Archive for the 'Keloğlan' Category

KELOGLAN

Mayıs 8, 2007

clip_image002.jpg

BÜYÜLÜ DEĞİRMEN 

Uzun yıllar önce, çok uzaklarda yaşlı bir ana ile oğlu yaşarmış. O devirde her yerde yoksulluk kol geziyormuş. Çalışıp da para kazanmak bir yana, iş bulmak bile çok zormuş.Bizim yaşlı ana ile oğul da, bu yoksulluktan nasibini alanlardanmış. Ne elde varmış, ne avuçta…Biraz tembel olan oğlanda da suç yok değilmiş hani. Bir tek yaşlı anası varmış bakacağı ama o, anasına değil de, anası ona bakarmış.Cebinde parası, kafasında saçı olmayan oğluna anası Keloğlan adını vermiş. Dertli kadıncağız her gün oğluna:— Haydi oğul şehre git de, bir iş ara. Belki bugün şansın yaver gider, dermiş.Bu laflara hiç kulak asmayan Keloğlan, bir gün:— Tamam anacığım, bugün gideceğim, demiş. Ancak bu ülkeden gideceğim. Başka diyarlara gidip, zengin olarak döneceğim. Sen de oğlunla gurur duyacaksın…Kadıncağız çok şaşırmış oğlunun bu sözlerine. Önce biraz sevinse de, uzun bir ayrılık düşüncesi yüreğini burkmuş:— Keloğlum, keleşoğlum… Sen kendine bile bakamazken, uzak diyarlarda ne edersin, nasıl yaparsın? demiş.Keloğlan, o günü anasını bu işe razı etmekle geçirmiş. Ertesi gün de başlamış hazırlanmaya.Keloğlan, sabahın ilk ışıklarıyla düşmüş yollara. Sırtındaki sopaya bağladığı azık torbası dışında, hiçbir şey yokmuş yanında.Köyden henüz çıkmış ki, ana özlemi çöküvermiş yüreğine. Ama kararlıymış Kelo-ğan. Ne pahasına olursa olsun, zengin dönmek istiyormuş köyüne. Bunları düşünerek yoluna devam etmiş Keloğlan.Günler günleri, haftalar haftaları izlemiş. Ne iş, ne de aş bulabilmiş zavallı oğlan bu geçen sürede.Artık, yürümekten yorgun düşen Keloğlan, bir ağaç gölgesinde mola vermek için durmuş. Ağaca sırtını dayayıp, oturmuş ve kısa sürede uykuya dalmış.Aradan ne kadar zaman geçti bilinmez, bir süre sonra uyanmış Keloğlan. Uyumak, biraz da olsa dinlendirmiş onu:— Oooohh! demiş. Bu uyku çok iyi geldi. Tam bu sırada, henüz uyku mahmurluğu bile geçmeden yanı başında bir ihtiyar görmüş. Neye uğradığını şaşıran Keloğlan, kekeleyerek:— Sen de kimsin? Nereden çıktın? diyebilmiş.Ak sakallı ihtiyar sakin ve güvenilir bir sesle:— Korkma a oğul! demiş. Benden sana bir zarar gelmez. Aksine sana çok faydam dokunacak benim.Bu sözler Keloğlan’ı biraz rahatlatsa da, gene de tedbiri elden bırakmadan:— Ne zaman geldin, baba? Ben neden geldiğini  görmedim? diye sormuş… Sonra da, “Ben hâlâ uyanmadım. Rüya görüyorum herhalde!” diye düşünmüş kendi kendine.Ak sakallı ihtiyar:— Bak oğul! Ben bir yerden gelmedim. Yıllardır buradayım zaten. Uzun zamandır da tek ziyaretçim sensin. Kimseler uğramaz buralara… Şimdi bunları bırakalım, sen ne arıyorsun bu ıssız yerde onu söyle bakalım, demiş.— İş aramak için çıktım yola. Bunca yıldır yaşlı anam baktı bize. Artık, benim de bir şeyler yapma zamanım geldi diye düşündüm ve düştüm yollara. Yani anlayacağın para kazanıp, zengin olmak istiyorum, demiş Keloğlan.ihtiyar, yumuşak bir sesle:— Bugün şanslı günündesin evlat! Tam yerine geldin. Beni, Ohh! diye çağırman, seni zengin etti, demiş.Keloğlan, ak sakallı adamın söylediklerinden hiçbir şey anlamamıştı. “Zavallı adam delirmiş!” diye düşündü.İhtiyar adam sözlerini sürdürdü.— Artık iş aramana gerek kalmadı evlat.Keloğlan’ın, ihtiyar adamın söylediklerini anlamadığı her halinden belliymiş. Bunun üzerine ihtiyar devam etmiş.— Bak evlat, bu kahve değirmenini al! Başın her sıkıştığında “Açıl değirmenim açıl!” diye bağır. Sonrasını da değirmene bırak. O gerisini yapacaktır.Keloğlan, ihtiyarın eline tutuşturduğu değirmene henüz bakmadan, yaşlı adam yok olmuş. Keloğlan, kendini hâlâ rüyada gibi hissediyormuş. Değirmeni evirmiş çevirmiş. Değişik olan pek bir şey görememiş. Sonra da onu heybesine koyup yoluna devam etmiş.Saatler boyu yürümüş. Artık yorgunluktan yürüyecek hali kalmayınca, bir kayanın üzerine oturmuş. Torbasını açıp bir şeyler yemek istemiş ama bir de ne görsün…Torbada sadece ihtiyar adamın verdiği değirmenden başka hiçbir şey yokmuş, torba bomboşmuş. Keloğlan, tam “Açlıktan öleceğim burada herhalde.” diye düşünürken, birden aklına ihtiyar adamın söyledikleri gelmiş.Hemen, “Açıl değirmenim açıl!” diye bağırmış.Bu sözler üzerine değirmenin kapağı kendi kendine açılmaya başlamış. Açılan kapak bir süre sonra büyüyerek, bir kapıya dönüşmüş. Kapıdan birbirinden güzel peri kızları çıkmaya başlamış. Ellerinde taşıdıkları tepsilerin içinde çeşit çeşit yemekler varmış.Keloğlan, hayatında görmediği kadar güzel, hiç yemediği kadar lezzetli yemekleri doyasıya yemiş. Buz gibi suyu da kana kana içtikten sonra, aklına köydeki anası gelmiş: “Ben burada afiyetle karnımı doyurdum. Ya zavallı anam… Acaba bir kuru ekmek bulabilmiş midir?” diye düşünmüş sonra da, hemen toplanmaya başlamış.“Kapan değirmenim kapan!” diye bağırmış bu kez. Etrafta bir kuğu gibi süzülen peri kızları hemen, çıktıkları kapıdan içeri girmişler. Kapı da küçülüp, değirmen kapağı halini almış ve sıkıca kapanmış.Keloğlan, günlerce yürüdüğü yolu, tekrar yürümüş. Sihirli değirmeni anasına gösterebilmenin sabırsızlığı içinde, köyüne varmış. Doğruca gelip anasının elini öpmüş. Oğlunu aniden karşısında gören kadıncağız, gözyaşlarını tutamamış:— A oğul, keleş oğul, nerelerdeydin bu kadar zaman? Anlat bakalım, demiş.Keloğlan, çok neşeli bir sesle:— Bak anacığım, demiş. Elimdeki bu değirmen var ya, bu sihirli bir değirmen ben ne istersem onu verir bana. işte bu bizi yoksuluktan kurtaracak.Annesi keloğlanın bu sözlerine şaşırıp kalmış.Keloğlan, değirmenin marifetini annesine göstermek için:— Açıl değirmenim açıl! demiş. Kahve değirmeninin kapağı açılmaya başlamış, büyüyerek bir kapı olmuş. Kapıdan ellerinde tepsilerle peri kızları çıkmışlar. Tepsi içindeki tabaklar, yine yemeklerle doluymuş. Keloğlan’ın annesi, gördüklerine inanamamış. Önce rüya gördüğünü sanmış. Yemekleri yemeye başlayınca, gördüklerinin gerçek olduğunu anlamış.Annesiyle birlikte yemekleri yiyen Keloğlan iyice doyduktan