Archive for the 'Sosyal Hayat' Category

Türk Zekâ Oyunları-1: Köçürme

Şubat 12, 2016

image

Reklamlar

KOYUNLU

Haziran 13, 2008

KÜLTÜRÜMÜZDE YAZMA DİĞER ADIYLA YEMENİNİN ÖNEMİ

Beldemiz Koyunlu’da yemeni(yazma)eskiden “çit” olarak söylene gelen, baş örtüsünün kültürümüzde yeri oldukça farklıdır.Yemeni önceleri köyde bulunan bakkallar tarafından temin edilerek satışa sunulurdu.. İstanbul kapalı çarşıdan, küçük İstanbul diye tabir edilen Kayseri’den “O.P. “damgalı polyester yemeni gelirdi.Sandık yazması, ince yazma diye bilinen genelde ibrişim oyalı Bursa’dan çarşılardan alınırdı.İstanbul dan ince pamuklu dokuma Kalem marka kağıt içi denen Ermenistan uyruklu vatandaşlarımızın kalıp baskı ile yaptığı yemeniler getirtilirdi.Günümüzde bu eser denecek değerdeki bu yemeniyi el baskısı kalıpla çalışılan yemenileri yapan ustalar vefat edince, ardından bu yemenileri yapan sürdüren ustalar olmadı.İnce yazmanın saklanması ince yatkın olması nedeniyle,dayanıklılığı azdı.Yine de ta o günlerden bu günlere dek saklanıp muhafaza edilmiştir.Sandık lekeleri oluşsada, yemeniler bir nadide eser değerinde, gözü gibi bakıp, saklar genç kızlarımız, annelerimiz, ninelerimiz…Kelimenin tam anlamıyla yazma deyince; akan sular dururdu.Daha sonraki yıllarda yine İstanbul kapalı çarşıdan “Özgürel” yazma çıktı.Genel de aynı desen çiçeğe renk değişik pamuklu ince dokumalı, yazma satılmaya başlandı.Ardısıra “Özgürel 6 renk” ipek yazmayı çıkarınca rağbet ipek yazmaya çoğaldı.Daha önce bakkalarda satılan yemeni elden, evde satılmaya başlandı.Derken; yazma çıkaran, diğer markalarda satılmaya başlandı.Günümüz de artık düğün olan evlerin önünde kına günü seyyar arabayla satılıyor.Yaz mevsiminde diğer illerden gelen halk, yemeni alıp eşine dostuna hediyelik veya satmak amacıylada götürürlerdi. Diğer sektörler gibi yazmacılıkta zaman içerisinde gelişerek teknojinin nimetlerindende faydalanarak, günümüze taşındı.

Cumhuriyetin ilk yıllarında belediyeliğe kavuşan kasabamızın bakkallarında zengin çeşiti müşteriye sunardı.Çevre köylerden dahi eşeklerle Adırmusun’a alışverişe gelirler basma, kaput bezi, yemeni gibi ihtiyaçlarını almaya gelir.Gelirkende elma, yoğurt,fasulye,meyva yetiştirdikleri ürünleri bakkala bırakır, bazen takasla alışverişlerini sürdürürlerdi.Çok eski olmamasına rağmen Fertek ten kasabamızın hamamını tercih eder. Hamama gelir, ardından yazma satan dükkana veya eve uğrayıp yazma almadan gitmezlerdi.Ekseriya müşteriler; Fertek,Fesleğen,İlHasan,Hançerli den gelirdi.

Diğer köylere tanıdık vasıtasıyla, elden satış sağlanırdı.Ulaşım zorluğu, birazda içe dönük , dışarı açılım olmadığından olacak.Yemeni oyası deyincede hiç bir köyün örtünme ve yazma takma şekli birbirine uymazdı.Mesala;Fesleğen boncuk oyalı genellikle, Nevşehir de örtünülen tarzda boncuklu, tülbent yada yazma örterlerdi.Adurmusun’da boncuk oyası ender örtünülür, tülbentte doğum yapan “lohusa” kadınlar örterdi.Kız çeyizinede bu amaçla, namaz tülbenti, mevlüt baş örtüsü adıyla tülbent ;tığ,mekik, boncuk,firkete, iğne oyalı… hazırlanırdı.

Koyunlu’da genç kızların dünde, bugünde saçlarının kahküllerini, perçemlerini çıkarıp taktığı oyalı yazmalar göz dolduruyor. Kasabamızda genç kızlarda yemeni, yaşmak dolama şeklinde bağlanır.Yeni gelinlerde “gayseribaşı” diye adlandırılan bordo keçeden yapılma ön kısmı altın renginde paraların dizili olduğu , boncuk işli özel kepin üstüne örtülürdü.Yaşlılarımızda ise iki yemeni üst üste değişik tarzda bağlanırdı.İlk yemeni ince seçilir genelde oyasız dastar derlerdi.Başörtü gibi üçgen tutulup bağlanır, baş üstüne götürüp düğümlenirdi.Üzerine ikinci yemeni serbest bir şekilde koyup kare olarak yayılır iki ön ucundan arkaya atılır veya düğümlenirdi.Saç örümleri öne düşer.Dulukları(şakakları), fırıç denen saçlar, kulakları, gerdan kısımları bariz görünürdü.

İlk yemeni motifleri ortalı denen bütün desen, çok ender güzel kenar desenler.Birde kolanlı denen bordürlü desen vardı.İlk zamanlar genelde goyallı(bordo), garalı,(siyah)samanili,(açık sarı )şekerengi (kavun içi)tercih edilirdi.Yazma renklerininde yerinde önem ifade ederdi.Yeşil yazma evlenirken dolama diye tabir edilen baş bağlamak için alınırdı.Kırmızı yazma lohusa iken örtmek amacıyla bulundurulurdu.Yemeniler genelde gelin kıza götürmek için çokça alınır, yada gelinkızı hazırda olan bulunduğu zamanda kına varsa kınaya giydirip eşe dosta,akraba,komşuyada haber verip gelin kızı için alırdı.Günümüzde hala aynı gelenek sürdürülmektedir.Kızının çeyizine, dürüye koymak için yerine göre kalitesini ayarlardı.Bağ yaprağı, gülü desenindeki yazma çokça bulunur ucuzluğundan hediyelik , gönül almak için tercih edilir, fazlaca rağbet edilmezdi.

Yaklaşık on yıl evveli kınalara defçi tutulurdu.Borr17;da ikamet eden defçi Sultan en gözde defçiydi.Kör Ali Osman,Analı kızlı,Heykel lakabıyla bilinen defçileri durumu iyi olmayanlar tutulur yada defçi Sultan önceden tutulduğu için mecburen tutulurdu.Gelinkız Sultanr17;ın defi gümbür gümbür çalışıyla;aslan Mustafa’m,vur zilleri,çek deveci,yıldız,Konya’lım,Adana’lı,şu silleden gece geçtim,bağlar gazeli,dağlar kızı Reyhan, Mevlana, çilli bom … gibi parçalar eşliğinde Konya kaşıklarıyla veya ellerini şıklatarak karşılıklı oynar.Kayınvalide defin içine bahşiş atardı.Bir çeşit ticaret yapılır bir çok kişi dolaylı yoldanda olsa ekmek yer, kazanç sağlardı.

Gitgide zamanla yazma kültürü gelişerek oyalarla zenginleştirildi.Genelde Tosya,Tokat,Bursa gibi şehirlerde iri iğne oyaları yapılıp örtülür oldu.Türlü türlü rengarenk tığ oyaları yapıldı yemenilerin kenarlarına.Büyüyen, yetişen genç kız hemen başına yazmayı örterdi.Dışarı memlekettede otursa dahi yazın geldiğinde illa başına yazmayı takardı,takmadığı takdirde çevreden ayıplanırdı. Kapalı olup mesture giyinen hanımlar haricinde, genç kızlar yazma takmamaya başladı.

Kültürümüze, değerlerimize, adetlerimize sahip çıkalım, yaşatalım, geleceğe aktaralım.

(Düğün)

Düğünler için genelde yaz aylarına göre önceden program yapılır.Pazar gününün tatil olması nedeniyle düğün tarihleri bu güne göre ayarlanmaya çalışılır.Eskiden Çarşamba,Perşembe olurdu.Düğün bayrak dikilmesiyle başlamış demektir.Çarşamba gün danışık denilen akşam erkeklerin toplanıp çavuş seçip keyhayı,bayraktarı seçerek, iştişarede bulunurlar.Düğünde hizmet edecek çavuş kahveleri dağıtır.Asayiş dahil çalgıcılara, misafire servis, bayrağı çaldırmamak gibi işlerden sorumludur.

Ertesi gün bohça günü yapılır.Kız evinden oğlan evine haber verilerek öğle üzeri bohça götürülür.Oğlan evi komşularını, akrabalarını bohçamıza buyurun diye davet eder.Önceleri bu işi okuyucu kadın tutulur, onlar kapılara giderek çağırırdı.Onlarda gelen kadını boş çevirmez yiyecek veya giyecekle boş göndermezlerdi.Bohçaların yanısıra tepsi ile baklava,çiçek, dürü diye bilinen hediyeler bohça içinde kırmızı kurdelelerle süslenerek bir kaç kişi götürülür.Damadın elbisesi özel hazırlanan işli örtüyle örtülür.(Şimdilerde damadın eşyaları bavulla götürülüyor)Bohçayı getirenlere oğlan evinde, düğün sahibi bahşiş verir.Bolca büyük tencerelerde yemekler hazırlanır.Genelde sulu yemekler yapılır.Yaz ayı olduğu için çorbalardan yoğurt çorbası etli bamya, etli fasulye, sulu köfte, yaprak sarması,et kavurması, pilav, tatlı olarak baklava,üzümlü… meyvalardan kavun, karpuz,üzüm ikram edilir.Ev sahibinin durumu, tercihine görede değişir.Daha sonra düğün havası başlasın diyerek def çalarak yada müzik setinde teyip çalarak gençler oyun oynar eğlenir.Gelen dürüler açılarak birbir sayılarak gelen misafirlere gösterilir.Damadın ayakkabısı,terliği elbisesi,tıraş takımı,parfümü, tesbihi, havlusu, seccadesi diyerek sesli bir biçimde bir yenge tarafından bohçalar açılarak sergilenir.Kaynatanın, elbiseliği, gömleği,seccadesi, havlusu kaınvalide elbiselik kumaşı, yeleği, işli seccadesi, namaz tülbenti, iğne oyalı yemenisi, dantelli havlusu, ilifi sırayla sayılır.Eğer annenne, babanne varsa onların hediyeleri.Bohçalar ayrı ayrı açılıp, birer birer sayılır.Önceleri amcalara,dayılara, halalara dürü hazırlanırdı.Halende bu göreneklere uyan devam ettiren var.Damat bohçası daha özenlidir,beyaz iş , dantelden, saten incili işli albenisi olan bohçalar seçilir.Hayırlı olsun, uğurlu kademli olsun… gibi hayır dilekleriyle, dağılır misafirler.

Kına günü;

Kız evinde telaş kuaföre gitme hazırlığıyla başlar.Gelin başı yapmak, düğüne katılan yakınların kızları ile birlikte kuaföre Niğde ye gidilir.Öğle vakti geldiğinde kuaförden gelen geline, yemek yedirilir.Oğlan evinden r1;benek atmar1;için gelirler.Kapı önünde müsait bahçede, oğlan evinden
kız evinden akraba, hısım toplanır.Takacakları hediyeyi vermek için.Gelin çıknca üzerine al örtülür.İlk etapta yeşil bağlama, ele kına yakma geleneği uygulanır.Ağzı dualı, evli bir kadın yakının bir tanesi yeşil olmak üzere yemenileri okuyarak başından dolandırır.Daha sonra yeşilini alın üstüne bağlar bu bağ sandıkta saklanır, çözülmez.Başı bozulmasın diye, böyle inanılır.Usuleten eline sadece sağ elinin avuç ortasına kına yakılır.Gelin eline açmaz.Kayınvalide bunun üzerine ya para yada altın avucuna bırakınca açar.Üç ihlas, bir fatiha okunur dua edilir.Hayırlı bir izdivaç olması için temennide bulunulur, hep birlikte amin denir.Bir tepsi veya defin içine oğlan evinden başlayarak takılacak hediyeler verilir.Bu işi üstlenen yakınlardan bir kadın bağırarakr1; kayınvalideden altın bilezikr1;diye eliyle gösterek tepsiye bırakır.En yakından başlayarak en komşu, ahbabların hediyesi verilir.Bunlar genelde lakaptan tanındığı için filandan on milyon diye ifade edilir.Oğlan evi bitince kız evine başlanır araya karışmasın diye bir havlu serilir.Kızın annesinden başlayarak varsa abisi, ablası, amca,dayı,hala,teyze, tanıdıkların hediyesi toplanır.Oğlan evi, kız evi birlikte toplanan parayı sayarlar. Duruma,anlaşmaya göre para,altınlar evlenen çiflerin ihtiyacı için saklanır.Takılan zinetler kıza takılır.Merasim bitince oğlan evi evine gider.(Önceleri def eşliğinde gidip, gelinirdi.)

İkindi vakti olunca kız başında alı olmadan yanında kız arkadaşlarıyla sandelyelere kınaya oturur.Nişanlı “gelin kızı “olan kayınvalideler – gelin kızı kınaya giydirdik, diye komşu, akrabalara duyururlar.Kınaya giyen gelinlere yazma(yemeni)atma adetini yerine getirirler.Kınaya gelen çağırılan kişiler bir yemeni alarak oyuna kaldırılan kız bir süre durup ayakta başının üzerine yemeniler bir bir atılır.Kayınvalide daha çok atar, üzerine elbiselikte en üste gelecek şekilde istifler.Kayınvalidenin yemenileri iğne oyalı, sandık yazması,ince yazma ibrişim iğne oyalı, oyasız günün yazmasından (özgürel, kalem marka)bir demet olur.Yemeni İstanbul kapalı çarşısından gelen yörede itibar edilen yemenilerdir.Gelin kızı oynayan kayınvalide defçiye bahşiş atar.Yeni evli gelinlerde başına kayseribaşı koyulur üstüne siyah tokalarla iğne oyalı şifon mevlüt başörtüsü, tül, kadife(çingil)çiçeğiyle duvakla süslenir.Kınaya gelirken iki eliyle büyükçe bir örtü alır.Sadece bunun için kullanılan dekorasyonu güzel antika, geleneksel örtüdür.Çok renkli bir görüntü arzeder adeta bir gelinciği andırırlar.Gözlerinde sürmeler, ellerinde kınalarla…Bugün Beypazarında hala satılan, kullanılan özel örtü.Akşam kınasına geliniyorsa “löküz” denen küçük tüplü aydınlatıcıyla gelinirdi.Yeni gelin geliyor diyerek merakla görmek isterdi çocuklar.Halen bu gelenekler yaşatılmaya çalışılır.Davetli davetsiz köyde olan gelinler, kızlar kınaya bakmaya gelirler.Oğluna kız bakmaya anneler gelirler.Akşam yemeği vakti gelince kız evinde “kız pilavı” diye bilinen ciğerli pilav yapılır.Çok yakın olmayan misafirler dağılır.Kalan misafirler yemeğe buyur edilir.Kız arkadaşlarıyla ayrıca yer pilavı.Yere serilen büyükçe bir bez(iteği)etrafında toplanarak keyifle yerler.Kız dolanarak herkesin tabağından bir kaşık alır.

Kına yerine dönülür, kına tekrar şenlenir oynanır.Oğlanevi damat, keyha ile birlikte gelir.Damat ve keyha ayrıca ağırlanır.Damata tepside bozulmamış baklavanın orta kısmı özellikle ikram edilir.Damat daha sonra kına yerine gelir, eskiden yüksek yerden (dam,balkondan)gelin kızı oynatırlar, damat bakardı.Şimdiler de ise damat, gelin birlikte karşılıklı oynarlar.Bahşis para takılır.Kına yakma faslı gelince gelin kız üzerini değiştirir, başına al örterek tekrar kına yerine gelir.Geldi gelin kınası, ağlasın kız anası türküsü eşliğinde sıra ile kına türküleri söylenir.Gelin kız, anası, yakınları ağlatılır.Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar,Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler.Kınayı oğlan tarafından başı bozulmamış, evli mutlu yengeler yakar. Önceden oğlan evinden gelen yazmalar bağlanırdı.Şimdi kırmızı üzeri işli özel hazırlanmış keseler takıp bağlanır.Kına yakma merasimi bitince oğlan evi her iki tarafada hayırlı olsun diyerek kına yerinden ayrılırlar.

O gece kızın akranı olan arkadaşları kızın yanında yatarlar.Kınalı eller sabaha dek yıkanmaz.Ertesi sabah kınalı, el ve ayaklar yıkanır.Kız artık ana evinde misafir konumundadır.Annesi evin horantası itimam gösterir.Halk arasında hatta çıkacak kız gibi durma, denir.Artık baba ocağından, yuvasına uçmaya beklediği gündür.

Oğlan evinde düğün merasimi;

Kız evinde bunlar yaşanırken, öbür yanda oğlan evinde damat giydirme merasimi yapılır. Yakınları,akrabaları düğün evine toplanır öğle camisinden çıkınca Kur andan süreler okuyarak
dua ederek, damat giydirilir.Damat el öper büyükler cebine harçlık koyar.Damatın koluna al,yeşil kurdele bağlanır.Daha sonra düğün merasimi kına gün öğle çalgı kurulur.Evin müsait bir yerine, bahçesine sandelyeler misafirler için hazırlanır.Önceki zamanlarda genelde Ayvazın oğlu diye bilinen çalgı grubu, cümbüşçü lakabı; kör Cavit olarak bilinen;Cavint Kılınç önceden tutulurdu.Cavit Kılınç’ın seslendirdiği parçalar;Mihrali,Gesi bağları,Şen olasın Ürgüp,Niğde Bağları,Şerif hanım,Aziziye,Kozan dağı,Kurban olayım gibi parçalardı.Bugün hala kaydedilmiş parçalarını dinleme şansı var.

(Teknoloji geliştikçe müzik kalitesi yüksek olması için ses düzenlemesi yapılır.)Çalgı çalmaya başlar eğer eğlenen gençler var ise oyun havası istek üzerine çalınır.Diğer zamanlarda dinlemeye gelen misafirleri müzik ziyafeti sunar.Zamanın hit parçalarını, bozlak, uzun hava söylerlerdi.Zahidem,bağlar gazeli gibi parçalar seslendirilir.Neşet Ertaş tan,Yıldıray Çınar dan, Ferdi Tayfur’ dan, Orhan Gencebay’ dan dokunaklı parçalar söylerler.Öyleki her çalgıcının daha güzel seslendirdiği istek aldığı parçası vardır.İstekler doğrultusunda söylenir.Eğer ezberi az ise çalgıcının bildik şeyleri söyler.Keman taksimi yine istek üzerine yerine getirilir.Tamamen bir zenginliktir düğün.Yaz mevsimi özellikle düğün için gelir yerli halk diğer illerde olanlar.

Mahalli sanatçı niteliğinde çalgı ustaları Niğde yöresinde yine genelde mahalli sanatçıların söylediği türküleri ustalıkla seslendirirlerdi.Hiç bir yerde duymadığınız kulağınızda tınısı kalan müzik yapıtlarını icra ederlerdi.Oyun havası olarak mesala;Allılar, yeşilliler,morlular,Niğde bağları,Çek deveci,Konyar17;lım,Yeşillim,aman Adana lı,Aslan Mustafam,Bulguru kaynatırlar,Sarı kız gibi oyun havaları çalarlardı.Günümüzde ise; org ve sazla söyleyenler düğünde Niğde yöresinde popüler olan Naciye,Zennube,Çilli bom,Esmer bommm,cimdallı,parçalarını çoğu zaman doğaçlama sözleri değiştirerek Koyunlu ve Niğde ye uyarlayarak söylüyorlar.Misal olarak İstanbul sokakları parçasını Koyunlu Sokakları olarak söylüyorlar.Birazda taklitçilik yapıp Ankaralı Namık tarzı söylüyorlar.Bozlaklarda Halil Erkal,Taner Olgun,Kul Mustafa gibi revanşta olan sanatçıların parçalarını repertuarına alarak, günceli takip ederek misafirlere doyumsuz müzikle ağırlıyorlar.Tam anlamıyla müzik yelpazesi sergileyerek, müzik ziyafeti veriyorlar.

Öğle vakti desti kırma merasimi yapılır.Çalgıcı eşliğinde köyün belli bir yerine gidilir orda bir yere dikilen destiye nişan edilir.Tekrar çalgı eşliğinde eve dönülür.Özellikle çalgı dinlemek için düğün evine gelen misafirler olur.Gelen misafirlere hazırlanan mezelik sofra düzülür, ağırlanır.Düğün evinin hazırladığı yaprak sarması, et kavurması , karpuz vesaireden oluşan tepsi ile ikram yapılır.Çalgılı düğün epey zahmetlidir.Fakat bazen içki işe karışınca işin seyri değişir.İstekte muhalefet yaşanırsa istenmeyen tatsızlıklar bir hiç üzerine bile kavga edilir.Öyleki bazen çalgıcıların bile işi zorlaşır.Düğün sahibinin ağzının tadı kaçar.Eğer dozu yükselirse duruma devriye gezen jandarmalar bile müdahale eder.Daha sonra tatlıya bağlanarak düğün çoğu düğün evinde sabaha dek eğlenenlerle devam eder.Saat 12 olunca jandarma bitirmeleri konusunda ikaz eder.Geleneksel yapıda eskiden gelen bir alışkanlık üzere gecede devam edebilir.Ayrıca oğlan kınası, kız evinden kına yakılıp dönen oğlanevi kadınlarında iştirakıyle eğlence tertip edilerek yakılır.Fakat Adurmusun’da bayanlar ve erkekler ayrı eğlenir birbirine karışmazlar.

Ertesi sabah bir hayli telaş kaplar oğlan evini çünkü; ogün oğlan evinde yemek yedirilir.Bakır eskiden hereni,leğen dedikleri büyük tencerelerde yemekler pişer.En az üç çeşit olarak.Genelde yazın düğün yapıldığından yemeklerden mevsime göre etli yeşil fasulye, sulu köfte,bamya, pilav,et kavurma gibi yemekler yapılır.Üzerine baklava yada kavun,karpuz, üzüm ikram edilir.Adetler yerine getirilir geçmişten, yaşadığımız günümüze dek sürdürülüyor.

Bazı kesimde tercihen “Fakıdefi” diye bir grup tutulur onlarda; ilahi,kaside, mersiye okurlardı. Yada mevlütlü düğün yapılır.Düğün dolaşacağı gün mevlüt okuyan, hocalar mevlüt ve Kur’an okur.Davetlilere yemek ikram edilir.Ekseri mevlütlü düğüne yönelen halkımızda çoğunlukta. Tercih meselesi,her iki şekildede gençlerin izdivaçları için, hayıra vesile olmak için adım atılıyor.

