Archive for the 'Masallar' Category

KIRMIZI YAĞLIKLI GIZ ÇOCUĞU

Şubat 6, 2009

Zamanın behrinde bir gız çocuğu varımış. Anası -köye gelen çerçiden- bir gırmızı yağlığınan bir gırmızı entari almış.Gız çocuğu, gırmızı yağlığınan gırmızı entarisini çok sever imiş. Allah’ın gününe erinmez osanmaz giyerimiş entarinen yağlığı. Onun uçu oba bu gız çocuğuna “gırmızı yağlıklı gız çocuğu” demiş, lakabı: gırmızı yağlıklı gız çocuğu galmış. Bir gün “gırmızı yağlıklı gııız” dee çığırmış anası.” Ekmeğin arkasına iki yağlı çörek çarptıydım; gadasını aldığım durma haydi tandırdan al gel, çıkılayım da ebene götür. Zavallı yesin sıcak sıcak… Şar şaapaz get gel” Gırmızı yağlıklı gız çocuğuda da bağlamış yağlığını entarisini de geymiş. Anasının çıkıladığı azık çıkınınıda almış. Düşmüş yola… “yavrıım davşan ormanının içinden Cini mağaranın önünden var. Çallı Punar’dan bir su doldur. Eğlenme Eben sıcağan arnında bostan bekliyor.Acıktı zahar avratcağaz..” “Olur eğlenmem ana !” demiş Gırmızı Yağlıklı Gız Çocuğu. Meşelikten geçerken çalıların arkasından bir hışırtı duymuş. İki üç adım atmış atmamış, danadan böyük attan güççük boz tüylü bir canavarınan hapa hap olmuş. Gırmızı Yağlıklı Gız Çocuğu elindeğa azzık çıkınını düşüre yazmış korkudan Gözleri de cıncık gibi göm gööö imiş gavurun… “Uğurlar olsun hatın .nereye gediyon böyle” demiş canavar. “Ebeme gediyom.” Demiş Gırmızı Yağlıklı Gız Çocuğu. “Anam çörek çarptıda.Çallı punar’ danda soğok su doldurucüüm…Ebem bostan bekliyor Gayaltı’nda, ona götüyüyom.Ha adım da “hatın” değal Gırmızı Yağlıklı Gız “ demiş. “Gusura galma bilemedim kölesi olduğum. Öyle ise sen suyu dolduranaça , ben önden varıyımda haber ediyimm ebene .Yazzık avratçağıza ağ pürçayinen…bi başına bostan bekliyor.Sende avara olma tez gel emi” Canavar savuşuvermiş.Gızı orada yemeye kalksa, bir yolcuya avcıya denk gelirim dee düşünmüş. Gırmızı Yağlıklı Gız Çocuğu , papaççe toplayım, kebeleklerin ardına gediyim, guş sesi dineyim diyeneçe canavar çoktan varmış ebesinin yanına. Gızın ebesi yeleğini atkısını dala asmış söğüdün gölgesinde otururumuş.Canavar uğrun uğrun yanaşmış.Çalıları hışırdatmış mahsus ki beni duysun deee.. “Kim var orada” de seslenmiş avratcağaz. Canavar sesini inceltmiş” Ebe benim, Gırmızı Yağlıklı Gız. Anam sana azzık savdı” demiş.” “ooooyh ebesi gurban olsun onu yardana. Çalının arkasında durma ayağana tiken batar gadasın aldığım.Yanıma gel.”demiş . Canavar bir sıçıramış çalının arkasından, gızın ebesini hap yutar gibi çiynemedenden yutmuş bir solukta.. Avratcağızın yeleğini de daldan almış giymiş.Atkıynanda başını gözünü eyice bürümüş, kuyruğunu da kıvırmış bostanın içine yatmış. Aradan iki –bilemedin- üç dakka geçmiş geçmemiş Gırmızı Yağlıklı Gız çıkagelmiş. Yoldan çığırmış : “Ebeeeee ….ebeeeee sana azık getirdim “ Sesini inceltmiş canavar “Bostanın içindeyem yavrım. Elindeğaleri söğüdün altına goyda yanıma gel hele” Gırmızı Yağlıklı Gız hevtiklenmiş . “ Bu ses ebemin sesine benzemiyor ya hayarlısı. Hastalandı’mola “ dee düşünmüş. Elindeğaleri söğüdün altına goymuş uuscadan. Hemen yanına varmamış. Şüphelenmiş ya gavurdan….Bakmış ki ebesi beriden öte… “ Abari kolların nağadara böyük ebe ?” “Bire golum gopsun…bostan gazmalamaktan golluk hayarımı galdı sündü getti” demiş canavar. “Abari gulakların nağadar gıllı ebe?” “ Gocadım gayri, insan gocarsa gulağanda gıl biter tülü gızım “ demiş canavar. “ Gözlerinde halbır gibi açılmış ebe “ “ Gözüm çıksın görmez oldu soyka onun uçu ayırıyom böyle halbır gibi ”demiş canavar. “ Abari dişlerinde nağadar sivri ebeee” “ Tah nerdeee.. benim ağzımda dişmi galdı , hepi döküldü. Agan dakma diş yaptırdıydı. Dokturda böyle araya verdi dişlerimi. Ağzımımın içi şakır şakır daşlı tarla gibi. Ne yediğimden bir dat alıyom nede içtiğimden.İstersen gelde yakından bak” demiş canavar. Gırmızı Yağlıklı Gız çocuğu yaklaşınca, canavar sırtından yeleği çıkarmış kürelemiş, başından atkıyı sıyırmış yere çalmış… Gızcağız “ gık” diyemeden onu da yutmuş hap yutar gibi çeynemeden. Garnı doymuşya canavarın, uyuya galmış. Hem ebesini hem gızı yutunca töhmelemiş gavur sığlaşamazımış…. Canavar öyle bir horlamaya başlamış ki “Artmak”tan duyulur sesi… O sırada Ali Ede “Guruçay”dan ağrı “Unsuz” a kök yarmaya gidermiş . Horultuyu duyunca gelmiş bakmış ki canavar bostanda zayakıl getmiş dal aykırı yatıyor. “ Hele gavura hele” dee zavurlamış amma canavarın uyanacağı yok. Vurmuş gafasına paltanın sapıynan. Gırmızı Yağlıklı Gızı da ebesinide canavarın garnından çıkartmış. Hep barabar Gırmızı Yağlıklı Gız Çocuğunun getirdiği çörekleri yemişler. Ali Ede yoluna devam etmiş Unsuz’ a doğru. Gırmızı Yağlıklı Gız Çocuğu, ebesine söz vermiş “bir daha töbeler töbesi canavarın lafına aldanırsam” dee..Köye dönerken bakmışlar ki Davşan Ormanı eski şen günlerine geri dönük; davşanlar cirit atıyor…

Avşar Obasından ALINTI .Emeği GEÇENLERE sonsuz teşekkürler.Çok güzel olmuş

http://teberik-46.hareketforum.biz/bunlar-biliyor-musunuz-f1/en-guzel-hikayeler-t11.htm