sonra:— Kapan değirmenim kapan! demiş. Değirmen kapandıktan sonra Keloğlan, yolda karşılaştığı olayları bir bir annesine anlatmış.Annesi oğlunun anlattıklarına şaşırıp kalmış:— Aman oğul, demiş. Bu değirmenden sakın hiç kimseye bahsetme. Onu herkesten saklayalım.Keloğlan, annesinin aksine değirmenin hünerlerini bütün komşularına göstermek istiyormuş. Bu nedenle annesinin söylediklerini duymazlıktan gelmiş.Annesi çok çabalamış ama oğluna söz geçirememiş.Keloğlan, bütün komşularını bir akşam yemeğe çağırmış.Komşular bu davete şaşırıp kalmışlar. Kendi kendilerine:— Hayret, demişler. Bunlar hem açlıktan ölüyor hem de bizi yemeğe çağırıyorlar.Akşam olunca, komşular Keloğlan’ın evini doldurmuşlar.Ortalıkta kazan ve tencere göremeyen komşular, için için kızmaya başlamışlar. Tam bu anda, Keloğlan, elinde değirmenle içeri girmiş, değirmeni ortaya bırakıp:— Açıl değirmenim açıl! demiş.Değirmenin kapağı, bir kapı haline gelmiş ve kapıdan çok güzel peri kızları girmişler içeri. Konukların önüne çeşit çeşit yiyecek koymuşlar. Komşular hayretler içinde yedikçe yemişler. Onlar yedikçe, tabaklar tekrar doluyormuş.Komşuların heyecandan dilleri tutulmuş. Hepsi de Keloğlan’la annesini kıskanmaya başlamışlar, içlerinden biri:— Evde çocuk uyuyordu, demiş. Gidip, bakıp da geleyim.Evden ayrılan komşu, hemen bir kahve değirmeni aramaya başlamış. Keloğlan’ın değirmenine benzeyen bir değirmen bulmuş. Doğruca Keloğlanların evine gelmiş. Keloğlan’ın dalgınlığından yararlanarak değirmenleri değiştirmiş.Yenilip içildikten sonra komşular, birer ikişer izin isteyerek ayrılmışlar.Komşular ayrıldıktan sonra, annesi Keloğlan’a kızmaya başlamış:— Bu sihirli değirmeni neden gösterdin? diye bağırmış. Komşulardan bir çoğu bu değirmeni çalmak isteyecekler.Keloğan:— Ben, bu değirmeni hiç yanımdan ayırmayacağım ki diye yanıt vermiş.Ertesi sabah, Keloğlan uyanıp elini yü-ünü yıkadıktan sonra, değirmeni cebinden çıkarmış:— Açıl değirmenim açıl, demiş.Ama değirmen açılmamış. Keloğlan, sihirli sözleri defalarca tekrarlamış; ama değirmenin kapağı bir türlü açılmıyormuş.Değirmenin çalındığını anlayan Keloğlan, annesinin sözünü tutmadığı için çok üzülmüş. Çok pişmanlık duymuş.Keloğlan’ın oğlunu izleyen annesi:— Gördün mü oğul? demiş. Komşularımıza gösteriş yapayım derken, değirmeni çaldırdın. Sen, hiç büyük sözü dinlemeyecek misin?Başından geçenleri anlatmak için, ihtiyarı bulmaya karar veren Keloğlan, hemen yola çıkmış.Uzun bir yolculuktan sonra, ihtiyarı gördüğü pınarın yanma gelmiş. Önce kana kana su içmiş, sonra:— Oooh!.. demiş.Der demez, ihtiyar pınarın başında görünmüş.Hoş beşten sonra, başından geçenleri anlatmış, Keloğlan sonra da yalvarmaya başlamış:— Size verdiğim sözü tutmadım, demiş. Bu suçumu gençliğime bağışlayın. Ne olur bana yardım edin!İhtiyar, uzun uzun düşünmüş. Sonra, başını iki yana sallamış, sakalını sıvazladıktan sonra:— Bana pek güven vermiyorsun; ama sana bir kez daha yardım edeceğim, demiş.İhtiyar, sözlerini bitirdikten sonra Keloğlan’a bir tavuk vermiş:— Bu tavuğu, doğruca annene götür, demiş. Başınız darda kaldığında “Yumurtla tavuğum yumurtla” desin.İhtiyara teşekkür eden Keloğlan, sevinçle pınarın başından ayrılmış.Aklı tavukta, tekrar yola koyulmuş. Nereye gittiğinin bile farkında değilmiş aslında. Kafasında hep ihtiyarın sözleri varmış. Sonunda bakmış ki, dayanamayacak, söyleyivermiş o sihirli sözleri:— Yumurtla tavuğum, yumurtla!Daha sözlerini bitirir bitirmez, tavuk altın yumurtaları sıralamaya başlamış. Keloğlan, gözlerine inanamamış bir süre. Sonra hemen toparlanmış ve altınları orasına burasına doldurmaya başlamış.Böylece rahatlamış bir halde yoluna devam etmiş: “Tavuğun içinde duracağına, benim cebimde dursun.” diye geçirmiş içinden. Bir süre gittikten sonra yolu bir kasabaya düşmüş. Keloğlan, buradan pek çok eşya, bunları taşımak için iki de at almış. Birine kendisi binmiş, diğerine de eşyaları yüklemiş.Şimdi, keyfine diyecek yokmuş doğrusu. İstediğinden fazlasıyla dönüyormuş köyüne.Uzun bir yolculuktan sonra köye varmış bizim Keloğlan. Eşyalarla yüklü iki at ile onu görenler gözlerine inanamamışlar. Büyük bir gururla ilerlemiş Keloğlan, evine varana dek. Annesini görünce, her şeyi bırakıp hemen koşmuş elini öpmeye. Birbirlerini çok özlemiş olan ana oğlun buluşması, gerçekten görülmeye değermiş. Keloğlan, başından geçenleri bir çırpıda anlatmış annesine.Oğlunun ne kadar gösteriş meraklısı ve akılsız olduğunu bilen annesi:— Aman oğlum, demiş. Sakın bu olanları komşularımıza söyleme. Değirmeni nasıl çaldırdıysan, tavuğu da çaldırırsın.Ancak, Keloğlan bu, hiç söz dinler mi? Hemen komşularını toplamış. Tavuğunun becerilerini, bir bir anlatmış. Sonra da, onların önünde bir gösteri yapmış.Tavuğun altın yumurtladığını gören komşular çok sevinmişler. Çünkü, hepsi de ne yapıp edip tavuğu çalmayı düşünüyormuş.Tavuğu çalmak isteyen komşuları, bu kez başarılı olamamışlar. Keloğlan, tavuğunu çok iyi koruyormuş. Onu gözünün önünden hiç ayırmıyormuş.Komşularından biri, uzun aramalardan sonra Keloğlan’ın tavuğuna benzeyen bir tavuk bulmuş.Bir gün, Keloğlan evde yokken, annesini uykuda yakalayan komşu, tavukları değiştirmiş.Aradan birkaç gün geçmiş. Keloğlan:— Yumurtla tavuğum, yumurtla! diye seslenmiş, tavuğuna.Tavuk, hiç oralı olmamış. Birkaç kez tekrarlayan Keloğlan, tavuğun yumurtlamadı-ğmı görünce başlamış dövünmeye. Ne kadar dövünürse dövünsün, ne kadar üzülürse üzülsün, iş işten geçmiş çoktan.Aradan, uzunca bir zaman geçmiş. Hazır para bitmeye başlamış. Gene o eski yoksul günler gelmiş.Yoksulluğa dayanamayan Keloğlan, tekrar ihtiyarın yanına gitmeyi düşünmüş. Düşüncesini annesine açmış:— Anacığım, demiş. Ben ihtiyarın yanına gideceğim, ondan tekrar yardım isteyeceğim.Bu sözleri duyan annesi, umutsuzca:— Benim akılsız oğlum, demiş, iki kez sözünde durmadın. O ihtiyar bir daha sana yardım eder mi?Keloğlan:— Olsun ana, demiş. Son bir kez daha şansımı deneyeceğim.Annesinden zorla da olsa