ÇOCUK OYUNLARI-ADURMUSUN

Körebe,Saklambaç,Mendilim köşe köşe,Yağ satarım,Aç kapıyı bezirganbaşı Kimin eli kimin üstünde,İp atlama,Çizgi,Beş taş,Dokuz taş, Topaç,Kulaktan kulağa, Ceryan geçti,Çimdik çimdik makarna,Açıl susam açıl,Ayak saymaca,Yazı tura,Nokta nokta,İsim şehir,Asmaca,Yattı, kalktı,Çinçan,Taştayım, topraktayım,Dalya oyunu, Hümmet,Aşşık,Bilye,Yakan top,Sapan ,Kuka,Mucuk oyunu,Çanak çömlek çatladı,Nesi var…

Enden tura oyunu:En az dört oyuncu arasında oynanan bir oyundur. Aralarında bir ebe tesbit edilir. Ebe yüzünü duvara döner, oyuncular ise ebenin arkasında dururlar. Ebe “ennem tura, davul zurna bir iki üç” diyerek elini duvara üç kez vurur. Ebenin arkasında duran oyuncular, her defasında bir adım ebeye yaklaşarak ebeye vurup kaçarlar. Ebe kendisine yaklaşa nı kendine vurmadan görürse yanına çağırır. En son bir kişi kalana kadar, yürürken görülenler ebenin yanında durur.En son kişi ebenin sırtına vurunca, ebenin yanında duranlardan, ebe nin yakaladığı yeni ebe olur. Oyun böyle devam edip gider.

Bu oyun aynı zamanda “Ali baba saat kaç” olarakda oynanır.En az dört kişi ile oynanır.Ebeye Ali baba saat kaç diye sorulur.Ebe kaç derse ona göre adım atılır,ebe sobelenip kaçılır.Yakalanırda ebe sobelenir çizgiyi geçince yanar.Ebe sobelenen kişi olur…

İp atlama:En az üç kişi ile oynanır. İki oyuncu yaklaşık beş altı metre uzunluğundaki ipi ucundan tutarak sallar. Önce bir sayı atlanır. Sonra iki, üç ve dördüncü sefer döne döne atlanır. Beşincide eller beşik gibi sallanır. Altılarda ağız kapanır, yedilerde ağız açılır. Sekizlerde sek sek yapılır. Dokuzlarda eller yumruk yapılarak birbirine vurulur.Onlar da oturarak yapılır. Sonra onbirlerde ip, ayak ucunun altına alınır. Onikide ip ayak ökçesinin altına alınır. Sonra ellerin parmakları makas şeklinde yapılır, ip parmakların arasına alınır. Bunu yaptıktan sonra son olarak “arslan, kaplan ağzını aç, geri yum” denir. İki el arasında sallanan ip alın maya çalışılır. İp alınamazsa veya ayağa takılırsa, oynayan kişi yanar vu tutanlardan birisine sıra gelir. Aynı şekilde oyun devam edip gider.

Saklanbaç oyunu:Oyunun oynanabilmesi için oyuncu sayısının çok olması gerekir. Genellikle gece oynanır. Oyuncular arasında ebe tesbit edilir. Ebe, oyun başladığı zaman yüzünü duvara çevirir ve tesbit edilen sayıya kadar hiç bir yere bakmadan sayar. Sonra oyuncuların saklanıp saklanma dıklarını kontrol için “oldu mu?” diye çağırır.r1;Arkam önüm,sağım solum, saklanmayan köreber1; der Eğer oyunculardan ses gelmiyorsa oyun başlamış demektir. Ebe, diğer oyuncuları saklanabilecek yerlerde aramaya başlar. Eğer gördüğü bir oyuncu varsa adını söyler ve kendi ebelik yerine koşar. Oyuncudan önce yerine gelirse, ebeye yetişemeyen oyuncu ebe olur.Ebenin bulduğu oyuncu ebeden önce gelirse, bütün oyuncular hep bir ağızdan “çanak çömlek patladı” diye bağırırlar. Ebe tekrar ebelik yapmaya devam eder ve oyun böylece sürüp gider.

Körebe:Oyuncular arasında ebe tesbiti yapılır. Ebenin gözü bir mendille sıkıca bağlanır. Oyun başlayınca diğer oyuncular ebeye çimdik atmaya başlarlar. Körebe de oyuncuları yakalamaya çalışır. Eğer oyunculardan birisini yakalarsa o o yuncu ebe olur, yakalayamazsa ebeliğe devam eder.

El el üstünde kimin eli var oyunu:Bu oyunun oynanabilme si için en az üç kişinin bulunması lazımdır. Bir de bu oyunculara hakemlik yapacak diğer bir oyuncu gerekir.Kura çekilir. Kim bilemezse o yere, dizleri ve elleri üzerine yatar. Diğer oyuncular ellerini yatan oyuncunun sırtı üzerine üst üste sıralarlar.Hakem oyuncu, “el el üstünde kimin eli var” diye yatan oyuncuya sorar. Eğer yatan oyuncu bilemez ise bütün oyuncular,bilemedin diye yum ruklarını yatanın sırtına tap tap vurmaya başlarlar. İğnemi, iplikmi,davulmu,zurnamı?diye sorar.Yerde yatan çocuk birini seçer.Ceza olarak iğne derse iğne batırır gibi sırtına parmakla iğne gibi taklit edilir.Zurna derse zurna gibi sırtına vurulur.Davul derse “dom dom “diye yumrukla vurulur.Eğer bilirse, bilinen çocuk ebe olur, yatar ve böylece oyun devam edip gider.

Yağ satarım, bal satarım:Oyuncu ne kadar çok olursa oyunda zevkli geçer. Ebe tesbiiti yapıldıktan sonra ebe, eline bir mendil alır ve “yağ satarım, bal satarım ,ustam ölmüş ben satarım.Satsam onbeş liradır, zam bak, zum bak.Dön arkana iyi bak”diye yüksek sesle tekrarlanarak oyuncuların oluşturduğu halkanın çevresinde dönerek koşmaya başlar.Bu esnada çocukların birinin arkasına mendili bırakır. İkinci turda, mendil bırakılan çocuk bunun farkında değil ise ebe mendili alır ve çocuğu bir tur tamamlanıncaya kadar döver. Eğer mendil bırakılan çocuk, mendili farketmişse hemen mendili alır ve ebeye vurmaya başlar. Oyun böylece devam eder.

Hopbal(mucuk) oyunu:Oyun en az beş kişi ile oynanır. Yere küçük bir daire çizilir. Dairenin içinebazı yörelerde Kayseri’de “milkiş” adı verilen,Koyunlur17; dar1; mucukr1; denen yumurta gibi büyüklüğünde bir taş konur. Mucuk taşını en az beş metre uzaklıkta bir çizgi çizilir. Oyuncular bu çizginin gerisine geçerler. Oyuncuların her biri ellerine yassı bir taş alırlar ki bu ta şa “hoppal” denir. Hoppallar önce, mucuk denilen taşı en yakın düşecek şekilde atılır. En yakın düşüren oyuna başlar, en uzak düşüren de ebe olur. Oyuncular çizgi gerisinden hoppalı, milkişe vurmaya çalışırlar. Hopbalı atarken de “Ortada kuyu var, yandan geç” derler. Mucuk denilen taşı daire dışına çıkarmaya çalışırlar. Milkişi(mucuk) geri getirene kadar oyuncular yerlerine yani çizgi gerisine kaçarlar. Eğer kaçamaz ise hopbalın üstüne ayağını basar ve ebeye yakalanmadan kaçmaya çalışır.r17;Ekmek yapmar17; denen hopbalı ayağını üstüne hiç el değmeden, düşürmeden ayağının üstünden zıplatarak alırsa o zaman yerine ebelenmeden geçebilir.Oyuncu hopbaldan ayağını çeker çekmez ebe vurursa, vurulan oyuncu ebenin yerine geçer. Atılan bazı yörelerden happak(hopbal), (mucuk)milkişi vuramamışsa ebe, hopbalın yanına oyuncuyu getirtmez. Gelirken vurursa vurulan oyuncu ebe olur. Amaç ebeye yakalanmadan happağı alıpkaçmaktır. Oyun böylece devam eder.

Hümmet(Tak çelik) oyunu:
İki kişi arasında oynanır. Oyun için 75cm. uzunluğunda kalın bir değnek ile aynı kalınlıkta 10 cm.uzunluğunda bir de çeliğe ihtiyaç vardır. Başlayacak oyuncu önceden hazırlanmış iki taş arasına çeliği koyar ve değneğini çeliğin altına uzatarak çeliği yukarı kaldırır, havada iken hızlıca vurur. Amaç çeliği en uzağa atmaktır. Attıktan sonra değneği çeliğin atılırken konduğu yere bırakır. Diğer oyuncu çeliği gittiği yerden alır ve değneği vuracak şekilde atar. Eğer değneği vurursa oyuncular yer değiştirir, vuramaz ise oyun tekrar devam eder.

Dalya oyunu:Oyunun oynanabilmesi için Küçük yassı taşlar toplanır. Sayısı 11 olan bu taşlar bir duvar önünde üst üste kayılır. Ebe, bu taşlar bacağının arasında kalacak şekilde dikilir.Oyuncular küçük bir topla taşları yıkmaya çalışırlar. Taşlar devrilmiş ise ebe, hemen topu kapar ve taşı deviren o yuncuya fırlatır. Oyuncuyu vurursa vurulan ebe olur.Eğer vuramaz ise ebe tekrar taşları dizer ve oyun böylece sürer.

www.bilgimekani.com/forum/viewthread.php%3Fforum_id%3D74%26thread_id%3D503+BE%C5%9E+TA%C5%9E+%E2%80%94+DOKUZ+TA%C5%9E&hl=tr&ct=clnk&cd=67&gl=tr

KAYNARCA OYUNLARI

Haziran 13, 2008

KAYNARCA’NIN YÖRESEL OYUNLARI
Hazırlayan: Ramis MEMİŞ(*)

KAYNARCA YÖRESİ ÇOCUK OYUNLARI:

Tarımda makineleşme yaygın olmadığı ve traktör bulunmadığı dönemlerde Kaynarca Yöresinde hemen her evde ortalama 25-30 koyun ve en az 2 inekle 2 çift koşum öküzü bulunur, evin 10-15 yaşlarındaki erkek veya kız çocukları hayvanları otlatır, yöresel deyimler güder veya gözetirlerdi. Bu arada otlak olarak ise 2 bölüm arazi bulunurdu. Bunlardan birincisi Hazine arazisi olup, köyün ortak kullanım alanıydı ve daha çok otlak olarak kullanılırdı. İkinci bölüm otlaklar ise, araziler genellikle iki yıl ekilir, iki yıl da dinlenmeye bırakılır, bu sürede ise arazi otlak olarak kullanılırdı. Örneğin Demirciler İçi mevkii veya Sayvanaltı mevkii o sene dinlenmeye bırakılır, yaklaşık 500 ile 1000 dönüm arsındaki o alan, köylünün ortak merası olur, bunun da yarısı büyük baş hayvanlara, diğer yarısı da koyun-keçi gibi küçükbaş otlağı olarak kullanılırdı. Bu alana mera veya yöresel deyimle örü denilirdi. Çocuklar genellikle ilkbaharda bu arazilerde, yaz ve sonbaharda ise hemen tüm arazilerde ortaklaşa hayvan gözetirler, hayvanların öğle saatlerinde doyup yattığı-dinlendiği zamanlarda birlikte oyunlar oynarlardı.

Anlatacağımız oyunların önemli bir bölümü çocuklar tarafından açık arazide oynanan oyunlardır.

Dipdip:

Daha çok hayvan gözeten çocukların dinlenme sırasında açık alanda oynadığı bir oyundur. Genellikle erkek bazen de kız erkek çocukların karışık oynadığı olur. Bu oyun için herkesin özel birer dipdip sopası olur. Yaklaşık 100-120 cm boyunda, bir ucu incemsi, kızılcık, yemişen veya karagürgen ağacından ateşte kızartılarak yapılan esnek bir sopadır. 8-10 çocuk tarafından oynanır. Yan yana dizilen çocuklar, hepsi aynı hizadan sırayla sopayı yaylandırarak en ileriye-uzağa atmaya çalışırlar. En kısa mesafeye atabilen ebe olur. Ebe bütün sopaları toplayıp tekrar getirir. Ebe kendi sopasını dizili çocukların 2 metre kadar önünde yatay olarak koyar, diğer çocuklar ebenin sopasının üzerinden kaydırarak en ileriye atmaya çabalarlar. Üçüncü turda ebenin sopası en ileriye giden sopanın önüne yatay olarak koyulur. Bu kez bütün çocuklar ebenin sopasının üzerinden kaydırarak en ileriye atmaya çalışırlar. Ebenin sopasına değdiremeyenler oyun dışı kalırlar. Hiçbir çocuk ebenin sopasına değdiremeyinceye kadar oyun devam eder. Ebenin sopasının yerinden çocukların dizildiği oyun başlangıç noktasına kadar adımla sayılır, her adıma kabak denir.

Birinci bölüm örneğin ebenin “Garadonnunun Azizin 45 gabak yimesi”yle sonuçlanmıştır. Oyun tekrar başlar. İkinci ebenin “gabak yemesi”ne kadar devam eder. Bu oyunun bir saat sürdüğü de, üç saate kadar sürdüğü de olur. Oyunun sonunda “en az gabak yiyen” birinci, “en çok gabak yiyen” oyunun mağlubu olur. Adını sopanın “dip dip” yere vurularak ses çıkartmasından aldığı sanılmaktadır.

Met:

15-20 cm boyunda, 2 cm genişliği 3 cm kalınlığında özel yapılmış, iki başı da üçgen kesilmiş “met” adı verilen bir aletle oynanır. Her çocuğun yaklaşık bir metre boyunda dipdip sopasından biraz daha kalınca sert bir (kızılcık, yabani kızılcık (kaysiydiren), garagürgen, yemişen gibi) ağaçtan yapılmış bir sopası bulunur. Düz toprak zeminden her çocuk sırayla metin başına sopayla vurarak 1-1,5 metre havaya kaldırır, sopasını var gücüyle mete vurarak en uzağa götürmeye çalışır. Herkes metin düştüğü noktadan başlangıç noktasına kadar adımlayarak sayar, en geride kalan o kadar adım “gabak yemiş” sayılır. Örneğin “Köseğlunun Mıstava 15 gabak yedi” denir. Oyuna aynı şekilde devam edilir. Her turda en geride kalan gabak yemiş sayılır. Bu oyun genellikle yarım ile bir saat arasında sürer. En çok gabak yiyen oyunu kaybeder. Adını “met” adı verilen ve her iki başı da ters üçgen kesilen aletten aldığı sanılmaktadır.

Çelik-Çomak:

Bu oyun da çocuklar tarafından met sopalarıyla oynanır. Fakat üç noktada metten ayrılır. Birincisi metin kendisi, ikinci metin üzerine koyulduğu aletin farklılığı, üçüncüsü de ebenin karşıda beklemesidir. Adına “çelik” denilen 20 cm kadar uzunluğunda yuvarlak her iki ucu da düz kesilmiş bir aletle oynanır. Met sopasına da “çomak” denilir. Çocuk çeliki, ya yere batırılmış 50 cm yüksekliğindeki bir çubuğun üzerinden kendi elindeki çomakla vurup ilerideki ebeye doğru gönderir, ya da bir ucunu avucuna aldığı çomağa yerleştirip havaya zıplattığı çeliki çomağın kuyruğuyla ebeye doğru gönderir. Ebe yaklaşık 25-30 metre karşıda çeliki beklemektedir. Ebe elindeki çomakla çeliki karşılayıp geldiği yöne iade etmeye çalışır. Ebe karşıladığı çeliki, atan çocuğun gerisine gönderebilirse ebelikten kurtulur, atan çocuk ebe olur. Ebe çeliği diyelim ki atamn çocuğun yönüne doğru kısa bir mesafe atabildi, veya hiç vuramadı, çeliğin düştüğü noktadan oyunun başlangıç noktasına adımlanır, ebe o kadar gabak yemiş sayılır. Bazı yerlerde buna sayı da denilir. Ebe olan çocukların içinde en fazla “gabak yiyen” oyunun mağlubu sayılır. 8-10 kişiyle oynanır. Yarım saatle bir saat kadar sürer. Adını “çelik” ve “çomak” adı verilen oyun aletlerinden aldığı sanılmaktadır.

Tunuç:

Genellikle erkek çocuklar tarafından oynanan bu oyun Seyrek de olsa karışık da oynandığı olur.

8-10 kişi tarafından oynanır..

Konik biçimde 10-15 cmlik ağaçtan “tunuç” adı verilen bir aletle oynanır. Herkesin elinde 25-30 cm uzunluğunda, yaklaşık 4-5 cm çapında yuvarlak bir “tunuç sopası” olur. “Tunuç taşı” adı verilen, 20-25 cm çapındaki düz bir taşın üzerinden oynanır. Herkesin tunuç taşından 4-5 metre mesafede ayak topuğunu koyacak çukurlukta bir kultesi vardır. Bu kulteler oval bir şekilde, yaklaşık 60-70 cm mesafede oluşturulmuştur. Tunuçun başındaki kişi ebedir. Ebenin eli boştur ve tunuç taşı hizasında 1-2metre yanda durur. Kultelerin başındaki oyuncular sırayla elindeki sopayı tunuca atarak tunucu devirip ileriye götürmeye çalışır. Örneğin ilk oyuncu sopayı attı tunucu devirmedi, sopası ileriye gitti, oyuncu yerinde bekler. İkinci oyuncu atar, o da tunucu vuramazdevirmezse o da yerinde durur. Üçüncü oyuncu tunucu vurdu diyelim, ebe tunucu alıp tunuç taşına dikmeye ve diğer üç oyuncudan birinin kultesini kapmaya çalışır. Üç oyuncu da ebeden önce sopalarını alıp kultelerine dönmeye çalışırlar. Kulte kapamayan yani boşta kalan ebe olur. Oyun yaklaşık bir, bir buçuk saat sürer. Çok yorucu bir oyundur. Bazen akşam karanlığında tunuç görünemeyinceye kadar oynanır. Adını “tunuç” adı verilen konik aletten aldığı sanılmaktadır.

Domuz:

Genellikle 15-18 yaşlarındaki büyükçe çocuklardan; 8-10 bazen de 15 kadar çocuk tarafından oynanır.

Herkesin elinde kalınca 100-120 cm uzunluğunda ucu topuzlu yabani kızılcık, yemişen veya garagürgenden yapılmış “domuz sopası” vardır. Ağaçtan yapılmış 6-7 cm çapında top gibi yuvarlak “domuz” adı verilen bir alet vardır. Ortada 25-30 cm çapında, 8-10 cm derinliğinde bir “domuz çukuru” bulunur. Oyuncular domuz çukurunun etrafında tahminen 4-5 metre bazen 8-10 metre civarında ayağını koyacak derinlikte birer kulte edinirler. Kulte sayısı oyunculardan bir noksandır. İlk ebe “çöp çekme” yöntemiyle kurayla belirlenir. Ebe dahil herkesin elinde domuz sopası vardır. Oyun ebenin domuzu 8-10 metre uzağa atmasıyla başlar. Ebe dahil herkes ellerindeki sopalarla domuzu “domuz çukuru”na sokmaya çalışır; domuz çukura girdiğinde herkes bir kulte kapmaya koşar, bir kişi boşta kalır; boşta kalan yeni ebe olur. Hareketli ve yorucu bir oyundur. Bir, bir buçuk saat kadar sürer.

Oyunculara cezası yoktur. Adını “domuz” adı verilen top gibi yuvarlak aletten veya topun “domuz avı” gibi sopayla kovalanmasından aldığı sanılmaktadır.

Zekkelambaç:

Meraya (örüye) hayvanları götürürken veya akşama meradan hayvanları getirirken 5-6 çocuk tarafından yolda oynanır. Ellerindeki bir metre uzunluğundaki sopalarla oynanır. Amaç sopayı takla attırarak sektire sektire en ileriye götürtmektir. Cezası yoktur. Bir yandan hayvanlarla beraber yolda ilerlenir, bir taraftan da oynanır. Ebesi, kazananı, kaybedeni yoktur. En ileriye atan takdir kazanır. Adını sopaları sektirmekten aldığı sanılmaktadır.

Saklambaç:

Kız ve erkek çocuklarınca karışık olarak akşam saatlerinde 8-10 kişiyle oynanır. Bir kişi kurayla ebe olur. Ebenin gözlerini yumarak elliye bazen de yüze kadar birer birer saydığı bir yer vardır. O sırada diğer oyuncular bir köşeye saklanır. Ebe bunları görüp tanımaya ve ebelemeye çalışır. Eeb diyelim ki bir oyuncuyu gördü, “Ramis seni görüm, söbe” der ve bu arada da başlangıç noktasına koşup elini değdirir ve ebelikten çıkar, yeni ebe belirlenmiş olur. Herkes saklandığı yerden ortalığa çıkar ve oyun yeniden başlar.Gördüğü kişi ondan önce elini değdirirse ebelik devam eder. Ebe diğer saklananları aramaya devam eder. Hiç birini bulup da söbeleyemezse, onun ebeliği devam eder. Söbelenen oyuncu yeni ebe olur. Yaklaşık yarım saat kırk dakika kadar sürer. Adını “saklanmaktan” aldığı bilinmektedir.

Çizgi:

Genelde kız çocukları bazen de karışık oynanır. Toprak zemin üzerine sert bir cisimle, beton zemin üzerine kiremit parçası veya tebeşirle kareler çizilir. Karelerin kenar uzunluğu genellikle 40-45 cm civarında olur. İlk sırada bir kare, ikinci sırada bir kare, üçüncü sırada yan yana üç kare, dördüncü sırada bir kare, beşinci ve son sırada yan yana üç kare olur. 5-5 cmlik kare biçiminde bir tahta veya taş parçasını tek ayak ucuyla dokunarak kare içinde gelecek şekilde oynanır. Her bir kareye oda denir. Oyun tek ayakla oynanır. Sadece üç odalı yerlerde oyuncu iki ayağını da odalara koyabilir ve dinlenebilir. Amaç taş veya tahta parçasını, ayak ucuyla tüm odalarda sırasıyla gezdirerek, hiçbir çizgi üzerine getirtmeden (yanmadan) götürüp getirtmektir. Genellikle iki kişiyle oynanır. İlk turda her iki oyuncu “göz açık” oynarlar. İlk turda her iki oyuncu da götürüp getirmeyi başarırsa, ikinci turda “gözler yumuk” yürüyerek oynanır, sadece üçlü odalarda gözlerini açar. Gider gelir. Hangi oyuncu bunu da başarıyla tamamlarsa, başlangıç noktasını gelip arkasını döner, tahta veya taşı odalar yönünde başının üzerinden atar, taş çizgiye değmeden hangi odaya denk gelirse, o oda artık onun evidir. O orada kalan oyun süresince iki ayakla basabilir. Diğer oyuncu onun evine kesinlikle giremez, onun üzerinden atlamak mecburiyetindedir. En fazla oda alan oyunu kazanır. Kaybedene ceza yoktur. Oyun genellikle yarım ile bir saat kadar sürer. Tek ayakla oynandığı ve çizgilere dokunulamayacağı için çok yorucudur. Adını odaların “çizilme”sinden aldığı düşünülmektedir.