Reklamlar

Taş

Haziran 13, 2008

Çocukluğumuzda taşla oynardık biz, taş sektirmece, taş kaydırmaca, taş yağdırmaca, dokuz taş, beş taş… Rüzgârlı bir geceydi, yıldızlara doğru uçuyordu karanlık, birden her şeyin üstü açılacaktı sanki, hava gündüze dönecekmiş gibi bulutlara ay ışığı doluyor, ağaçlardan, ağaç gölgeleri kopup savruluyordu, ötelerden kardeşimin fısıltısı esip çalındı kulağıma, “Hişşşşt, duydun mu, ninem alıyor taşlarımızı…” Dilimizin altında taşla dalardık uykuya, cebimize taş doldurur, ağzımızda taş çevirirdik, şekerimiz taştı bizim, siyah cıngıl taş. Uyandığımızda taşlarımız cebimizden alınmış olurdu, sapanımızın lastiğine takacak taş bulamaz, taş aramaya giderdik, her sabah daha da uzağa giderdik. Köpekler, kurbağalar susmuş, baykuşlar inliyor karanlıkta… O eski gecelerden savrulmuş gibi, açık penceremden içeri bir çekirge atladı, zıplayıp yapıştı duvara, “Hüüüüüp cıks!.. Cıks!..” Havayı lastik gibi çekip bırakıyor, her yere birden sıçrıyor sesi… Çekirgeler kurbağa bakışlıdır, atlayıp sıçrayan fosforlu, sedefli hayvanların tümü kurbağa bakışlıdır, kurbağa duruşlu, kurbağa dinleyişli, kurbağa bekleyişli… Çocukluğumuzda kardeşim fark etmişti bunu; gözlerinden her şeyin kalbine giren neşeli ışıklar saçılırdı, ben onun gördüğü gibi görüp söyleyemezdim hiçbir şeyi, “Bunlar öyle ötüyor ya, sesleriyle kendilerini sakladıklarını sanıyorlar.” Kurbağalar hep bir anlık gecikmeyle zıplar suya, sesleri her yerden birden duyulur, çekirgeler de öyle gecikmeli sıçrar, biz insanlar da ileri atılacak olduğumuzda kurbağa bakışlı oluruz, koşuya kalkmak için duruş aldığımızda. Dağlardan taş yuvarlayıp indiren derenin yatağından yukarı, suyun kaynağına doğru tırmanışa geçer, dümdüz ışıyan siyah kayalıklarda yeşeren kabuğu beyaz ağaçların gölgesinde topladığımız taşları sayardık; bir beyaz, otuz üç siyah taş… Bir beyaz, otuz üç siyah… Sapanla, taşla, çakıyla kalmıştık dünyada, gözümüzü kandırıp oyuncaklarımızı göğe fırlatmışlardı bizim, taş değiştir, taş dik, taşı uzağa atmaca, getirip vurdurmaca… Siyah kayalıklardan yüksekte delikli kayalar varmış, eskiden bir köyün insanıymış onlar, taş kesmişler, ninem, oralara kadar çıkmamamız için tembihlerdi bizi, konuşurmuş o kayalar, seçip ayırdığımız taşları cebimize doldurup yuvarlanır koşardık aşağı, düze indiğimizde dereye girip suyun içinden yürümeye başlar, suya eğilmiş patlangaç ağaçlarına asılıp dal keser, düdük yapardık kendimize, yaz böceklerinden daha da yankılıydı ötüşümüz, bütün gün arasalar bulamazlardı bizi, düdüklerimizin sesi aynı anda her yerden birden duyulurdu. Yıllar önce kardeşime bir söz bulmuştum, arabasının arkasına yazması için, “Oyuncağımı taştan oyun.” “Unutamıyorsun değil mi?” demişti, “Ben sana dünyanın bütün oyuncaklarını alırım, üzülüyor musun yoksa, taşla oynadıysak, avantajını da yaşadık bunun, apartmanlarına sürüyorduk bebeleri, çakıyorduk taşı.” Ninem bir masal anlatırdı bize, karnı yıldız dolu adamı görmek için pencereye atılıp gece göğüne bakardık. Yıldız Adam, yatıp saklandığı yerden gün boyu yaşadıklarımızı seyreder, karanlık koyulaşınca doğrulup ayağa dikilirmiş. Kardeşimle aramızda oyuna dönüşmüş bir sorusu vardı masalın, Yıldız Adam’ı kim önce görüp nineme gösterirse, o soruyu sorma hakkı doğardı ona, “Ömründen bir gün alıp başkasına verecekler, kime gitsin istersin? Niyesini söyle…” Ben hep “Anneme gitsin,” derdim, bir günümü olsun nineme bağışlamak aklımdan geçmezdi. Şimdi ne zaman başımı göğe kaldırsam, yüreğim pişmanlıkla sızlıyor, solgun sesli ninem, hayatının günlerini tüketmiş, yaşamak için bizden birkaç gün istiyordu belki de sonra öğrenmiştik bunu, taşlarımızı annem alıyormuş cebimizden. Sabahları evden çıkarken bastonuyla önümüzü çevirirdi ninem, güneşi gösterip “İçinde yıldızlar var, aynısının başkasıdır her şey,” derdi. Hayatın sonsuzluğunu hissettiren güzel sözler bıraktı bize, “Zamanın içinde zaman gölleri var, gündüzünü bilirim evimin, gecesini bilmem kimlerin… Kışımda yazım uğuldar.” Kalbimiz yanılmasın diye, kardeşimle bana bir masal ölçüsü armağan etmiş. Çekirge, ötüşüyle kendini sakladığını sanıyordu işte, yapıştığı duvardan söküp karanlığa savurabilirdim onu, taş ıslığımla gizli tutamaçlarını çözüp baykuşlara fırlatabilirdim, kabuklu yaz böcekleri oyuncağımızdı bizim, bıraktım ötsün duvarımda, bizim onları gördüğümüz gibi bizi de gören gözler var. Ağaçlar, çocukluğumda nasıl hışırdıyorsa yine öyle hışırdıyordu, Yıldız Adam, göğün derinliklerinde ayağa kalkmış, yine öyle ışıyordu ağzından, karnından, tek bir düğmesi düşmemiş. Kardeşimin fısıltısıyla karanlığa çevirdim yüzümü, sonsuz mutlu bakışması varlıkların, bizi gören gözlerden ve bizim gördüklerimizin gözlerinden süzülen bakışların, bakışımızla kesiştiği anlar oluyor, o anlarda hayat bağışlanıyor bize… Masalın sorusuyla gözlerimi kapayıp birkaç hafta geriye doğru, gülüp konuştuğum insanları düşündüm, çekirge ötüşüyle ömrümü uzatmıştı. “Yarısı Abdullah’a, yarısı Hacer’e kardeşim…” Abdullah su taşıyor evlere, Hacer, lokantalara yaprak sarıyor, nane kurutup satıyor, pazar filesi örüyor. Aynı gün içinde bana hayatlarını anlattılar, ikisinin de dilinde çocukluğumuzun beyaz ağacı, siyah kayalıklarımız, annem taşlarımızı onlara vermiş sanki…

http://www.webturkiyeportal.com/webforum/152910-beyaz-agac.html

Hikayeler

Mayıs 10, 2007

    Hikayeler ve Masallar
                        Arap dilinde “kıssa” ve “rivayet” olarak düşünülen,
                        sonraları eğlendirmek maksadı ile taklit manasında
                        kullanılan hikâye deyimi, gerçek veya hayali bir takım
                        olayların, maceraların, hususi bir üslupla
                        anlatılmasıdır. Türk halk hikâyeleri zaman seyri ve
                        coğrafya-mekân içinde “efsane”, “masal”, “menkıbe”,
                        “destan” ve benzeri mahsullerle beslenerek dini, tarihi,
                        içtimai hadiselerin potasında iç bünyelerindeki
                        bağlarını muhafaza ederek milletimizin roman ihtiyacını
                        karşılayan eserlerdir. Hikâye kaynakları kültür tarihi
                        bakımından; “Türk kaynağında gelenler” (Dede Korkut,
                        Köroğlu, Kerem ile Aslı v.b.), “Arap İslam kaynağından
                        gelenler” (Leyla ile Mecnun, Binbir Gece, Hazreti Ali
                        Cenkleri v.b.), “İran-Hint kaynağından gelenler” (Ferhat
                        ile Şirin, Kalile ve Dimne v.b.) olmak üzere üç kolda
                        toplanır.
                        HİKÂYELER
                        1- Hır Söylemez Mehmet:
                        Gurbette karşılaştığı bir hemşerisine memleketiyle
                        ilgili haberler verir, verdiği her haber bir öncekinden
                        daha kötüdür.
                        2- Hamza Pehlivan:
                        Karaman’ın Paşabağı (Göves) Köyünde, Göges isimli bir
                        bey yaşarmış. Bu beyin güzel bir kızı varmış ve bu kız
                        evleneceği kişinin köyün en güçlü kişisi olacağını
                        söylemiş. Köy halkı güç gösterisi için Şehitler Pınarı
                        Mevkiinde toplanıp, güç gösterisi yapmışlar.
                        Gayrimüslimlerden biri, pınarın çevresindeki bir kavağı
                        tuttuğu gibi yerinden sökmüş. Hamza Pehlivan eliyle
                        kavrayıp mızrak gibi fırlatmış. Kız da Hamza Pehlivanla
                        evlenmek istemiş, onu seçmiş. Fakat gayrimüslim olan
                        Göğeş, kızının bir Müslüman’la evlenmesine izin
                        vermemiş. Bunun üzerine Hamza Pehlivanla Göges’in kızı
                        gizlice buluşmuşlar. Kız Müslüman olmuş ve Hamza
                        Pehlivanla Karaman’a kaçmışlar. Göges durumu öğrenince
                        peşlerine adamlar göndermiş. Beyin adamları Hamza
                        Pehlivanla kızı Karaman’da yakalamışlar ve Hamza
                        Pehlivanı şimdi Karaman’da Hamza Zindanı olarak bilinen
                        yere hapsetmişler ve kızı alıp Göves’e (Paşabağı
                        Köyü’ne) getirmişler. Çok geçmemiş ve Müslüman olan
                        Göğes’in kızı dayanamayıp intihar etmiş.
                        3-Kanlı Pelit:
                        Köyümüzün altında (Boyalı Köyü) bir tane pelit (meşe)
                        ağacı varmış. O ağaca bir kişi kendisini ip bağlayıp
                        asmış ve ağaca kanlı pelit demişler. Köyün adını alan ve
                        boyalık denen bahçede çamaşır yıkarlarmış. Buraya
                        “Gevsilir” derlermiş. Köyün yerleşim yeri bu vadilermiş.
                        Köyün ileri gelenleri “Bu böyle olmaz, buraları bahçe
                        yapalım demiş, boya çıkarılan yerden bu günkü kurulduğu
                        yere taşınmışlar. Halıcılık tabii boyalarla
                        yapıldığından ve boya otunun bol miktarda bulunmasından
                        köyün adı Boyalı Köyü olmuş.
                        
