Archive for the 'Türk Düşmanları' Category

Türklüğü Ölçmek

Mayıs 7, 2007

Nazan Maksudyan’ın eseri, Türkiye’de histerik düzeydeki ırkçı kalkışmaların geçmişine ışık tutan bir çalışma. Eser, 1925-39 yılları arasında, ırkçı kuramların hangi araçlarla ve nasıl geliştirildiğini belgeleriyle önümüze koyuyor.


BİA Haber Merkezi
03/03/2007    Güngör ŞENKAL


BİA (İstanbul) – Milliyetçi kesimlerin ırkçı karakteri sık sık dışa vuruyor. “Öteki”ne karşı düşmanlık sürekli kışkırtıldığından, en ufak sürtüşmeler bile linç girişimine dönüşebiliyor. Devlet, ırkçı girişimleri, kalkışmaları, uzun vadeli politikaları gereği hoşgörüyle karşılıyor. İster devletten, yarı-sivil, sivil kuruluşlardan, isterse sivillerden gelsin; ırkçılık, insanlığa karşı işlenen bir suç olarak ortada duruyor.
Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.
Türkiye’de bitmek tükenmek bilmeyen bu ırkçı devinimi anlayabilmek için, biraz daha gerilere gitmek, kökenlerini incelemek gerekir. Osmanlı’nın çözülüş döneminde, bazı çevrelerce İmparatorluğun kurtuluşu olarak ileri sürülen ırkçı-Türkçülük, ilk zararlı ürünlerini İttihat ve Terakki yönetimi altında vermişti. Cumhuriyet’in devraldığı bu anlayış (ve kadrolar), ırkçı-Türkçülüğün sürdürül(ebil)mesi için ‘modern’ yöntemlerden yararlanmaya yöneldi. Toplumu ‘muasır medeniyet’ seviyesine ulaştırmayı kendisine iş edinip, yeni toplumsal modelini Batı’dan alan anlayışın, ırkçılıktan uzak durması düşünülemezdi.

Türk milliyetçiliğinin ırkçı karakterinin oluşum sürecinin belirli kesitine ışık tutan bir çalışma, Nazan Maksudyan‘dan geldi. İnceleme, 1925-39 yıllarını içermektedir. Konular, ‘Giriş’ ile birlikte beş başlık altında toplanmıştır. ‘Ekler’ bölümünde 2 biyografi (On dokuz ve Yirminci Yüzyıl Antropologlarının Kısa Biyografileri ile Türk Antropoloji Mecmuası’nda Yazan Antropologların ve Ünlü Türkçülerin Kısa Biyografisi) ve bir antropometrik sözlük verilmiştir. 10 sayfalık bir ‘Kaynakça’ ve beş sayfalık ‘Dizin’ de kitaba eklenmiştir.

Eserde konu edilen dönem, yeni kurulan ulus-devletin (T.C.), kendi kurumlarını oluşturmaya çalıştığı dönemdir. Devletin, saltanat yönetimiyle kendisi arasına fark koyabilmek için kuramsal arayışlara giriştiği dönemdir de aynı zamanda. Yeni bir tarih ve dil anlayışı, İttihatçılardan devralınan millet-i hakime düşüncesi çerçevesinde geliştirilmeye başlanmıştır.

Türkçülere göre, Millet-i hakime Türklerden mürekkepti. Bunu meşrulaştıracak bir kuramı oluşturmak için araştırmalar yapacak kurumlar ve araştırma sonuçlarını yayacak organlar gerekliydi. Bu anlayışla, 1925 yılında, Türk Antropoloji Tetkikat Merkezi kuruldu. Yayın organı olarak da ‘Türk Antropoloji Mecmuası’ yayımlanmaya başlandı. (s.15)

¨Dergi 1925-39 yılları arasında 14 yıl boyunca, istisnalar olmakla birlikte, 6 ayda bir¨ yayımlanmıştır. (s.10)

Irkçı araştırmaların amacının, ¨Türk ırkının zaten bir önkabul olarak ele alınan üstünlüğünü pozitif bilimler arasında sıralanan fizik antroploji, frenoloji ve antropometri metotlarına dayanarak¨ kanıtlamak olduğunu belirten Maksudyan, bu gelişmeleri ideolojiye sinmiş olan ırkçılığın, uygun ortamda dışa vurumu olarak değerlendiriyor. (s.11) ¨Bence ideolojiye içkin ırkçı unsurlar zaten çokça vardı, ama öyle bir an geldi ki deniz taşma noktasına ulaştı ve kendine bir kanal açtı.¨ (s.13)

Batı’nın ulus-devletleri örnek alınınca, oradaki yaklaşımlar ve bunlara bağlı uygulamalar da -mütememmim cüz olarak- alınmış oldu. Elbette ki, bir tercih sonucu.