Tombala:

Kız ve erkek çocuklar tarafından karışık olarak 7-8 kişiyle oynanır. Düzgünce bir zemin-taş üzerine, 5 cm X 5 cm veya 6 cm X 6 cm ebadında tahta parçaları veya kiremit parçaları, seyrek de olsa düzgünce taş parçalarının üst üste koyulmasıyla oynanır. Bezden yapılmış topla veya plastik topla oynanır. Tunuç oyunundaki gibi, oyuncular taşların dizildiği ana noktadan 4-5 metre uzaklıkta yan yana dizilirler ve birer kulte yaparlar. Kulte sayısı oyuncu sayısından bir eksiktir. İlk ebe kurayla belirlenir. Ebe üst üste dizili 15 kadar taş-tahta parçasının bir metre yakınında durur. Diğerleri sırayla topu yığına atarak onları devirmeye çalışırlar. Devrildiği zaman ebe, dağılan taşları aynı şekilde toplayıp dizmeye ve kulte kapmaya, topu atan da gidip topu alıp kultesine dönmeye çalışır. Topu atan ebeden önce topla kultesine dönerse ebenin ebeliği devam eder, eğer ebe ondan önce taşları dizip kulteyi kaparsa, topu atan yeni ebe olur. Oyun bu şekilde bir, bir buçuk saat kadar oynanır. Kaybedene ceza yoktur. Taşların toplanması nedeniyle “tombala” adını aldığı söylenmektedir.

Üçtaş:

İki çocuk tarafından üçer taşla oynanır. Düz bir zemin veya kağıt üzerine geniş bir üçgen çizilir. Üst köşeden tabanın ortasına bir dik inilir.köşeden karşı kenarın ortasına dik olarak bir çizgi çizilir. Tabana paralel iki çizgi daha çizilir; böylece 10 adet durak elde edilmiş olur. Oyuncular ellerindeki üçer taşı “bir sen bir ben” sırasıyla noktalara konarlar. Konma bitince sırayla “birer taş” oynanır. Oynarken oynarken bir kişi köşeye sıkışarak oynayamaz hale gelince oyun da biter, mağlup belli olur. Bazı yönleriyle satrancı hatırlatır. Usta oyuncular tarafından saatlerce de sürdürüldüğü görülür. Genellikle üç el oynanır, iki seti alan galiptir.

Bu oyunu büyüklerin de oynadığı görülür. Cezası olmamaktadır. Galip gelen “zeki” olarak itibar kazanır. Her oyuncunun üçer taşla oynamasından ötürü “üçtaş” adını aldığı bilinmektedir.

Beştaş:

Genellikle, iki seyrek olarak da üç kız çocuğu tarafından sırayla oynanır. Dördü birbirinin benzeri yatay, biri yuvarlak beş taşla oynanır. Düz bir zeminde oynanır. Oyuncu kız, yuvarlak taşı havaya atarak aynı elle önce taşları birer birer toplar, her topladığı taşı diğer eline koyar. Buna “birler” denir. İkinci elde yuvarlak taşı havaya atarak yerdeki taşları “ikişer ikişer” tutar. Buna “ikiler” denir. Oyuncu havaya attığı taşı yere düşürdüğünde yanar, sıra diğer oyuncuya geçer. Sonra üçünü bir, birini tek alır, buna “üçler” denir. Sonra dördünü bir alır, buna “dörtler” denir. Üçünü veya dördünü bir anda alamayan oyuncu yanar. Dörtleri de tamamlayan, kemerlere geçer. Oyuncu sol elini kemer yapar, Beş taşı da eline alır, yuvarlak olanı havaya atar, diğer dördünü kemerin önüne bırakır. Yuvarlak havaya atılarak tek tek kemerden geçirilir. Sonra iki iki geçirilir, sonra üç ve tek geçirilir. Sonra dördü birden aynı seferde geçirilir. Bu da tamamlandıktan sonra taşların beşini de avucunun içine alır, taşların hepsini havaya atar, elinin üzerinde hepsini tutmaya çalışır, tutabildiklerini havaya atarak tekrar avucunun içine alır. Beş taştan avucunun içinde kaç tane kaldıysa, karşısındaki oyuncuya o kadar “gabak yedirmiş” olur. Oyun böylece devam eder. Karşısındakine en çok kabak yediren oyunun galibidir. Cezası yoktur, oyunun galibi “becerikli kız” olarak takdir edilir. Beş taşla oynandığı için “beştaş” adı verilmiştir.

Dokuztaş:

13-16 yaşlarında genellikle erkek, seyrek de olsa kız çocukları tarafından dokuz taşla oynanan bir oyundur. Akşamları köy odalarında büyüklerin de oynadığına rastlanırdı. İki kişiyle karşılıklı oynanan bir oyundur. Her iki oyuncu da farklı renkte örneğin “biri dokuz adet mısır, diğer dokuz adet fasulye” ile oynar. Oyuncular ellerindeki üçer taşı “bir sen bir ben” sırasıyla noktalara konarlar. Konma bitince sırayla “birer taş” oynanır. İç içe geçmiş üç adet dikdörtgenin ortalarından dikine çizilmiş bir zeminde oynanır. Amaç dikine veya yatay “üç taş”ı yan yana getirip, rakibin bir taşını yemektir. Bu oyunda marifet “üçtaş” yapmaktır. Hatta iki peş peşe sırayı yana yana getirip “vargel” veya “vırtgel” yapmak büyük marifettir; çünkü her oynadığında rakibin bir taşını alabilirsin. Normalde her seferde bir “durak” ilerlenirken, üç taşa gerileyen oyuncuya aynı güzergahta sınırsız oynama hakkı verilirdi. İki taşı kalan o elde yenilmiş sayılırdı. Genellikle üç veya beş el oynanırdı. Usta oyuncular saatlerce yenişemezlerdi.

Dokuztaş Turnuvalarının bile düzenlendiği olurdu. Bir tür “ileri düzeyde zeka oyunu” olup, satranca benzer özellikleri bulunurdu. Birinciliği kazanan çevresinde büyük itibar görürdü. Adını “dokuz adet taşla oynandığı” için aldığı bilinmektedir.

KAYNARCA YÖRESİ BÜYÜK ERKEK OYUNLARI

Yüzük:

Daha çok uzun kış gecelerinde köy odasında veya bir komşu evinde 10-15 kişilik bir grup halinde çoğunlukla erkek erkeğe, bazen de bayan bayana oynanır. Grup erkekleri ayaklarından her iki yün çorabını da çıkarıp, içe doğru çekilerek dürerler; yerdeki kilime dizilir. Yuvarlak bir halka oluşturulur.

Oyuncular beşer beşer, altışar altışar veya yedişer yedişer iki gruba ayrılır. Yüzüğü saklayacak taraf kura ile belirlenir. Saklama işi karşılıklı yapılacaktır.Boncuk veya parmaktan çıkarılan bir yüzük, kurayı kazanan grubun en iyi saklayıcısı tarafından çoraplardan birinin altına saklanır. Bu arada saklayıcı elini, tüm çorapların altına gezdirir. Karşı grup da hangi çorabın altına koymuş olacağını öğrenmeye çabalar. Saklama işlemi bitince karşı grup arsında sesli olarak değerlendirme yapar, işkillenilen çoraplar açıklanır. Karşı grubun belirlediği bir sözcü-açıcı, çorapları açar ama işkillendiği çorabı en sona bırakır. Amaç son açtığında yüzüğü bulup, sıfır ceza (kabak) veya en az gabak yemektir. İlk grup, karşısındaki grup yüzüğü en sonda bulana kadar saklamaya ve karşı gruba gabak (ceza) yedirmeye devam eder. Karşı grup son çorapta yüzüğü bulduğu anda, yüzüğü saklama sırası kendilerine geçer. Bu kez onlar yukarıdaki işlemi tekrarlarlar. Karşı tarafa ceza-gabak yedirmeye çalışırlar. Sonuçta hangi grubun yediği gabağı çoksa o grup oyunu kaybetmiş olur. Bu oyun üç, beş hatta yedi saat süren çok iddialı bir oyun olup, kaybeden grup genellikle gözleme ve kış helvası alır, yenenlere ikram eder; kendileri de yerler. Bu ceza genellikle bir sonraki (genellikle bir hafta sonraki) oyun başlangıcında tahakkuk eder.

Bu oyun köy odalarında sadece erkekli, evde oynanıyorsa erkekli-kadınlı da oynandığı da olurdu.

Sıraman:

Sadece dini bayramlarda köyün 17 yaşından 35 yaşına kadar olan 20-30 delikanlısı tarafından oynanan seyirlik bir oyundur. İddia değil görsellik ön plandadır. Sırayla herkes bükülür, sırası gelen “hayda bre” diyerek zıplar, iki elini bükülen delikanlının sırtına koyarak “eşeğin üstüne atlar”casına öbür tarafa atlar ve bir – iki metre sonra o bükülür, sırası gelen atlar. Böylece bütün köyün yolları en az bir kez gezilerek tamamlanır ve böylece bayram coşkusu bütün köye yaygınlaştırılmış olur. Köyün kadınları oynayan delikanlıları seyrederler. Ortalama yarım saatlik oyunun sonunda, köy meydanında sofralar gelir, hem istirahat edilir, hem de birlikte yemek yenir. Bayram yağmurlu olursa da çamur-çökek denmez oynanır, yemek köy odasında yenir.

Abatopu (Altus Sivis da Gel):

Sadece dini bayramlarda erkekler tarafından köy meydanında oynanan bir oyundur. Örneğin 22 kişiyle oynanır. Bir kişi ceketi/abayı top haline getirip urgana bağlar. Urganın diğer ucunu eline alır. Geriye 21 kişi kalmıştır. “Altus siviş de gel” diye bağırır. Herkes dağılıp bir eş tutmaya çalışır. O arada abayı elinde tutan kişi, eş tutmayanlara aba topuyla vurur. Bir kişi eş tutamadan açıkta kalmıştır. Abacı, eş tutamayana “neden eş bulamadın?” diye azarlayarak abayla sırtına veya ayaklarına bir kez vurur. Tekrar “Altus siviş de gel” diye bağırır, tekrar herkes dağılır, herkes yeniden eş tutmaya çalışır. Kurala göre bir önceki eş tutulamaz; her oyunda eş değişir. Bu arada eş tutamayan ebe, gözüne birini kestirdiği için, “Altus siviş de gel” dendiğinde genellikle ilk olarak o eş tuttuğundan, iki kez üst üste ebe olduğu pek görülmez. Bu kez başka biri açıkta kalır. Oyun böylece devam eder. Bu oyun genellikle yarım saat, kırk beş dakika kadar sürer. Bu oyunda ceza olmayıp, sık sık ebe olmak prestij düşürücüdür. Bu oyunu kız kızan, çoluk çocuk bütün köy halkı gülerek seyreder. Oyunun sonunda köy meydanında veya yağmurluysa köy odasında topluca yemek yenilir.

Dalak Çıkırığı:

Bayramlarda köy meydanına kurulan bir ahşaptan oyun aracıdır. Üç metre kadar uzunluğunda kalın meşe ağacından bir tane direk yapılır. Bir tür ilkel tahtaravallidir. Direğin başı aynı akis başı gibi yapılır. Direğin ucuna yere paralel olarak 4-5 metre uzunluğunda ağaçtan kuvvetlice bir sırık koyulur. Her iki ucuna bir delikanlı biner. Tahtaravalli misali iner çıkarken, bir yandan da dönerler. Bu oyunu zaman zaman kızların da oynadığı görülür. Bu aygıta “dalak çıkrığı” denir. Bu düzenek her iki dini bayram süresince kurulu olur, köyün hemen hemen bütün gençleri dalak çıkrığına binerler.

Salıngaç:

Asıl adı salıncak olup, yöre halkı tarafından “salıncak” olarak isimlendirilir. Köy meydanındaki irice bir dut ağacına zincir bağlanır. Altına kuvvetli bir tahta zincirlere monte edilir. Yüzleri birbirlerine dönük 2 grup genç, binerek sallanırlar. Bir tür ilkel bir gondoldur. Neredeyse ters dönecek kadar yükselinilir, bazen ters döndüğü bile olurdu.

Sinsana:

Sadece düğünlerde, cumartesi günleri yani gelin almasından bir gün önce olur. Erkek tarafı düğün günü sabah erkenden kız tarafına çeyiz getirmeye gider. Ortalama 15-20 delikanlı vardır. Bunların içerisinde atlı ve yayalar vardır. Kız evinde yemek yedikten ve çeyizi aldıktan sonra, 5-6 delikanlı ya yaya olarak, at varsa atlı olarak düğün evine “kim önce varacak” diyerek koşu yaparlar. Amaç. Düğün evine bir an önce varıp “çevre” veya “tavuk” ödülünü almaktır.

Arapuşağı:

İki erkek tarafından oynanan biraz da müstehcen bir oyundur. Daha çok düğünlerde oynanır.

Klarnetle havası çalınır, davulcu davulunu vurur, davulcu sözlerini söyler;

Arap da dereye apıştı,

Sülük de ..tüne yapıştı.

(…) iki oyuncu erkek arka arkaya durur. Bir tür çiftetelli gibi erkekler hareket ederler, arkadaki erkek öndekini parmaklamaya filan çalışarak kızdırmaya çalışır, öndeki ağzıyla suyu arkadakine püskürtmeye çalışır.

Kibrit:

Uzun kış gecelerinde erkekler tarafından oynanan bir oyundur. Kibritin geniş yüzünün yazılı tarafı 2 puan, yan tarafları 5 puan, dik tarafı 10 puandır. Masa, sehpa veya rahne (rahle) üzerinde oynanır. Genellikle iki kişi tarafından oynanır. Sert zeminin üzerine hafif çapraz biçimde konulan kibriti, oynayan oyuncu baş parmağının tırnaklı tarafıyla havaya zıplatır. Kibritin hangi yüzü gelirse ona göre puan alır. Yazısız geniş tarafı gelirse veya kibrit, oyun alanının dışına çıkaryere düşerse yanmış sayılır, oynama hakkı karşı tarafa geçer.

15-20 dakika veya yarım saat kadar oynanır. Genellikle çayına kahvesine oynanır.

KAYNARCA YÖRESİ BÜYÜK KADIN OYUNLARI

Gız çalma oyunu:

Uzun kış gecelerinde, komşulardan birine yabancı köyden bir kız misafir geldiğinde, köyün genç kızları ve yeni gelinler o akşam o evde toplanırlar, çeşitli eğlenceler yapılırdı. Bunlardan birisi de kız kaçırma oyunudur.

Bu grubun içerisinden 2 veya 3 kız, diğerlerine çaktırmadan ortadan kaybolurlar, baba veya ağabeylerinin elbiselerini giyerler, kömürle kendilerine bıyık yaparlar, o evi basarlar, içlerinden kızın birini zorla birini kaçırmaya kalkarlar. Durum anlaşılana kadar oradaki kız ve gelinler “eyvah, can kurtaran yok mu, kız kaçırıyorlar, yetişin” diye yeri göğü inletirler. O arada kıyafet değiştirip orayı basan kızlar, şapkalarını çıkarıp başlarını açınca orada bulunanlar kahkahayla duruma gülerler. Bu oyun komiklik ve taklit üzerine kurulu tiyatral bir oyundur.

Sürmeli Balık Oyunu:

Kadın oyunlarından biri sürmeli balık oyunudur. Kadınlar yere oturarak yuvarlak bir halka halinde dizilirler, içlerinden biri ebe olur. Dizlerini büküp otururlar, ebe elinde bir havlu ve benzer bir cisimle ayakta durur. Oturanlar ellerini de dizlerinin altına saklar, ellerine aldıkları bir cismi ebe görmeden birbirlerine vermeye çalışırlar, ebe elinde bir havlu ile o cismin kimde olduğunu bulmaya çalışır, eğer kimde olduğunu görürse havlu ile o kimseye vurarak cezalandırır ve o kişi ebe olur. Bu oyunda iddia ve bahis yoktur. Kadınlar da bazen aralarında yüzük oyununu da oynayarak yenilen tarafa gözleme yaptırıp, yumurta pişirtip yenirdi.

*: Emekli Sınıf Öğretmeni

KAYNAK KİŞİLER:

1) Hüsnü Aydın, 1930 Kaynarca doğumlu, Kaynarca’nın ilk belediye başkanı, tüccar, evli üç çocuk babası, lise mezunu, halen Kaynarca’da ikamet ediyor.

2) Niyazi Solmaz, 1944 Kaynarca Kabaklar köyü doğumlu, evli üç çocuk babası, emekli sınıf öğretmeni, halen Kaynarca’da ikamet ediyor.

3) Arif Tuna, 1941 Kaynarca Okçular köyü doğumlu, evli iki çocuk babası, çiftçi, halen Okçular köyünde ikamet ediyor.

4) Faize Usta, 1937 Kaynarca Mehter köyü doğumlu, evli dört çocuk annesi, halen Mehter köyünde ikamet ediyor.

5) Rafiye Tuna, 1940 Kaynarca Mehter köyü doğumlu,evli iki çocuk annesi, halen Okçular köyünde ikamet ediyor.

6) Şerifnaz Memiş, 1339 (1923) Kaynarca Sarıbeyli Köyü doğumlu, evli üç çocuk annesi, çiftçi, halen Kaynarca Sarıbeyli Köyü’nde ikamet ediyor.

7) Muzaffer Memiş, 1949 Kaynarca Okçular köyü doğumlu, evli iki çocuk annesi, ev hanımı, halen Kaynarca’da ikamet ediyor.

8) Mustafa Erdoğan,1963 Kaynarca Hamzalar köyü doğumlu, sınıf öğretmeni, evli üç çocuk babası, halen Adapazarı Beşköprü mahallesinde oturmaktadır.

9) Fahri Tuna, 1959 Kaynarca Okçular köyü doğumlu, Adap. Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire başkanı, evli iki çocuk babası, halen Adapazarı Beşköprü mahallesinde oturmaktadır.

10) Nadir Gürel, 1956 Kaynarca Sıraköy doğumlu.Üniversite mezunu. Emekli Din Bilgisi öğretmeni. Evli üç çocuk babası, halen Adapazarı Serdivan beldesinde ikamet etmektedir.

www.kaynarca.info/Kaynarca_Yoresel_Oyunlar.html

Oğlak Oyunu

Haziran 6, 2008

Oğlak oyunu Türkmen’in milli oyunudur. Eskiden atalarımız savaşa hazırlık olarak oynarlarmış. En az 50 at ile oynanır, bu sayı 500 kadar da olur. Oğlak oyunu kışın oynanır, sıcak da oğlak oyunu oynanmaz. At üstünde oğlak oyunu’nu oynayana pehlivan veya Çapandozdenilir. Bu kişi oğlak oyununu oynayabilecek güç kuvvete sahip ve iyi binici olması gerekir.

Oğlak oyunu’nu Türkmenler genellikle bayramlarda, düğünlerde ve belli at sayısı bulunduktan sonra oynanır. Özellikle sünnet (sünnet düğününü yapan zengin ise) düğünlerinde Türkmenlerin yaşamış oldukları vilayetlere düğün sahipleri tarafından davetiyeler gönderilerek büyük bir organizasyonla en az üç gün oğlak oyunu oynanır. Düğün sahipleri tarafından oğlak oyunu’nu kazananlara büyük hediyeler (para, altın ve çeşitli hediyeler) verilir. Her vilayet’ten gelen oyuncuların olması ile birlikte büyük çekişme içersinde oynanır. Büyük düğünlerde yapılan oğlak oyunu’na bakan, milletvekili, vali gibi devlet erkanları da iştirak eder.

Oğlak Oyunu’na hazırlık;
“Oğlak” keçi yavrusuna denilir. Oğlak oyunu avlanmak ve avı almak demektir. Bu oyun Afganistan Türkmenlerine has oyun olup daha sonraları Afganistan’ın milli oyunu haline gelmiştir. Oğlak oyunu at ile oynanır. Bu oyun için en iyi cins ve güçlü 9 ile yukarısı yaşlarında genç atlar seçilerek yetiştirilir. Çünkü bu oyuna herhangi bir güçsüz ve yetiştirilemeyen at oğlak oyununu oynayamaz. Bu yüzden en az bir sene tecrübeli at seyis tarafından genç ve güçlü atlar yumuşak, düz, etrafı temiz kum olan yerde bağlanılır. Seyis, atın yemini, miktarını ve özellikle gün içersinde ne zaman yemi vereceğini iyi bilmesi gerekir. Atın kilo almasına ve kilo vermesine azami dikkat eder. At yedikleriyle daima enerji depolar ve güçlenir.

Mevsimin ilk baharında erkek at yeni doğan taylı yavrusu olan dişi güzel cinsli at ile çiftleştirilir. Bu çiftleşme hafta da bir kez olmak üzere üç veya dört defa olur. Bundan sonra erkek at bozkırların en temiz otlu yerine bağlanılır ve burada yaklaşık bir ay veya bir buçuk ay kalır. Üstü daima açık tutulur. Hava çok soğuk olduğu zaman bastırık (örtü) ile üstü kapalı tutulur. Havaların sıcak olması birlikte erkek at meydan yerden alınarak eve getirilir ve yerine bağlanılır. Havalar soğuk oluncaya kadar binilmez, yürütülmez, yumuşak yere ve uzun ipe bağlanılır. Yazın bol bol karpuz, yorunca otu ve diğer temiz yaş ot verilir. Gece atın üstü hafif örtüsü ile örtülür ve sıcak havalarda da güneş çarpmaması için örtüsü alınmaz. Sıcak havada bağlı olduğu yerde hiçbir yere götürülmeden bağlı kalır, ilkindi vakti üç saatlik zamanda atın üstü açılır ve temizlenilir. Eylül ayının 15’inde veya sonbaharın ortalarında at bağlı olduğu yerden ilk günde on adım gezdirilir. Daha sonraları günden güne adımlar arttırılır ve uzaklara götürülür. İlk beş güne kadar atın üstüne binilmez gezdirilir. Çünkü çalışmanın kademeli olması gerekir. Beşinci günden itibaren atın üstüne binilerek günden güne uzak yerlere götürülür. 20 ile 25 gün devam edilir. 26’ıncı gün at meydan yerde bir kilometre koşu yaptırılır. Bu koşuya “atın koltuğunu açma” denilir. Artık at oğlak oyunu’na hazır hale gelmiştir. At oğlak oyunu’na özel eyer ve örtüler kuşandırılarak sokulur.

Oyun Kuralları ;
İki yaşını dolduran buzağı bir gün önceden kesilerek kafası, iç organları alınır. İç organları alındıktan sonra yerine saman tıkılarak diğer etleri elenmemek üzere bir gece ayazda asılı bırakılır. Sabahleyin asıldığı yerden alınarak avlak oyununun oynanacağı alana getirilir.
Oyunun oynanacağı meydanda önce 10 – 15 metre kare daire çizilir ve içine saman atılır. Bu daire alanına “cür” denir. Cürden 500 ile 600 metre ilerde bir bayrak dikilir. Yüzlerce, binlerce seyirci iştirak eder. Her bölgeden gelen Türkmen, atı ve Çopandozu (oğlak oyununu oynayan) ile oğlak oyununun yapılacağı alana gelir. Aksakallılar ve ileri gelenler Çardak dedikleri oturum yerde yerini alır. Ortaya hakem heyeti seçilir. Hakemler, oğlak oyununun kuralına göre oynanmasına dikkat ederler. Ayrıca “Bargı” denilen çeşitli hediyeler (para, altın, halı ve tüfek) hazır edilir.