                        4- Yılanla Çoban:
                        Bir gün adaman biri ateşin içine düşmüş yılanı yanmaktan
                        kurtarır. Fakat yılan adamı ısırmak ister. Adam sebebini
                        sorunca, “İnsanoğlu nankördür” der. Adam 3 canlıya
                        soralım, onlar ne derse onu yapalım der. İneğe sorarlar,
                        inek, şimdiye kadar hep çifti ben sürdüm, yeni inek
                        alınınca beni sokağa attılar, ısır der. Suya sorarlar;
                        su, beni hep kirletiyorlar ısır der. Son-olarak tilkiye
                        sorarlar. Tilkiye, adam yılana hissettirmeden 40 tane
                        tavuk vereceğim aman ha ısırma de diye rüşvet verir.
                        Tilki ısırma der. Yılan sözünde durur. Adam torbayla
                        tavukları getirir. Tilki torbayı açar, bir de ne görsün
                        40 tane tazı köpeği. Tilki hemen kaçmaya başlar bir
                        ağacın tepesine çıkar ve “bundan böyle tüm tavukların
                        düşmanı benim, insanoğlu sen nankörsün” der.
                        5- Çınnasun Hikâyesi:
                        Karaağaç Köyü’nün Cinasun mevki’inde eskiden bir köy
                        kurulu imiş. Burada yaşayanlardan biri köyün ağasını,
                        beye şikâyet edip, topraklarını aldıklarını iddia etmiş.
                        Ağa, beyin geleceğini duyunca köye gelen yola halı
                        serip, donatır. Bey gelip halının serili olduğun görünce
                        kaldırmalarını ister. Ama ağa “Çiğnensin beyim,
                        çiğnensin” der. Bu söz zamanla değişikliğe uğrayarak
                        “Cinasun” olarak kalır. Bugün bu mevkide köyün
                        arazileri, kalıntılar ve su kuyuları vardır.
                        6- Gelincik Taşları:
                        Yoksul bir ailenin, Emine adında güzel bir kızı varmış.
                        Emine’nin güzelliği çevre köylerde bile dillere destan
                        olmuş. Emine’nin güzelliğini duyan çevre köylerden
                        birinde oturan zengin ve yaşlı Hüseyin Ağa, Emine’yi
                        görmek için Emine’nin köyüne gelir. Tüm delikanlıların
                        güzelliği karşısında büyülendikleri Emine’nin
                        güzelliğine Hüseyin Ağa’da hayran kalır. O’nu kendine
                        almayı aklına koyar. Hüseyin Ağa, zengin, yaşlı ve iki
                        evlidir. Zalimliği ile de çevrede tanınır. Emine’nin
                        gönlünde ise genç ve yakışıklı, güçlü, kuvvetli aslan
                        gibi bir delikanlı yatmaktadır. O da aradığını bir türlü
                        bulamamıştır. Henüz daha gençtir. Hüseyin Ağa köyüne
                        döner. Hemen Emine’nin evine ömürlerinde görmedikleri
                        bollukta çeşitli hediyeler ile dünürcüler gönderir.
                        Emine’yi kendine ister. Hüseyin Ağa’nın durumunu bilen
                        Emine’nin ailesi bu isteği olumlu karşılamaz. Öte yandan
                        Hüseyin Ağa’nın zulmünden de çekinmektedirler,
                        Dünürcüler elleri boş, Hüseyin Ağa’nın köyüne dönerler.
                        Durumu O’na anlatırlar. Hüseyin Ağa, öfkelenir, hemen o
                        gece iki adamını Emine’nin evine gönderir. Adamlar
                        Emine’nin ailesine baskı yaparlar, tehditler savururlar.
                        Hüseyin Ağa’nın parası ve zulmü ile her şeyin üstesinden
                        geleceğini söylerler. Ağa’nın baskısından korkan kız
                        tarafı gönülsüz de olsa kızlarını Hüseyin Ağa’ya vermeye
                        razı olurlar. Bir hafta içinde de düğün hazırlıkları
                        tamamlanır. Yemekler pişer, davullar çalınır, yenilir,
                        içilir. Hüseyin Ağa’nın evinde büyük bir coşku vardır.
                        Emine’nin evi ise bir ölü evini andırır. Emine durmadan
                        ağlayıp yemekten içmekten kesilmiş, devamlı Allah’a
                        dualar edip, bu düğüne engel olması için yalvarır,
                        yakarır.
                        Düğün günü gelir çatar. Arkadaşları Emine’yi teselliye
                        çalışırlar. Ama hiç bir yararı olmaz. Hüseyin Ağa’nın
                        köylüleri gelin almak için Emine’nin Köyüne hareket
                        ederler. Emine’nin Köyünden de bir gurup onları
                        karşılamak üzere çıkarlar. İki alay Anbarı Köyünün 1 Km.
                        kadar Güneyinde karşılaşırlar. İşte bu sırada Emine’nin
                        duaları kabul olur. Deve ve eşeksırtlarında gelen çoluk,
                        çocuk, erkek, kadın, genç, yaşlı karşılıklı olarak taş
                        haline gelirler (taş kesilirler). Emine de muradına
                        erer. Şimdi bu taşlan orada bütün canlılığı ile görmek
                        mümkündür. Hiç kimse bu taşlara dokunmaz. Bu masal
                        yıllar yılı dilden dile söylenip gelir.
                        7- Mençekli Kadın:
                        Mençek’ten bir kızı, komşu Uğurlu Köyüne gelin ederler.
                        Evlendiği adamın iki tane kekliği varmış. Kekliğin bir
                        tanesi ölmüş. Adam da öküzünün birini satar ve bir
                        keklik alır. Kadın adama kızar ve “Neden öküzü satıp
                        keklik aldın” der. Adam kadına der ki “Sen keklik avının
                        tadını bilmezsin.” Kadını bir gün keklik avına götürür.
                        Adam keklikleri avlar, kadın toplar. Bu olay kadının
                        hoşuna gider. Kadın adama der ki, “Öküzün diğerini de
                        sat, bir keklik al” Bunun üzerine adam diğer öküzünü de
                        satar bir keklik daha alır. Günlerden bir gün kekliğin
                        ikisini de kedi yer. Adam karısına şunları söyler:
                        “Kedinin hırsızlık evvelden ârı
                        Birini yedin, birini koysaydım bari
                        Niye beklemedin Mençekli karı
                        Gak gubarak, gak gubarak” diyerek adam ötmeye başlar.
                        8- Selvinaz’la Tuna:
                        1990 yıları başında geçen hikâyeye göre; Anamur’dan
                        Ermenek Barçın Yaylasına gelen aşiretlerden birisine
                        komşu ailelerde Selvinazla Tuna beşik kertmesi imiş.
                        Ağanın oğlu Selvinaz’ı istemiş. Selvinaz razı olmamış.
                        Göç sırasında yolda Ağa’nın oğlu Selvunaz’ı öldürmüş,
                        tuna da bunun üzerine türkü yakmış ve bugün dillerde
                        dolaşmaktadır. (Türküler bölümünde)
                        9- Ali Kâhya Hikâyesi:
                        Ermenek, Kayaönü (Esvendi) Köyünde yaşayan Ali Kâhya
                        adlı vatandaş tarlasına çift sürmeye gider. Çift
                        sürerken öküzlerini yitirir ve bunları ara¬maya çıkar.
                        Öküzlerini ararken akşam olur, hava kararır ve karşıda
                        bir ışık görür. Işığın sahiplerine sorayım diye ışığın
                        yanına gider ve orada çingenelerle karşılaşır.
                        Çingeneler Ali Kâhya’ya, koşup yemek isterler. Ali Kâhya
                        “sende ne güzel pirzolalık var” diye niyetlerini
                        belirtirler. Ali Kâhya korkudan titrer ve kurtulmak için
                        çareler düşünür. Aklına gelen tuvalete gitme bahanesini
                        uydurur. Çingenelere tuvalete gideceğini söyler.
                        Çingeneler kaçmasın diye bırakmak istemezler. Ali Kâhya
                        beline ip bağlayın da gideyim der ve o şekilde gider.
                        Biraz uzaklaşınca ipi belinden çözüp, bir ağaca bağlar
                        ve kaçar. Ali Kâhya’nın geciktiğini gören çingeneler,
                        ellerindeki meşalelerle aramaya gelirler. Bunu gören Ali
                        Kâhya daha hızlı koşarak evine varır ve hanımına
                        korktuğunu söyler. Kendisinin başına gelenleri anlatır
                        ve bu korkudan kırk gün içinde ölür.