Toplumlar öyle karışık yaşıyordu ki, ortak ‘saygıdeğer tarih ve etnisite’ bulmak zordu. Bunun için, ¨Bu etnik ya da sosyobilimsel modelde millet yaratılırken, benliğin büyük kısmının icat edilmesi gerekse de, etnisite ve ırk gibi başlangıca ait bağları güçlendirecek, ülke, tarih, ölmeye yüz tutmuş gelenekler, törenler ve dil gibi unsurlar hayata döndürülecek söz konusu cemaatler yeniden keşfedilmiştir.¨ (s.33)

Burjuvazinin yeni gereksinmelerine yanıt verecek bir yapılanma, kim tarafından gerçekleştirilecekti? Burada devreye giren, ¨Devlet, inşa edilecek milletin yaratıcısı haline gelmiştir ve milliyetçi ideoloji heterojen toplumdaki her tür etnik kültürü bastırmaya başlar. Milliyetçi bütünlük kavramı etnik köklere (ırk, ortak soy) arkasını döner ve kültürel farklılıkların üstüne çıkacak bir birörneklilik arayışına girer.¨ (s.33)

Toplumu oluşturan etnisitelerden birinin ‘öteki(leri)’ne devlet zoruyla dayatılması üzerine kurulu ulus-devletler, bir biçimde otoriter olmak durumundaydı. ¨1918-45 arasındaki yıllara ‘diktatörlükler çağı’¨ demenin yanlış olmayacağını düşünen Maksudyan; Türkiye’de, ¨…rejim, Cumhuriyet Halk Partisi’nin(CHP), hatta bizzat Mustafa Kemal’in, totaliterliğe doğru sürüklenmesi muhtemel otoriter yönetimi altındaydı.¨ diyor. Ve ekliyor: ¨1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabul edilmesiyle, Kemalist yönetimin her tür muhalefeti imkânsız hale getiren otoriter bir rejim olma yolunda önemli bir adım attığı söylenebilir.¨ (s.40)

CHP ideologlarının ¨başarılı kalkınma modelleri olarak genellikle otoriter ve totaliter rejimlere atıfta¨ bulunmaları da bu çerçevede değerlendirilmelidir. (s. 45) ¨Türkiye’de tek-parti döneminde Türkçü akım ırkçı bir retorikle yeniden kullanıma sokulmuş, bir dizi sosyal ve kültürel reform yoluyla imparatorluğun çokuluslu yapısı terk edilerek Anadolu Türklerinin etnisitesine dayanan, coğrafi sınırları daralmış yeni bir ulus tanımı yapılmıştır.¨ (s.53)

Almanya’da Nazilerin iktidara yürümesinden yüreklenen, B.A.Belge gibi yerli ırkçıların, kendi ‘öteki’lerine aba altından sopa göstermekten çekinmediklerini de Maksudyan’dan öğreniyoruz. ¨Burhan Asaf Belge, Kadro dergisinde Nisan 1933’te yayımlanan ‘Bizdeki Azınlıklar’ adlı makalesi¨nde, ¨Almanya’daki Yahudi aleyhtarlığı, umarız ki, bizimkilere bir ders olur. (…) Fakat bundan sonrası için bunun samimi yollarnı, biz göstermeden kendilerinin arayıp bulmaları şüphe yok ki hem onların hem bizim lehimizedir.¨ (s.45-46)

‘En eski’ olmak, bütün milliyetçiliklerin ortak özelliğidir. ¨…tüm ulus-devletler, bağımsızlıklarının hemen ardından devletleşme sürecinde koptukları devletten daha gerilere giderek kendilerine yeni bir kimlik ararlar. (…) Tarih Tezi ile sınırları çizilmeye çalışılan milli kimliğin temeli Türk ırkına dayanıyordu.¨ (s.56)

Türk Ocakları Genel Kurulu’nun son toplantısında (28 Nisan 1930) söz alan, Aksaray delegesi ve tarih öğretmeni Afet İnan, konuşmasını, ¨Beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir. Çin medeniyetinin esasını kuran Türklerdir. Mezopotamya’da, İran’da milattan en aşağı 7000 sene evvel beşeriyetin ilk medeniyetini kuran ve beşeriyete ilk tarih devrini açan; Sümer, Akat, Alâm isimleri verilmekte olan Türklerdir. Mısır’da…¨ (s.58) diye sürdürmüştür. M. Kemal’in de bulunduğu toplantıda, İnan, sırtını devlete vererek nasıl ‘bilim’ yapıldığının tipik bir örneğini sergilemiştir.