Çopandozlar, atlarına binerek çardak deki oturma yerinde bulunan aksakallılardan pata (dua) aldıktan sonra oyun yeri olan cürün yanına varırlar. Hakem tarafından carçıya (tellal) bağırttırılır. “oğlağı cürden bayrağa götürene filanca hediye “ denildikten sonra oğlak oyunu başlar. Çapondozlar, at üstünden cür içersinde (daire alan) bulunan öceği (buzağı) almaya çalışırlar. Öceği yerden kapan çapondoz “heyt” diyerekten nara atmasıyla birlikte bayrağa doğru atını son hızla koşturmaya başlar, ama diğer çopandozlarda öceği kaptırmamak için arkadan asılırlar. Cürden bayrağa götüren çopandoza hakem huzurunda bargıcı (hediyelerden sorumlu kişi) tarafından hediyesi verilir. “Carçı” denilen tellal bu çapondozun ismini ve atın sahibinin ismini tutarak hediyeyi aldığını bağırarak ilan eder. Oğlak oyunu bayrak’tan cür dairesine ve cür dairesinden bayrağa götürmeler ile devam eder.

Oğlak oyununu oynayan Çapondozların başında sümmen denilen kuzu tüyünden yapılmış Türkmen telpeki ve ayaklarında özel ayakkabıları olan Adik ve cübbe giyilerek oynanır. Bu oyunu herkes oynayamaz ve çok tehlikeli bir oyundur. Adeta bir savaşı andırır, ölümler, yaralanmalar, attan düşmeler olur. Oğlak, Türkmen’in milli oyunudur. Ahir oğlak adı verilen final nitelikteki en son oyunda büyük hediye verilir ve dualarla son bulur.
Türkmen’in milli oyunu olan oğlak Afganistan’ın diğer bölgelerinde de daha sonraları oynanmaya başlanmıştır. Oğlak oyununa Afganistan’da buzkeşi de denilir.

__________________
Belimizde kilicimiz Kirmani,
Tasi deler mizragimin temreni.
Hakkimizda devlet etmis fermani,
Ferman padisahin,daglar bizimdir.

afsharkizi is offline  

Nevruz

Mayıs 7, 2007

Nevruz “Sultanı Nevruz günü canlar uyanır
Hal ehli olanlar nura boyanır
Muhib olan bu gün ceme dolanır
Himmeti erince Nevruz Sultan’ın
Aşık olan canlar bu gün gelürler
Sultan Nevruz günü birlik olurlar
Hallak-ı cihandan ziya olurlar
Himmeti erince Nevruz Sultan’ın”
Pir Sultan Abdal
Nevruz ile İlgili Yayınlar
NEVRUZ
Prof .Dr. ABDULHALUK
M. ÇAY
 
 

Nevruz, Tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı “ana” olarak vasıflandıran Türk’ün düşünce sisteminde “baharın gelişi” elbette önemli bir yere sahip olacaktı…
İnsanların hayatlarında takvim, gerekli bir kültür unsurudur. Günümüzde bu konu bir bilim, meslek haline gelmiştir…


Yeşil – Sarı – Kırmızı Renklerin Türk Kültür ve Tarihinde Yeri; Göktürklerde, Selçuklularda, Osmanlılarda Yeşil-Sarı-Kırmızı Renkler…Destanlar, milletlerin din, fazilet ve millî kahramanlık maceralarının şiirleşmiş hikâyeleridir. Destanlar, bir milletin bütün varlığını ifade ederler. Osmanlılarda Nevruz Kutlamaları
Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLU
Türkler tarafından çok eski tarihlerden itibaren kutlanan ve genelde Yeni Gün olarak adlandırılan Nevruz…

Nevruz Nedir?

NEVRUZ
Avrasya’nın Ortak Bayramı

Tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı “ana” olarak vasıflandıran Türk’ün düşünce sisteminde “baharın gelişi” elbette önemli bir yere sahip olacaktı. Nevruz, Türk dünyasının kuzeyinden güneyine, batısından doğusuna kadar uzanan engin coğrafyada yaşayan toplulukların pek çoğu tarafından yaygın olarak kutlanan bahar bayramıdır.Bütün bayramların dinî ve millî bir inanıştan, o toplumu ilgilendiren ortak bir hatıradan, geleneklerden, duygulardan ve tabiatın insanlara tesir eden bir olayından doğduğuna inanılır.

Tabiat ile iç içe, kucak kucağa yaşayan, toprağı “ana” olarak vasıflandıran Türk’ün düşünce sisteminde “baharın gelişi” elbette önemli bir yere sahip olacaktı. Çünkü insan vücudu, baharda uyarıldığı kadar kışta uyarılmaz. İç karartıcı, yeknesak günlerin ardından doğan hareketli, pırıl pırıl güneşli, kuş ve hayvan sesleriyle kurulmuş îlahî orkestranın musikisi insan hayatını canlandırır. Ayrıca ortaya çıkan rengârenk tablo kıştan bahara geçişi ne de güzel tasvir eder: “Bir yanda her tarafı kaplayan soluk, mat ve daha çok beyazın hakim olduğu renkler, diğer yanda yeşilin değişik tonları arasında baş veren binbir renk cümbüşü… Birisi hareketsiz, şekilsiz; diğeri kıpır kıpır, şekil şekil, çiçek çiçek… Kış, sağır ve dilsiz; ilkyaz duygulu, coşkulu, kulaklara fısıldadığı nağmelerle cazibeli… Birinde tabiat hayat dolu, diğerinde donmuş, yeniden doğmak üzere uyuşmuş kalmış…Genellikle Nevruz, yani Farsça “Yeni Gün” adını taşıyan bahar bayramı, insan ruhunun tabiattaki uyanışıyla birlikte kutladığı bir bayramdır. Böyle bir bayramın, yani mevsimlerin değişikliğinden doğan özel günlerin, başka başka adlar altında birçok milletin sosyal hayatında yer aldığı da bilinmektedir. Mesela, Hıristiyan âleminin dinî muhteva ile şekillendirerek ve Noel Baba sembolü ile karlar ülkesinden geyiklerin çektiği kızaklarla neşe ve ümitleri taşıdığı “Noel Bayramı” bunun farklı bir örneğini teşkil eder. Bu kutlamalarda yine bahara duyulan özlem “çam ağacı” motifi etrafında şekillendiriliyor. Aynı zamanda bir takvim değişikliğini de ifade eden bu kutlamalara baktığımızda Türk’ ün kutladığı “bahar bayramı”nın da bir takvim değişikliğini yansıttığı görülüyor. Burada dikkati çeken husus “baharın başladığı zaman”dır. Türk, bu takvim değişikliğini “toprağın uyandığı gün” ile özdeşleştirmiştir. Kışın ortasında baharı kutlamaz. Türklerde bir tabiat, varoluş, diriliş bayramı niteliğinde olan Nevruz’un ruhî atmosferini ve eskiliğini anlayabilmek için kültürümüzün yıpranmış, tozlu ve pek okunmayan eski sayfalarına bir göz atmamız gerekiyor. Bu coşkuyu Türk kamları dualarında, niyazlarında şöyle ifade ediyorlar: “… Yüce Göktanrı’nın ilk defa gürlediği, yağız yer, altmış türlü çiçeklerle ilk defa bezendiği, altmış türlü hayvan sürülerinin ilk defa kişnediği ve melediği zaman sen (Türk’ün Atası) yaradıldın!” Bu sözler Türk’ün yaratılış felsefesinin, inancının, hayat tarzının ifadesidir. Bütün bayramların dinî ve millî bir inanıştan, o toplumu ilgilendiren ortak bir hatıradan, geleneklerden, duygulardan ve tabiattan doğduğundan bahsetmiştik. İşte millî bir bayram olan Nevruz da Müslüman olan ya da olmayan çeşitli Türk toplulukları arasında kamların dua ettikleri asırlar öncesinden günümüze kadar farklı farklı şekillerde, ama aynı ruhla hâlâ kutlanmakta. Bu bayram İslâmiyet’i kabul etmiş olan ilk Müslüman konar göçer Türk topluluklarında; sürgün avı, toy, şölen, yuğ vb. gibi İslâmiyet’le çatışmayan âdetlerden biri olarak devam edegelmiştir. Böylece bu ananeler günümüz Türk dünyasına ortak kültür mirası olarak intikâl etmişlerdir. Gelenekler, tarihini kesinlikle tespit edemediğimiz dönemlerden kalmadır. Neden, niçin, nasıl gibi sorular sorulmadan atadan oğula kalmıştır. Gelenekler bu özelliğiyle millet bağını güçlendiren en önemli unsurlardan biridir. Baharın gelişinin kutlandığı bugün de böyle bir gelenektir.

Nevruz, çeşitli kültür çevrelerinde, farklı etnik gruplarda farklı bir muhtevaya ve anlama sahip olmuştur. Kültürler arasındaki iletişim sonucunda çeşitli kültürlere girmiş ve benimsenmiştir. Eldeki tarihi kaynaklardan hareketle en eski Türk adetlerinden, bayramlarından biri olduğu kesinleşmiştir. Yeni yılın başlangıcı, yenilik, coşku, canlanma gibi nitelikler hiç değişmeden günümüze kadar yaşadığı uçsuz bucaksız coğrafyalarda görülmektedir. Çin kaynaklarından Kutadgu Bilig’e, Kaşgarlı Mahmud’dan Bîrûnî’ye, Nizâmü’ı Mülk’ün Siyasetnâme’sinden Melikşah’ın takvimine kadar, Akkoyunlu Uzun Hasan Bey’in kanunlarına kadar gelen bir çizgide Nevruz ile ilgili kayıtlar eldedir. Diğer taraftan Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin Ahmed, Safevi Türkmen Devletinin kurucusu Şah İsmail (Hataî), Osmanlılarda Sultan I. Ahmed ve Sultan Dördüncü Murad gibi hükümdarların, Mustafa Kemal Atatürk’ün; din adamlarımızdan Kazasker Bâki Efendi ve Şeyhülislam Yahya Efendilerin, şairlerimizden Kuloğlu, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal, Şükrü Baba, Hüsnü Baba, Fuzulî, Nev’î Efendi, Nef’î, Nedim, Hüseyin Suad ve Namık Kemal gibi şairlerimizin Fatih devri vezirlerinden Ahmed Paşa’nın; büyük Azeri şairi Şehriyar’ın ve büyük Türkmen şairi Mahdumkulu’nun uzun bir tarih boyunca Nevruz bayramının gelişini “Nevruziye” veya “Bahariye” denilen şiirlerle kutladıklarını da biliyoruz. Ayrıca Nevruz’un Türk musikisinin en eski mürekkep makamlarından biri olarak da kültürümüzde yedi yüzyıldan fazla bir maziye sahip olduğunu da biliyoruz. Bu makam ilk defa Urmiyeli Safıyûddîn Abdulmü’mîn Urmevî (1224-1294) tarafından kullanılmıştır. Bu şekilde elimizde yirminin üzerinde makam bulunmaktadır. Nevruz geleneği ne Sünnilikle, ne Alevilikle, ne Bektaşilikle doğrudan doğuş bağlantısı olmayan, İslâmiyetten çok öncelere giden bir gelenektir. Yani bir dinin veya mezhebin bayramı değildir. Bu yüzden de herhangi bir şekilde bir mezhep adına, bir din adına, bir etnik menşe adına bağlı gösterilmesi, istismar edilmesi bir ayrılık unsuru olarak takdim edilmeye çalışılması yanlıştır. Tarihin ve kültürün bütün gerçeklerine aykırıdır. 1990 yılında bağımsızlıklarını ilan eden Türk Cumhuriyetleri’nde Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan ile Rusya Federasyonu bünyesindeki Tataristan 21 Mart Ergenekon/Nevruz Bayramı’nı “Milli Bayram” olarak ilan etmişlerdir. Bu günün coşkuyla kutlanmasına büyük önem vermektedirler. Türk kültüründen kaynaklanan Ergenekon/Nevruz bayramı, her yönüyle Türk gelenek ve görenekleriyle zenginleşmiş ananevi ve temeli beş bin yıllık Türk tarihine dayalı milli bir bayramdır. Türkiye’de de 1991 yılında Türk Dünyası ile birlikte ortak bir gün olarak resmi tatil olmaksızın bayram ilan edilmiştir. Nevruz; Türk insanını birbirine kenetleyen, bağlayan, Ergenekon’dan demir dağları eriterek dirilen atalarının ruhlarıyla yanan bir ateştir. Bu ateş, hiç sönmeden binlerce yıl yandı ve gelecekte de kıvılcımlarından binlerce gönlü tutuşturarak “ortak kültür ocağı”nda binlerce ruhu ısıtacaktır. Avrasya’nın , Türk âleminin Nevruz toyu kutlu olsun,Nevruz gülleri geleceğe umutlar taşısın. Kaynak: Hatice Emel AŞA, Yeni Avrasya Dergisi, Mart-Nisan 2000

Nevruz’un Türk Dünyasındaki İsimleri

Türk dünyasında, Hunlardan bazen farklı isimlerle günümüze kadar ulaşan tabiatın ve millî uyanışın birleştirilmesi anlamını taşıyan Nevruz (Yeni Gün) şenliklerinin şu isimlerle kutlandığı biliniyor:

  • Nevruz,
  • Navruz,
  • Novruz,
  • Sultan-ı Nevruz,
  • Sultan-ı Navrız,
  • Navrez,
  • Nevris,
  • Naorus,
  • Novroz,
  • Navrıs Oyıx,
  • Nevruz Norus,
  • Ulustın Ulu
  • Küni,
  • Ulusun Ulu Günü,
  • Ulu Kün,
  • Ergenekon,
  • Bozkurt,
  • Çağan,
  • Babu Marta,
  • Kürklü Marta,
  • İlkyaz Yortusu,
  • Yeni Gün,
  • Yengi Kün,
  • Yeni Yıl,
  • Mart Dokuzu,
  • Mereke,
  • Meyram,
  • Nartukan,
  • Nartavan,
  • Isıakh Bayramı,
  • Altay Ködürgeni,
  • Bahar Bayramı,
  • Yörük Bayramı,
  • Mevris

Nevruz’un Fonksiyonları

Bu bayramdaki kutlamalar, Türk toplum hayatında farklı fakat bütünleştirici fonksiyonlara da sahiptir. Bunları şu noktalar etrafında toplamak mümkündür:

  • İnsanlar arasındaki karşılıklı sevgi ve saygıyı kuvvetlendirme.
  • Dargınlıkları unutturarak insanları kardeşçe kucaklaştırma.
  • Milli birlik ve beraberliğin, birlikte yaşama isteğinin güçlenmesi ve dayanışmayı sağlama.
  • Geleneklerin, göreneklerin, inançların sergilendiği bir bayram.
  • Bolluk ve bereketin işareti, sembolü.
  • Huzur ve barış havasının evrensel ölçülerde geliştirilmesi.


Kaynak: Hatice Emel AŞA, Yeni Avrasya Dergisi, Mart-Nisan 2000

Türklerde Takvim İhtiyacı ve Nevruz


Türklerin kullandığı 12 hayvanlı takvim

İnsanların hayatlarında takvim, gerekli bir kültür unsurudur. Günümüzde bu konu bir bilim, meslek haline gelmiştir. Geçmişte ise bu ihtiyaç bugünden farklı olarak karşı karşıya kalınan şartlara göre şekillenmiştir. Türkler de konar göçer bir toplum olarak hayatlarını sürdürdükleri için kır ekonomisi yapısı içinde takvimi bilmek zorundaydılar.Böylece takvim ihtiyacı içinde bir kültür kalıbı olarak ortaya çıkmıştır.Geçimlerini toprağa bağlı olarak sürdüren Türkler, genellikle yazın, baharın başlangıcı ile hayvan sürülerinin otlağa çıkarılması, çiftçilik yapanların ekin döneminin başlaması için geleneklere uygun olan bir takvim kullanmışlardır. Bilindiği üzere, Türklerde yılların adları da, ayların adları da, hayvan isimlerine bağlı olarak söylenmiştir.

Yeni yılın başı ise 21 Mart’tır. Ancak Güneş Yılı ile Ay Yılı arasında 13 günlük bir fark bulunduğundan, 21 Mart tarihi, bazı topluluklarda Mart’ın 9’una, nadiren bazı topluluklarda 1 – 3 Nisan ve 21 Haziran’a tekâbül eden kutlamalara yol açmıştır.

Tabiat dinlerinin bu cins kutlamaları bünyesine alarak kutsallaştırdığı bilinmektedir. Hanifilik özelliği taşıyan, “Şamanlık” denilen Türklerin milli inanışında yer yer Türk destanlarının (Ergenekon, Göç, vb.), yer yer inanışların bünyesine karışmış olan “Yılın Başı” yahut “Yeni Gün”, Türklerin Müslümanlığa geçişi sırasında farklı anlayışlarla İslâmîleştirilmeye çalışılmıştır. Bazı Türk topluluklarında Hz. Ali’nin doğumu, bazı Türk topluluklarında Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın evliliği, bazı Türk topluluklarında isme Hz. Hüseyin’in hilâfeti almak üzere arkadaşlarıyla hareket edip, Kerbela vakasıyla, bazılarının ise Hz. Hasan veya Hüseyin’in doğum tarihi olarak kabul ettikleri “Mart Dokuzu”, destandan menkabeye, menkabeden efsaneye, efsaneden tevâtüre ve oradan da kültür tavrının görünüşü olmuştur. Nevruz, Yenisey-Orhun çevresinden, Altaylara, oradan da Hun Türkleri’nin Avrupa’ya yürümesiyle Macaristan’a ve Balkanlar’a ulaşmış, Milâttan sonra 800’den itibaren Hazar’ın güneyinden Anadolu’ya ve Mezopotamya denilen bölgeye taşınışla birlikte yeni bir coğrafyada yaşatılmaya başlanmıştır. Hatta son yıllarda yapılan ve yeni bir kıta da, Amerika’da yaşayan Kızılderililer hakkında yapılan karşılaştırmalı halk bilimi çalışmalarına göre bu coğrafyada da Nevruz aynı ruhla kutlanmaktadır. Geçmişten gelen bu bayramın Müslüman Türkler arasında sadece gerekçesinin İslâmîleştirilmeye çalışıldığı görülmüştür. Takvimin başlangıcı kimilerince Hz. Nuh’a, Hz. Yunus’a, kimilerince Hz. Ali’ye bağlı yorumlara sığınılarak fakat hep Şamanlık kalıntısı ile sürdürülmüştür. Kaynak:Hatice Emel AŞA, Yeni Avrasya Dergisi, Mart-Nisan 2000

