnundan süzülen terleri silerken, bir yandan da, “Es, yiğidin bağrına deli rüzgâr!..” ünlemesiyle dile getirilen rüzgar dilekleri…

Varlıklı ailelerden darbukacı götürenler de olurdu tarlalara hani… Ağzı laf yapanlar, türkü söyleyenler (hava çağıranlar) aranırdı… En çok da yeni yetme kızların gönlünü birilerine yakmayla ilgili fiskoslar yayılırdı gizliden gizliye… Bunlar yayılmalıydı ki çalışanlar sıcağı unutsunlar…

Harman yüzyıllar boyunca toprak ve tarım kültürünün en önemli kesitlerinden biri ola gelmiştir hep… Tepeleme yığınlarla oluşturulan harmanların toprakla buluşan yanları, eni iki metreye varan  dairesel bir halka gibi ekin saplarıyla kaplanırdı önce. Bunun üstüne, altında çakmak taşı denilen  taş parçaları çakılı döven konulurdu. Sonra döven önündeki atlara ya da öküzlere bağlanır, dövenin üzerine de hayvanları yönlendirecek bir kişi çıkardı. Hayvanların dehlenmesiyle beraber döven döndükçe, buğday ya da arpanın saplarını kese kese danelerin saplardan ayrılması sağlanırdı. Yere yayılan ekin sapları eridikçe harman yığınından yeni saplar yine eriyen sapların üstüne yayılır, harman bütünüyle eriyinceye kadar bu işlem devam eder giderdi…

Dövenin üstüne oturan kişi, öküzlerin ya da atın başına bağlı ipleri eliyle tutarak bazen oturarak, bazen de ayakta durarak belli bir hızla, ağır ağır fakat saatler boyunca harman yığınının etrafında döner ha dönerdi. Tabii ki iş sadece dönmekle bitmezdi… Dönerken sergilenecek en önemli beceri uyumamaktı. Farkında olmadan uyuyan kişi dövenden düşebilir, hatta dövenin altında kalarak yaralanabilirdi… Ya da hayvanlar dönmeyi bırakıp harmandan tarlaya doğru gidebilirlerdi. O anda toprak ve taş üstünde giden dövenin altındaki taşlar kırılır, bu da onların körleşmesine yani keskinliklerini kaybetmesine, dolayısıyla harman işinin aksamasına yol açabilirdi. Bundan daha önemlisi de hayvanlar buğday saplarının üzerine ihtiyaç giderebilirlerdi. İşte döveni kullananın bunları bilmesi, önceden sezmesi ve arada hayvanları kenara çekerek ihtiyaçlarını gidermesini sağlaması gerekirdi. Hayvanlar büyük abdeslerini yapıyorlarsa yanında hazır bulundurduğu çanak şeklindeki ağaç boğsalakla hemen vaziyeti kurtarması gerekirdi. Onun için de döven sürme işi kolay kolay çocuklara verilmez, verilse bile harmanda yalnız kalmalarına müsaade edilmezdi.

Geceleri hava biraz nemli, ortalık serin olduğundan buğday sapları gevşeyeceği için gece harman sürülmezdi. Gündüz sıcakta buğday sapları çıtır çıtır olduğu ve kolayca kesildiği için ne kadar sıcak olursa olsun harmanın mutlaka gündüz sürülmesi gerekirdi… Bir yandan sıcak, bir yandan saman tozu, bir yandan göz kapaklarına kurşun gibi binen uyuma duygusu, ağır ağır dairesel bir dönüşün bitmek bilmeyen kaygısı birleştiğinde yaşanırdı harman kaldırmanın tarifsiz zorlukları…

Bununla biter miydi harman kaldırma derseniz “Nerde!..” derler tabii ki, size… Buğdayların sapları iyice saman haline getirildiğinde bu sefer samanla buğday tanelerinin ayrılmasına gelirdi sıra. Önce bir mezar toprağı yığını gibi, bir yere biriktirilirdi buğdayla karışık durumdaki samanlar. Buna da  “tınaz” denilirdi.