www.larende.com

Mayıs 10, 2007

                        MASALLAR
                        Bilinmeyen bir yerde, bilinmeyen şahıslara ve varlıklara
                        ait hadiselerin macerası, hikâyesi manasına gelen masal
                        anonim halk edebiyatı mahsullerinin en yaygın olanıdır.
                        Masalcı insanlar, hayvanlar, bitkiler ve maddi
                        unsurlardan meydana gelen masal kahramanlarını, zaman
                        zaman eski inanç, din, kültür ve medeniyet unsurlarından
                        gelen malzemenin kompozisyonu içinde dinleyicisi ile
                        okuyucusuna “hikâye”, “dram”, “fıkra” biçiminde anlatır.
                        1-AYI İLE TİLKİ:
                        Bir ayı ile tilki arkadaş olmuşlar, beraberce bir
                        köylünün üzüm bağına üzüm yemeye gitmeye karar
vermişler.
                        Tilki: “Burnumuzdan gelinceye kadar yiyeceğiz” demiş.
                        Bağa girmişler, Tilki burun deliklerine iki adet üzüm
                        tanesi sokmuş.
                        —Benim burnumdan geldi, haydi gidelim demiş. Ayı da:
                        —Dur arkadaş, daha yeni başladık, demiş. Bunun üzerine
                        tilki de gidip bağın üst yanındaki bir tepeye çıkmış.
                        Beklerken bağın sahibi gelmiş. Ayıyı ya¬kalayıp başlamış
                        dövmeye. Bunu seyreden tilki de tepeden bağın sahibine
                        bağırmış; “Beline vur, beline vur.” Ayı da iyice
                        sinirlemiş “Ben bir kurtulursam sana gösteririm” demiş,
                        içinden. Bağ sahibinin elinden kurtulunca tilkinin
                        yanına varıp, -“Sana soracağım” demiş. Tilki de;
                        —Ne oldu arkadaş” deyince, Ayı “Sen niye beline vur”
                        diye bağırdın demiş. Tilki de sana “Beline vur” demedim,
                        sana “Belene vur, belene kaç” (tepeye yani benim
                        bulunduğum yere gel) diye bağırdım demiş.
                        2- BAHÇE MASALI:
                        Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir bahçe
                        varmış, ama ne bahçe imiş, bir ülke varmış ama ne ülke
                        imiş, ülkedeki bahçede türlü türlü yemişler, çiçekler,
                        ağaçlar dört mevsim açar, etrafı cennete çevirirmiş.
                        Çiçeklerin kokusu bir günlük yoldan alınır, bahçenin
                        güzelliği dillerde dolanırmış. Padişahlar, vezirler,
                        paşalar bu bahçeyi bilir, buraya gelip eğlenmek
                        isterlermiş. Öten binbir çeşit kuş varmış, ağaçların
                        dalında. Birbirini tamamlarmış sarkılan ama renkleri
                        birbirine benzemez, şekilleri binbir çeşitmiş.
                        Bu bahçenin tam ortasındaki bir küçük evde, bir baba-kız
                        yaşarmış. Annesi yıllarca önce ölen genç kızı babası
                        büyütmüş, bir dediğini iki etmemiş, varını yoğunu ona
                        vermiş, okutmuş, öğretmiş, iş için işçi, aş için aşçı
                        tutmuş. Türlü hocalardan binbir maharet öğretmiş. Bütün
                        bunları öğrenen kız ise, aşa gücü yetip, 14’ünde ceylan
                        gibi bir kız olunca bütün işçiyi, aşçıyı kovmuş, evinin
                        kızı olmuş. Öğrendiği her şeyi de bir güzel yapar olmuş.
                        Olmuş ya; ünü de yedi cihanda duyulur olmuş. Gitmiş ta
                        padişahlar padişahının oğlunun kulağına duyulmuş.
                        Padişahlar padişahının oğlu Şehzade Ömer rüyasında dahi
                        bu kızla uğraşır olunca, anasının, babasının elini
                        öpmüş, küheylana binmiş, sora sora Mekke bulunur hesabı,
                        gelmiş bu güzel bahçeye dayanmış. Lalası, askerleri,
                        altı aylık yolda kimi geri dönmüş, kimi ölmüş, kimi
                        kaybolmuş, derken kapıda yorgun küheylanla oğlan kalmış
                        yalnızca. Kuşların sesi, genç kızın neşesiyle karışıp
                        şarkı söylüyorlarmış. Kapının çalınmasını duymamışlar.
                        Ömer, öyle öfkelenmiş, öyle kızmış ki… Sonunda bütün
                        kızgınlığıyla bağırmış. O anda bütün kuşlar susmuş,
                        şarkı durmuş, genç kız sessizce kapıyı açmış. Ömer içeri
                        girmiş, ama girer girmez bayılmış. Kızı umduğundan da
                        güzel bulmuş çünkü.  Melekler bile kıskanırmış sanki. 
                        Kızcağız ne yapacağını şaşırmış. Genç bir delikanlı
                        dizlerinde mışıl mışıl uyuyor, herkes olacağı
                        bekliyormuş.
                        Dağlara ava giden baba, eve gelip de bahçe kapısında
                        küheylanı görünce, korkalamış. Heyecanla kapıyı açık
                        bırakıp kızının yanma koşmuş. Koşmuş ama yıllardır
                        kapıyı gözleyen çingene kızı da bahçeye girmiş. Başlamış
                        kızla oğlanı gözlemeye. Baba kızından durumu öğrenince
                        susan kuşlar öter, solan güller tüterse bu oğlan ayılır,
                        değilse kıyamete kadar uyur demişler. Kuşların ötmesi
                        genç kız oğlanın başını usulca çayırlara koymuş, eline
                        süpürgeyi almış bir yandan şarkı söyler, bir yandan da
                        ev süpürürmüş. O anda kuşlar ötmüş, güller tütmüş, sular
                        akmış. Akmış ama kızın meşguliyetinden faydalanan
                        çingene kızı oğlanın başını kucağına almışmış. Oğlan
                        güzünü açınca çingene kızını görmüş, “Eh benim gördüğüm
                        böyle değildi ama nasip” demiş razı olmuş. “Sultanım,
                        dileğin nedir?” deyince, çingene kızı: “Şu barakadaki
                        kızın kötüdür şehzadem” demiş. “Benim çocukluğumdan beri
                        düşmanımdır. Ne zaman yüzüm gülse beni ağlatır. Seninle
                        aramıza girer diye korkuyorum” demiş. O sırada oğlanın
                        uyandığını görüp koşan genç kız ne kadar dil döktü ise
                        de anlatamamış. Kızın babasının da laflarını ustaca
                        yalanla yan çingene kızı, genç kızı bağlattırmış.
                        Kız bağlanır bağlanmaz da, güller solmuş, kuşlar susmuş,
                        sular akmaz olmuş, genç Şehzade ne olduğunu anlayamamış.
                        Sanki her şeyin üzerine ölü toprağı serpilmiş. Günler
                        böyle geçmiş. Güzelim bahçe kurumuş yok olmuş. Bu durumu
                        açıklamak için çingene kızı: “Bu bahçe benim için yok
                        artık, ben senin olunca bahçe soldu. Hadi gidip senin
                        sarayında yaşayalım” deyip oğlanı kandırmış. Hazırlıklar
                        yapılmış, tam yola çıkacaklarında genç kız üzüntüsünden
                        hem ağlayıp, hem de hüzünlü bir şarkı söylemeye
                        başlamış. O anda olanlar olmuş, kuşlar ötmüş, güller
                        yeniden tütmüş, sular akmaya her yer şenlenmeye
                        başlamış. Şehzade Ömer de pek akılsız değilmiş hani.
                        Durumu anlayınca hemen koşmuş, genç kızı ve babasını
                        kurtarmış. Çingene kızı da bu durumda canını zor
                        kurtarıp kaçmış. Bu gençler ömür boyu mutlu bir şekilde
                        yaşamışlar. Darısı tüm sevenlerin başına.
                        