izin koparan Keloğlan, tekrar yollara düşmüş.Daha önce iki kez ihtiyarla buluşuğu pınarın başına gelen Keloğlan, önce kana kana su içmiş, sonra:— Oooh!.. demiş.Der demez, başucunda ihtiyarın sesini duymuş:— Gene benden ne istiyorsun? Belli ki tavuğu da çaldırdın. Büyük sözü dinlemedin. Ne benim sözümü tuttun, ne de ananın.Keloğlan, ihtiyarın elini ayağını öpmüş, yalvarmış, yakarmış. Son bir iyilik daha yapmasını istemiş.Keloğlan yakarmasını bitirince, ihtiyar:— Sana bir kez daha iyilik yapacağım. Yalnız, bu tokmağı kullanmasını bileceksin. Bu tokmağı kullanarak, sihirli değirmeni ve tavuğu bulabilirsin: “Vur tokmağım vur” deyince, tokmak vurmaya başlar. Yalnız bu tokmak sadece suçlulara vurur.Tokmağı alan Keloğlan, ihtiyardan izin isteyerek, pınarın başından ayrılmış.Bir süre yol alan Keloğlan, bir ağacın gölgesinde oturmuş, azığındaki yiyeceklerden yemeye başlamış. Hem yiyor hem de tokmağın neler yapabileceğini düşünüyormuş. Ancak Keloğlan yine içindeki meraka yenik düşmüş:— Vur tokmağım vur! demiş.Sözleri biter bitmez, tokmak son süratle, Keloğlan’a vurmaya başlamış. Tokmak, Keloğlan’ın her yanına verip veriştiriyormuş. Keloğlan acıdan bağırıyor, tokmağa yalvarıyormuş; ama tokmak durmadan vuruyormuş. Sonunda, aklı başına gelmiş:— Dur tokmağım, dur! demiş. Tokmak hemen durmuş. Yüzündeki kanları silen Keloğlan, tokmağı alarak tekrar yola koyulmuş.Keloğlan’ın ortalıktan yok olduğunu gören komşuları: “Gene sihirli bir şeylerle döner.” diye dört gözle onu beklemeye başlamışlar. Keloğlan’ın geldiğini duyunca, hep birlikte onlara gelmişler. Hep bir ağızdan:— Bu kez ne getirdin Keloğlan? demişler. Keloğlan:— Bir şey getirmedim, diye yanıt vermiş. Yalnız içinizden biri veya birileri benim değirmenimle tavuğumu çaldı. Söyleyin bakalım, tavuğumu kim aldı?Komşularının hiçbirinden ses çıkmayınca, Keloğlan:— Bakın, demiş. Tekrar ediyorum, değirmenimle tavuğumu kim aldı?Keloğlan, birkaç kez tekrar etmesine rağmen, kimse yanıt vermemiş. Bunun üzerine Keloğlan, tokmağa seslenmiş:— Vur tokmağım vur!Tokmak, doğruca hırsız komşunun yanına gitmiş ve başlamış vurmaya. Tokmak adamın neresi gelirse gelsin, son hızla vuruyormuş.Adam, Keloğlan’a tokmağı durdurması için yalvarıyormuş.Ancak, Keloğlan adamın bağırmalarını ve yalvarmalarını duymazlıktan geliyormuş:— Çaldıklarını geri verirsen, dayak durur, diyormuş.Hırsız komşu, sihirli değirmenle tavuğu getireceğine söz verince, Keloğlan tokmağa seslenmiş:— Dur tokmağım dur!Komşuların şaşkın bakışları arasında dayak sona ermiş.Hırsız komşu, yediği dayakların etkisi ile, bir koşuda getirmiş değirmenle tavuğu. Bir daha da hırsızlık yapmayacağına tövbe etmiş.Keloğlan, sahip olduğu şeylere kavuşmanın mutluluğu içinde;— Komşuda pişer size de düşer… Atasözünü hiçbir zaman unutmayın. Ben de elbette bunları sizlerle paylaşacağım, demiş.Gerçekten de, aradan geçen zaman içinde, Keloğlan sihirli değirmeni ile komşularına sık sık ziyafetler vermiş. Herkesi mutlu etmenin mutluluğu ve sözünü yerine getirmenin rahatlığıyla güzel günler yaşamış. 

DİLENCİLER KRALI Keloğlan’ın yaşadığı güzel günler ne yazık ki çok uzun sürmemiş. Çalışmayı bir türlü sevemeyen Keloğlan kısa sürede sıfırı tüketmiş. Onun tembelliğini bütün köy bildiği için de, köyünde bir iş bulamıyormuş. Parasının olduğu zamanlar, onun yüzüne gülenler, şimdi hiç oralı olmuyorlarmış.Çaresiz Keloğlan, gene düşmüş yollara. Günlerce yürümüş bir iş, bir aş için. Ama bir türlü bulamamış.Sonunda yolu bir kente varmış. Sokaklarda işsiz güçsüz dolaşırken, büyük bir cami önünde, üç dilenci görmüş. Bunlardan biri kör, biri topal, diğeri de çolakmış.Keloğlan, ilk kez bir dilenci görüyormuş ömründe, işte bu yüzden pür dikkat, seyretmeye başlamış onları.Bir süre seyrettikten sonra, gelenin geçenin, onlara acıyarak para verdiklerini görmüş:— Oooohhh! demiş kendi kendine. Ne güzel iş bu ya! Oturduğun yerden para kazanıyorsun. Var mı dünyada bundan daha kolay ve daha çok para kazanılan iş…Keloğlan, kendi kendine söylene dursun, dilencilerden kör olan başlamış bir nara atmaya:— Allah tuttuğunuzu altın etsin… Allah ne muradınız varsa versin…Kör sustuğu anda, bu kez de topal başlamış bağırmaya;— Allah kazadan beladan korusun…Bu kez de sırası gelen çolak, hemen bağırmış:— Allah sevdiklerinizin acılarını göstermesin…Bunları duyup da, umursamadan önlerinden geçmek imkânsız bir iş olsa gerek: “Hem de hiç yorulmadan, çok para kazanıyorlar” diye düşünmüş Keloğlan.Derken, hava kararmaya başlamış. Keloğlan, dilencileri izlemeye devam edince gördüklerine şaşırmış kalmış. Sabahtan bu yana kör olduğu için para isteyen dilenci, gözündeki kara gözlükleri çıkartıp, yanında oturan topal arkadaşına bakarak:— Haydi, ortalıkta kimse kalmadı kalk, gidelim artık demiş.Topal dilenci, kıvırıp, pantolonunun içine gizlediği ayağını düzeltmiş, çolak olan da boynuna bağladığı kolunu çözmüş.Keloğlan, hayretle dilencilerin peşinden gitmeye başlamış. Dar bir sokağın başına gelmişler. Kör dilenci sağına soluna bakmış, ortalıkta kimsecikler yokmuş. Arkadaşlarına eliyle peşinden gelmelerini işaret etmiş. Hep birlikte bir gecekonduya girmişler.Keloğlan, gecekondunun kapısında bekleyip, içerde konuşulanları dinlemeye başlamış. Çolak olan:— Ben gidip içki alayım demiş. Kapıyı açıp çıkmış. Keloğlan, açık kalan kapıdan içeri girip bir köşeye saklanmış. Kısa bir süre sonra çolak dilenci, elinde içki şişesiyle geri gelmiş.Dilencilerden kör olanı:— Bugün çok para kazandık demiş. Çolak olan:— Bu haksızlık ama. Sen bizden daha çok para topluyorsun herzaman. Körlere daha çok acıyorlar, bize para veren daha az oluyor.Kör olan:— Nankörlük etmeyin. O caminin önünde ilk kez dilenen bendim. Size izin vermeseydim, bu kadarını bile toplayamazdınız, demiş.Bir yandan içkilerini hızla içiyorlar bir yandan da tartışıyorlarmış. Birden tartışma kavgaya dönmüş. Birbirlerini itip kakmaya sonra da kıyasıya vurmaya başlamışlar.Keloğlan dayanamamış. Ayırmak için dilencilerin