26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda, ilk dil kurultayı yapılır. Oybirliğiyle kabul edilen tasarıda şöyle denilmiştir: ¨İlk uygarlığı kuran Türkler olduğu gibi, ilk uygarlık dilinin de Türkçe olduğuna kuşku kalmadı. Birçok bilim adamı, Türk dilinin Hint-Avrupa denilen dillerin anası olduğunu belirtmişlerdir.¨ (s.68)

Dönemin ‘resmi ruh hali’ni anlayabilmek için, devlet kurumlarının yayınları da önemli ipuçları vermektedir. ¨Türk tarihi, Türk dili, Türk folklor ve kültürü üzerine yapılan çalışmaların yanı sıra, Türk kan grupları, Türk saçı, Türk beyni gibi konular üzerine Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin çok sayıda yayını ve doktora tezleri vardır. Devlet yayınları da, özellikle Maarif Vekâleti’nin yayınları -tarih kitapları, coğrafya kitapları, biyoloji ve İnkilâp Tarihi için ders kitapları- bariz ırkçı eğilimler göstermekteydi.¨ (s.80)

M.Kemal Türkçülüğü, Z.Gökalp Türkçülüğünden daha mı sağdaydı? Bu sorunun yanıtı, Agop (Martayan) Dilaçar‘a göre ‘evet’. Şöyle ki; ¨Bunu [birlik bağı] hakikate ve ilme uygun olarak tamamlayan Kemalizm Türkçülüğü olmuştur. Kemalizm Türkçülüğü, Ziya Gökalp Türkçülüğünü reddetmez, tamamlar. Ziya Gökalp için, menşe birliği mevzubahis değildir; yabancı kaynaktan gelen fakat Türk kültürüne temessül eden ve onunla kaynaşan her şey Türk’tü. Kemalizm Türkçülüğüne göre ise, ‘her Türk asıllı olan Türk’tür.¨ (s.81)

M. Kemal, 1925 yılında, Darülfünun rektörü Nureddin Ali Berkol‘a yazdığı kutlamada, dönemin yönelimlerini açıkça belirtmektedir: ¨Türk’ü ve Türk heyet-i içtimaiyesini tetkik gayesini istihdaf eden müsseseye kıymetli mesaisinde muvaffakiyet temenni ederim efendim.¨ (s.88)

Maksudyan’ın ‘ilk dönem’ olarak adlandırdığı zaman diliminde (1925-29), Karacaahmet Mezarlığı’ndan topladıkları kafataslarının ölçümünün yanı sıra, Türk, Ermeni, Rum ve Musevi çocuklarının gelişmesi üzerine de karşılaştırmalı araştırma yapıyorlar. ( s.89)

¨Derginin ilk sayısından başlayarak, antropolojinin iş tanımında ‘ırkların tetkik ve tespit edilmesi’ konuları güçlü şekilde vurgulanmıştır. Denilebilir ki Mecmua’nın araştırma birimi ırktır.¨ (s.97)

Antropolojiye düşen görev, Berkol tarafından şöyle tanımlanıyor: ¨Siyaset itibarile, milletler arasındaki müstakil mevkimizi tamamile istemek hakkımız ise, akvam ve cemaat-i beşeriye arasında ırkımıza raci olan mevkii tesis etmek de öylece vazifemizdir. İşte antroplojiye ilk safhada düşen iş budur.¨ (s.99)

¨Fiziksel antropoloji Türk ırkının teşhisi için asli bilim olarak görülmüştür.¨ (s.65)