Tınazın savrulması için rüzgarın çıkması beklenirdi. İkindine doğru esintiyle birlikte ele alınan, parmakları açılmış ele benzeyen “yaba” tınaza daldırılır, havaya belli bir yükseklikte savrulan samanla buğdayın esen yelle ayrılmasına çalışılırdı. Bazen birkaç gün hiç yel çıkmazdı. İşte siz de o zaman kaygılı ve sancılı bir bekleme sürecine girerdiniz. Ya yaz yağmuruna yakalanırsa tınazınız. Ya üç beş gün yel çıkmazsa… Ya hamazevi denilen hortum çıkarsa…  Konu komşunun koyunu keçisinden korumak için yalnız da bırakamazdınız tınazı. Döner dururdunuz artık harman yerinde bin bir sıkıntıyla…

Yel çıkınca tınazı savurmaya başladığınızda bir yandan sevinirdiniz… Fakat arada bir rüzgarın yönü değişince havaya savurduğunuz samanın tozlarını tepeden tırnağa üstünüzde bulurdunuz… İçmeye su bulamadığınız susuz dağ başlarında elinizi yüzünüzü bile yıkayamazdınız da ensenizden boynunuzdan giren saman tozları terlerle bedeninizi sarınca, “Hey babam hey!..” kaşınır da kaşınırdınız…

Öfkelenseniz öfkelenemezsiniz, kızsanız kızamazsınız…  Can da tatlı ürün de… Hani derler ya “Can burnumun ucunda!..” diye. İşte o anda burnunuzun ucundan çeşme burmalarından damlayan su damlalarını andıran terler, birbiri ardına damlamaya başlayınca rençberliğin, üretmenin, buğdayın, ekmeğin, suyun değerini, nimet oluşunu öyle bir anlardınız ki… Bir daha yere düşen bir lokma ekmeği alıp öpüp gözünüze sürüp yerdiniz. Sofranızdan artan bir dilim ekmeği çöpe koyma düşüncesiyle bile titrer sonra vazgeçerdiniz…

Öte yandan radyolar ve televizyonlarda  duyduğunuz  “Harman yeri sürseler…” türküleriyle  gönlünüzü bir harman yeri eyler, hayal dünyanızda durmadan harmanlar sürerdiniz… Bir yandan da  türküler söylemeye devam ederdiniz…

 “Harman yeri sürseler…

Yerine gül ekseler… Oy Sanem! Esmer yarim!..” www.egelife.com/index.php

Reklamlar

DİBEKLER VE BOYANELER

Mayıs 7, 2007

YİTİRİLEN DEĞERLER- 5:

Bulgur ve göce yapımı hazırlıklarının bir başka ayağıdır: Dibeklerle boyaneler. Büyük taşların ortasının yalak biçiminde oyulmasıyla oluşturulan dibekler kasabanın üç-beş yerinde ayakta durmaktalar. Buralar bulgur olacak kaynayıp kurutulmuş buğdayla, göcelik buğdayın dış kabuklarının ayrıldığı yerlerdir. Dibek başı olayları ve kavramı bu nedenden pek unutulmaz sanırım. Dibekte bulgurluk ve göcelik dövme işi genellikle gece yapılırdı. Nedeni hem gündüz işlerine engel olmaması, hem de gündüzün güneş sıcaklığından kurtulmak olsa gerektir. Bir kile kadar göcelik veya bulgurluk dibeğin içine dökülür. Dökülen buğdayın üzerine az su dökülüp karıştırılır. Her yanı ağaç olan tokmaklar hazır edilir. Önce yavaş yavaş hem el alıştırması, hemde buğdayların dışarılara sıçrayıp gitmemesi için vurulmaya başlanır. Daha sonra bu vuruşlar hızlı ve düzenli olarak sürdürülür. 5-6 tokmağın öyle ahenkli, sıradan ve ritmik inişi vardır ki; değme müzik yapıtlarında ve ustalık isteyen çalışmalarda bu düzen görülmez. İzlerken tokmaklar birbirine çarpacak diye ödünüz kopar. Ama onlar belirli bir sistem içinde pat pat iner kalkarlar. Anneler çalışıyor olunca çocuklara da türlü oyunlar oynamak düşer. Hele gökyüzünde bir de ay ışığı varsa deme gitsin çocukların keyfine. Çünkü gecenin karanlığında elektrikle aydınlanmış gibi gelir sokaklar çocuklara. İş bitiminde yine yemek yenilir. Yorgun ve uykulu gövdeler kendini döşeklerine zor atar ve uyur kalırlardı. Sabah kalktıktan sonra her şeyden önce dibekte dövülmüş olan bulgurluk ve göcelik kalburlarla savrularak bu kabuklardan ayrılırdı. Bu kabuklar hayvanlara yem olarak verilirdi. Göceliğin savrulma işlemi bitirildikten sonra çeşmelerde veya çayda yıkanıp dambaşılarda iyice kurutulurdu. Artık içindeki taş, ot tohumu, burçak vb yabancı maddeler tepsi içinde veya senit üzerinde atlanırdı. El değirmenlerinde çekilip pilavlık bulgur veya dolmalık-tarhanalık göce durumuna getirilirdi.
Boyaneler bulgurluk ve göceliğin kabuklarını ayırma işleminin hayvan yardımıyla yapılan biçimidir. İnsan beli seviyesinde örülmüş duvarın üstüne değirmen taşına benzer taş dönecek ve buğdaylar dışarı dökülmeyecek biçimde set yapılırdı. Yükseltilmiş set içinde değirmen taşı tekerlek biçiminde oturtulmuş, ortasından bir ok geçirilmiş, oka koşulan bir eşek veya beygir tarafından döndürülürdü. Hayvanın arkasında bir çocuk veya büyükte durmadan dolaşır dururdu. Kanal içine dökülen buğdaylar az sulandırılır, hayvan döndüğünü bilmesin diye gözleri bağlanırdı. Kabukları çıkarılan buğdaylar elek ve kalburlarla savrularak bu kabuklardan ayrıldıktan sonra içindeki taş, ot tohumu, burçak vb yabancı maddeler tepsi içinde veya senit üzerinde atlanırdı. Bundan sonrası artık el değirmenlerinde çekilip bulgur, göce yapılması işlemiydi.
İşte şurada-burada gördüğünüz dibekler ve boyaneler ter, yorgunluk, yardımseverlik, dayanışma örneklerinin geçmişten gelen tanıklarıdırlar. 30.01.2007           Hasan EŞME