Destanlarda Nevruz’un İzleri


Türkmenistan’da Nevruz şenliği

Destanlar, milletlerin din, fazilet ve millî kahramanlık maceralarının şiirleşmiş hikâyeleridir. Destanlar, bir milletin bütün varlığını ifade ederler. Gerek tarih, gerek fikir ve sanat bakımından büyük değer taşırlar. Destanlar tarihi aydınlatarak fikir ve sanat hayatına kaynak olurlar. Tarihleri bilinemeyecek kadar eskilere uzanan milletlerin ilk çağlarını bize bir takım mitolojik menkıbeler halinde anlatırlar.Bunlar gerçek olmasalar, hatta gerçeğe uymasalar bile, milletlerin kendi millî mazileri hakkında neler bilip neler düşündüklerini haber vermek bakımından önem taşırlar. Ancak destan, tarih demek değildir. Kökü tarihe dayanan, ilhâmını tarihten alan bir halk edebiyatı verimidir. Bazı milletler, millî mizaçları gereğince, destanlarında tarih gerçeklerinden uzaklaşmaz ve halk diliyle söylenmiş birer tarih gibi, destanlarını tarihe uyan bir ifade ile söylerler. Türk Milleti’nin destanlarında bu vasıflar üstündür. Türk destanlarının İslâmiyetten önce de, İslâmî devirde de öz bakımından aynı karakteri göstermeleri; İslâmî devirdeki Türk destanlarının, sadece değişen bir medeniyet ve yeni bir kültür anlayışının icabı olan değişikliklerin dışında bir farklılık getirmemesi, bütünlüğün bozulmamış olması destanlarımızın özelliklerindendir. Çeşitli ve farklı devirlere ait olmasına rağmen Türk destanları hiçbir zaman dağınık ve birbirlerinden uzak bir halde değildirler. Bu destanlar farklı zaman dilimlerinde hep aynı ülkünün peşindedirler: Dünya yaratılmıştır “Yaratılış Destanı”; insanların çoğalması için “Türeyiş Destanı”. Çoğalan insanlar nereye sığar dersek göç başlar “Göç Destanı”. Varılan ilde bazen de yok olma belası ile karşılaşılır. İşte bu anda “Bozkurt Destanı” doğar. Oğuz Kağan Destanı, bu yeniden dirilen milletin gelişmesi ve yayılışıdır. Ancak su uyur da düşman uyumaz. O zaman Türk, kabuğuna çekilir güç toplar. Şu Destanı ve Ergenekon destanı, bu ebedî gücün toplanışıdır. Toprağın önce yağmur sularıyla sulanarak ardından da karın beyaz örtüsü altında kısa bir ölüm uykusuna yatıp ilkyaz ile yeniden doğması , Türk destanları içinde karşılığını Ergenekon’da bulmuştur. Nevruz kutlamalarının bir diğer adı da “Ergenekon Bayramı”dır. Bu isim geçmişten günümüze kadar hâlen çeşitli Türk boyları arasında canlılığını koruyor. Bu bayram aynı zamanda milletin destanların gücüyle birbirlerine olan güven bağını güçlendiriyor. Ergenekon da böyle bir gelenektir. Ebulgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türk’ünde naklettiği Ergenekon menkıbesi eski Çin kaynaklarının verdiği tarihî olayların bir yankısıdır. 400 yıl dört tarafı yüksek dağlarla çevrili bir vadide kalan Türk’ün yaşama kavgasıdır. Ergenekon’dan bir bahar günü tekrar ata yurduna döndüğünde hürriyetini, istiklâlini tekrar kazanmış dosta, düşmana Türk’ün varolduğunu tekrar duyurmuştur. İşte o gün 21 Mart günü, “İstiklâlin kazanıldığı” kurtuluş günü Türkler’de bir geleneğin doğmasına sebep olmuştur. Türk milleti için bu derecede önem kazanan destanı her Türk genci çok iyi bilmelidir. Çünkü geçmişten günümüze kalan bu miras, karşımıza aldatıcı maskelerle çıkacak farklı iddialara doğru cevaplar vermemize yardımcı olacaktır. Bu destan, Gök Türkler’in en büyük destanıdır. Türk destanları arasında müstesna ve çok mühim bir yeri vardır. Destana göre Ergenekon, Türklerin yüzyıllarca çift sürerek, av avlayarak, maden işleyerek yaşayıp çoğaldıkları; etrafı aşılmaz dağlarla çevrili, mukaddes bir toprağın adıdır. Ergenekon Destanı, çoğu kaynaklara göre Büyük Hun Devleti döneminde teşekkül etmiştir. Hatta, ÇianKen’in M.Ö. 119 yılında, Çin imparatoruna sunduğu bir raporda, bu destandan söz ettiği bilinmektedir. Ergenekon Destanı ile Gök Türkler’in tarihi arasında açık benzerlik vardır. Herşeyden önce Hun birliğinin dağılışından Gök Türk devletinin kuruluşuna kadar geçen 450 yıllık zamanla, destandaki 400 yıl birbirine çok benzemektedir. Büyük Hun birliğinin Çinlilerle birleşen bozguncu boyların hücumu ile dağılıp yok oluşu sırasında Altay Dağları çevresine göçen Gök Türkler’in hikâyesi, destanda Kayıhanlı ve Dokuz Oğuzların göçü olarak anlatılır. Ergenekon Destanı; bir bakıma, Gök Türkler’in doğuş destanıdır. Bu destan ilk defa 13. Asırda tarihçi Reşîdüddin tarafından yazıya geçirilmiştir. Yazarın “Câmiü’t-Tevârih” adlı kitabına kaydettiği bu rivayet, Farsça yazılmıştır. Destanların milletlerin şekillenmesinde önemli bir yere sahip olduğundan bahsetmiştik. Özellikle son yıllarda, Doğu ve Güneydoğu Anadolulu bir kısım kişiler Ergenekon destanında yansımaları olan Nevruz bayramını vesile ederek bölücülüğe yeltenmektedirler. Aslında Türk’ün dirilişinin ve milliliğinin ifadesi olan Nevruz’u Kürt bayramı gibi tanıtmaktadırlar. Bu iddialarında ise delil olarak “Demirci Kava Destanı”nı esas almaktadırlar. Onlara göre bu günde (21 Mart’ta) Demirci Kava’nın önderi olduğu Kürtler Dahhak’a karşı ayaklanarak istiklâllerine kavuşmuşlardır. Bu iddialarını sabitleştirmek için bazı piyesler de kaleme almışlardır. Mesela Kemal Burkay imzasıyla yayınlanan “Dehak’ın Sonu” bunun bir örneğidir. Bu destan Ergenekon Destanı ile paralel olarak düşünülerek Kürtlerin doğuşu için bir kaynak olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Kava Destanı’nın Ergenekon Destanı’nın değişik bir rivayeti olduğuna ise hiç dikkat çekilmemektedir. Ayrıca bu destanın bir benzerine de Dede Korkut’taki “Basat’ın Tepegöz’ü öldürdüğü Destan”da rastlıyoruz. Ergenekon Destanı’nın 13. Yüzyılda ilk defa Farsça olarak yazıya geçirildiğinden bahsetmiştik. Kava Destanı ile ilgili ilk yazılı rivayet Firdevsî’nin “Şehnâme”sinde ve Şeref Han’ın “Şerefnâme”sinde yine Farsça olarak yazılıdır. Peki Firdevsî kimdir? Şehnâme’yi niçin yazmıştır? Ve nasıl olur da kaynağını ancak XI. Yüzyıla indirebildikleri bir destan parçası ile Nevruz bayramı özdeşleştirilebilir? Bu soruların cevaplarını tarihin yazılı kayıtlarında kolayca bulabiliyoruz. Firdevsî dağılmaya yüz tutan Fars birliğini yeniden bir araya getirmek için, otuz yıl emek vererek manzum bir eser yazar. Bu eser Şehnâme (Şahnâme) adını taşır. Altmış bin beyit tutarındaki bu eser, İran’ın milli destanı olarak kabul edilir. Defalarca yayınlanır ve kısa zamanda dünyanın sayılı klasikleri arasına girer. Şehnâme’deki mücadele dışa dönüktür. Firdevsî, eserini bir çok tarihî olaya, efsane, menkıbe, rivayet ve hayal unsuru motiflerle süsleyerek, Fars ırkının, Arap ve daha ziyade Türk ırkından üstün bir ırk olduğunu ispatlamaya çalışır. Bu destanda mücadelenin büyük bir bölümü Türkler’e karşı verilmiştir. Nitekim bu durum, Türklerin “Buku” veya “Buka Han” dedikleri “Alp Er Tunga” destanda “Afrasyab (Efrasiyab)” adıyla karşımıza çıkar; İran Şahı Keyhüsrev tarafından tuzağa düşürülerek, hile ile öldürülür. Onun ölümüyle birlikte Farslar kendilerine göre dolayısıyla büyük bir belâdan kurtulmuş olurlar. Bu günü kurtuluş günü kabul edip, bayram yaparlar. Bu bayram bildiğimiz Nevruz bayramından başka bir şey değildir. Daha sonraki asırlarda tarihe mal edilecek olan Kava ve Dahhak gibi şahısların varlığı da yine bu eserdeki efsanelerden kaynaklanır.  


21 Mart’ta Nevruz’un semeni göğertmek en çok bilinen Türk âdetlerindendir.

Böylece Firdevsî Nevruz’u İran geleneğine bağlamaya çalışır. Ancak onun kaynağının tarihi ancak XI. Yüzyıla kadar inebilmektedir. Ayrıca Kava Destanı, Türk destanları ile çok benzerlikler göstermekte ortak noktalar taşımaktadır.  

Her iki destanda; müşterek olup önemli yer tutan unsurlar, şöyle gösterilebilir:

  1. Çadır hayatı
  2. Düşman saldırısı
  3. Esaret
  4. Esaretten kurtulmak
  5. Dağlara sığınmak
  6. Hayvan beslemek
  7. Çoğalmak
  8. Demircilik sanatı
  9. Ateş yakmak
  10. Yayılmak, göç etmek
  11. Bayrak dalgalandırmak
  12. Yeni bir hükümdarın başa geçmesi
  13. Düşmandan intikâm almak
  14. Huzura kavuştukları günü “bayram” olarak kutlamak.

Gerek Demirci Kava, gerekse Ergenekon Destanı’ndaki ortak noktalar içinde özellikle “Demircilik sanatı” üzerinde durulması gereken önemli bir konu olarak dikkatimizi çekmektedir. Bilindiği üzere demirin Türk kültür ve medeniyeti tarihindeki yeri, çok eskilere dayanmaktadır. En aşağı, M.Ö. 1400’lerde Altay’ların batısında bol miktarda demir elde edilmekte olduğunu söyleyen W. Ruben; “tarihî vesikalara dayanarak bu eski Türk sahasını demir kültürünün doğduğu yer kabul etmekte zaruret vardır.” Demektedir.M.Ö. 1022 yılına ait kayıtta, “lüks kılıç” anlamında bir “kingluk” kelimesi, “Hunların eski ecdadının sözü’ olmak üzere M.Ö. 47 yılında yazılan bir Çin kaynağında zikredilmiştir. Fr. Hirt, bu sözü Türkçe’de “iki yüzlü bıçak” anlamında, bugün dahi kullanılan “kingirlik” kelimesi ile birleştirmiş ve bunu “tarihte kayıtlı en eski Türkçe kelime” olarak kaydetmiştir.

Gök Türkler sahasından İran sahasına, mesela Horasan’a “demir levhalar’, “karaçori’ ve “bilgatekinî” denilen güzel kılıçların ihraç olunduğu bilinmektedir. İran destanı bile, Türkleri en eski zamanlardan beri bir “çeliğe bürünmüş” millet olarak anlatır.Ergenekon Destanı’nın en önemli motiflerinden biri de, kuşkusuz bu “demircilik geleneği’dir. Oğuz Kağan Destanı’nda; “canavar geyik yedi, ayı yedi. Çıdam onu öldürdü. Demir olduğundandır” diyen Türkler, insanı başka mahlûklara ve başka insanlara hâkim kılan silahın kıymetini elbette çok iyi biliyorlardı.

Gök Türkler’in demirden bir dağ eritmeleri, bunu yapan kahramanlarını da “demirci” sözüyle ebedîleştirmeleri bu yüzden önemlidir. O kadar ki Türkler, bu günü bayram bilmiş; Ergenekon’dan çıktıkları günün yıldönümlerini tiyatroyu andırır temsilî törenlerle kutlamışlardır. Bu törenlerde, ocakta kızdırılmış demirleri örs üstüne koyup iri çekiçle döverek asırlarca Avar’lara silah yapan ve bu silahlarıyla Türk illerinde büyük hakimiyet kuran atalarını, hep saygıyla anmışlardır. Nitekim, birçok Türk boyları demiri mukaddes saymışlar, üzerine and bile içmişlerdir.
Arapların “hakiki Türk” dedikleri Hakanlı Türkler, kendilerini soy itibarıyla bir “demirci millet” olarak tanımışlar, hükümdarları demirciliği kutlamışlar ve demircilik sayesinde esaretten ve zulmetten kurtulduklarına inanmışlar, onlara Çinliler de Cucen (Avar)lerin demircileri demişlerdir.
Gök Türk devletini kuran Bumin Kağan ile İstemi Kağan “demirci” idi. Özbek Türkleri’nin şahları arasında da demirciler vardır.Yukarıdan itibaren vermiş olduğumuz bu bilgiler ışığında Kürtleri Dahhak’ın zulüm ve esaretinden kurtaran Kava’nın da bir “demirci” olması, bu bakımdan önemlidir. Kava, sıradan bir demirci değil, tıpkı Gök Türkler’de olduğu gibi, demirden savaş araç ve gereçleri yapan bir sanatkârdır. Kava’nın kimliği hakkında Ferhengi Ziya/Gencine-i Güftar’da bu yönde bilgiler verilir. Bu isme ilk defa İranlı Firdevsi’nin “Şehnâme”sinde rastlanmıştır. Ondan önceki eserlerde bu isim yoktur. Şehnâme’de Kava’nın kimliği ve milliyeti hakkında hiçbir bilgi verilmediği halde bir takım Kürt kaynakları bu kahramanı sahiplenerek kendilerine uydurma bir tarih oluşturmaya çalışmaktadırlar. Ancak bu konuyla ilgili ilmî bilgiler de mevcuttur. Arthur Christensen’in öne sürdüğü iddia bir hayli ilgi çekicidir. Ona göre, Kava, Sasanîler (M.S. 226-642) döneminde ortaya çıkmıştır. Kava’nın adı bu devirde duyulmaya başlamış ve Dahhak Efsanesi’ne dahil edilmiştir. A. Christensen’in görüşü aslında bir gerçeği ifade etmektedir. Bu da şudur ki, Demirci Kava, Gök Türkler devrinde yaşamıştır. Bu bilgilere göre Demirci Kava’nın İran soyundan değil, Türk soylu bir kahraman olduğu ortaya çıkmaktadır. Kava, İran-Turan (Türk) savaşlarına sahne olan bir coğrafyada, zulme ve zorbalığa karşı direnen ve başkaldıran bir önderdir. Her iki destan da aynı coğrafyada kaleme alınmış, aşağı yukarı aynı asırlarda derlenmiş ve her ikisi de zamanın geçerli yazı dili olan Farsça ile yazılmıştır. Motifler hep aynıdır. Atatürk’ün huzurunda Ankara’da yapılan bir Nevruz Töreni – 21 Mart 1922

Aslında, Ergenekon Destanı, çok daha gerilere dayanmaktadır. Hunlar devrindeki bazı Çin kaynakları Ergenekon Destanı’ndan haberler vermektedir. Bu bilgilere dayanarak Demirci Kava’nın yaşadığı devri Hun’lar çağı olarak düşünebiliriz. Hun Türkleri’nin bir kahramanı olarak Kava, Türk boyları ve kavimlerinin muhayyilesinde hep canlı olarak yaşamış ve unutulmamıştır. Bu düşünceyi kuvvetlendiren bir diğer kaynak ise Hunlara ait Oğuz Kağan Destanı’nda, “Tömürdü Kağul” adı ile karşımıza çıkan kahramanda şekillenir.Destana göre; Oğuz Kağan, Çürçet Kağan üzerine yürürken, yolda bir ev görmüştü. Bu evin duvarları altından, pencereleri gümüşten, çatısı ise demirdendi. Bu demir çatıyı ancak, Oğuz ordusundaki Tömürdü Kağul adlı bir “demirci” açmıştı. “Tömür”, “demir”, “tömürdü” demirci demektir. Tömürdü Kağul da, Demirci Kağul anlamındadır.

Günümüze kadar gelebilmiş destan parçalarından hareketle Nevruz hakkında ortaya atılan iki görüşe rahatça cevap verebiliyoruz. Bu görüşlerden birincisi; Türklerde bahar bayramı (Nevruz), bilinebilen en eski zamandan beri Türklerin bayramıdır ve onlar vasıtasıyla bütün Asya’ya ve Avrupa’ya (Avrasya) yayılmıştır. İkinci görüş; bu bayram İran menşelidir, eski İran efsaneleriyle bağlantılıdır. Her iki görüşe Prof. Dr. Reşat Genç’in sözleriyle cevap vermek yerinde olacaktır: “Eğer İran’da da, Hunlarda olduğu gibi milattan önceki yıllarda Nevruz bayramı olsaydı, milattan sonra XI. yüzyıla gelmeden önceki İran metinlerinde de bunların izlerinin bulunması gerekmez miydi?”.Kaynak:Hatice Emel AŞA, Yeni Avrasya Dergisi,Mart-Nisan 2000

Nevruz’un Tarihi Kaynakları

En eski Türk bayramı olan Nevruz, Türkler aracılığıyla Avrasya’ya yayılmıştır. Eski Doğu geleneklerinin devamı olarak yaşamıştır. Çin kaynaklarına dayanarak Hunların milattan yüzlerce yıl önceleri 21 Mart’ta hazır yemeklerle kıra çıktıklarını, bahar şenlikleri yaptıklarını, bugün Nevruz kutlamalarındaki geleneklerin o zamanda da yer aldığını biliyoruz. Aynı gelenekler, Hunlardan sonra Uygurlarda da görülmüş ve bugüne kadar uzanmıştır. Çağdaş Uygur resminde Uygurların Nevruz kutlamalarını temsil eden tablolar yapılmıştır. Nevruz’u İran geleneğine bağlayan Firdevsi’nin Şehnamesi ve diğer kaynaklar yanıltıcıdır. Çünkü Nevruz hakkındaki bilgiler orada XI. yüzyıldan itibaren görülür. Milâttan önceki yıllarda Nevruz hakkında İran metinlerinde herhangi bir iz ve kayıt yoktur. Ancak Hunlarda bu kayıtlar mevcuttur. Nizamü’l-Mülk de XI. yüzyıl yazarı olarak Siyasetnâme adlı eserinde bu bayramdan söz eder. Bu bayramın aynı zamanda yılbaşı olduğunu belirterek Nevruz geleneklerini anlatır. Aynı zamanın yazarlarından Kaşgarlı Mahmut da Divân-ı Lügati’t-Türk’te Türklerde yıl başlangıcının Nevruz olduğunu ifade eder. Ayrıca, 12 Hayvanlı Türk Takvimi’nin başlangıcının da 21 Mart olduğu bilinmektedir. Selçuklularda Nevruz bayramı eğlencelerinin kutlandığı, şenlikler yapıldığı, özel yemekler pişirildiği, özel hediyeler alınıp verildiği de bilinmektedir. Selçuklularda yılbaşı, güneşin koç burcuna girdiği gün olan Nevruz günü olarak kabul edilmiştir. Osmanlı devrinde de Nevruz, çok canlı biçimde kutlanmaktaydı. Osmanlı ailesini çıkarmış olan Kayı Boyu’na mensup Karakeçililerin, Karakeçili aşireti mensuplarının 21 Mart tarihinde Ertuğrul Gazi’nin türbesi etrafında toplanarak burada bayram yaptıklarını biliyoruz. Bu bayramın bir diğer adı da “Yörük Bayramı”dır. Osmanlı Devrinde 21 mart günü özellikle padişahın yani sultanın nevruz tebriklerini kabul ettiği, halkın Nevruz’unu kutladığı, Nevruz şenliklerinde bulunduğu gün olmak hasebiyle, 21 Mart tarihinin Nevruz-ı Sultanî, yani sultana mahsus, sultan tarafından veya sultanın katılmasıyla kutlanan Nevruz günü olmak bakımından böyle bir isim aldığı söylenilebilir. Osmanlı devrinde kutlanan Nevruz kutlamaları Cumhuriyetin ilk yıllarında da resmî olarak devam etmiştir. Bu konuda Prof. Dr. Reşat Genç şu bilgileri veriyor: “Geri planlarda bırakılmış ve unutulmaya yüz tutmuş olan Türk insanına kendi kültür kimliğini, kişiliğini, benliğini, hüviyetini kazandırmak hareketi Atatürk’ün başlattığı bir hareketti. Bu ne ile mümkün olurdu? İşte bu, öze dönmekle, kendi kültürel değerlerimize, örfümüze, âdetimize, geleneğimize dönmekle mümkün olurdu. Bu yüzden Atatürk diyor ki “Bilelim ki, kendi benliğine sahip olamayan milletler başka milletlerin şikârıdır”, yani yaşayamaz. O yüzden, yine, Atatürk der ki, “Gençlerimize, çocuklarımıza görecekleri eğitimin hududu ne olursa olsun en evvel ve herşeyden evvel kendi geleneklerine, millî ananelerine ve Türkiye’nin bağımsızlığına düşman olan unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir.” Millî hareketin özü bu. Diğer taraftan kendi kimliği, kişiliği, millî benliği kazandırılmış olan millete çağdaş olma yolunu açıklamak da Atatürk hareketinin temellerindendir. İşte bu öze dönme, kendi tarihine, kültürüne dönme hadisesi millîciliğin özü idi. Bu yüksek idrakinin icabı olarak , O’nun milli kültür unsurlarının her biri üzerinde, en küçük ayrıntısına kadar çok büyük bir dikkatle durduğunu biliyoruz. Nitekim, Nevruz ile ilgili hassasiyeti bunun bir göstergesi olmuştur. Bilindiği gibi Atatürk 22 Mart 1922 tarihinde Ankara’nın Keçiören semtinde Nevruz şenlikleri düzenletmiş ve kendisi de bu şenliklerde hazır bulunmuştur. Netice itibariyle görülmektedir ki, kaynağı neresi olursa olsun M.Ö. 3. Yüzyıldan, Mete Han zamanından beri Türklerde var olan bir bayram, bir bahar bayramı geleneğidir. Özellikle 1200 yıldır öbür Türk gruplarının hemen hiç birisi ile ilgisi kalmamış olan Saha yani Yakut Türklerinde Nevruz geleneklerinin izlerinin kuvvetli bir şekilde bugün de var oluşu dikkate değer. Doğrusu, eğer Nevruz batı kaynaklı bir gelenek idiyse, bu, Nevruz bayramının Sahalara kadar nasıl gittiğini ve 1200 yıldır, diğer Türk boylarıyla ilgisi olmayan bu Sahalara nasıl etki ettiğini de tarihî olarak, kaynaklara müracaat ederek açıklamak gerekir. Değilse şimdi kaynak Hunlar olarak veya daha eski bir tarihte Türkler olarak ağır basar görülmektedir. Ama neticesi itibariyle bugün Afganistan’da da yaşatılmaktadır, İran’da da yaşatılmaktadır, Irak’ta, Suriye’de en azından belli kesimlerde ve bütün diğer Türk dünyasında; Çin Seddi’nden Adriyatik’e kadar, Hindistan’dan, Afganistan’dan, Yakutistan’a, Çuvaşistan’a, Tataristan’a, Moldova’ya, Macaristan’a ve Balkanlara kadar geniş bir coğrafyada bugün canlı bir şekilde yaşamakta ve yaşatılmaktadır.Kaynak:Hatice Emel AŞA, Yeni Avrasya Dergisi, Mart-Nisan 2000