                        
                        3- TİLKİ MASALI:
                        Tilki, bir gün harman yerinde bir buğday tanesi bulur ve
                        değirmenciye götürüp öğütmesini ister. Kendide gezmeye
                        gider. Gelince değirmenciden öğütüp-öğütmediğini sorar.
                        Değirmenci de bir tanenin öğütülmeyeceğini söyler. Tilki
                        de ya buğdayımı, ya da bir çuval un verirsin diyerek
                        söyler. Bunun üzerine kavga ederler. Değirmenci bir
                        çuval un vermek zorunda kalır.
                        Tilki bir çuval unu alıp bir köye varır. Köyde nineye
                        misafir olur. Ninenin iki öküzü varmış. Un çuvalını
                        öküzlerin yanma koyar. Öküzler gece iplerinden boşanır
                        ve unu yerler. Sabah durumu görünce tilki ya bir çuval
                        un, ya da öküzleri verirsin der. Nine öküzleri vermek
                        zorunda kalır. Tilki öküzleri alıp gider. Tilki bundan
                        sonra bir köye varır. Burada da bir kızı olan ağaya
                        misafir olur. Tilki akşam gizlice kalkar, bir bıçakla
                        öküzleri keser ve kanlı bıçağı kızın elbisesinin cebine
                        koyar. Sabah kalkıp öküzleri almaya gidince kesildiğini
                        bağırarak ağaya söyler. Ağa mahiyetindekileri toplar.
                        Tilki kanlı bıçağı kimin cebinde bulursam, o benim olsun
                        der. Herkesi ararlar ama bulamazlar. Ağanın kızını da
                        ararlar ve kanlı bıçağı bulurlar. Tilki kızı alır gider.
                        Yolda bir çobana rastlarlar. “Çuvalımı açma ben dereye
                        tuvalete gidip geleyim” der. Çoban merak eder çuvalı
                        açar ve kızı görür, kızı alır heybesine koyar. Tilkinin
                        çuvalına da köpeği koyar. Tilki gelir çuvalı alır, yola
                        düşer. Kendi kendine bir buğday tanesine bir çuval un,
                        bir çuval una iki öküz, iki öküze bir güzel kız aldım
                        diyerek sevine sevine gider. Çuvalı açar, kız yerine
                        köpeği görünce başlar koşmaya, köpek de onu kovalamaya
                        başlar. Çobanla da ağa kızı evlenerek, muratlarına
                        ererler.
www.larende.com

Çavdır Masalları

Mayıs 10, 2007

www.cavdir.gov.tr

FATMACIK İLE SÜLEYMANCIK

 

 

            Bir zamanlar anaları ölmüş ve üvey analarıyla birlikte yaşayan Süleyman ile Fatma varmış. Babaları tarlaya gidince üvey anaları çocukları çok dövermiş. Bir gün çocukları çok dövmüş. Fatmacık ile Süleymancık kaçmışlar, gitmişler gitmişler bir nineye rastlamışlar. Bu nine bir kara makara ve ak makara vermiş. Üvey ananız gelince kara makarayı atınca dağ, ak makarayı atınca deniz olacak demiş. Tam üvey anaları yaklaşacağı sırada kara makarayı atmışlar, kocaman dağ olmuş. Üvey ana dağı geçmiş, yine yaklaşacağı sırada ak makarayı atmışlar. Kocaman deniz olmuş üvey ana bunu geçememiş. Gide gide Süleymancık abla ben susadım demiş. Fatmacık olmaz bunda inek izi var inek olursun demiş. Gide gide Süleymancık aba ben susadım demiş. Olmaz bunda keçi izi var keçi olursun demiş. Gitmişler gitmişler Süleymancık tekrar aba ben susadım demiş. Olmaz burada geyik izi var geyik olursun demiş. Süleymancık ablasının sözünü dinlememiş ve sudan içmiş. Kocaman boynuzlu geyik olmuş. Fatmacık çok üzülmüş ve ağlamış Süleymancık olsun abla sen şu kocaman söğüdün başına çık ben seni korurum demiş. Çeşmenin başına beyaz atlı yakışıklı bir oğlan gelmiş. At Fatmacığın güzelliğinden ürkmüş. Oğlan Fatmacığı görünce aşık olmuş, evlenme teklif etmiş. Fatmacık kabul etmemiş, oğlan ağacı kesmiş. Süleymancık diliyle ağacı yalamış, ağaç yine büyümüş oğlan gitmiş. Fatmacık susamış ve su içmeye gittiğinde kocaman bir balık Fatmacığı yutmuş. Oğlan gelmiş Süleymancığa niye ağlıyorsun diye sormuş. Ablamı şuradaki kocaman balık yuttu demiş. Oğlan balığın karnını yarmış. Fatmacığı çıkarmış, üçü birlikte mutlu yaşamışlar.

 

SÜLEYMANCIK İLE FATMACIK

 

 

            Eski zamanlarda anaları ölmüş üvey anaları ile birlikte yaşayan Süleymancık ile Fatmacık varmış. Bunlar bir gün çok acıkmışlar ve yağı ekmeğe sürüp yiyeceklermiş. Bilmeyerek yağın hepsini dökmüşler. Üvey anamız bizi döver diye oracıkta Allaha dua etmişler. Allah’ım bizi şuracıkta guguk kuşu yap demişler. Allah onları oracıkta guguk kuşu yapmış ve onlarda uçmuş ve mutlu yaşamışlar. Ondan sonra hep şöyle derlermiş. Guguk guk yağ döktük. Ben dökmedim Fatmacık döktü. Ben dökmedim Süleymancık döktü derlermiş.

 

ŞAMDANDAKİ KIZ

 

            Bir zamanlar bir ailede güzeller güzeli bir kız yaşarmış. Bu kızın anası ölmüş. Babası bu kızı istemediği biriyle evlendirecekmiş. Kız babasından düğün hediyesi olarak bir şamdan istemiş. Kız şamdanın içerisine kırk gün yiyebileceği bir azık hazırlamış, sonrada şamdanın içerisine girmiş. Babası kızının kaçtığını sanmış ve yaptığına çok üzülmüş. Babası şamdanı yoldan geçen eskiciye satmış. Padişahın oğlu pencereden bakarken bu güzel işlemeli şamdanı görünce almış ve odasının bir köşesine koymuş. Kızın kırk günlük azığı bitmiş ve padişahın oğlunun odasına gelen bütün yiyecekleri yiyormuş. Bir gün prens merak edip uyuyormuş gibi yapmış. Şamdanın içerisinden güzeller güzeli bir kız çıkmış. Prens bu kızın kolundan tutup başından geçenleri anlatmış. Prens uzun bir yolculuğa çıkacakmış. Prens saraydaki hizmetçilere odasına her gün yiyecek götürmelerini söylemiş. Prens yola çıkınca odasına her gün yiyecek gitmiş. Saraydaki hizmetçilerden biri bunu merak etmiş ve seyretmiş. Kızı görünce saraydan kovmuş. Sonra yerine kendisi geçmiş. Kız çocuğu olmayan bir ailede yaşamaya başlamış. Prens gelip şamdanı açınca hizmetçiyi görüp çok şaşırmış ve hizmetçi,yi kovmuş. Prens çok üzülmüş, sonrada aklına bir fikir gelmiş. Ülkedeki her evden bir çorba istemiş. Bunu duyan kız bir çorba pişirmiş ve prensin hediye ettiği yüzüğü çorbanın içine atmış. Prens gelen çorbaları içmiyormuş, sadece karıştırıyormuş. O evden gelen çorbayı karıştırmış ve yüzüğü görmüş. Kızı bulmuş ve evlenmiş mutlu yaşamışlar.