ODUN MECİSİ(İMECESİ)

Mayıs 7, 2007

YİTİRİLEN DEĞERLER- 8:

Kasabamız düğünlerinin eskiden bir hafta sürdüğünü kırk yaştan daha genç olanlar pek anımsayamaz. Düğünler Perşembe günü kına yakımıyla başlar, ertesi hafta Perşembe gelin alımı ve bir gün sonraki belek dağıtımını da sayarsak sekiz gün sürerdi. Bugün anlatacağım konu kına yakıldıktan sonraki Salı gününün olayı olan odun mecisidir.
O dönemde motorlu araç yoktu. Buna karşın hemen her evde bir eşek bulunurdu.Hani Nasrettin Hoca fıkralarının önemli kahramanlarından Karakaçan. Salı sabahı sabah ezanından sonra köyün gençleri eşeklerini tahralarını hazırlar hep birlikte Akharım Kasabasının arka kısmındaki Ahır dağlarına Davşınak odunu kesmeye giderlerdi. Davşınak ilginç bir çalı-ağaç tipidir. Bir kökten çok sayıda dal verir. Odun edilecek davşınak önce köküyle birlikte asılınarak kökünden yolunur. Çok ince dalları ayıklanıp diğer parçaları ayrılır. Bir davşınak çalısından yarım kucak kadar odun hazırlanır. Odun iki denk=bir yük olarak hazırlandıktan sonra eşeğin semerine sarılıp en hızlı bir şekilde köye dönme yoluna bakılır. Çünkü ilk gelen eşeğin gencine düğün evi tarafından ödül olarak bir peşkir verilir. Bu peşkirin parasal değerinden öncelikle onursal değeri yüksektir. Birincilikle bitirenlerin ayrıcalığı ve üstünlüğü yıllarca anılarda anlatılır dururdu. Ayrıca bizim kuşak ve üstü davşınak odunundan çok güzel yer çeliği yapıldığını bilir. Oldukça sert ve dayanıklıdır.
Odun mecisinin amacı hem düğünde yakılacak odunun karşılanması, hem de kışlık yakacak gereksiniminin karşılanması açısından önemi büyük olurdu.
Şimdiki yaptığımız veya düşündüğümüz çalışmalarda odun mecisinin günümüze uyarlanmış şekli değil mi? Gelin öyleyse destek olalım. Destek verelim. Unutmayalım birlikten kuvvet doğar. 11.02.2007           Hasan EŞME

Kars’ta Kotan Sürme, Modgamlık

Mayıs 6, 2007

Kotan Sürme ve Modgamlık Geleneği

Kars köylerinde Temmuz ayının karşılığı “kotan ayı”dır Kotan ayı yazın en hareketli dönemi ve yöre yaşamının mihenk tası gibidir. Çocukların doğumu kotanla anımsanır: “bıldır kolanda doğduydu ya” ya da askere gidiş: “kotan gelecek ki bir yıl ola”. Rus köylülerinin yöreye getirdiği kotan, toprağın derinliğine işlenmesi ve o döneme göre toprak sürmede kolaylık sağlayışı ile kısa zamanda benimsenip, yaygınlaşmıştır. Bir kotan koşumu 8-10 çift öküz, ve bir o kadar insan gerektirir. Herkes “ağır reçber” (zengin) değil ki ha deyince kotan koşsun. Bu durumda birkaç kişi bir araya gelir, öküzüyle, adamıyla “modgam ollur” yani kotan ortaklığı kurar. “Gündönümü” (22 Haziran) ile başlayan Modgamlık “ot biçimine” (Ağustosa ) dek sürer.