Nevruz Kutlamaları İle İlgili Adetler


Anadolu yaylalarında Nevruz’u karşılayan neşeli Türkmen kızı

Çeşitli adlarla ve yaygın olarak Nevruz adıyla kutlanan bu bahar bayramıyla ilgili olarak Türk topluluklarında çeşitli gelenekler meydana gelmiştir. Orta Asya’dan, Balkan Türkleri’ne ve hatta Amerika’daki Kızılderililerin yaşatılan âdetlerinde bu gelenekleri ve törenleri tespit edebiliyoruz. K. K. Yudahin’in eserinden Kırgız Türkleri’nde Nevruz gününün, Mart ayında olduğu ve yeni yılın ilk günü anlamına geldiği ifade edilir. Bu günde “Nouruz Köcö ” denilen özel bir yemek yaparlar. “Köcö”, darı yarması veya bulgur konulmak suretiyle yapılan bir nevi tirittir. Kazak Türkleri de Kırgız Türkleri’nin yaptığı aşı pişirirler. Ayrıca Nevruz törenlerinde mevlit okuturlar. O günü evler baştanbaşa temizlenir, yeni elbiseler giyilir. Nevruz törenleri sırasında ev duvarlarına veya çeşitli eşyaların üzerine kil kaplar atılarak parçalanır. Ateş üzerinden atlanır. Çadırlar kurulup sofralar açılır. Özbekistan’ın Semerkant, Buhara, Andican taraflarında, Nevruz günü başlayan törenler bir hafta kadar devam eder. Halk bu törenlerde çadır çadır gezerek birbirlerinin bayramını kutlar. Bu ziyaretlerde ikram edilen yemek “aş” adı verilen pilavdır. Köpkarı, güreş, at yarışları, horoz dövüşleri gibi gösteriler düzenlenir. Tacikistan’da Nevruz Mart ayının başından, 21 Mart gününe kadar baharın gelişini ve tabiatın canlanmasını karşılamak amacıyla kutlanır. Nevruzda yenilen “Ş” harfi ile başlayan 7 yiyecekten süt; temizliği, tatlı; yaşama sevincini, şeker; serinlik ve dinlenmeyi, mum; ateşe tapınmayı, tarak; kadının güzelliğini temsil eder. İslâmeyetten sonra İslâmî geleneklere göre “Ş” ile başlayan 7 nesne bunların yerini almıştır. Afganistan’da Nevruz, Türkler arasında doğum günü olarak kutlanır. Bugün herkes en yeni elbiselerini giyerler. Kabir ve akraba ziyaretleri yapılır, güreş tutulur ve oğlak oyunu oynanır. İnsanlar arasındaki dargınlıkların kaldırılmasına çalışılır. Yeni yıla nasıl başlanırsa, yılın öyle geçeceğine inanılır. Türkmenistan’da Nevruz bayramında halk gününü ülkemizdeki dini bayramlara benzer bir şekilde geçinmekte, karşılıklı ev ziyaretleri yapılmakta, tebrik mesajları gönderilmektedir. Nevruz kutlamaları basın yayın organlarında geniş bir şekilde yer almaktadır.
Türk Dünyası Nevruz’u yıllardan beri, renkli elbiseleri, coşkulu kutlamaları ve ümit bağladıkları dilekleriyle karşılıyorlar.
Azerbaycan’da her yıl Mart’ın 2123’ünde, Nevruz bayramı büyük törenlerle kutlanır. Mezarlık ziyareti yapılır. Bu ziyaretlerde hazırlanan helva pilav ve diğer yiyecekler fakirlere dağıtılır. “Gapı Pusma”, “Suya Yüzük Atma”, “Su Başı”, “Baca Baca” adetlerinde uzun yılların gelenekleri çeşitli motif ve oyunlarla sürdürülür. Semeni göğertilir. Yani tohum çimlendirilir. Nevruz; Karapapaklar’da Nevruz, Kırım Türkleri’nde Navrez, gündönümü; Batı Trakya Türkleri’nde Mevris, Makedonya ve Kosova Türkleri’nde Sultanı Navrız , Gagauzlarda İlkyaz bayramı adıyla yukarıda bahsettiğimiz ortak coşku ve geleneklerle kutlanmaktadır. Çok geniş coğrafyaya yayılmış olan topluluklarda Nevruz törenlerinde genellikle şu oyunların değişmeden devam ettiği gözlenir: Gökböri Oyunu. Türkistan’da oynanan milli oyunların başında yer alır. Bu oyuna “gökböri, köpkâri, oğlak/ulak, buzkaşi, kökpar, kükbar” gibi isimler de verilir. At yarışları, cirit oyunu, kılıç sallama, yamba kapma, güreş, at üzerinde güç gösterisi, sinsin oyunu, huntu oyunu. Bu oyunlar genellikle spora dayalıdır. Oyunların bir kısmı ise seyirliktir. Bunları halk tiyatrosu veya Orta oyunu şeklinde değerlendirebiliriz: Koskosa oyunu; deve oyunu; ekende yoh, biçende yoh, yeyende ortag gardaş oyunu; kış bovay; yolbars; argımak. Nevruz bayramında mahalli eğlencelere de yer verilir. Gençler aralarında mani ve şiir söyleyerek yarışırlar. Bunlardan bazıları:Halay oyunu, Yaşıl yarpag, Gızılgül, Hahışta, Benövşe, Bahtıyar ve atışmalardır. Anadolu sahasında da oynanan bu oyunların yanısıra 21 Mart’ta büyük bir coşkuyla kutlamalar yapılmaktadır. Geçmişte o güne has olarak macunlar, şerbetler, hediyeler hazırlanarak devlet erkanı büyükten küçüğe, bunları birbirlerine takdim ederlerdi. Bu adetler günümüzde Mesir Macunu Şenlikleri adı altında hâlâ devam etmektedir. Anadolu’da Yörük Bayramı günümüzde de kutlanarak bu adeti yaşatmaktadırlar. Anadolu’da “Sultanı Nevruz”, “Nevruz Sultan”, “Mart Dokuzu” ve “Mart Bozumu” gibi adlarla bilinen nevruz, gelenekleriyle bütün Türk toplumu içerisinde yaşamaya devam etmektedir. Tahtacı Türkmenleri’nde; Nevruz Bayramı eski Mart’ın dokuzudur ve Sultan Nevruz olarak adlandırılır. Nevruz, Tahtacı Türkmenleri’nin yaylaya çıkışında; 22-23 Mart tarihlerinde kutlanmaktadır. Tahtacı Türkmenleri’nde Nevruz; ölülerin yedirilip içirildiği gün olarak kabul edilir. Burada eski Türk inanç sisteminin atalar kültürü kendini gösterir. 22 Mart Nevruz’dan bir gün önceyi karşılamaktadır. Bu gün Nevruz hazırlıkları yapılır. Çamaşırlar yıkanır, yemekler hazırlanır Nevruz günü yenilen yemekler arasında ıspanaklı börek, soğan kabuğu ile boyanmış yumurtalar, yufka, sarı burma, şeker, leblebi, lokum sayılabilir. 23 Mart günü öğleden sonra kadınlar geniş bir tabağa çerezler koyarak “hak üleştirir”ler. Yiyecekler dağıtılarak “ölünün ruhuna değsin” dileğinde bulunurlar. Bu bayramda herkes güler yüzlüdür. Suçlar bağışlanır. Bayrama katılmak zorunludur. Katılmayanlar köy halkınca dışlanır. Yörükler arasında; Nevruz ile birlikte, kışın bittiği ve bahar mevsiminin başladığı kabul edilir. Köy ve yaylalarda 22 Mart’ta, şehirlerde ise Nevruz günü pazara rastlamazsa, bu tarihi takip eden Pazar günü kutlanır. Köy halkı 22 Mart sabahı yaylalara doğru yola çıkarlar. Daha önceden “davar evleri”ne yerleşmiş olanlar köylerden gelen akraba ve komşularına ev sahipliği ederler. Köylerden gelen grupla, yayladakiler karşılaştıklarında bir el silah atarak “Nevruzunuz kutlu, dölünüz hayır ve bereketli olsun” şeklinde selamlaşırlar. Gelen misafirler çadırlara yerleşir, kendilerine ikramlarda bulunulur. Sürü sahipleri tarafından kesilen kurbanlar birlikte yenilir. Sünni olan yörüklerde imamlar tarafından yapılan dualara halk katılır ve şükrederler. Gençler tarafından eğlenceler düzenlenir, yemekler yenir, şarkı ve türküler söylenir, oyunlar oynanır. Eğlenceler geç saatlere kadar devam eder. Güneydoğu Anadolu Bölgesi illerimizden Gaziantep ve çevresinde 22 mart gününe “Sultan Nevruz” adı verilir. Diyarbakır’da; Nevruz günü halk, eğlence ve mesire yerlerine giderek Nevruz’u kutlarlar. Kars ve çevresinde; bu tarihte kapı dinleme, baca baca adetleri görülür. Evde bulundurulan çeşitli meyvelerden baca baca gezenlere verilir. Tunceli ve çevresinde; bu gün erkekler alınlarına kara sürerek su kaynaklarına giderler. Bu karaları orada temizleyerek dua ve niyazda bulunurlar. Özellikle Orta Anadolu’da Nevruz, “Mart Dokuzu” olarak bilinir. Diğer bölgelerdekine benzer kutlama adetleri yapılır. Nevruzla ilgili Anadolu’da görülen diğer gelenekler arasında, ağacın güneşten etkilenmemesi için ağaca bez bağlanarak yapılan “Mart ipliği” adeti ve özellikle Giresun’da “Mart Bozumu” adeti önem taşır. Tekirdağ’da Nevruz soğukların sonu, baharın başlangıcı olarak kabul edilir ve “Nevruz Şenlikleri” adıyla kutlanır. İzmir, Uşak, Sivas ve Şebinkarahisar’da hemen hemen aynı geleneklerin devam ettiği görülür. Bilindiği üzere eski takvim Mart ayından başlardı. Mart ayının ilk on iki günü ayrı ayrı ayları temsil etmek suretiyle, o yıl içinde neler olacağı ilk on iki günden tespit olunurdu. O gün yedi çift, bir tek baş harfi “S” ile başlayan yiyeceklerden yenilmesi adettendir.


Kazakistan’da Nevruz sofrası

Altay Türkleri arasında 21 Mart’a tekabül eden günde kutlanan “Cılgayak” bayramı vardır. Bu bayram da Nevruz gibi baharın gelişi, tabiatın canlanması ve yeni bir yıla giriş bayramı olarak kutlanır. Bu bayramın hazırlıkları yaz mevsiminde başlar. Bir önceki yıldan toplanarak saklanmış yılın ilk çıkan bitkileri olan kandıklar ve onların sargay adı verilen kökleri çıkarılarak bunlardan çeşitli yiyecekler hazırlanır. Ayrıca bu bayram için bal katılmış yoğurt, dondurulmuş ve kurutulmuş et, koyun ve mal tırnaklarından yemekler yapılır. Dört tahıl hazırlanır. Güneş bayramının kutlandığı kır başına vurmaya başladığı zaman dört tahılın üzerine arçın bırakılır. Ateşle bu arçınlar alaslanır. Büyükler çocuklar gibi oyunlar oynar. Akşama doğru köye dönülürken hep bir ağızdan şarkılar söylenir.

Nevruz’un bir bahar bayramı olduğun ortaya koyan delillerden birisi de Saha Türkleri arasında yaşatılan Isıah Bayramı’dır. Bu bayram hakkında ilk bilgileri veren Dr. Yakup Deliömeroğlu şunları söylemektedir:” Göktanrı dini geleneklerinin hâkim olduğu Saha Türklerinde Isıakh bayramı, ilkbaharın gelmesi ve yılın bereketli geçmesi için Tanrı’ya bir şükür bayramıdır. Saha Türkologları ve halkı Isıakh bayramının Türkistan kökenli olduğunu bilmektedirler. 21-22 Haziran tarihleri de Nevruz’da olduğu gibi güneş sisteminin ayrıcalıklı bir dönemidir; çünkü bugün yılın en uzun günüdür. Diğer yandan Saha Türkleri’nin yaşadığı Sibirya’da bahar yeni hissedilmeye başlanır. Isıah bayramında törenlere, Akşaman’ın dualar ve kımızla tören alanını temizlemesiyle başlanır. Tören alanına yarım ay şeklinde genç ak ağaçlar dikilir. Alana ateş yakılır ve bu ateş törenler bitene kadar söndürülmez. Akşaman’ın yere kımız serpmesi, duaları ve dualarla yakılan ateşle geçmiş yılın kötülüklerinin kovulduğuna, yeni başlayan güzel günlere zarar vermelerinin önlenmiş olduğuna inanılır. Ak ağaçlara başta genç kızlar ve genç erkekler olmak üzere halk yeni yılda olmasını istedikleri dileklerini tutarak bez parçası bağlarlar. Bu inanış ve âdet dünyanın hemen her yerinde bütün Türk halklarında hâlâ yaşamaktadır. Isıah bayramı hakkında ilk belgelere Hollandalı gezgin İdesa’nın notlarında rastlanmaktadır. İdesa 17. Yüzyılda Sibirya’dan Çin’e yaptığı seyahatte Isıah bayramının Sahaların tek bayramı olduğunu yazar. Saha halkının İlkbaharın gelişini büyük bir coşkuyla kutladıklarından, ateş yakma ve ateşin törenler son bulana kadar söndürülmesi, bol miktarda kımız yapılması, yerlere kımız serpilerek “temizlenmesi” ve misafirlerin bu içki ile ağırlanmaları adetlerinden bahseder. Bugün de yaşayan bu geleneklerle Isıah, takvimî bir bayram olarak Saha halkının örf, adet ve tarım faaliyetleriyle kopmaz bir hal almıştır. Sahalar bu bayramı 2122 Haziran günlerinde yılbaşı olarak kutlamaktadırlar. Onlar bu bayramı yenilenme, tabiat ve insan doğasının kaynaşması, iyilik, temizlik ve aydınlığın başlangıcı ve geleceğe umutla bağlanmanın günü olarak kutlamaktadırlar. Uzun süren bir kışın ardından Saha halkı bir araya gelip eğlenir; eğlencelerde kımız içilmesi, bayram yerinde pişirilen şiş kebapların yenmesi, milli oyunların oynanması, güreş, at yarışları, Olonhosut yarışları ve vazgeçilmez olarak Osuohay dansı yapılmaktadır. Olonhosut yarışları kaya parçalarını kaldırarak omuzdan arkaya atarak yapılan güce dayalı bir Sibirya sporudur. Sibirya’da yaşayan Hakaslar ve diğer Türk halklarında da aynı spor yaygındır. Osuohay ise Isıakh törenlerinin vazgeçilmez kısmını oluşturmaktadır. Kımızlar içilip bazı yarışmalar, eğlenceler yapıldıktan sonra Anadolu halaylarında da bulunan, ellerin parmakların birebir kilitlenmesiyle yanyana dizilen insanlar Isıakh ateşinin etrafında dans veya halay çekmeye başlarlar. Bazı destanlarda bu halayın 9 gün sürdüğü yazılmaktadır.” Bugün de büyük coşkuyla kutlanan Isıah bayramı 1991 yılında Saha Cumhuriyeti kurulduktan sonra diğer Türk Cumhuriyetlerinde olduğu gibi resmi tatil olarak ilan edilmiştir. Son yıllarda Amerika’daki yerli Kızılderili Kabileleri’nin “soy kütüğü” ile ilgili çalışmalar Türk kültürünün yayıldığı sahalar hakkında bize ilgi çekici bilgiler vermektedir. Bu konuyla ilgili olarak Dr. Ahmet Ali Arslan şu bilgileri veriyor: ” Son yıllarda bağımsız araştırmacı uzmanların, Sibirya ve Alaska’da ve Alaska’nın daha güneyinde bulunan insan kemikleri ve toprağa yayılmış insan yağı kalıntıları üzerinde yaptıklan “gen” araştırmaları Amerika ve Asya kıtalarında vakti ile yaşamış bu insanların birbirleri ile yakın akraba olduklarını tespit etmesine rağmen, Amerika’ya Avrupa üzerinden gelenler bu gerçeklere sırt çevirmektedirler. Amerika yerli Kızılderili kabileleri ile Sibirya Saka, Altay, Hakas, Telvit ve Tuva bölgelerinde yaşayan eski Türk âdetlerinin ve mevsimlik dinî merasimlerin birbirine benzemesi ve paralellikler göstermesi oldukça ilgi çekicidir.
Baharda toprak, su ve hava, dostluklarının renklerini çiçeklere verirler.
Amerika’nın toprakla ve ziraatla uğraşan Kızılderili kabileleri arasında dinî ağırlıklı merasimlerle kutlanan mevsimlik bayramların başında Mart ayında “Yeni Yılın Başı” için yapılan kutlama törenleri ve şenlikleri gelir. Kaliforniya Eyaletinde geçimini topraktan temin eden yerleşik, şehirli Kızılderili kabileleri, göçebe bir hayat sürerek, yazın serin dağ yamaçlarına ve kışın ise daha ılık ve mülayim bölgelere göç eden ve geçimini avcılıkla temin eden Kızılderili kabilelerine kıyasla “Yeni Yılın Başı” kutlamalarına daha büyük bir bağlılık göstermektedirler. Bu kutlamalar, “Eski yıldan yeni yıla geçişi, ölümden sıyrılıp yeniden dirilişi, kısırlıktan kurtulup yeniden üremeye dönüşü kutlamak maksadıyla” yapılmaktadır. Kaliforniya ve etrafındaki topraklarda dağınık olarak yaşayan Amerika yerli Kızılderili kabilelerinden Yurok, Karuk, Hupa, Yuki, Pomo, Modoc ve Maidu kabileleri yeni yılın başlangıcı olarak kabul edilen “Mart” ayında, bahar bayramını, tabiatın yeniden canlanması ve uyanmasına bağlı olarak “Yeniden Doğuş”un bir sembolü olarak kutluyorlar. Bununla ilgili dinî merasimlere diğer Kızılderili kabilelerinde olduğu gibi, yine kabilenin Şamanı öncülük etmekte ve yönetmektedir. Yeni yılın başlangıcı olan Mart’ta kutlanan “Diriliş” kutlamaları ile ilgili Kızılderililerin yaptığı merasimlerde kabilenin yaşadığı köy veya kampın tam orta yerine uzun ve düzgün bir “direk” dikilir. New Mexico, Arizona ve Kaliforniya eyaletlerinde yaşayan Kızılderili kabileleri köyün orta yerine dikilen bu “direğin” kâinatın “ekseni” olduğuna ve dünyayı yaratan “Bir”i temsil ettiğine inanırlar. Bu inanç yerleşik ve şehirli manasına gelen “pueblo” yerli Kızılderili kabileleri arasında da aynı şekilde yaygındır. Kızılderililerin yaptığı merasim ve kutlamaların en ilginç yanlarından birisi, kabilenin Şamanı’nın “Gök Tanrı” olarak kabul edilen “Ulu Ruh”a daha çok yaklaşmak ve kabilesi için O’nun yardımını ve rahmetini talep etmek maksadıyla, bu düzgün “direğe” tırmanmasıdır. Dinî maksatlı bu merasimi yöneten Şaman’ın bu direğe tırmanması, mensubu olduğu kabilesini kötü ruhlardan ve onların sebep olabileceği hastalıklardan koruması, yeni yılda kabilesine bol mahsul bahsetmesi konularında görüşme talep etmek maksadıyla “Gök Tanrı”ya daha yakın olma amacı taşır. Direğe tırmanma merasimi Kaliforniya eyaletindeki Camella Kızılderilileri arasında oldukça yaygındır.” Demirin Türk kültür tarihindeki yerinden yazımızda bahsetmiştik. Demir Türk’ün inanç sistemi içinde bütünleştirici bir unsurdur. Ergenekon destanının ana temasını oluşturan “demirin eritilmesi ve kutsallığı” motifleri Amerika’daki Kızılderililer arasında da yaygındır. Onlar da demire hürmet ederek özellikle yılbaşı kutlamalarında mutlaka demir uçlu silahlar itina ile taşırlar. A. Arslan araştırmasında bu konuyu şöyle anlatıyor: ” Türk kültür tarihinde ve önemli mevsimlik merasimlerde mühim bir yer tutan “demir”e Kuzey Amerika kızılderili kabileleri arasında da büyük önem verilmekte ve bazı kimselerin demirden yapılmış mukaddes sayılan “silah”lara dokunması katiyen yasaklanmıştır. Amerika Kızılderili kabilelerinden Algonquian Kızılderili kabilesinde, hamile kadının demir ve çelikten yapılmış silahlara dokunması yasaktır. Öldürücü gücü kaybolur ve düşmana tesir etmez korkusu ile özellikle hamile kadınların ve yetkili olmayan şahısların kabilenin saaşçılarının silahlarına dokunması yasaktır. Yaygın olan söylentilerin tam aksine, bu kadar tabu ve yasaklamaya rağmen, Kızılderili kabilelerinden hiç birisi, ne şekilde olursa olsun diktikleri toteme tapınmazlar. Amerika’da Alaska’nın Güneyinde yaşayan Yakutat ve Tlingit Kızılderilileri arasında “demir”e Sibirya Türkleri’nin verdiği değere eş bir hürmetle yaklaşılmaktadır. “Yakutat ve Tlingit Kızılderilileri de diğer Kızılderililer gibi çelikten yapılmış bıçak ve savaş baltaları veya sivri uçlu silahlar yapmak için kullandıkları demire büyük hürmet ve rağbet gösteriyorlar.” Ahmet Ali Arslan’ın yapmış olduğu bu araştırma şu sonucu ortaya çıkarıyor: “Türk Şamanizmi ile Amerikan yerli Kızılderili Şamanizminin izlerine “Yeni Yılın Başı” merasimlerinde yoğun bir şekilde rastlanmaktadır. Aynı zamanda paralellikler mevcuttur. Mart ayında kutlanan yeni yıl merasimleri Orta Asya Türk şamanizmine paralel olarak Güney Amerika’da, Bolivya’da yaşamakta olan “Aravak” ve “Manası” Kızılderili kabilelerinin varlıkları tespit edilmiştir. Ayrıca Amerika’nın Mexico eyaletinde yaşayan “Arıkara” Kızılderili Şamanı’nın ilkbaharda Türk Şamanlarının yaptığı ayinlerin aynısını yaptığına dair kayıtlar mevcuttur. Bütün bu kalıntılar Orta Asya’dan Amerika’ya geçen Şaman kültürünün dolayısıyla Türk kültürünün kalıntılarıdır.Kaynak:Hatice Emel AŞA, Yeni Avrasya Dergisi, Mart-Nisan 2000

Yeşil – Sarı – Kırmızı Renklerin Türk Kültür ve Tarihinde Yeri

GÖKTÜRKLERDE YEŞİL-SARI-KIRMIZI RENKLER


1935”de, Altay’larda; VII-XI. asırlarda yaşamış Türk beylerinin mezarlarında yapılan kazılarda; yeşil, sarı, kırmızı ipekli elbise giydirilmiş cesetlerin bulunması, bu üç rengin Türklerde milli olduğu kadar dini değeri de haiz bulunduğunu göstermektedir.(belleten Sayı 43, 1947)

SELÇUKLULARDA YEŞİL-SARI-KIRMIZI RENKLER
ABDÜLCELİL EL KAZVİNİ DİYOR Kİ:
Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun bayrağı de yeşil-sarı-kırmızı idi. 1110-1189 yıllarında yaşayan İranlı büyük alim Abdülcelil el Kazvini (Hicri 556-560) (Miladi 1161-1165) yıllarında yazdığı Kitab’un Nakz adlı eserinin konu ile ilgili 608. sayfasında söyle diyor:

YAZININ ASLI

YAZININ TERCÜMESİ: “Selçukluların melikleri ve sultanları eğer yüzbin asker toplarlarsa, siyah Sancak askerlerde bulunmazdı; yeşil, sarı ve kırmızı Sancak bulundururlardı.


 

OSMANLILARDA YEŞİL-SARI-KIRMIZI RENKLER Osmanlı İmparatorluğu ordularında da Sancaklar, Bayraklar ve Tuğlar Yeşil-Sarı-Kırmızı renkleri taşımışlardır.


Etkinlikler

KÜLTÜR BAKANLIĞINCA 2001 YILINDA NEVRUZLA İLGİLİ GERÇEKLEŞTİRİLECEK ETKİNLİKLER – Nevruz Genelgesi hazırlanıp Valiliklere gönderilerek, 21 Mart 2001 tarihinde Nevruz’un tüm yurtta Nevruz’un içeriğine yakışır bir şekilde kutlanması istenmiştir.– Nevruz konusunda hazırlanan afiş, broşür ve çizgi romanların dağıtımı yapılarak, halkın bilgilendirilmesi sağlanmıştır.

– Bakanlığımızca önce hazırlanmış olan Nevruz konulu çizgi ve spot filmler çoğaltılarak televizyon kanalları ve illere dağıtımı yapılmış olup TRT ve diğer televizyon kanalları ile yerel televizyonlarda gösteriminin gerçekleşmesi sağlanacaktır.

– Eğitim Dairesi Başkanlığı tarafından yurtiçi ve yurtdışında ilk ve orta öğretim okulları öğrencileri arasında Nevruz konulu resim, şiir ve kompozisyon yarışmaları düzenlenmiştir.

– Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü sanatçıları tarafından yurtiçinde (Adana, Mersin, Tarsus, Iğdır) ve yurtdışında (Belçika) konserler verilecektir.

– Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü sanatçıları tarafından 29 Mart 2001 tarihinde Bitlis ili Ahlat ilçesinde Milli Piyango İdaresi Başkanlığı tarafından gerçekleştirilecek Nevruz özel çekilişinde konser verilecektir.

– Ülkemizin farklı bölgelerinden 15 ilden (Adıyaman, Ağrı, Artvin, Bingöl, Gaziantep, Hakkari, Hatay, Mardin, Muş, Kahramanmaraş, Van, İçel, Kırşehir, Kırklareli, Manisa) öğrenci grupları Nevruz Etkinliklerine katılmak üzere Ankara’ya davet edilmiştir. Ankara’da gerçekleştirilecek etkinlikler çerçevesinde:

– Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü sanatçıları tarafından 20 Mart 2001 tarihinde “III. Selim” ve 25 Mart 2001 tarihinde “Bakhalar” adlı tiyatro oyunları sahnelenecek.

– Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü sanatçıları tarafından 19 Mart 2001 tarihinde “Florinda” adlı müzikal çocuk oyunu sahnelenecek.

– Kültür Bakanlığı Ankara Türk Dünyası Müzik Topluluğu tarafından 19 Mart 2001 tarihinde bir konser verilecek.

– Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 21 Mart 2001 tarihinde Nevruz konulu bir fotoğraf sergisi açılacak.

– 21 Mart 2001 tarihinde Hilton Oteli’nde devlet erkanı ve yabancı misyon şeflerinin de katılacağı Nevruz Resepsiyonu verilecek.

– Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi Genel Müdürlüğü (TÜRKSOY) tarafından 21 Mart 2001 tarihinde “Türk Dünyası Öğrenci Gençliği Nevruz Buluşması” adlı şenlik gerçekleştirilecektir.

– Nevruz Kutlamalarını geleneksel boyutuyla tespit etmek amacıyla Tokat ve Iğdır illerinde alan araştırmaları yapılacaktır.

İLLERDE GERÇEKLEŞTİRİLECEK 2001 YILI NEVRUZ ETKİNLİKLERİ

Gönderilen Nevruz Genelgesi doğrultusunda hazırlanan ve İl Kültür Müdürlükleri koordinasyonunda gerçekleştirilecek kutlama programları şu şekildedir:

– Nevruz konulu çizgi ve spot filmlerin, yerel televizyonlarda gösteriminin yapılması sağlanacaktır.

– Yerel basında Nevruz konulu yazılara yer verilmesi sağlanacaktır.

– Eğitim Dairesi Başkanlığı tarafından düzenlenen Nevruz konulu resim, şiir ve kompozisyon yarışmalarına katılarak dereceye girenlere illerde gerçekleştirilecek törenlerle ödüller verilecektir.

– İllerde bulunan üniversitelerin öğretim üyeleri, bilim adamları ve uzmanlar tarafından Nevruz konulu konferans ve söyleşiler gerçekleştirilecektir.

– Yöre sanatçıları tarafından konserler verilecek, halk oyunları gösterileri yapılacaktır. – Nevruz konulu yayınlardan oluşan kitap sergileri açılacaktır.

– Kamu kurum ve kuruluşları işbirliğinde Nevruz Ormanı oluşturma amacına yönelik olarak ağaç dikimi çalışmaları gerçekleştirilecektir.

– Bakanlığımızca hazırlanıp gönderilen Nevruz afişleri ve broşürü dağıtılarak etkin bir biçimde duyurulması sağlanacaktır.

KÜLTÜR BAKANLIĞI İŞBİRLİĞİNDE DİĞER KAMU KURUM VE KURULUŞLARINCA GERÇEKLEŞTİRİLECEK 2001 YILI NEVRUZ ETKİNLİKLERİ

– Milli Piyango İdaresi Başkanlığı tarafından 29.03.2001 tarihinde Bitlis İli’nin Ahlat İlçesi’nde Nevruz Özel Çekilişi Yapılacak, bu çekilişte Bakanlığımız Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü sanatçıları tarafından bir konser verilecektir.

– Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından TRT 4 kanalında Diyanet Saati programında konuyla ilgili bir söyleşi yapılacak, Diyanet Aylık Dergisi’nde ve Diyanet Avrupa Dergisi’nde “Türklerde Nevruz Geleneği” konusunu işleyen yazılar yayınlanacaktır.

– Camilerde okunacak Cuma Hutbesi’nde Nevruz konusuna yer verilmesi sağlanacaktır.

– Posta İşletmeleri Genel Müdürlüğü tarafından Nevruz konulu özel gün zarfları hazırlanacaktır.

Kaynak: http://www.kultur.gov.tr 

MAKALELER

  • Osmanlılarda Nevruz Kutlamaları

    Prof. Dr. Yusuf HALAÇOĞLUTürkler tarafından çok eski tarihlerden itibaren kutlanan ve genelde Yeni Gün olarak adlandırılan Nevruz, Osmanlılarda da bahar bayramı ve yeni yılın başlangıcı olarak kutlanmıştır …


  • Nevruz Geleneği

    Prof. Dr. Abdulhaluk M. Çay.Bilindiği gibi milletleri meydana getiren en önemli unsurlardan birisi de kültürdür. Bir milletin bütün sanat faaliyetlerinin, inançlarının, örf ve adetlerinin, fikir, yaşayış ve davranışlarının tümü o milletin kültürüdür…


KAYNAKLAR

  • Nevruz ve Renkler
    Yayına hazırlayanlar: Prof. Dr. Sadık Tural, Elmas Kılıç.
    Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Sayı 116, Kongre ve Sempozyum Bildirileri Dizisi. Sayı 7, Ankara 1996
  • Nevruz,
    Yayına hazırlayan: Prof. Dr. Sadık Tural.
    Atatürk Kültür Merkezi Yay. No:100. Kongre ve Sempozyum Bildirileri Dizisi, Sayı 5, Ankara 1995
  • Türk Ergenekon Bayramı Nevruz,
    Prof. Dr. Abdulhaluk Çay, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları: 128, Seri IV, Sayı:B-5, Ankara 1993
  • Ergenekon Destanı ve Demirci Kava,
    Kemalist Atılım Birliği Yayını, No:13, Ankara 1992
  • Türk Millî Kültüründe Nevruz,
    Yard. Doç. Dr. Zeynelabidin Makas. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını:37, İstanbul 1987
  • Dehak’ın Sonu, Kemal Burkay.
    Deng Yayınları, Istanbul 1991
  • Türk Dünyasında Nevruz Bayramı (Broşür),
    Türk 0cağı Merkez Heyeti, Ankara 1994
  • Tarih ve Etnoğrafya Açısından Nevruz,
    (Rusçadan Türkçeye Tercüme: Yıldız Pekcan, Sevinç Oztürk), Boğaziçi İlmî Araştırmalar Serisi:l3, Ankara 1993
  • Nevruz-Yenigün (Broşür).
    TİKA , T.C. Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü, Ankara 1994
  • Ulusun Ulu Günü Nevruz,
    Çeviren ve yayına hazırlayanlar: Süer Eker, Ahmet Abatoğlu, Ankara 1995
  • Nevruz (Yenigün) Özel Sayı, Bilge Dergisi,
    Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi, Ankara 1995
  • Nevruz Özel Sayısı,
    Anayurttan Atayurda Türk Dünyası Üç Aylık Bilim, Kültür ve Araştırma Dergisi, y.7, sayı:17, Ankara 1999
  • “Amerika Kızılderili Kabileleri ve Türk Dünyasında “Yeni Yıl Başı” Merasimlerinde Paralellikler”,
    Ahmet Ali Arslan.
    Nevruz (Sempozyum Bildirileri), Atatürk Kültür Merkezi,
    Ankara 1995, s. 251272
  • “Saha Türklerinde Bir Nevruz Versiyonu: lsıakh Bayramı”,
    Nevruz ve Renkler (Sempozyum Bildirileri),
    Ankara 1996, s.131-138

UYGURLARDA NEVRUZ KUTLAMALARINuraniye ve Erkin Ekrem
Hacettepe  Universitesi, Tarih bolumu

 Nevruz, M.O.VIII yy’dan gunumuze kadar cetin kis sartlarinin sona erip tabiatin uyandigi;kar, buz ve donlarin eriyip aktigi, nehirlerin cosup tastigi, ciceklerin actigi, agaclarinyeserdigi, gece ile gunduzun esit oldugu ve insanlarin kalbinde guzel duygularincanlandigi baharin mujdecisi olan 21 Mart gununde dogudan batiya, guneyden kuzeye butunTurk Dunyasi tarafindan buyuk bir coskuyla kutlanagelmektedir.Bilindigi gibi “Nevruz” OrtaAsya’da yasayan Uygur, Turkmen, Ozbek,Azeri, Kazak, Kirgiz gibi Turk topluluklari ileAnadolu ve Balkan Turklerinin ve de Iranlilarin “yenigun” veya”yilbasi” olarak kabul ettikleri gundur. “Nevruz’un ne zamandan beri vekimler tarafindan bir solen olarak kutlandigi meselesi hala tartisilan bir konudur.”Nevruz solenleri”nin su veya bu topluluga ait oldugunu ileri surmenin ilmi olmayacaginisavunan Nizameddin Huseyin, 21 Mart’ta Orta Asya’da ve Kafkasya’da yasayan Uygur, Turkmen,Kazak, Kirgiz, Ozbek, Tatar, Yakut, Teleot, Karakalpak, Sala, Baskirt, Cuvas, Macar,Kumuk, Karacay gibi Turk topluluklari yaninda Cinliler, Japonlar, Vietnamlilar, Iranlilar,Araplar, Hintliler, Mogollar gibi halklarin da cesitli kutlamalarda bulunduklarini ilerisurmektedir. Abdulhalik Cay’in Turk Ergenekon Bayrami Nevruz adli eserinde belirttigiuzere oniki hayvanli Turk takvimine gore “Nevruz” Turklerde cok eskiden beribilinmekte ve cesitli torenlerle kutlanmaktadir. Ancak bazi bilim adamlari, oniki hayvanliTurk takvimine ve bircok Cince kaynaga gore Turklerde Nevruz solenlerinin yapildigiyolundaki bilgilere ragmen, Nevruz kelimesinin Farsca kokenli olmasindan ve Firdevsi’ninSahname adli eserinde Nevruz kutlamalarinin Iran Sahi Cemsid doneminde basladigi yolundakimitolojik bilgilerden hareketle, Nevruz’un Iran menseli oldugu fikrini ileri surmeye devametmislerdir. (Islam Ansiklop. C.7 , 179).Ote yandan Nevruz’la ilgili en eski Cinkaynaklarini taradigimizda Do-you’nun Tongdian adli eserinde yer alan bilgilerdenPerslerin yilbasi kutlamalarini 3. ay olan Mart ayinda degil, 6. ay olan Haziran ayindayaptigi anlasilmaktadir (1935, 1042b). Bunun yaninda Firdevsi’nin Sahname adli eseri XI.yuzyilda yazilmis olup ozellikle milattan onceki olaylar rivayetlere dayanmaktadir. Ayrica Cemsid hakkinda(1) birbirinden farkli rivayetlerin olusubu kaynagin degerini azaltmaktadir. Oysaki Du-you’nun T’ong-dian adli eseri, VIII.yuzyilda yazilmis olup yazildigi donemin yani (618-907) Tong sulalesi doneminin belgeleredayanan bir tarihidir. Bu yuzden burada verilen bilgilerin dogrulugu tartisma goturmez.Diger taraftan Prof. Abdulkerim Rahman,Nevruz bayraminin Yunan menseli oldugunu ileri surmektedir. “Bu gun Eski Yunanlilarinicki ve eglence tanrisi Dionis serefine kutladiklari milli bir bayramken, Eramis’tenonceki IV. yuzyildan baslayarak Yunanlilarin Orta Asya’yi isgal etmesiyle birlikte bubolgelere yayilmistir. O bolgenin kultur unsurlariyla birleserek Nevruz olaraksekillenmistir.” diyen Prof. Rahman, bu iddiasina kaynak olarak Tirmiz’de bulunan birtabaktaki oyma resmi, Buhara’da bulunan ve simdi Berlin’de korunmakta olan diger birtabaktaki resmi, Bedehsan’da bulunan bir gumus tabaktaki resmi, Turkmenistan’in guneyindeki Nisa’da bulunan kemikten yapilmis bir kadehteki resmi ve ‘Karasuk Medeniyeti’diye adlandirilan Orta Asya Medeniyeti’ne ait arkeolojik kazilarda elde edilen cesitliresimleri gosterir (Rahman, 1989, s.415-422). Ayrica Prof. Rahman yukaridaki kalintilardatasvir edilen resimlerin Orta Asya halklarina ait oldugunun Prof. Dr. G.A. Pugacinkovatarafindan bir cok belgelere dayanilarak ispat edilmis oldugunu yine ayni kitabinda belirtmistir (Rahman, 1989, ss 414-422).   Prof. A. Cay’in yukarida belirtmisoldugumuz Turk Ergenekon Bayrami Nevruz adli kitabinda oniki hayvanli Turk takvimini vebazi kaynaklari esas alarak bu gunun “Turklerin Ergenekon Bayrami” oldugufikrini ileri surmektedir (Cay, 1985, 7-10).Bu konu ile ilgili Cince kaynaklar arastirildiginda A. Cay’in bu goruslerinin isabetli oldugu ortaya cikmaktadir.Tsi-ma-chian’in yazdigi Shih-chi adli kitabin “Hun Tezkiresi” bolumunde,”Her yilin 1. ayi olan (yilbasi) Mart ayinda Hunlarin butun beyleri Chan-yu ordugahina toplanip kendi adetlerine gore cesitli kutlamalar ve ibadetlerde bulunduklari 5 ayda (miladi takvime gore 8. ayda) Lung-ch’eng denilen yerde toplanip atalarina yer-sulara ve Goktanri’ya kurbanlar sunarak buyuk torenler yaptiklari ve sonbaharda atlar semirdigi zaman ordugahta bulunan kisilerin ve hayvanlarin sayilarinin tespit edildigikaydedilmektedir (shih-chi, Hsung-nu Chuan, 1975-2892: Han-shu Hstung-nu-chuan, 1962-3752). Fenye’nin yazdigi son Han sulalesi tarihinde yer alan “Guney Hunlari Tezkiresi” bolumunde kaydedildigine gore ise: “Hunlar orf ve adetlerine gore 1.5.9. aylar (miladi takvime gore 3,8, 12) olmak uzere yilda uc defa toplanip Tanri’ya kurbanlar sunup cesitli torenler yapiyorlar” (1965-2944).Chou Sulalesi tarihinin “Gokturk Tezkiresi” bolumunde “Gokturler yilnameleri bilmezler, ancak otlarin yesermesini yani bahari yeni yilin baslangici olarak
kabul ederler” diye kaydedilir (1971-910). Tu-you’nun yazdigi T’ong-dian adli eserin “Gokturk Tezkiresi” bolumunde ise Gokturklerin orf ve adetlerinin Hunlarla ayni oldugu kaydedilmektedir (1935-1068A). Ayni eserde, Gokturk hukumdarlarinin Gokturk Beyleri ile birlikte her yil “AtalarMagara”sinda anma torenleri duzenledikleri 5. ayda Yer-su ve Gok-Tanri’ya kurbanlarsunduklari kaydedilmektedir (1935-1068b).
Bati Gokturklerinin de her yil bahar aylarinda atalarinin oturduklari magaralara gidip cesitli anma torenleri duzenledigi ve 5. ayin 8’inde de bir araya gelip yine cesitli solenler duzenledikleri kaydedilmektedir.(1935-1077a). Tsui Sulalesi Tarihi’nin “Dogu Gokturkler Tezkiresi” bolumunde de bu tur kayitlar yer almaktadir (1973-1864). Prof Dr.Ch’in-chung-mian’in eski Cin takvimi hakkindaki bir arastirmasindan anlasildigina gore,Cinlilerin ilk takvimi olan ve Mart ayinin yilbasi olarak kutlandigi Nung-li adi verilenhem gunese hem aya gore duzenlenmis takvim Hsia Sulalesi (M.O.XXII yy M.O. VII yy.)doneminde ortaya cikmistir. Bu takvimde bu gune kadar bazi degisiklikler yapilmis olmaklaberaber Cinlilerce gunumuze kadar kullanilmistir. M.O.VIII yy.larda yasayan eski Turkkavmi “Ti”ler de bu takvimi kullanmaktadir (Ch’ing-chung-mian, 1982. 640-651).Bu kaynaga gore, eski Turklerde de yilbasi Mart ayi olup, Chou Sulalesi Tarihi (557-581)adli eserde yer alan “Gokturk Tezkiresinde”ki “Gokturkler bitkilerinyeserdigi zamani yilbasi olarak kutlarlar” seklindeki ifade bunu dogrulamaktadir. Yeni Tong Sulalesi Tarihi, Uygurlar Tezkiresi bolumunde belirtildigine gore”Uygurlarin atalari Kao-ch’e’lardir.1.(1975:611).   Kuzey devletleri Tarihi Kao-che bolumunde”Kao-che’larin atalarinin ‘Kirmizi Ti’ler oldugu yazilidir.  (1964:3270). Bu kaynaklaragore Uygurlarin atalari “Ti”lerdir. M.O. VIII yyda yasamis olan Uygurlarin atalari doneminde Mart ayi yilbasi olduguna gore M.S. VIII. yy.dayasayan Uygurlarda da Mart ayinin yilbasi olmasi muhtemeldir.Bilindigi gibi Hunlar Uygurlarin atalaridir. Hunlarin orf ve adetleri de Uygurlar ile aynidir. Buna gore Hunlarin her yilin birinci ayinda (yilbasinda) yaptigi kutlamalarin Mart ayinda yapilmis olmasi gerekir. Yani Hunlarin tum beyleri ile Ch’an-yu ordugahina toplanip yaptigi kutlama ve ibadetlerin “Nevruz Soleni”nin ilk sekli oldugu kanaatindeyiz.Ergenekon Efsanesine gore, her yilbasinda, Ergenekon’dan cikis gununde demir doverek cesitli kutlamalar yapiyorlardi. Bu da Cin kaynaklarinda yer alan “Gokturkler her yili Atalar magarasinda Goktanri ve Yersu’larakurbanlar vererek kutlama torenleri yapar” yolundaki gorus ile aynidir. Hun, Gokturk,ve Uygur orf ve adetlerinin ayni oldugu gorusunden yola cikacak olursak, Ergenekon Efsanesi ile Cin kaynaklarinda yer alan torenlerleGokturklerin her yil torenlerine ikisinin de her Mart ayinda yapilmis olmasigerekmektedir.Prof. Cay yukarida bahsedilen kitabinda,Ergenekon’dan cikis ile “Nevruz”un ayni gunde oldugunu ileri surmektedir. (Cay1985:7-11). Yani Cin kaynaklarinda yer alan Hun ve Gokturklerle ilgili bu bilgiler Nevruzgeleneginin ta o zamanlarda baslayarak var oldugunu ve milli motifler tasidiginigostermektedir. Ayrica, Orta Asya’da arkeolojik calismalardan elde edilen bazi tabaklarda ve comleklerde bulunan resimler de bu kutlamalarin cok eskizamanlarda sekillenmeye basladigini kesin olarak gostermektedir (Rahman, 1986:s.2).840 yilinda Turan bolgesine goc edenUygurlar, Wang-yen-te’nin anlattiklarina gore ilkbahar aylarinda cemaat halinde civardakimabedlere gitmekte idiler (Izgi, 1989, s.59-65). Kasgarli Mahmud’un Divanu Lugat’it-Turk adli eserinde, Turk boylarinin yeni yil (Nevruz)yerine “yenigun” ifadesini kullandigi gorulmektedir. Kasgarli eserinde”Yenigunden sonraki ilk bahar ayina oglak ayi denir. Cunku bu ayda oglaklar buyumusolur” der (Mahmud, DI.T, C.I, s.347). DLT’de belirtildigi uzere Uygurlar, XI yy’dadiger Turk boylarinda oldugu gibi “Nevruz” degil, “yenigun” teriminikullaniyorlardi.Ote yandan Uygurlarda “yenigun”terimi yerine “Nevruz” teriminin hangi tarihten itibaren kullanilmaya baslandigikesin olarak bilinmemekle birlikte, bu kullanima ilk Ali Sir Nevai’de rastliyoruz. Buyuk mutefekkir, Ali Sir Nevai, Car Divanadli eserinde “Nevruz” adi verilen muzik makamlarindan ve Nevruzda okunansiirlerden bahseder. Bunlar Noruz Huseyin, Noruz Kusek, Noruz Buruk, Noruz Bosbilla, NoruzRast, Noruz Sultan’dan olusmaktadir (Mehmetemin, 1980:42). Eski Uygurlarin yeni yil soleni faaliyetleri hakkinda tarihi kaynaklarda bu konu ileilgili bircok bilgi bulunabilir. Hui-li’nin Muzik Tezkiresi adli eseri ile Shang-ta’ninT’ang Sulalesinde Chang-an ve Bati Memleketleri adli eser, konu itibariyle birbirinebenzemektedir. Eski Uygurlarda, Nevruz Soleni gelenekleri ile ilgili genis bilgilerin yer aldigi her iki eserde tolpar (topar; uctuguna inanilan kanatli efsanevi at) ustundeoynanan “Horto Dansi”, “Salma Taslas Dansi”, “Oglak TartisDansi” ile hayvan kiyafetindeki maskeli danslar ve “Goyzi dani (Kucardansi)” gibi cesitli danslarin sarki ve muzik esliginde, eski yilin ugurlanip yeniyilin karsilanmasi, cinlerin kovulup halkin guvenlige
kavusturulmasi ve bunlarla ilgili dileklerde bulunulmasi yolundaki cesitli faaliyetlerhatira seklinde anlatilmistir. Bu solenin o donemde yerli agizlarda “sumuz”seklinde gectigi ve kelimenin Oguz Turkcesine ait oldugu ve Kusen’de ortaya ciktigibelirtilmektedir (Rahman, 1989:417).
“Sumuz” kelimesiyle ilgili olarak pekcok dusunce one surulmektedir. MeshurKasgarli, Buda alimi Uylan (732-820) Nomm Sozcuklerinin Serhi adli kitabinda:”Sumuz” batida bulunan Uygurlarin kullandigi bir kelime olup, asil sekli”samuz”dur. Bu kelime Kuca’nin batisinda ortaya cikmistir. Onun izlerine halarastlanir. Bu oyun vahsi hayvan sekilleri iceren maskeler takilarak oynanir. Ya da yoldangecen kisiye camur atarak, su sicratarak veya elle salma (tas atilan uzun bir sopa), ilmek(insanlari boynundan yakalamak icin kullanilan bir cesit sopa) alarak o kisiyi yakalayipsaka yapilir diye yazmistir. (A.Memtimin, Sin-jiangin T’ang Devrindeki Nahsa-Ussul Sanati,s.75-86). Bu konuda Cince kaynaklarda buna benzer cesitli bilgilere rastlanmaktadir.Eski Turklerde yilbasi terim olarakmevcuttur. Cince kaynaklarda kaydedilen ve Cinlilerce “Mao-shih” olrak telaffuzedilen bir terim bulunmaktadir. Hsin-Tang-shu Hui-he-chuan (Yeni Tang Sulalesi Tarihi)Uygurlar Tezkiresinde “Hakaslar (Kirgizlar) yilbasini “Mao-shih-ai”diyorlar, uc ayi bir mevsim kabul ediyorlar. 12 Hayvanli Turk takvimini kullaniyorlar” diye kaydetmektedir (Hsin-T’ang-shu, 1975:6147). Tne ayni eserde bu terimi aciklamak icinHsuan-yu-chi adli kitabi da belirterek  “Hakas halklari yilbasinaMao-shih-ai” diyorlar, ay’a da “ai” diyorlar. Her uc ayi bir mevsim olarakkabul ederler” diye yazmaktadir (Hsin-Tang-shu, 1975:6152)Cince kaynaklarinda kaydedilen “Mao-shih-ai” terimi icin Prof Cay “muz ay/Buz ay” gibi aciklamalardabulunmustur. (Cay, 1985, 41). Bu konuda Prof Dr Ahmet Bican Ercilasun ise”Mao-shih” teriminin basyil/bas jil olabilecegini dusunmektedir. Yine Hsin-T’ang-shu’da Hakaslarin dil ve yazilarinin Uygurlar ile tamamiyla ayni oldugu kaydedilmektedir. (Hsin-T’ang-shu,1975:6148). Bu kaynaga gore, Uygurlarin da yilbasi terimi icin Mao-shih-ai yani mao-shih-ay demesi muhtemeldir.Gunumuz Uygurlari arasinda Nevruz Soleni ile ilgili faaliyetler su sekilde cereyan eder: Nevruz baslamadan once insanlar, yeni yilin serefine sevinc duygusunu ifade eden cesitli siirler, sarkilar (Nevruzname) yazip hazirlarlar. Nevruz gunu insanlar bayramlik elbiselerini giyerek tum evleri, kutsal yerleri, mesire yerlerini, alis veris merkezleri kisaca vb yerleri ziyaret ederler. Buarada meydanlarda siir atismalari, milli oyunlar icra edilir. Sarkilar soylenir, danslar edilir, guresler tutulur… Kisaca herkes kendine has becerisini ortaya koyar. Bu faaliyetlere buyuk kucuk herkes katilir. Ayrica bu gunde herkes gucu yettigi kadar birbirine cesitli hediyeler verir. O gun buyuk bir coskuyla kutlanir. Diger taraftan bu gunde okunan “Nevruznameler”de gencleri ilim ogrenmeye tesvik, ahlakli vefaziletli olmak gibi cesitli temalar islenir. Buna iliskin ornek verecek olursak:

Keliptur hus mubarek usbu kun yaranler-yaranler Acab muzluk darahlarni yarar kun-tunda boranlar
Tariaddut birla maktapta okup, oglanlar-oglanlar
Bolup bir kuni alamda zor insanlar – oglanlar
(Ey yarenler iste hos ve mubarek gun gelmistir
Boralar agaclardaki buzlari gunden gune eritir
Okulda tereddutle okuyan oglanlar
Bir gun alemde buyuk insan olurlar)
Kaldi noruz kaldi bu gun, arisi bina atkili
Barca adam konlini sad – huram atkili
Har kisi mollisidin alsun dua konlini
Maripatka toldurup goli-gulzar atkili
(Bugun Nevruz gokyuzunde bir cennet yaratmak icin geldi
Butun insanlarin gonlunu sad etmek icin geldi
Her insan hocasindan dua alsin
Boylece gonlunu marifetle doldursun ve gonlunu gul bahcesine dondursun)

Nevruzda icra edilen faaliyetlerin dile getirildigi bir diger siir de soyledir:

At binip oglak alip mesrep kilur kundur bu kun
Keldi noruz yilbasi ketdi konlinun cirkini
Noruz diban kilurler hatunlarinin Turkini
Meclis kilip aynasur acar konul mulkini
Kaygu mihnetler ketip oynasir kuntur bu kun.
(At binilip oglaklar alinan, cesitli solenler duzenlenen gundur bu gun
Nevruz geldi gonuldeki cirkinlikler gitti
Hanimlar Nevruz ile ilgili sarkilar soyleyip geliyorlar
Kiz ve oglanlar kulaklarina guller kistirip, takkelerini yana kaydirip geliyorlar
Kurulan meclislerde oynanir oyunlar acilir gonuller
Kaygi ve mihnetin dagildigi gundur bu gun)

Bazi bolgelerde, Pamir eteklerinde Uygurlar arasinda Nevruz solenlerinde”Kaplan” oyunu, “Aslan” oyunu gibi geleneksel oyunlar da icra edilir.Kaplan oyunu: Bir kisi kaplan kiliginda bir maske takip iki Hoten sapkasiyla kulaklariniorter. Elleriyle yere cokup, dort ayakli olur ve kaplan hareketlerinin taklidini yapar.Elinde kirmizi bir gul tutan bir diger kisi de onun hareketlerine yon vererek onu dansettirir. Bu arada coban ravabi (bir Uygur halk calgisi) ile balman (yine Uygur halkcalgisi) ve tef ahenkli olarak calinir. Oyunun sonunda kaplan kiligina giren kisi  maskesini cikarir ve ona kirmizi bir gul takdim edilir.Yine bazi bolgelerde “Argimak”oyunu oynanir. Yeni elbiselerini giymis olan bir kimse, tahta bir at ile meydana girer. Oanda sazla tempo tutulur. Bu oyunlarda kotu kis sartlarini kovma bahari karsilama anatemasidir. Nevruzda torenler tamamlandiktan sonra, insanlar bir araya gelir ve arpa, bugday, misir,nohut, fasulya, kurutulmus erik, igde, salgam, sarmasak, et gibi malzemeler karistirilarakve goce ya da un katilarak pisirilmis olan “Nevruz Asi”ni yerler. Nevruz Asigenelde “Abesan” adiyla anilir ve herkes gucu yettigi oranda bu asinhazirlanmasina katkida bulunur. Bu as meydanda bulunan herkese ikram olunur.Nevruz Asinin hazirlanmasi ile ilgilisiirde bu durum soyle dile getirilir:

Tapkini koy kelturur
Topalmigan coce horuz
Tapkini gul kelturur
Topalmigan bir bas piyas.
(Bulursan koyun getir
Bulamaz isen pilic getir
En guzelini bulabilen getirir
Bulamazsa bir bas sogan getirir.)
Nizameddin Huseyin’in belirttiginr gore: Uygurlarda Nevruz kutlamalariyla ilgiliduzenlemeler “Tokuz kilik” ya da “Tokuz Ogul” ananesi cercevesindegelismektedir. Eskiden beri bu ananeler devam etmektedir.

Bu ananeler asagida toplu olarakverilmistir:

  • BIRINCI ANANE: Nevruz gunu her misafire sofra kurulur. Bu gunde misafirlere yemek ikram etmenin onemi cok buyuktur. Yemekten sonra Nevruz ayini yapilir. Ayin bittikten sonra, “yeni yasin kutlu olsun” denilerek insanlar birbirlerini tebrik ederler. Birlikte yenilip, birlikte icilen, birlikte dua edilen ve saygi ve sevgi icerisinde gerceklesen bu durum “Nevruz Ayinine Cikmak” olarak tabir edilir. Bu, “Tokuz kilik”in ilkini olusturur.
  • IKINCI ANANE: Insanlar, aralarindan ayrilmis olan buyuklerinin kabirlerini ziyaret ederler.
  • UCUNCU ANANE: Insanlarin birbirini ziyaret etmeleri, yardima muhtaclara yardim etmeleri, hastalari ziyaret etmeleri kotu is ve hareketleri olanlara nasihat
    etmeleridir.
    Buna “Nevruz Gezisi” adi da verilir.
  • DORDUNCU ANANE: Butun yerlesim birimlerinde, Nevruz oyunlari cocuk, genc, yasli, orta yasli insanlarin temsilcileri tarafindan sergilenir. Herkes bildigi nispette hunerini gosterir. Kimi siir okur, kimi dans eder.

Nizameddin Huseyin’in belirttigine gore Uygurlar arasinda 50den fazla “Nevruz gosterisi turu”, 70den fazla da “Nevruz Namesi” vardir. Nevruzda oynanan oyunlar icinde: Bori ile Koy (Kurt ile Kuzu), Oglak, Kucung yetse al (Top kapmaca), Oyuncu Sir (Oyuncu Aslan), Heyyar (Komedyen), od atlas (atesten atlama), Talasma (Kopek dogusu), Ususme (Koc dogusturme), Cokusma (Horoz, keklik vb dogusu), Cepic (yaris), Gul mesuk (Gul ile asik), Koglas (kiz kovalama), Mukumukus (saklmabac), Kokles (uzun atlama), Kos Koklas (Kosup kovalama), Doram (Taklit), Celisis (Gures), Tatismak (Ip cekme yarisi), Darbazlik(Cambazlik), Suret (Taklit), Dum-Dum (Bir tekerleme oyunu) gibi oyunlar asil olarak sayiliyordu. Nevruz nameleri ise Koklem Ay Keldi Noruzgul, anam-anam, Hizir-Noruz, Cihan Canan gibi nagmelerden olusmaktadir. Nevruz ayinin ilk yedi gunu bu tur cesitli etkinliklerin yer aldigi torenler, solenler duzenlenir.

  • BESINCI ANANE: Uygurlarin ananeleri icinde Nevruz gezmelerinin ayri bir degeri vardir. Her Nevruz’da at seylisi (at gezisi), Bezme seylisi (Muzikli oturma gezisi), Dag seylisi (Dag gezisi) gibi cesitli faaliyetler duzenlenir.
  • ALTINCI ANANE: Nevruzda “Hikaye-Destan” gunu tertip edilir, sarayda, avluda meydanda toplanan halka Bilim adamlari Nevruziye destanlarini anlatir. 1983 yilinda Yarkend’in Telebag kasbasinda duzenlenen bir Nevruz soleninde siir okuyan edebiyat meraklisi Abdurrahman Emin’in “Nevruziye”sine ait bir bolum soyledir:Yaslik her kisinin gulistan cagi
    (Genclik her kisinin Gulistan cagi)
    Her tanda bulbulun navakes cagi
    (her sabah bulbulun inledigi zaman)
    Bir kaca sut bolsa bu omur digen
    (Bir tabal sut olsa bu omur dedigin)
    Yaslkin su sutun kaymaki yagi
    (Genclik su sutun kaymagi, yagi)
    Bahit yamgur emes kokten yagarga
    (Mutluluk yagmur degil ki gokten yagsin)
    Tehi yerdin cikip sudek akarga
    (ustelik yerden cikip su gibi akmaz)
    Behit sunda ne kelse oz kolindin
    (Mutluluk her zaman insanin kendi elleri ile yaratilir)
    Tiris Tirmas yengilme oz yolundan
    (Calis cabala yenilme kendi yolundan cayma)

  • YEDINCI ANANE: Nevruz kirginlarin baristirildigi anne babaya, ese dosta,ahbaba karsi sayginin, hurmetin ve sevginin ifade edildigi bir gundur. Bugunde parcalanmak uzere olan aileler mahallenin ileri gelenleri tarafindanbaristirilirlar.
  • SEKIZINCI ANANE: Nevruz ayi zamanda ekonomik faaliyetlerin planlanip programlandigi bir gundur. Yol, kopru gibi yerlerinin elbirligiyle gerceklestirildigi, ekim hazirliklarinin yapildig bir gundur.
  • DOKUZUNCU VE SON ANANE: Fakirlere, kimsesizlere, yaslilara, ihtiyac halinde bulunanlara maddi ve manevi yardim eli uzatilir. Yardim elini uzatacak durumda olanlar, halleri vakitleri yerinde olanlar bunu bir borc olarak telakki ederler.

Nevruzda yapilan butun bu 9 ananenin hepsinin toplumun maddi ve manevi olarak refahininarttirilmasi yaninda sosyal ve kulturel bir yonu de vardir. Yukarida belirtildigiuzere,Uygurlar da diger Turk topluluklari gibi cok eski devirlerden baslayarak yeni yilkutlamalarini Mart ayinda duzenlemektedirler. Bu gelenek daha sonra dini, mitolojik, vefolklorikbir ozellik kazanmis ve Uygur Turklerinin vazgecilmez adetleri arasinda
girmistir.
2001 

Not: Yazıdaki resimleri görmek için tıklayınız:

nevruz.doc

 

ERKENEK’TE BİR YILI YAŞAMAK

Mayıs 6, 2007


Tarih: 23.11.2006 Saat: 16:01
Konu: Erkenek Haber

Bu yazıyı okuduğunuzda kendinizden mutlaka birşeyler bulacaksınız.Erkenek kültürünü tüm yönleriyle yansıtan harika bir yazı….

ERKENEK’TE BİR YILI YAŞAMAK
Erkenek’te Ağdağ’ın ayazı ile Marsavı’nın dumanı birleşmeyi görsün bir kere.sanki damdıra çalar bütün ağaçlar.Her yer gelinliğini giyer taaa bahara gadar.Ayam artık bozulmuştur.İlkbaharda çocukların yağmurun altında “Çona çona çondurma Hacahmede gondurma.Teşt altında küfte var ondan bana hısta var.” Diye avaz avaz bağırmalarına gadar,gar gış hayatın bir parçası olurdu.

Böyle bir gış mevsiminin ramazana rastlaması bilöğüt hayatı daha da güzel yapardı.Zöhüre Oğul Hacı’nın “Kışlalar doldu bugün,doldu boşaldı bugün.” Türküsüyle mitillerimizden kalkar,dürme kömbesini,toyha şoğrasını yer tekrar uykuya dalardık.Ağşam ezenini örtmenin altında,ya da temeğin yanı başında yalbırdak olarak,bazen de gomşu çocuklarıyla birlikte dinlerdik.Oruç tutmamıza karşılık verilen ceviz ile kesmeceyi asbabımızın et goynunda gün boyu saklar,Sağır Ahmet’in ya da Diriç Goca’nın “Allahu Ekber” sesiyle kesmeceden biccik yiyerek orucumuzu hemen orada açardık.Ezenin bitmesini beklemeden hemen oradan sıvışır,bir fırtık verir,turudu gimi sümbülden iner,eve gopardık.Eviçerdeki takanın yanındaki uzun makadın üstüne oturur,surfaya gıyın gıyın bakardık.

Böyükler bizi horsunsa da bir yolunu bulup aşı, “iki gatlı dama bişirik atar gimi” sallamanın yollarını arardık.Gündüzün susuzluğunu gidermek için, inek tasını depemize diker, duncukana gadar şevret içerdik.Böyüklerin “Mideniz govaltak,içmeyin.” sözüne pek aldırış etmezdik.Baş yemeğimiz patdes yahnısı,kömbe,sarma bazen de dolma küftesi olurdu.Salata yerine manca puğez;datlı yerine bir çirtikli sehen tey yer Allahımıza şükrederdik.

Külfetin içinden bazılarımız hıstamıza düşen aşı çıkla yemeyi isterken,bazılarımız da aşın üstüne dürmeli patdes yahnısının cıvık yerinden birkaç çömçe goyup öyle yemeyi tercih ederdik.En çok zorumuza yemek yerken yekinmek gelirdi.

Eve govumlardan misafir,şendik gelse bizlere; “dısdıvrak” olun,misafirleri rahatsız etmeyin,konuştuk mu da “hüssene” derlerdi.Gelenler üşümesinler diye tüfedeki köseğiden düşen,çıngı çıkan közleri eğişe alıp mangala goyardık.Polat çakmağındaki gav yanmazsa,galiyanları köz ile yakmak da bizim görevimiz olurdu.

Gışın her taraf garla gaplı olduğu için dışarı çıkılmaz, odalarda oturulurdu.Odalarda “Kesikbaş,Hayber Galası,Ferhat ile Şirin,Kerem ile Aslı” okunurdu.Bizler de kendi aramızda heyket ederdik. “Heyket heyket hengir goz,biri gara biri boz.” derdik.Cevabını bilmeyen grubun elindeki tarla,köy,şehirleri bir bir alır,”Yer içer hottuya geçerdik.” Bazen heyketleri sorarken dağnaki güne hayaller gurarak uykuya dalar giderdik.

Garları gomşularla birlikte damdan kürümek oyun gimi gelirdi bizlere.Gar erimeyi görsün bir kere;süyükler tokaçlanıp,damlar kürünüp loğlanmadı mı,goşmalar bel verir,mertekler gırılırdı.”Gızılokun tarlaya su ıyımlanması gimi” bişiriklerden vırrık akardı.Çörtenin altından akan su,duvar diplerindeki arıklara gadar iner her taraf beyin olurdu.

Daştan ya da cıncıktan olan güllelerle oyun oynardık.Eneğimizi goz,mazı,düğme bazen de delikli paradan seçerdik.Böyüklüğüne göre eneklik diye değer verirdik.Ebe cül,ikinci cül arkası ve en sondaki de galak olurdu.Bunun için çok iğeşirdik.Gülleye çirtik ile vurduğumuzda,lığlanması için var gücümüzle hoplardık sığıllığın damında.Tengirseğine binip giden paraları erinip yorulmadan bir bir toplardık.Oyunda ciğerip cıllayanlara analık çizerdik.”Gıran giresiceler,ne var bu damda?” diye bir ses duyduk mu,hemencecik sıypıncaklardan sıypınıp,turudu gimi gaçardık.Bağıran yadırgı ya da moruk, onu da horsunmaktan geri galmazdık.

Düğünlerimiz de çok güzel olurdu.Sıpanın davetiyle başlayan düğün,hanlarda günlerce devam eder giderdi.Bayan elbisesi giyen erkekleri sıkıştırmak da işin başka bir güzelliğiydi.Düğünün son günü,Hacıağa soku döğerken,davulcu İbo da şaba çekerek para toplardı.Gelin evinden “Çebiş Çalmak” ise ayrı bir maharet isterdi.Gelin arkasında yengeleri ile birlikte gelirdi.

Baharın gelmesiyle birlikte tellikleri çıkarır,tombak dolaşmaya başlardık aralıklarda.Sokakta pip, pampos, çandı ;zibillikte serpeneyle kaygıç ya da sepetçik oynardık.Gıldırgıç kağnı gimi ses çıkarsın diye yuvasına kömür ile tereyağını sürerdik.Başımız dönse de gün boyu üzerinden inmek istemezdik.”Gannımızın gara suyu akana gadar” binerdik.

Garlara alaca düştü mü yazıda,Garanlıkdere’de bağlar dehre ile baran baran budanırdı.Gazma ve külbe ile topraklar eşilirdi seki seki.Çütçü mesesine daktı mı lobutu,satım ipiyle öküzleri,közlüvar ile oku boyunduruğu bağlar, sakıtıyla öküzlere dürte dürte, evlek evlek toprağı sürerdi.Eli boş gelmezdi çütçünün kırdan akşamları.Narpız, gazayağı ,çiriş, kenger ya da körmen getirirdi.Çocuklara teberiği ise telliğindeki nergiz, elağoz ya da çiğdem olurdu garibanın.

Ekerdi tohumunu arpanın.Yazın başak vermesini düşünürdü hem de buğdanın.Pur ve tram tarlada olgunlaşan cıylan buğda sapları,şelek ile toplanırdı.Bitevir harman edilirdi kösnü deliklerinin üstüne.İşte o zaman harmanlar yığılırdı hülyalara.Gemler dönerken günlerce saplar üstünde guşaklarımızda buğda biterdi.”Kara tren gelmez mola; ya da aşağıdan bir yel esti ırgaladı dallarımı.” söylenirdi dillerde.Galazlardan sular, tuluklardan ayran içilip pisik omacı yenirken gece yarıları,saplar dirgen ile toplanır,yaba ile verilirdi yele.Sarat ile ayrılırdı samandan kesleri.Gırat ile buğdaylar silme,başlı başlı,ölçek ölçek dartılırdı.Paylaşım adaletli olsun diye ibicik atlırdı saman yığınlarının hemi de üstüne.

Göçler tavlı goyunlar ile birlikte cılgıdan çıkar Göstene,Meliceğe,Billiğe.Gurtlar sürülere tebelleş oldu mu, çobanlar elcik vururdu goyunlara gece.Gıdık takarlardı guzuların boynuna,tıpkı gelinlik gız gimi olsun diye.Kölük olmayan goyunların gulağına geç vurulurdu tanımak için.Körüzler köse gonurdu biçareyi ezmesin diye.Çoban bir kere acıkmayı görsün;çalardı telemeyi tekeden.Keçesiyle yatardı kırda,purda,bayırda.Pendirler çığ üstünde şekil alırdı.Tereyağı eritilir keresi alınırdı.İğlerde ipler eğrilirdi döne döne.Tevniler kurulurdu çadır önlerine.Guskun,golan,türük,heybe dokurdu genç gızlar.Vıjjıkla düzeltirken ipleri, kirkitle sıkıştırılırdı ilmek ilmek düğümler.

“Kengerler haber verdi mi öldüğünü çobanın” hayat; Çamlıbel’de,Çağlağan’da,Çomuklu’da başlardı.Al al olurdu kehdoğullar,ezeziler,cüvekler.Çirtim çirtim goparılırdı asmadan üzümler.Gufalara,zembillere gonurdu.Meseredeki depinginin içinde üzümler depelenir,tekirgeler gaynar,bekmezler savrulurdu yele.Patdesler,darılar bişirilirdi közlerinde.

Goz başaklanırdı günlerce şeküllerin altında,ayağımıza çöğürler bata bata.Deyinin ancak çıkabildiği çirpeklere yeğli çocuklar çıkardı.Gozlar bir bir toplanırdı ölüme ferman okurcasına.Sonra toplanan gozlar çukur atmacın sermayesi olurdu.

Deyim yerindeyse “Guru fasilye yedi buçuk lira, hem oynasın hem gaynasın derken” yazıda vehlen tarla gimi olmuş toprakta, fasilye horumlarının arasında pençe pençe fasilye toplanırdı.Biraz cepler doldu mu bir kere; Betteş,Cemalettin ve Keçeci’de soluk alınırdı.İhtiyaçlar alındı mı tükandan tırıklar çekilir, evlere gadar sevinçle gidilirdi.”Gurt ulusundan gördüğünü işler.” der, bir yılı böyle bitirip,yeni bir yıla girmenin heyecanıyla mutlu bir şekilde yaşaaar giderdik…..

YAZAN:ABDURRAHMAN DEMİRCİ
KAYNAK:SALMAN TOPAL

Yıldızeli Sosyal Hayat

Mayıs 6, 2007

SOSYAL/KÜLTÜREL HAYAT

DÜĞÜNLER

Dede Korkut hikâyelerinde yüzyıllardır anlatıla gelen düğünlere baktığımızda Anadolu`da özellikle kırsal kesimlerde, düğünlerin özü bakımından pek değişimin yaşanmadığına şahit oluruz.

Dede Korkut hikâyelerinde ve diğer halk hikâyelerinde geçen “tepeleme etler, kaynayan kazanlar, ardı arkası kesilmeyen misafirler, şenlik havasında geçen yarışma ve oyunlar” yaşadığımız bunca kültür erozyonuna rağmen ayakta kalmayı başarmış geleneklerimizdendir.

Düğünleri bir yörenin mahallî kültür deposu olarak ele aldığımızda karşımıza o yörenin yemekleri, türküleri, manileri, gelenek ve görenekleri, giyim-kuşamı, hatta dinî ve ahlâkî yapısının çıktığını görürüz.

Yıldızeli köylerinin geniş bir coğrafyaya yayılmış olması sebebiyle, elbetteki pek çok bakımdan olduğu gibi düğün âdetleri bakımından da farklılıklar göze çarpar; ama bu farklılıklar, geleneklerin özünden ziyade icra ediliş tarzındadır. Kalın`dan birisi, Kızıllı`daki bir düğünde yabancılık çekmeden eğlenebilir ve düğün âdetlerini yerine getirebilir. Bakırcıoğlu`ndan birisi ise size Yolkaya`daki düğünleri ayrıntılı bir şekilde sunabilir.