arasına atlamış. Dilenciler Keloğ-lan’ı görünce şaşırmışlar. Ama çok geçmeden: “Sen kimsin, burada ne işin var.” diyerek üstüne saldırmışlar. Bir güzel dövmüşler. Sonra da caddeye kadar taşıyıp yolun kenarına bırakmışlar.Keloğlan, bir süre kıpırdamadan yatmış yolun kenarında. Kendine geldiğinde gün ağarmaya, ortalık aydınlanmaya başlamış. Her tarafı sızlıyormuş. Onun bu halini gören bir adam haline acımış. Keloğlan’m kırık kolunu mendiliyle sarmış. Bir süre sonra yoldan geçenler Keloğlan’ı dilenci zannedip, önüne para bırakmaya başlamışlar. Böyle kolay para toplamak Keloğlan’m hoşuna gitmiş.Biraz sonra, bizim Keloğlan, onu döven üç dilenciyi zaptiyelerin götürdüğünü görünce, için için sevinmiş. Ama bu sevinci pek uzun sürmemiş, iki adam çıkagelmiş. Keloğlan’ın dilendiğini görünce onu kovalamışlar. Keloğlan onları görevli sanmış. Ama çok geçmeden başkaları da aynı şeyi yapmış. Bunların niyeti keloğlanı kovup kendileri dilenmekmiş.Keloğlan, caddede bir o yana, bir bu yana dolaşıp durmuş. Tam kendine uygun bir köşe bulmuş ki, yaşlıca bir adam yanına sokulup: “Benimle gel.” demiş. Bizimki, korkuyla adamı takip etmiş.Büyük bir konağın önüne gelmişler. Adam Keloğlan’a içeri girmesini söylemiş, içerde kocaman sarığı olan, kürklü bir adam bir masanın başında oturmuş, bir şeyler yazıyormuş. Keloğlan konağın görkemi karşısında, büyülenmiş gibi, şaşkın şaşkın etrafına bakımyormuş. Adam gür bir sesle:— Yaklaş demiş.Keloğlan korkuyla yaklaşmış. Adam adını, doğum yerini sormuş. Bizimki titreyerek cevap vermiş. Sonunda yaşlı adama:— Kaydı yapılmıştır. Kolu kırık olduğu için dilenmesi uygundur. Ancak kurallarımızı anlat ona, diyerek, yandaki odaya geçmelerini istemiş.Yaşlı adam ve Keloğlan yandaki büyük odaya geçmişler. Yaşlı adam:— Artık kayıtlı bir dilencisin, caddedeki o köşede dilenebilirsin. Ancak, her akşam bizden biri gelip, sana yetecek kadar para bırakıp, kalan parayı alacak. Para saklarsan veya vermek istemezsen sonun çok kötü olur, bilesin, demiş.Sonra da Keloğlan’ı konağın bahçesine kadar götürmüş. Keloğlan bahçede genç bir adama rastlamış. Ona:— Bu konağın sahibi kim diye sormuş. Genç adam:— Bu konağın sahibine, “Dilenciler Kralı” derler. O burada değil çok daha güzel bir konakta oturuyor. Ama şimdi bunları bırak. Bir an önce dilenmeye başla, demiş.Keloğlan, bir süre konakta olanları düşünerek yürümüş. Dilenmek için seçtiği köşeye oturmuş. Kendisine yaklaşan insanlar olduğu zaman:— Allah ne muradınız varsa versin. Şu yoksula bir sadaka. Allah sevdiklerinizi korusun. Şu sakata bir yardım edin, diyerek dilenmeye başlamış.Akşam olur olmaz, konaktaki adamlardan biri gelmiş. O gün topladığı paranın hepsini almış. Keloğlan’a yalnızca yemek ve yatacak yer parası bırakmış. Keloğlan itiraz edecek olmuş ama adam, onu tartaklayıp, oradan uzaklaşmış.Bu, her gün bu şekilde devam etmiş. Keloğlan, çok kolay olduğunu düşündüğü bu işin ne kadar zor olduğunu anlamış.Günlerden birgün konakta konuştuğu genç adama rastlamış, ona:— Bu nasıl iş böyle? Topladığım paranın hemen hepsini alıyorlar elimden.Adam:— Bak sana anlatayım. Ama bunlar aramızda kalmalı, yoksa kırmadıkları yerim kalmaz demiş. Vakit geçirmeden bu adamların elinden kurtar kendini. Yoksa bana yaptıkları gibi seni de sakat bırakırlar. Böylece başka bir iş yapamazsın. Onların her dediğini yapmak zorunda kalırsın, demiş.Dilencinin sözleri, bizim Keloğlanı oldukça endişelendirmiş. O günden sonra kazandığı paranın bir kısmını saklamış. Böylelikle para biriktirip, köyüne dönmeyi planlıyormuş.Aradan günler geçmiş. Konaktan gelen adam, paranın azalmasına kızmış. Keloğlan’ın üstünü başını aramış. Bizim Keloğ-lan’ın sakladığı paraları bulmuş. Bu işe öyle sinirlenmiş ki kolunu bir kez daha kırmakla kalmamış, bir gözünü de neredeyse kör ediyormuş.Sonra da:— İşte şimdi, şehrin en zengini Süleyman Ağanın, acıyacağı hale geldin. Eğer şansın varsa küçük bir servet bağışlar sana. Sakın onu alıp kaçmaya kalkma gözüm üstünde. Buraya saklanıp seni izleyeceğim deyip, Süleyman Ağanın konağının kapısına götürmüş Keloğlan’ı.Çok geçmeden, Süleyman Ağa koca konağın önünde belirmiş. Keloğlan’a şöyle bir yan gözle bakıp, konağa girmiş. Hemen ardından kapıdan çıkan, siyah giysili, beyaz eldivenli adam Keloğlan’a yaklaşmış. Elin-dekini uzatmış:— Ağam gönderdi, demiş.Daha adam arkasını döner dönmez, Dilenciler Kralı’nın adamı Keloğlan’ın yanında bitivermiş. Keloğlan’ın elindekini kapmış. Bakmış ki, sıcak bir somun ekmek. Ekmeği Keloğlan’ın kafasına fırlatıp:— Al da aç karnını doyur. Pinti adam vere vere, bir somun ekmek vermiş, diyerek oradan uzaklaşmış.Keloğlan, büyük bir iştahla somunu parçalamış. Bir de ne görsün? Somunun içi sarı sarı altınlarla doluymuş. Hiç vakit kaybetmeden bir köyün yolunu tutmuş.Keloğlan köye vardığında, başına gelenleri düşünmüş:— Çalışmadan insanın karnı doymaz. Ne kadar çalışma, o kadar ekmek. Ben en iyisi, kendime bir tarla alayım. Tarlamı ekerim. Ektiğimi biçerim. Biçtiğimi satarım. Kimseye hesap vermeden krallar gibi yaşarım, demiş.Keloğlan tarlasını almış. Gece gündüz çalışıp, köyün sayılan çiftçilerinden biri olmuş. Ömrünün sonuna kadar kimseye hesap vermeden, mutlu yaşamış. 

KELOĞLAN’IN ALTINLARI Çok geçmemiş Keloğlan’ın çiftlikteki o güzel günleri bitivermiş. Hazıra dağ dayanmaz derler ya, işte Keloğlan da elinde avcımda ne varsa kısa sürede yemiş bitirmiş. Çaresiz dönmüş gene köyüne…Keloğlan, köyünde annesi ve ağabeyi ile birlikte yaşıyormuş. Herkesin evde bir sorumluluğu varmış. Aralarında yaptıkları iş bölümüne göre; evi temiz tutmak ve yemek hazırlamak, Keloğlan’ın işiymiş. Ahırın ve hayvanların bakımı ağabeyinin, geriye kalan tüm işler ise zavallı analarının işiymiş.Yaşlı kadıncağız bu ağır yüke, yıllarca dayanmış tek söz etmeden. Oysa iki oğlan her gün şikayet ederlermiş yaptıkları işten. Bazı günler zorla, bazen ise hiç yapmazlarmış üzerlerine düşeni, işte o zaman tüm iş yaşlı analarının üzerine kalırmış. 