 

ODUNCUNUN KIZLARI

 

            Eski zamanlarda oduncu ile üç kızı yaşarmış. Bunların anaları ölmüş, babaları kestiği odunlarla evin geçimini sağlarmış. Bir gün padişah ve veziri ülkeyi sessizce gezerlerken oduncunun evinin yanına vardıklarında bir ses duymuşlar. Padişah vezirine sormuş. Bunlar kimin kızları neden böyle şarkı söylüyorlar diye. Vezir bunlar oduncunun kızları, babaları para kazanır, bu kızlar evde hiç iş tutmazlar ve şarkı söylerler demiş. Babaları odundan gelince büyük kız, ah kasap bir et gönderse demiş. Babası büyük kızını kasapla evlendirmiş. Ortanca kız ah bakkal bir lokum gönderse demiş. Babası ortanca kızı bakkalla evlendirmiş. Sıra küçük kıza gelince onu da padişah istemiş. Padişah evlenmeden önce bana bir erkek çocuk doğur demiş. Bunun üzerine küçük kız, “padişahım denizde maydanoz,karada balık biter mi” demiş. Padişah bitmez demiş. O zaman ben kız halimle nasıl çocuk doğurabilirim demiş. Padişah küçük kızı akıllı görünce hemen onunla evlenmiş, mutlu bir hayat sürmüşler.    

   

MASAL

 

Bir varmış bir yokmuş köyün birinde 8 tane kardeş varmış. Bunların biri kız, yedisi oğlanmış. Kızın yengeleri denizden, gölden su doldurup gelmişler. Bu suyu kıza içirmişler. Gün geçtikçe kızın karnı şişmeye başlamış. Gelinler beylerine kız kardeşiniz hamile kaldı demişler. Oğlanlar ne yapalım diye düşünmüşler, küçük kardeşlerine sen bunu götür dağda kes gel demişler. Ertesi gün ablası ile yola koyulmuşlar. Az gitmişler uz gitmişler dere tepe düz gitmişler. Yorulmuşlar bir çeşmenin başına varmışlar. Dinlenirken küçük oğlan abla dizime yat demiş. Ablasını kesmeye kıyamamış, Ablası uyuduğunda yavaşça dizinin üstünden indirmiş. Oraya koymuş, kaçmış. Yolda giderken bir kuş tutmuş bıçağa kuşun kanını silmiş, abilerine abamı kestim diye ,kuşun kanını göstermiş. Kız orada uyurken kızın ağzından yılanlar, çıyanlar çıkmış. Oraya bir oğlan gelmiş kızın ağzından çıkanları bütün öldürmüş. Kız uyandığında bir bakmış kardeşi yok. Bir başka oğlan var yanında. Sen ne yapıyorsun burada benim kardeşim vardı diye sormuş oğlana senin kardeşin yok. İçinden bunlar çıktı. Oğlan kıza senin kimsen yokmu diye sormuş. Kız başından geçenleri oğlana anlatmış. Oğlan kızı evine götürmüş, evlenmişler, çocukları olmuş. Koyup giden kardeşi

Köye varmış. Kız çocuğunun eline top vermiş. Karşıdan gelen senin dayın demiş. Bu topu git dayına götür demiş. Yedi kardeşin yiğeniyim şu kadının doğanıyım de topu dayının önüne at demiş. Çocuğu kucaklamış sen kimin oğlusun amcam demiş. Anamın adı şeri demiş. Eviniz nerede diye sormuş. Ben sizi evimize götüreyim demiş. Dayısını evlerine götürmüş. Oraya gittiğinde iki kardeş sarılmışlar ağlaşmışlar. Seni buraya kim getirdi. Ben koyduğun yerde ağzımdan çıkan yılanlar öldürmüş. Kardeşi olanları abilerine anlatmış. Abileri  karılarını dövmüşler atların kuyruğuna bağlayıp karılarını sürmüşler. Sekiz kardeş birleşmişler  mutlu yaşamışlar.

          

 

 

MASAL

            Bir varmış bir yokmuş eveli birinin dokuz çocuğu varmış. Çocuklarını dağa götürmüş. Oraya iletmiş. Armut ağacını çırpmış dokuz çocuğun hepsine bir sepet vermiş. Armutları toplan demiş. Sepetin altı delikmiş. Siz bunu toplan ben de odun edeyim demiş. Eline bir nacak almış, odun etmeye başlamış. Topladıkları armut sepetten dökülmüş. Akşam olmuş babaları ardıca kabak asmış. Ses çıkaran kabakmış. Akşam olmuş karankı çökmüş. Çocuklar baba diye ünneşmişler. Babaları ses vermemiş. Büyük kardeş haden babamın odun ettiği yere gidelim demiş. Gitmişler. Etrafta babaları yokmuş,ardıçta kabak asılıymış. Çocuklar kabağa :”tık tık kabacım hani benim odun eden babacım? “ demişler. Çocuklar gece yola düşmüşler. Giderken dağda ocak yanıyormuş. Ocağın yanını varmışlar. Orada bir dev kadın yaşıyormuş.”Gelin, gelin geçin, geçin yavrularım “demiş. Çocuklar içeri girmiş, yatmışlar. Sabah olurken çocuğun biri çığırmış. Ablası “ niye çığırıyorsun” ? demiş. Dev karısı “bit mi yedi , pire mi yedi “ demiş. Sabahleyin kalkmışlar. Çocuğun kemikleri kalmış. Sekiz günde sekiz kardeşi yemiş. Sıra büyük  kardeşe gelmiş. Büyük kardeş şişi kızdırmış  koyun derisi yorganına bürünmüş. Gece çocuğu yiyecekmiş çocuğun yatağını aramış. Çocuk koyunların arasına girmiş. Çocuk kızgın şişi dev kadının gözüne sokmuş. Soktuğunda “Türk korktu, Türkmen korktu, ayağımın altında çörek otu koktu, seni ben yememiyim“ demiş. Çocuk koyunların arasına saklanmış,. Koyunları yoklamış, çocuğun çıktığını bilememiş. Çocuk, bir bölük koyun almış, koyunları bir çeşmeye iletmiş. Koyunları sularken bir ağa oğlu ata binmiş, çeşmeye atının sulamaya gelmiş. Kıza “Sen ne yapıyorsun burada?” diye sormuş. Kız da başından geçen olayları anlatmış. Anlattıktan sonra oğlan kızı köylerine götürmek için yola koyulmuş. Kızı atının arkasına koyunları önüne koymuş. köylerine varmışlar. Oğlan ile kız evlenmişler, mutlu mutlu yaşamışlar. 

 

MASAL

         Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde pireler berber iken develer tellal iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken köyün birinde iki kardeş varmış. Bunların ismi Mıdık ile Goduk imiş. Dağa oduna gitmişler. Dağda geceye kalmışlar. Ortalığı seyretmişler, duman tüten yere mi gidelim diye düşünmüşler. Duman  tüten yere misafir olmuşlar. Burada yedi başlı dev yaşarmış. Dev gece bunları yemek için bir torbaya bağlamış. Dev sabahleyin yiyecek aramaya gitmiş. Mıdık ile Goduk uyanmışlar. Torbadan zorlukla çıkmışlar. Devin malzemelerini iki torbaya doldurmuşlar. Kendileri kavak ağacına çıkmışlar.  Dev gelip topuç ile onlara vurmaya başlamış. Onları öldürüp yiyecekmiş. Torbadan sesler gelmeye başlamış. Torbayı açıp baktığında kendi malzemelerini  görünce “Gabacım tobacım” demeye başlamış. Dışarıya aramaya çıkmış, kafasını kaldırdığında kavağı görmüş. “Nasıl çıktınız oğlum? “ demiş. “Derman taşını giydik öyle çıktık” demişler. Dev derman taşını giyip ağaca çıkarken derman taşı ağır gelmiş. Dev ağaçtan düşüp ölmüş. Mıdık ile Goduk devden kurtulmuşlar. Hayatlarına devam etmişler.

MASAL

 

           Bir varmış bir yokmuş, bir ananın üç oğlu varmış. Oğlanları sırayla evlendirmiş. Üç tane gelini olmuş. Uslu ana öyle cadı bir kaynana olmuş. Bir gün gelinler ekmek yapıyorlarmış.  Kaynana gezmeye gitmiş.  Kaynana yokken katmar yapıp yiyelim diye  katmar yapmaya koyulmuşlar. Kaynana karşıdan katmarın kokusunu almış. Gelinlerin yanına yaklaşırken, gelinler katmarı şişman gelinin karnına saklayarak “Kaynanamız görmesin” demişler. Kaynana “Ne yapıyorsunuz?” demiş. Gelinler de “Ekmek yapıyoruz.” Demişler. “Benim gittiğim yerde gelinler hep oynuyo. Kalkın siz de” demiş. Küçük gelin kalkmış oynamaya “Elamattır elamattır” diye oynamaya başlamış. İkinci gelin kalkmış. “Hindicek kıyamet” demiş. Büyük gelin de “Sıkı sıkı sardım, hiç korkman” demiş. Kaynananın gönlü olmuş. Katmarları görmeyince. Cadı kaynana geçinmeye devam etmiş. Böylelikle bir kaynana, üç gelin, üç oğlan geçinmeye devam etmişler. Bir zaman buradan geçeceklermiş.