Modagamlıkta anlaşma “gün hesabı” üstüne kurulur. Kolan (araç) kiminse ilk hak onundur. Genellikle dört gün kotana (sahibine) ayrılır. Sonra kolanı sürenin “majgal”m sırası gelir. Majgal adı, kotanın tutulacak yerinden, yani “mac”dan kaynaklanmaktadır ki; majgalın hakkı da üç gündür. Öküz sahiplerinin payı ise iki gün¬dür. Öküzlerin gözetimi, bakımıyla ilgilenen “öküzcü”Jerden gece öküzcülerine de iki gün kotan sürülür. En düşük pay birer günle boyundurukta oturan ve öküzleri süren 8-10 yaşlarındaki çocuklarındır. Bu çocuklara da “hodekh” denilir.

Şafakla koşulan kotan, günbatımında çözülür. Kimin tarlası sürülmüş ise, kotanda çalışanların yemeğini o verir. “Kuşluk yemeği” gün doğunca tarlaya getirilir. Sabahlan genellikle yağlılardan oluşan ağır yemekler verilir. Yarma ve un lapasına yağ ile süt katılarak yapılan “haşıl” değişmez yemeklerdendir. Bişi, yağlı yufka, erişte pilavı, kuymak ve helva da kuşluk yemekleri arasındadır. Öğleye elemek ve yoğurt verilir. Çalkarama (ayran) içine ekmek doğranarak “umaç”yapılır. Akşam yemeklerinde ayran aşı, kesme aşı, boz aş, herie gibi çorba türleri bulunur.

Cuma dinlenme günü olup kotan koşulmaz. Perşembe gün batımında kolan açıldıktan sonra herkes evine döner. Yörede yaygın inanışlardan biri kotan ile ilgilidir; “malın (hayvanların) gönlünde 10 adet düğüm varmış, Perşembe akşamı, ‘yarın dinlenme günüdür’ diye bunun dokuzunu açar, birisini saklarmış ve şöyle dermiş: ‘ne olur ne olmaz insan oğlu mukhenettir (kadir bilmez) bakarsın Cuma günü de koştu.

Kotan sürerken uyku gelmesini, uyuşukluğu önlemek, ritim sağlamak için koro halinde söylenen türkülere “horavel” denir. Öküzlerin de horavel ritmine uyduğu söylenir. Genellikle majgalın “heey hey hey” çekmesiyle horavel başlar: “sürün gidelim başa/ kotan değmesin daşa/ ho de hodakh!” bunu bir ağızda çekilen “hoooo!…hoo!–.hoo!…” sesleri izler. Kotanlama denen atışmalarsa işin en eğlenceli yanını oluşturur. Kotan guruplarından biri iş başı yapmış, diğerleri daha kalkmamışsa “kızıl tuman ağ baldır/ hodakh yatmış gel kaldır” diye söz atılır. Onlar koşuma hazırlanırken de yeni bir horavel çekilir: “gökle yıldız sayılmaz/çiğ yumurta soyulmaz/biz bir baş gidip geldik/onlar yatmış ayılmaz”. Kotan koşulduktan sonra karşı horavel söyleyecek grup, önce öbür kotandakilerden birine seslenir: “Memmeeet, Memmet / sabahın dar sesine / bacın keklik ben avçı/düşmüşüm ensesine”. “Karşı grup bunu hemen yanıtlar: Duvarçığı yağladım / baş böğrüme bağladım/ gettim sizin kapıya yar yar diye ağladım”. Bu atışmalar aralıklarla akşama değin sürer.

Kotan koşunu açma da töresel özellikler gösterir. Tarlalar sürülüp, bitirilince kotanlar açılır, o gece tarlada yatılır. Sabah hodaklar çevreye yayılır, çiçek toplar. Kotandaki koşun sırasına göre öküzler arabaya koşulur, baştan sırla çiçeklerle bezenir. Önceki öküzlerin boyunduruğuna da bayrak asılır. Kotan, yatak, yorgan arabaya yüklenir. Kotan da olduğu gibi arabayı da majgal sürer. Hodaklar boyunduruğa oturur. Türküler horavellerle köye girilir. Doğruca kolan sahibinin evine gidilir, topluca yemek yiyilir .”Hergi kurtardık, Allah sağlıkla ekmemizi nasip elsin” denilip helalleştikten sonra dağılır.