Günün birinde, zavallı kadın hastalanmış ve kısa sürede oluvermiş. Ne yapacaklarını bilemeyen Keloğlan ile ağabeyi günlerce ağlamışlar analarının başında. Ama son pişmanlık fayda etmemiş.Böylece iki kardeş kalmışlar tek başlarına. Keloğlan’m ağabeyi çok bencil, hep kendini düşünen biriymiş. Bir gün Keloğlan’a:— Artık, anam öldü. Bundan sonra, en büyük ben olduğuma göre, benim dediklerimi yapmak zorundasın, demiş.Ağabeyi, bütün işleri Keloğlan’m üzerine yüklemiş. Kendisi de tembel tembel evde oturup, hiçbir şey yapmazmış.Zavallı Keloğlan, gece gündüz demeden bütün işleri yapıyormuş. Buna rağmen ağabeyi huysuzluk yapıp: “Daha çabuk, daha fazla iş yap!” diye onu azarlıyormuş.Günler böyle geçip gidiyormuş. Ağabey-i, Keloğlan’ı bir gün karşısına almış. Analarından kalan hayvanları paylaşmaktan söz etmiş.Keloğlan, ağabeyinin önerisine çok şaşırmış. Ondan böyle bir öneri geleceğini hiç tahmin etmiyormuş. Duyduklarının yanlış olup olmadığını anlamak için ağabeyine sormuş:— Yani babamızdan kalan hayvanları ikimiz paylaşacak mıyız?Ağabeyi:— Tabii ki, demiş. Biz kardeş değil miyiz? Keloğlan:— Peki ama, bu iş nasıl olacak? diye sormuş.Ağabeyi:— Zaman kaybetmeden bizim ahırın yanına yeni bir ahır yapacaksın. Daha sonra, bir akşam hayvanları salacağız. Dönüşte, yeni ahıra girenler senin, eski ahıra girenler de benim olur.Keloğlan, hemen işe koyulmuş. Önce ahırın kapılarını takmış. Çamur karıp, samanla karıştırdıktan sonra, kerpiçleri sıralamış. Sonra ahırı tamamlamış.Bu iş Keloğlan’ın çok hoşuna gitmiş. Hele kendi hayvanlarından süt ve yün alacağını düşündükçe daha bir hoş oluyormuş.Her şey tamamlanmış, sıra hayvanların salıverilmesine gelmiş. Salmışlar. Keloğlan ile ağabeyi kendi ahırlarının kapısını açıp beklemeye başlamışlar. Artık şanslarına, yeni ahıra girenler Keloğlan’ın, eski ahıra girenlerde ağabeyinin olacakmış.Sürü, avludan içeriye girmeye başlamış. Ama hiçbiri başını çevirip yeni ahıra bakmamış bile. Hepsi de alışık oldukları eski ahıra girmişler.En arkadan gelen bir tosun, yönünü mü şaşırmış, yolunu mu şaşırmış, her ne olmuşsa yeni ahıra girmiş.Keloğlan bu duruma çok üzülmüş. Ama yapacağı hiçbir şey yokmuş. Çaresiz, olanları kabullenmiş. Bir tosunla idare edeceğiz, diye düşünmüş.O günden sonra Keloğlan, her gün tosununu alıp, otlatmaya başlamış.Bir gün, yine tosununu alıp otlatmaya götürmüş. Kendisi de bir ağacın dibine oturup, beklemeye başlamış. Biraz sonra kafasını kaldırıp, otlayan tosununa bakınca bir de ne görsün? Üç tane karga hayvanın sırtına konmuş, ötüşüyorlarmış. Hayvan hiçbir şey olmamış gibi otlanmasına devam ediyormuş.Keloğan kalkıp hayvanların yanma gelmiş:— Merhaba karga kardeşler, demiş. Hoş geldiniz. Bir isteğiniz mi var? Söyleyin bana. Çaresine bakalım.Kargalar: “Gaakk… Gaakk…” diye öterek yanıt vermişler.Keloğlan, kargaların ötüşüne anlam vermeye, ne dediklerini yorumlamaya başlamış:— Galiba siz tosunumu alıp, uzun bir süre otlatmak istiyorsunuz, demiş. Tamam, kabul ediyorum. Tosunum size emanet karga kardeşler. Ona iyi bakın.Keloğlan, kargalarla bunları konuşurken yanlarında bulunan ağaca dönmüş:— Hey, ağaç amca, demiş. Sen de bizim konuştuklarımızı duydun. Benim tanığımsın. Tosunumu, kargalara beslemeleri için verdim. Sonra bana getirip teslim edecekler.Hayvanı kargalara bırakan Keloğlan, evin yolunu tutmuş.Aradan uzun bir zaman geçmiş. Yaz bitmiş, güz gelmiş. Keloğlan, artık tosunumu almanın zamanı geldi, diyerek ağacın yanına gitmiş. Gitmiş gitmesine ama ortalarda ne kargalar varmış, ne de tosunu. Keloğlan, birkaç gün umutla beklemiş. Ne gelen olmuş, ne giden.Keloğlan, artık tosunundan ümidini kesmiş. Bu durum onu çok üzmüş. Başlamış ağlamaya. Ağlaya ağlaya, olanlara tanık ettiği ağacın yanma gitmiş:— Ağaç amca, demiş. Benim tanığımdın. Senin tanıklığına güvenerek kel tosunumu kargalara verdim. Onu besleyip, güzün bana getireceklerdi. Onları hiç gördün mü? Neden tosunumu getirmediler?Ağaç, Keloğlan’ın bu sözlerine karşılık vermemiş. Ağacın sessiz duruşu Keloğlan’ı çok kızdırmış. Kargaları unutan Keloğlan, ağaçla kavgaya başlamış.Elindeki değnekle ağacın kökünü kazmaya başlamış. Ağaç yaşlı olduğu için kökü çok derinlerdeymiş.Keloğlan, hem kazıyor hem de söyleni-yormuş:— Tosunumun nerede olduğunu sen çok iyi biliyorsun; ama söylemiyorsun. Eğer cevap vermezsen seni yere yıkacağım.Ağacın kökleri çok kalın olduğu için Keloğlan ağaca fazla zarar verememiş. Yalnız çok büyük bir çukur açmış. Çukurdaki toprağı dışarı atarken, gözü bir küpe ilişmiş. Küpü açınca ışıl ışıl parlayan altınlar görmüş.Keloğlan, heyecan içinde küpü hızla yukarı çıkarmış.Altınları gören Keloğlan, sevincinden ağaca sarılıp, başlamış ağacı öpmeye. Hem öpüyor, hem de söyleniyormuş:— Sen çok yaşa canım ağaç, demiş. Sayende bir küp dolusu altın buldum. Allah senin muradını versin.Altınları ceplerine ve yanındaki torbaya dolduran Keloğlan, evinin yolunu tutmuş.Akşam güneşinin ışınları Keloğlan’ın gölgesini epeyce uzatmış. Keloğlan’ın yürüme şekline göre gölgesi, bir öne bir arkaya ve sağa sola geçiyormuş. Keloğlan, gölgesinden korkmaya başlamış.Korktuğu için de cebindeki altınları gölgeye atıyormuş. Böylece gölgesinin ona kötülük yapmayacağını düşünüyormuş.Cebindeki altınları yere saçan Keloğlan, eve bir torba altınla gelmiş. Doğruca ağabeyinin önüne bırakmış. Altınları gören ağabeyi sevinçten Keloğlan’ı kucaklamış ve öpmeye başlamış.Biraz sonra ağabeyinin sevinci kuşkuya dönüşmüş. Alçak sesle:— Bu altınları, nereden buldun? demiş. Yoksa çaldın mı?Keloğlan kendine güvenli bir tavırla:— Yok ağabey, diye yanıt vermiş. Bunlar gömü. Bu altınları bir küpün içinde bir ağacın altında buldum.Altınları nasıl bulduğunu ağabeyine anlatan Keloğlan:— Bunları kardeşçe pay edelim, demiş.İki kardeş eşit bir şekilde altınları bölüşmüşler. Sonra paylarına düşen altınları birer çanağa doldurmuşlar. Bu çanakları bahçedeki büyük ağacın altına gömmüşler.Aradan birkaç gün geçince, evlerinin yanına bir satıcı gelmiş. Keloğlan bu satıcıdan bir ayna, bir şimşir tarak, bir de düdük almış. Sonra, büyük ağacın altına gitmiş. Eliyle yumuşak toprağı eşelemiş. Bir altın alıp satıcıya vermiş.Satıcı, Keloğlan’ın altını çıkarışını görmüş. Çok sevinmiş. Sevinçten neredeyse kalbi duracakmış. Hemen oradan ayrılmış. Akşam olmasını beklemiş. Akşam olunca kimselere görünmeden büyük ağacın altına gelmiş. Yumuşak toprağı çok kısa zamanda kazmış, iki çanak altın alarak, süratle köyü terketmiş.Tam bu anda Keloğlanla ağabeyi yemek yiyorlarmış. Keloğlan, aldıklarını ağabeyine göstermiş. Aldıklarının karşılığında da satıcıya bir altın verdiğini söylemiş. Bu sözlerden tedirgin olan ağabeyi hemen ağacın altına gitmiş. Bir de bakmış ki altınların yerinde yeller esiyor.Ağabeyi, satıcının altınları çaldığını hemen anlamış. Keloğlan’a bağırmış:— Satıcı, altınları çalmış, kapıyı bacayı ört de peşimden gel.Keloğlan, ağabeyinin kapıyı bacayı ört de gel sözünü yanlışlıkla kapıyı sök de gel diye anlamış. Aceleyle kapıyı söken Keloğlan, kapı sırtında, ağabeyinin peşinden koşmaya başlamış.Kapıyı Keloğlan’ın sırtında gören ağabeyi şaşırıp kalmış. Hem koşuyor hem de katıla katıla gülüyormuş.Kestirme yollardan hızla giden Keloğ-lan’la ağabeyi, yoldaki bir dönemece gelmişler. Çevreye bakabilmek için bir ağacın başına çıkmışlar.Keloğlan, sırtındaki kapıyı da ağaca çıkarmış.Satıcı, az sonra soluk soluğa ağacın yanına gelmiş. Biraz nefes alabilmek için ağacın altına oturmuş. Bir süre dinlendikten sonra, torbasındaki altınları saymaya başlamış.Ağacın dalında dengesini kaybeden Keloğan, ellerini açınca, elindeki kapı, satıcının üzerine düşmüş.Gece karanlığında başına kapı düşen satıcı, cinler içinde kaldım diye, altınları bırakarak kaçmaya başlamış.Ağaçtan inen Keloğlan’la ağabeyi yerlere saçılan altınları toplamışlar. Sevinçle eve geri dönmüşler.Evlerine dönen iki kardeş, hemen altınları bölüşmüşler. Bundan böyle daha dikkatli olacaklarına söz vermişler. 