 

 MASAL

 

      Bir zamanlar dağların tepesinde bir krallık varmış. Kral bir gün hastalanmış. Bilgin kişilere çaresini sormuş, bilginler “Denizin içinde yarı balık yarı insan bir canlı yaşıyor, canlı vurulup, öldürülüp kanı krala getirilirse kralın iyileşeceğini “söylemişler. Kral oğluna ve tüm adamlarına onu vurup getirmelerini emretmiş. Tüm saray halkı denize inmiş. Balığı aramaya koyulmuşlar. Ararlarken kralın oğlu balık ile karşılaşmış. Tam balığı vuracağı sırada “Git buradan seni vuracaklar” demiş. Bütün gün aramışlar, bulamamışlar. Kralın adamları oğlunun balığı gördüğünü ve kaçırttığını anlatmışlar. Bunun üzerine kral oğlunu öldürtmeye karar vermiş. Hanımı yalvarmış, yakarmış razı etmiş ve evden kovmaya karar vermiş. Oğlu evden giderken annesi yanına üç ekmek vermiş. “Oğlum!”demiş. “Yolda gördüğün kimselerle ekmeğini paylaş. Küçük parçasını kendine alıp, büyük parçasını sana verirse onunla ölünceye kadar dost ol.”demiş. çocuk yola çıkmış. Yolda bir çiftçi ile karşılaşmış. “Hey kardeş gel senle öğle yemeği yiyelim “demiş. Ekmeği önüne koymuş. Bakmış ki büyük parçayı kendine alıp küçük parçayı çoçuğa veriyor. “Tamam arkadaş”demiş yoluna devam etmiş. Yolda bir başkasıyla karşılaşmış. Ona da yemek teklif etmiş. O da ekmeğin büyük parçasını kendine alınca ondan da ayrılıp, yoluna devam etmiş. Derken çeşmenin başına gelmiş. Çeşmenin başında su içerken bir atlı gelmiş. Atlıya “Gel şu ekmeği paylaşıp da senle bir ekmek yiyelim”demiş. Atlı ekmeğin küçük parçasını kendine alınca “Seninle anlaşma yapalım. İşte çeşmenin başına yazıyoruz. Bundan sonra hayatımızı birlikte geçircez. Mal bulursak ortak, can bulursak ortak.”. bunlar dağlar taşlar aşmışlar, zengin bir krallığa gelmişler. Bu yerde kralın çok güzel bir kızı varmış. Oğlan kızı görünce evlenmek istemiş. Ancak kızla evlenmek isteyen herkes düğün gecesi ölüyormuş.”Hâlâ evlenmek istiyor musun?” demiş. “Evlenmek istiyorum” demiş. Düğünleri yapılmış. Gece olunca atlı oğlanı gözetlemiş. Tam uyuyacakları sırada  kızın ağzından yılan çıkıp oğlana saldırmış. Atlı bıçağı alıp yılanı öldürmüş. Sabahleyin uyanmışlar kahvaltı yapmaya başlamışlar. Anahtar deliğinden gözetleyen hizmetli krala müjde vermiş. “Yaşıyo yaşıyo!” demiş. yıllar geçmiş. Mutlu hayat sürmüşler, çok zengin olmuşlar. Bir gün oğlan sıkılmış. Krala “Babacım izin verirsen başka diyarlara gidip yerleşmek istiyoruz.”demiş”. kral izin vermiş. Yola koyulmuşlar, az gitmişler uz gitmişler. Yıllar önce buluştukları çeşmenin önüne gelmişler. Atlı yaptıkları anlaşmayı göstererek “Artık senle ayrılalım. Mallarımızı canlarımızı paylaşalım.”demiş. oğlan kabul etmiş. Deve yüklerini ayırmışlar. Sıra eşine gelmiş. Kılıcını çekmiş, tam eşini ortadan ikiye böleceği sırada kızın ağzından yılan çıkıp saldırmış. Atlı bir hamlede yılanı yine öldürmüş ve sonra “Bak kardeş! Sınavı geçtin, hanımın da malların da senin olsun. Ben senin yıllar önce denizde bulup da canımı bağışladığın balık adamım.” demiş. Sonra atlı ile oğlanın yolları ayrılmış. Mutlu hayatlar sürmüşler.

 

 

 MASAL

 

       Bir zamanlar bir yaşlı adamla yılan çok iyi arkadaşlarmış. Bu yaşlı adam çok hastalanıyormuş. Yataklara düşüyormuş. Yaşlı adam, hiç parası olmayan fakir, yoksul biriymiş. Yoksul olduğu için ilaç parası bulamıyormuş. Bunun en iyi arkadaşı yılan bir kuyuda yaşıyormuş. Bu yaşlı adamın bir de erkek çocuğu varmış. Bunu yılanın yaşadığı kuyunun başına göndermiş.“Kuyunun başına git otur. Karşına bir yılan çıkacak. Sakın korkma o benim arkadaşım, benim hasta olduğumu ona anlatırsan o sana bir altın verecek“demiş. Ertesi gün çocuk kuyunun başına gitmiş ve oraya oturmuş. Yılanın geleceğine inanmayan çocuk orada otururken yanı başına yılanın geldiğini fark etmiş. Derdini anlatmış. Buna inanan yılan ona bir altın vermiş. Bunu gören çocuk kafasında bir şeytanlık düşünmüş. Bu kuyunun içinde altın dolu olduğunu, yılanı öldürürse altınları kuyudan alıp, babasıyla birlikte zengin olacaklarını zannetmiş. Yerden bir taş alıp yılana fırlatmış ve yılanın kuyruğu kopmuş. Yılan can havliyle çocuğa saldırmış ve ısırmış. Çocuk zehirlenerek ölmüş. Aradan haftalar geçmiş yaşlı adam iyileşmiş ve çok sevdiği arkadaşına gitmiş . Kuyunun yanına oturmuş ve sonra yılan ortaya çıkmış, yılandan özür dileyen yaşlı adam şöyle demiş:”Bizim çocuğun aklından kötü şeyler geçmiş bunun için özür dilerim” demiş. Yine eskisi gibi arkadaşlığa devam edebiliriz diye söylenmiş. Yılan bu söze sokulmamış kabul etmemiş şöyle söylemiş:” Sende evlat acısı bende kuyruk acısı olduktan sonra arkadaşlığımız hiçbir zaman bir daha sürmez “demiş      

 

 TARLA   KUŞU VE YAVRULARI

 

Bir tarla kuşu varmış. Buğdaylar yeşerirken kendine bir yuva yapmış. Her gün birer yumurta yapıp üzerine yatmış. Bir süre sonra yavrular çıkmış. Başaklar olgunlaşmış, saplarından dökülmeye başlamış. Yavrular daha yeni yeni uçmayı öğreneceklermiş. Tarla kuşu yavrularının uçmayı öğrenmediği için çok üzgünmüş. Yiyecek armaya giderken yavrularına sık sık tembih ediyormuş: ” Aman yavrum gözünüzü dört açın, yarın tarla sahibi gelince iyice kulak verip dinleyin,biz de ona göre davranalım.”dermiş. Tarla kuşu yiyecek aramaya gittiği zaman tarla sahibi oğlu ile birlikte gelmiş. Tarla sahibi oğluna ”buğdaylar olgunlaşmış,yarın komşularla birlikte biçmeye gelelim “ demiş. Tarla kuşu yuvasına dönünce yavrularının telaş içinde olduklarını görmüş. Yavrular olan biteni anlatmışlar. Tarla kuşu yavrularına telaşlanmamaları gerektiğini yuvayı değiştirmek için daha vaktin olduğunu söylemiş. Ertesi gün tarla kuşu tekrar gitmiş. Tarla sahibi  oğluyla birlikte yine erkenden gelmiş. Fakat önceki gün ayarladıkları komşuları ekin biçmeye gelmemiş. Tarla sahibi ertesi gün için akrabalarını getirmeye karar vermiş. Bu olup biteni yavrular duymuşlar ve anneleri gelince olup bitenleri annelerine haber vermişler. Tarla kuşu yine aldırış etmemiş. Yuvamızı değiştirmemiz için daha vakit var demiş. Ertesi gün tarla kuşu tekrar yuvasından ayrılmış. Çiftçi ile oğlu tekrar tarlaya gelmiş. Akrabalarının ekin biçmeye gelmediğini görünce oğluna dönerek;”biz hata ettik oğlum ,komşuya akrabaya güvenilmeyecekmiş, yarın çoluk çocuk orakları alıp işe kendimiz başlayalım, iş ne zaman biterse bitsin işin en iyisi bu  “demiş. Bu olup bitenleri duyan kuşun yavruları, anneleri gelince olup bitenleri annelerine anlatmışlar. Akşam yuvasına dönen kuş bu haberi duyunca “şimdi iş ciddi,açalım kanatları buradan gidelim “ demiş.