KELOĞLAN’IN PADİŞAHLIK DÜŞÜ 

Keloğlan bu, rahat durur mu? Altınların büyüsüne kapılmış bir kez. Günün birinde ağabeyine:— Padişah olmak çok mu zor? Koskoca sarayda oturup, emirler yağdırmaktan başka ne iş yapar ki padişah dediğin? Hem, senin benim gibi, iki ayaklı, iki kulaklı bir adam değil mi? Neden ben de padişah olmayayım peki? demiş.Ağabeyi Keloğlan’ın bu sözlerine gülüp geçmiş. Ama bizim Keloğlan, düşünden vazgeçmemiş. Köyün ortalık yerinde:— Benim padişahtan neyim eksik, ben de padişah olabilirim deyip, gezer olmuş.Gel zaman, git zaman Keloğlan’ın bu sözleri kulaktan kulağa yayılmış. Ülkenin her yerinde konuşulur olmuş. Sonunda padişah da duymuş.Vezirlerine:— Hele bir getirin şu Keloğlan’ı, bana diye buyurmuş.Vezirler, bulup getirsinler diye, adamlarını göndermiş Keloğlan’ın köyüne.Adamlar köye varmışlar, sormuşlar soruşturmuşlar. Keloğlan’ın bahçesine kadar gelmişler. Bakmışlar, Keloğlan, tahtadan eğri büğrü bir taht yapmış, üzerine de bir güzel kurulmuş. Çevresindekilere emirler yağdırıyormuş:Vezirin adamları yanına yaklaşmış Keloğlan’ın:— Padişah buyruğudur, bizimle saraya geleceksin, demişler.Keloğlan sesini çıkarmadan yürümüş, adamların peşi sıra.Az gitmişler uz gitmişler. Sonunda saraya varmışlar. Keloğlan’ı padişahın huzuruna çıkarmışlar.Padişah:— Padişah olmak istermişsin duyduğuma göre. Sen padişahlığın kolay bir iş olduğunu mu düşünürsün? Bilmez misin ki padişahlık babadan oğula geçer? Her isteyen padişah olamaz.Keloğlan padişahın önünde saygıyla eğilmiş:— Bilirim padişahım. Ancak neden zor olsun ki? Padişah da benim gibi bir insan. Bir insanın yapabildiklerini ben de yaparım. Hem hepimiz aynı insandan türemedik mi? Öyleyse babamız bir sayılmaz mı? demiş.Bu sözler padişahın hoşuna gitmiş. Şu çok bilmiş Keloğlan’a bir ders vereyim diye düşünmüş:— Madem padişah olmak istersin, işte sana fırsat. Üç sorum var. Bunları doğru yanıtlarsan bir de şartım olacak. Bu şartı da yerine getirirsen, tacım tahtım senindir, demiş.Keloğlan, merakla dinlemeye başlamış padişahı. Padişah:— İşte birinci sorum. Diyelim ki, bir hazine haritası buldun. Haritadaki yeri, aradın buldun. Başladın kazmaya. Kazdın, kazdın bir kutu çıktı. Kutuyu açtın içinden bir kutu daha çıktı. Onu da açtın bir kutu daha. O kutunun içinden de bir teneke parçası çıktı. Söyle bakalım bu ne demektir? Keloğlan:— Padişahım pek kolay bir soru. Bu kadar gizli bir yerdeki kutunun içinde çok değerli bir hazine olmalıdır. Kutudan teneke çıktığına göre o ülkede hırsız çok demektir.Padişah ikinci sorusunu sormuş:— Bir kişi düşünde kendisine altın bir masada birinin içinde şerbet, diğerinin içinde zehir olan, iki kupa sunulduğunu görmesi ne anlama gelir?Keloğlan:— Altın masa tahtınızdır. Şerbet faydalandığınız nimetlerdir. Zehir ise halka yaptığınız eziyettir.Padişah kızgın bir tavırla üçüncü sorusunu sormuş:— Bir padişah kızma, gümüş bir tepside yemek sunulsa, padişah kızı da tepsinin içine bir kız, bir de erkek bebek koyup, ikisinin arasına da bir gümüş yüzük bırakırsa bu ne anlama gelir?Padişahın sözü biter bitmez, Keloğlan başlamış konuşmaya:— Padişahım, bunu anlamayacak ne var? Kızınız artık erişkin bir genç kız olmuş. Gönlünü bir yiğide kaptırmış. Sizden de evlenmek için izin ister.Uzun bir sessizlik olmuş. Padişah düşünmüş, taşınmış. Sonra da gözlerini Keloğlan’ın gözlerinin içine dikerek:— Doğru söylersin Keloğlan. Sorularımı yanıtladın. Ama bir koşulum var ki, onu yerine getirmek senin gibi bir çiftçi için pek mümkün değildir, demiş.Keloğlan, saygı ile eğilmiş padişahın önünde. Sonra da:— Anam bana: “olmayacak iş yoktur oğlum. Kişi kendine güvenir, kendini bilir isegücü her işi yapmaya yeter” demişti. Anam ne söylemişse doğru söylemiştir padişahım. Koşulunuz neyse deyiverin hele şu kulunuza, demiş. Padişah:— Bir saray isterim nice zamandır. Şöyle ak mermerden. Her yanı beyaz. Öyle bir saray olmalı ki; eşi benzeri olmamalı. Bir gelin gibi zarif olmalı. Heybetli görüntüsüyle ülkemizin gücünü simgelemeli. İşte bunu başarırsan eğer, padişahlık tahtımı sana bırakacağıma söz veriyorum, demiş.Keloğlan biraz duraklamış. Sonra telaşla:— Ama bu hemen olacak bir iş değil. Biraz zaman gerekli. İzninizle hemen işe başlamalıyım deyip, padişahın huzurundan ayrılmış.Koşmuş ağabeyine anlatmış olanları bir bir. Ağabeyi:— A benim keleş kardeşim, bu çok zor bir iş. Sen kel başınla nasıl yaparsın? Gel bu işten vazgeç, demiş.Keloğlan:— Aman ağabey, ne çabuk unuttun anamızın, “bu dünyada olmayacak iş yoktur. Yeterki kişi kendini bilsin, sabırlı olsun” dediğini. Ben biliyorum ki komşu köyde bir mermer ustası var. İşini iyi yapar. Çalışkan, dürüsttür. Ondan yardım isteyeceğim.Keloğlan komşu köye gidip, mermer ustasını bulmuş. Olanı biteni anlatmış. Mermer ustası:— En iyi mermeri bulmak da, sarayı yapmak da kolay. Ancak benzersiz olmasını dilersen eğer âlimlerin âlimi, Bilge Dede’ye danışmak gerek, demiş.Beraberce Bilge Dede’ye gitmişler. Bilge Dede onları dinlemiş:— Seni kutlarım Keloğlan demiş. Bunca zor bir işi, korkmadan kabul ettiğin için. Hem de Padişaha karşı. Zaman kaybetmeden başlayalım işe, demiş.Konuşup kararlaştırmışlar, neler yapılması gerek, kaç kişi çalışmalı. En önemlisi nasıl bir saray olmalı. İyice düşünüp, tartıştıktan sonra işe koyulmuşlar.