 

 TAK TAK TABACIK

 

              Bir zamanlar anası ölmüş bir erkek çocuk varmış. Çocuğun babası başka kadınla evlenmiş. Üvey anası bu çocuğu istememiş. Kocasına çocuğu  ormana bırakıp gelmesini söylemiş. Babası oduna giderken çocuğu da götürmüş. Çocuğu ormanda bırakıp eve kaçmış. Akşam olmuş.  Çocuğun babası gelmeyince çocuk bir ağaca çıkıp “tak tak tabacık şimdi gelir babacık” demiş. Kurtlar ağacın etrafına toplanmışlar. Çocuk uyumuş ve ağaçtan düşmüş. Kurtlar çocuğu parçalamışlar. Yaptıklarından pişman olan babası sabah erkenden ormana gitmişe çocuğun parçalanmış giysilerini ve yerdeki kanı görmüş.

 

AĞANIN OĞLU

         Eveli bir zamanda bir ağnın bir oğlu varmış. Bu oğlan, anasını gösterdiği hiçbir kızı beğenmemiş. Bu oğlan her gün tüfeğini alır ava gidermiş. Ogün bu gün derken birgün tekrar ava gitmiş. Bu sefer önüne bir tilki çıkmış. Tilkiyi yaralamış. Yaralı tilki bir mağaraya sığınmış.  Avcı da arkasından mağaraya girmiş. Mağara aydınlık bir oda  imiş. Mağarada iki kişi varmış.  Bunlar çöpleri kırıp bağlıyorlarmış. Oğlan adamlara “selamün aleyküm ağalar “demiş. Ağalar,  akılları karışır da yanlış yaparız diye cevap oğlana  vermemişler.  Ağaların işleri bittikten sonra oğlan ,ağlara sormuş:”Ağlar, bu çöpleri niçin bağlayıp bağlayıp atıyorsunuz “ demiş. Ağalar  bu çöplerle kimin kiminle evleneceğini belirlediklerini söylemişler. Bunun üzerine oğlan kendisinin kiminle evleneceğini sormuş. Adamlar oğlana, bir köydeki sığır çobanının kızı ile evleneceğini söylemişler. Oğlan, adamların yanından ayrılmış¸ve o adamların dediği sığır çobanının evine konuk olmuş. Sığır çobanı, yiyecek fazla bir şeylerinin olmadığını söylemiş. Oğlan karnının fazla aç olmadığını söylemiş. Sığır çobanı “kuru katı bir şeyler yeriz” demiş. Yemişler. İçmişler. Oradan buradan konuşmuşlar. Oğlan, sığır çobanına evde kaç kişi olduklarını sormuş. Sığır çobanı evde ; kendisinin karısının ve de kızlarının olduğunu söylemiş. Gece herkes yatınca oğlan kız için şöyle söylenmiş.” Bu benim nasibim olacağına olmayıversin “demiş ve kızın boğazını kesmiş. Oradan kaçmış. Aceleyle kestiğinden kız çocuğunun boğazı tam kesilmemiş. Kız çocuğu ölmemiş Ve yaşamış. Gel günler git yıllar sonra bu sığır çobanı köyünü değiştirip ; ağanın bulunduğu köye gelmiş. Bu köyde de sığır çobanı olup; sığır gütmüş. Bu çobanın kızı büyümüş serpilmiş. Bu çobanın kızını gören konu komşu kızı çok beğenmişler. Konu komşu  ağanın karısının yanına gelerek kızı övmüşler. Ağanın karısı da kızı merak etmiş ve gizlice kızı bakmaya gitmiş.  Ağanın karısı kızı çok beğenmiş. “Bu kız gül gibi . eğer benim oğlum bu kızı da beğenmezse hiçbir kız beğenmez .“ demiş. Ağanın karısı ,oğluna bu kızdan bahsetmiş. Oğlan anasının bahsettiği kızı görmeye gitmiş. Gerçekten de anasının söylediği gibi kız güzelmiş. Oğlan, anasına hemen kızı istemeye gitmelerini istemiş. Ağa, ağanın karısı ve oğlu kızı istemeye gitmişler. Allah’ın emri peygamberin kavli ile kızınızı oğlumuza istiyoruz demişler. Sığır çobanı ,kızını istemeye elen ağlara, kızını vermiş. Kız eve geldiği zaman  oğlan kızın boynunda yara olduğunu fark etmiş. Oğlan ,kızın boynundaki yaranın sebebini sormuş. Kız olup bitenleri bir bir anlatmış. Oğlanın aklı dan etmiş.  Oğlan evleneceği kızın daha önceden boğazını kesmiş olduğu kız olduğunu anlamış. Olup bitenleri hacılara hocalara söylemişler. Hocalar  oğlana kırk deve kurban edip öyle evlenebileceğini söylemişler. Oğlan kırk deve kurban ettikten sonra; kırk gün kırk gece düğün etmiş ve evlenmişler.       

 

  TİLKİ İLE ÇAN

         Bir varmış bir yokmuş evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir tilki varmış. Bir çan bulmuş. Gezdirmiş, gezdirmiş gezdirmekten üşenmiş. Bir çam fidanının başına asmış. Ben gelesiye kadar burada dursun demiş. Tilki yıllar sonra gelmiş. Çam ağacı büyümüş. Tilki ağcın başına astığı çanı yetişip alamamış. Çam ağacına ; “eğil çam çancazımı alayım “demiş.         Çam  eğilmemiş. Tilki çanını alamamış. Tilki çam ağacına:”nacağa diyeyim de seni kestireyim “demiş. Tilki nacağın yanına gitmiş. Nacağa çamı kesmesini söylemiş. Nacak önündeki kuru yarmaları bile kesemediğini  çam kesmeye gitmeyeceğini söylemiş. Tilki nacağa : “ateşe söyleyeyim de senin saplığını yaktırayım “ demiş. Tilki ateşten nacağın saplığını yakmasını istemiş. Ateş , önündeki yağlı yarmaları bile yakamadığını nacağın sapını yakamayacağını söylemiş. Tilki ateşe;”çaya gidip söyleyeyim, seni söndürteyim” demiş. Tilki çaydan ateşi söndürmesini istemiş. Çay tilkiye; kendi yönünden bile zor aktığını gidip de cehennem ateşini söndüremeyeceğini söylemiş. Tilki çaya koca öküze söyleyip kendisini içtireceğini söylemiş. Koca öküzün yanına gitmiş. Koca  öküz çayın yanına gidip çayı içemeyeceğini söylemiş. Tilki de koca öküze:” o zaman seni canavara yedirteyim” demiş. Tilki canavarın yanına varmış. Canavardan koca öküzü yemesini istemiş. Canavar taze taze kuzuları yiyemediğini ; koca öküzü yiyemeyeceğini söylemiş.  Tilki canavara :” köpeklere deyip seni öldürteceğim” demiş. Tilki köpeklerden canavarı öldürmelerini istemiş. Köpek:”canavar önüme gelirse yerim” demiş. Tilki köpeğe :”kemelere diyeyim de senin kepeneğini deldireyim “demiş. Tilki kemeden köpeğin kepeneğini delmesini istemiş.  Keme :” köpeği nereye aramaya gideyim” demiş.            Tilki; “ kemeyi,  kediye öldürteceğini” söylemiş. Tilki, kediden kemeyi öldürmesini istemiş. Kedi kemeyi tutmuş. Nacak çama tüğmüş.  Çamı kesmiş. Tilki tüğmüş çanını almış. Ocak nacağın saplığını yakmış. Çay akmış, ocağı söndürmüş. Koca öküz çayı içmiş. Canavar koca öküzü yemiş. Canavarı çoban köpeği  tutmuş. Tilki çanı almış. Bu masal burada bitmiş.