Önce temelini atmışlar. Sonra da kararlaştırdıkları gibi sarayın her bir bölümünü, özenle yavaş yavaş yapmışlar. Zaman bu. Akıp gitmiş hızla. Sonunda tamamlanmış saray.Saray ki, ne saray. Yedi kat göğe değermiş tepesi. Yedi kat yere gömülüymüş temeli. Yedi kapısında, dev aslan heykelleri bekçilik edermiş. Yedi ayrı kapıdan giren, yedi insan, sarayın içinde yedi gün dolaşır da rastlayamazmış birbirlerine. Böylesine büyük, böylesine bilgece yapılmış.Keloğlan, Bilge Dede ve ustayla vedalaş-mış. Doğruca padişahın yaşadığı sarayın yolunu tutmuş.Az gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş. Sonunda varmış padişahın kapısına.Saygıyla eğilmiş huzurunda:— Saygıdeğer padişahım, demiş. Arzu ettiğiniz saray tamamlanmıştır. Ben Keloğlan kulunuz, isteklerinizi yerine getirdim. Şimdi sıra sizde. Söz verdiğiniz gibi, tahtınızı, tacınızı bana vermenizi bekliyorum. Padişah:— Nasıl olur? Öyle bir sarayı sen kel başınla nasıl yapabilirsin? Görmeden asla ina-namam. Beni yaptırdığın saraya götür de, görelim bir. Bakalım, istediğim gibi olmuş mu? demiş.Keloğlan, padişahı da yanına alarak gelmiş akça, pakça, bilgelikte yüce sarayın önüne. Padişah sarayı görünce gözlerine inanamamış. Bunu nasıl yaptın Keloğlan demiş.Keloğlan:— Padişahım: “birlikten kuvvet doğar” demişti, kocamış anam. Ben de onun öğüdüne kulak verdim, işini bilen, dürüst insanlarla çalıştım. Onlara inandım, güvendim. Elbirliğiyle bitiriverdik, demiş.Padişah:— Tam istediğim gibi bir saray olmuş. Yarın huzuruma gel de konuşalım, deyip sarayına dönmüş padişah.Tacı, tahtı bırakmak öyle kolay mı? Padişahı bir düşüncedir almış. Bunca yıldır yaşadığı sarayı terk etmek, alıştığı ihtişamı ve konforu bırakıp, sıradan biri gibi olmak korkutmuş onu. Yol boyunca ne yapmalı, nasıl etmeli de Keloğlan’a tahtı kaptırmamalı diye düşünüp, durmuş. Sarayına gelir gelmez, vezirini çağırmış:— Keloğlan’a tahtı  devretmek gerek. Ancak bunu yapmak istemiyorum. Ona hayır desem, halkın gözünde güvenilmez olurum. Bir çare geldi aklıma. Tacımı devretmek için bir tören düzenlensin. Bu törende Keloğlan’a altın kupa içinde içki sunulsun. Ancak bu içki zehirli olsun. Keloğlan ölürse, her şey kendiliğinden hallolur. Ben de tacımdan tahtımdan olmam, demiş.Ertesi gün Keloğlan, saraya gelmiş. Padişah vezire tacın devir töreni için konuklarını davet etmesini söylemiş.Davetliler gelmişler. Sarayın salonunda çok büyük bir kalabalık toplanmış. Keloğlan tacı teslim almak için padişahın tahtının önüne gelmiş. Tam bu sırada hizmetkârlardan biri Keloğlan’a ve padişaha birer altın kupa içinde içki getirmiş. Padişah ayağa kalkmış:— Keloğlan, sen akıllı ve yiğit birisin. Bu tacı hakettin. Bunun şerefine kadeh kaldırmak istiyorum demiş.Tepside duran iki altın kupadan birine elini uzatmış. Keloğlan, padişahtan önce davranmış. Padişahın almak istediği kupayı alıvermiş. Kupayı yukarı kaldırarak:— Şerefinize padişahım, demiş.Padişah elleri titreyerek diğer kupayı almış. Ancak bir türlü ağzına götürüp içemi-yormuş. Elleri öyle titremiş ki, kupa yere düşmüş.Keloğlan:— Tahtın ne kadar tatlı olduğunu biliyorum. Bırakmak zor. Ben kel başıma koca bir ülkeyi yönetmekte zorlanırım. Gel bir anlaşma yapalım. Eğer kızınız razı olursa, onunla evlenmek isterim. Böylece ülkeyi birlikte yönetmiş oluruz, demiş.Padişah, halkın önünde Keloğlan’dan af dilemiş. Hemen kızını çağırtmış. Keloğlanla evlenmek isteyip istemediğini sormuş. Padişah’ın kızı, Keloğlan’ı görür görmez onu sevmiş.Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Akça pakça, bilgelikte yüce saraya yerleşmişler. Tüm ülke halkıyla birlikte, mutlu, bolluk ve barış içinde yaşamışlar. 

KELOĞLAN VE KARISI Keloğlan, sarayda yaşamaktan mutluymuş. Sarayda şölenler düzenliyor, eşine dostuna ziyafetler veriyormuş. Ne istese önüne getiriliyor, bir dediği iki olmuyormuş.Ama, eski günlerini de arıyormuş. Zaman zaman iç geçirip: “Şöyle eskisi gibi uzaklara gitsem. Zenginlik de, bu gösterişli yaşam da bana göre değil. Karnım zar zor doyuyordu ama kimseye verecek hesabini yoktu. Her günüm başka bir macerayla geçiyordu. Şimdi ise koskoca bir ülkenin sorumluluğu var üzerimde. Hem macerasız hayat çok sıkıcı.” diye düşünüyormuş.Keloğlan, böyle düşünüp içi içini yerken, karısı:— Keloğlan, sana ne oldu böyle? Hep dalgın, düşüncelisin. Bir derdin mi var yoksa? diye soruyormuş.Soruyormuş sormasına ama bir türlü yanıt alamıyormuş.Günlerden bir gün dayanamayıp karısına:— Burası bana göre değil. Eskisi  gibi uzaklara gitmek istiyorum. Macerasız hayat çok sıkıcı. Ben uzaklara gideceğim. Benimle gelir misin? demiş.Karısı:— Sen gidersin de ben buralarda kalır mıyım? Seninle gelirim tabii ki, demiş.Biraz yiyecek, biraz giysi almışlar yanlarına. Beraberce yola çıkmışlar.Gece dememiş, gündüz dememiş yürümüşler. Güçleri, dermanları kalmamış. Gölgede oturup bir güzel karınlarını doyurmuşlar. Sonra yeniden yola koyulmuşlar.Bu sırada uzakta bir çiftlik görmüşler. Ucu bucağı olmayan, kocaman bir çiftlikmiş burası. Sıra sıra çiftlik evleri, kocaman ahırlar, haralar varmış. Sayısız koyun, at ve öküz etrafta dolaşıyormuş. Kâhya bunların geldiğini görüp, yanlarına gitmiş.Çiftlik kâhyası:— Nereden gelir nereye gidersiniz? diye sormuş.Keloğlan:— Doğudan gelir, batıya gideriz. Bir lokma aş, bir yatak için çalışırız. Ne iş olsa yaparız, demiş.Kâhya:— Koyunlar güdülecek, tarla sürülecek. Bunları yapar mısınız?Keloğlan:— Bundan kolay ne var demiş. Sürüyü katmış önüne. Sürü ki, ne sürü.En az yüz koyun varmış. İki köpek ile bir eşek almış yanına.Karısını da tarla sürmeye göndermiş. Onunda yanına bir eşek vermiş. Eşeğin heybelerinden birine yiyecek, diğerine de keskin bir bıçak koymuş. Keloğlan’ın karısı eşeğe binmiş. Öküzlerle beraber sürülecek tarlaya doğru yola çıkmış. Tarlaya varınc, hiç durmadan çalışmış.Öküzlerle, bir ileri bir geri, gidip, gelerek tarlanın yarısını sürmüş.Güneş tam tepeye dikilip, öğle vakti olmuş. Keloğlan’ın karısı heybesindeki yiyecekleri çıkarıp, yemeye başlamış.Tam bu sırada, öküzlere gözü takılmış. Bakmış öküzler ağızlarını oynatıp, geviş getiriyorlarmış:— Benim yemek yememi taklit ediyorlar, benimle dalga geçiyorlar, deyip sinirlenmiş.Bir sopa kaptığı gibi öküzleri bir iyice dövmüş. Sonra da yemeğine devam etmiş. Daha, ağzına bir lokma atmış ki bakmış öküzler hâlâ ağızlarını oynatıp, onu taklit ediyorlar, iyice sinirlenmiş. Gözü hiçbir şey görmez olmuş.Heybedeki bıçağı aldığı gibi öküzleri bir güzel kesmiş. Kesmiş kesmesine ama: “bu kadar eti ne yapacağım?” diye düşünmeden de edememiş. Birden aklına komşu tarlalarda çalışan çiftçiler gelmiş. Her birinin yanına gidip:— Et almak isteyen buraya gelsin, demiş. Çiftçilere satmış hepsini. Sakinleşip kendine geldiğinde, bir tek öküz bile yokmuş ortada:— Ne yapmalı, ne etmeli? Keloğlanı bulup buradan hemen gitmeli. Kâhya yaptıklarımı öğrenirse beni dilim dilim keser, diye düşünmüş.Hiç vakit kaybetmeden Keloğlan’ı bulmak için tepeye çıkmış. Ama ortalıkta kimse yokmuş:— Akşam olacak neredeyse diye telaşlanmış.Biraz daha tırmanmış. Bir de ne görsün? Keloğlan, bir kayanın üstünde, başını iki elinin arasına almış kara kara düşünüp, duruyormuş.— Ne oldu Keloğlan? Ne diye düşünüp durursun? Koyunlar nerede? diye sormuş.Keloğlan:— Sorma başıma neler geldi? demiş. Yağmur yağdı yetmişini sel aldı. Beşi gitti uçurumdan aşağı. Onunu kurtlar kaptı. Hiç biri hesapta yoktu. Koyunların hepsi böyle yok oldu. Şimdi kâhyaya ne diyeceğim. Olanları nasıl anlatacağım? İşte bunun için düşünüp dururum, demiş.Keloğlan’m karısı:— Ben de öküzlere sinirlendim. Benim taklidimi yapıp duruyorlardı. Önce dövdüm. Baktım ki laf anlamıyorlar, hepsini bir bir kestim. Sonra da oradaki çiftçilere sattım. Anlayacağın, benim başıma gelenler senden beter. Eh artık burada durduğumuz yeter. Bizi bulmadan kâhya, çıkalım yola, demiş.Keloğlan:— Ne duruyoruz o zaman. Bir an önce gidelim. Kâhyanın elinden bizi kimse kurtaramaz yoksa, demiş.Böylece yola çıkmışlar. Az gitmişler, uz gitmişler. Gele, gele bir ormana gelmişler. Güneş gitmiş, yerini aya bırakmış. Orman ay ışığında oldukça korkunç görünüyor-muş. Konaklamaya karar vermişler.Geceyi bir ağaç kovuğunda geçirmişler. Sabah erkenden, gün ağarırken, yola yeniden düşmüşler.Durmayıp, dinlenmeyip yürümüşler. Sıcaktan kan ter içinde kalmışlar.Keloğlan:— Çok susadım. Bir çeşme başında durup, hem karnımızı doyursak, hem de doya doya su içsek, demiş.Şırıl şırıl akan bir çeşmenin önünde durmuşlar.Mataralarını doldurmuş, kana kana su içmeye başlamışlar. Bir gürültü duyup arkalarına bakmışlar. Bir de ne görsünler? Yolun başında tozu dumana katmış, bir kervan gelmiyor mu?Bizimkiler:— Kâhya adamlarını saldı. Bizi arıyorlar. Eğer bulacak olurlarsa bizi öldürürler, diye düşünmüşler.Korkudan, çeşmenin yanındaki koca yapraklı, ulu ağacın tepesine tırmanmışlar.Kervan gelmiş çeşme başında konaklamış. Adamlar inip su içmeye başlamışlar.Keloğlan rahat durur mu? Adamları dinleyeceğim diye, daldan yarı beline kadar sarkmış. Sarkmasıyla da elindeki matara ters çevrilmiş. İçindeki suyun tamamı adamların kafasına akmaya başlamış. Adamlar, önce yağmur yağdığını sanmışlar. Ama bakmışlar ki ortalık günlük, güneşlik.içlerinden biri:— Burası uğursuz bir yer. Her yerde güneş var. Burada yağmur yağıyor. Çarpılmadan gidelim buradan, demiş.Diğerleri de ona hak vermişler. Aceleyle kervanı toparlayıp, arkalarına bile bakmadan uzaklaşmışlar.Bizimkiler de ağaçtan inip yola devam etmişler.Gelip, bir dağ başında, bir kulübede durmuşlar. Kulübenin kapısını çalmışlar. Bakmışlar, ses yok, seda yok. Camdan içeri bir göz atmışlar. Yaşlı bir kadın elinde şişlerle yün örüyormuş.Kapıyı bir kez daha çalmışlar. Bu sefer kadın kapıyı açmış:— Kimsiniz? Nereden gelip, nereye gidiyorsunuz? Benden ne istiyorsunuz? demiş.Keloğlan:— Doğudan gelir, batıya gideriz. Biraz aşla, bir iş isteriz, demiş.Yaşlı kadın:— Ben burada bir başımayım. Bir de oğlum var ama ara sıra gelir ziyaretime. Kulübenin yanındaki kümeste iki tavuğum var. Bunlara bakarsanız, burada kalabilirsiniz, demiş.Keloğlan:— Bundan kolay ne var ki. Bakarız tabii,demiş.Karısıyla birlikte kümesin yolunu tutmuşlar. Kümeste ne kümesmiş hani. Sanki iki tavuk için değil de elli tavuk için yapılmış. Kocaman bir kümesmiş.Keloğlan kümesteki tavuklara yaklaşmış. Yaklaşmasıyla da tavuklar başlamış gıdaklamaya. Öyle bir gıdaklıyorlarmış ki, duyan gök gürlüyor, kıyamet kopuyor zannedermiş.Keloğlan ve karısı çok korkmuşlar. Ama Keloğlan korktuğunu belli etmek istememiş:— Alt tarafı iki tavuk. Bakma böyle bağırdıklarına. Hiçbir şey yapamazlar. Yem verir gideriz, demiş.Sonra da bir köşede çuvalda duran yemlerden tavukların önüne bırakmış. Hemen ardından ikisi de kümesten hızla çıkmışlar.Ertesi gün, yeniden kümese girmişler. Girmeleriyle bir kıyamettir kopmuş. Keloğ-lan’m karısı sinirlenmiş:— İki tavuğun bize ettiğine bak. Ben buna dayanamam, demiş.Keloğan:— Aman karıcığım, canım karıcığım. Sabret biraz. Birkaç güne kalmaz gideriz buralardan dediyse de dinletememiş.Kadın bıçağı kaptığı gibi iki tavuğu da bir güzel kesmiş.Sakinleşip kendine geldiğinde:— Keloğlan, ben ne yaptım? Ne olacak şimdi demiş.Keloğlan:— Yaşlı kadının buraya geldiği yok. Ona farkettirmeyiz. Merak etme, deyip karısını teselli etmiş.Tam bu sırada kulübeden gür bir ses duyulmuş. Keloğlan ve karısı kulübeye koşmuşlar. Bakmışlar ki yaşlı kadının oğlu gelmiş. Adam iri yarı, en az iki metre boyundaymış.Yaşlı kadın, Keloğlan’ı görünce oğluna:— Bak oğlum, bunlar tavuklara bakıyorlar. Ben de onlara yatak ve yemek veriyorum, demiş.Adam, bunun üzerine doğru kümese gitmiş. Tavukların yerinde olmadığını görünce başlamış bağırmaya. Adamın sesi tavuklarmkinden betermiş. Yer, gök sarsılmış, gürültüden.Keloğlan ve karısı da kaçmaya başlamışlar. Koşmuşlar, koşmuşlar. Nefesleri tüke-ninceye kadar koşmuşlar.Dağda bir mağaraya saklanmışlar. Hem çok yorulmuşlar, hem de çok acıkmışlar.Karısı:— Benim hiçbir yere gidecek dermanım yok. Evimi de çok özledim. Rahat bir yatak, sıcak bir yemek olsa şimdi, demiş.Keloğlan karısına hak vermiş. Ona:— A benim güzel karım. Biz büyük bir hata yaptık? Gül gibi yuvamızı bırakıp, yollara düştük, insan rahat olduğu yeri, evini,barkını bir macera uğruna terk etmemeliymiş. Bu işler bize göre değil. Gel biz yuvamıza geri dönelim, demiş. Karısı:— Doğru söze ne denir? Ben de çok özledim yuvamızı, güzel soframızı. Dönelim artık demiş.Doğruca sarayın yolunu tutmuşlar. Gide, gide saraylarına varmışlar.Padişah, sevinçle karşılamış onları. Kızına kavuşmanın şerefine güzel bir şölen düzenlemiş.Keloğlan ile karısı başlarından geçenleri hiç kimseye anlatmamışlar. Ama herkese şu öğüdü vermişler:— Siz, siz olun. Bir macera için evinizi, yuvanızı bırakıp gitmeyin. Başınıza neler geleceğini bilemezsiniz, deyip durmuşlar.

Ömürlerinin sonuna kadar sarayda mutlu yaşamışlar.

www.franklang.ru/_site/get/?id=705&zip=1

Reklamlar