¨Türk Antropoloji Mecmuası’nın, makale yazarları ve idare heyeti üyeleri yoluyla, hem İstanbul Üniversitesi hem de Maarif Vekâleti’yle olan ilişkileri, derginin resmi ideolojiyle iç içe olduğunu göstermek için vurgulanmalıdır. Öncelikle Maarif Vekillerinin Mecmua’nın ‘Fahri Reisleri’ oldukları, şahsen isimleri de belirtilerek her sayının kapağında ilan edilmektedir.¨ (s.109) Türk Ocakları Başkanı Hamdullah Suphi de derginin ‘fahri reis’lerindendir. (s.110)

Kemal Göngör‘ün Denizli Yörükleri üzerinde yaptığı çalışmalar da, bir önkabulü kanıtlamaya yönelik olduğundan; Güngör’ün (ve ırkçı araştırmacıların), istenenden farklı sonuçla karşılaşınca, nasıl çelişkilere boğulduğunu görmemizi sağlıyor. ( s.128, 145)

Irkçılık, belirli bir ırkın üstünlüğüne dayandığından, diğer ırklardan üstün olunan yanları; diğer bir söyleyişle, ‘öteki’nin aşağı yanlarını orataya koymayı gerektirir. Bu doğrultuda, ¨Türk Antropoloji Mecmuası’nda bazı ırkları aşağı olarak tanımlayan pek çok makale yayımlanmıştır. Kraniyel endeksleri karşılaştıran tablolarda aşağı olarak yer verilen siyahlar, Avustralyalılar, Yeni Kaledonyalılar olmuş ve bu grupların yanına nedense aynı kefeye konulmak istenen köpekler, antropoitler ve maymunlar eklenmiştir; kafa ölçümleriyle üstün olduğu sabit olan tek ırk Türklerdir.¨ (s.137) Melezler en aşağı ırk olarak tanımlanmıştır. (s.139)

Irkçı araştırmalara devlet desteğini gösteren bir diğer kanıta göre; ¨Mecmua’nın iddialarıyla, resmi ideolojinin buyrukları arasında hiçbir çatışma olmamıştır. Bu sorunsuz uyum, Mecmua’nın, Türk milli kimliğinin tanımlanmasında Türk ırkının asli unsur olduğunu benimsetmeye çalışan devletin, bilimsel propaganda aygıtlarından biri olarak kullanıldığını kanıtlar niteliktedir. (…)derginin Türk milliyetçiliğinin bünyesinde görünür hale gelmeye başlamış olan ırkçı temaların teorik altyapısını oluşturan bir meşruiyet mekanizması olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.¨ (s.175)

Özetle: Türk milliyetçiliği, deri ve saç tipi tespitlerinin; kafa, çene, boy (bacakların boy’a oranı) burun ölçümlerinin yapıldığı ‘bilim’ ortamından geçerek oluşturulmuş oluyor.

¨Yeni kurulmuş devlet bilimsellik kisvesi altında her istediği şeye doğruluk atfetmek ve tartışılmazlık kazandırmak istemiştir.¨ (s.179)

Bütün bu ırkçı araştırmaların, belirli bir ideolojik çevrenin işgüzarlığı ile değil, devlet politikası olarak gerçekleştirildiğini görmekteyiz. ¨Bu çalışmanın temel hedefleri bakımından, 1920 ve 1930’larda Türkiye Cumhuriyeti’nin seçkin kadrolarının, bilimsel/ırkçı araştırmaların gelişmesi için hem maddi hem manevi yatırımlar yaptığını göstermek yeterlidir. (…) Türk Antropoloji Mecmuası’nın devlet tarafından bilinçli şekilde hayata geçirilen bir proje olduğunu ve derginin, milliyetin ırkçı inşasını bilimsellik kisvesiyle meşrulaştırması beklenen bir ‘bilirkişi’ rolü oynadığını söylemek mümkündür.¨ (s.183)

Genç ve yürekli araştırmacı Nazan Maksudyan’ın eseri, Türkiye’de histerik düzeydeki ırkçı kalkışmaların geçmişine ışık tutan bir çalışma. Eser, 1925-39 yılları arasında, ırkçı kuramların hangi araçlarla ve nasıl geliştirildiğini belgeleriyle önümüze koyuyor. Yalnızca sözü edilen dönemi anlamak değil, yaklaşık 90 yıldır devletin halkla kavgalı oluşunu sorgulamak açısından da önemli.

Bu kitap okunduktan sonra, Devlet Bahçeli’nin Tekir Yaylası’ndan aşağıya, boz/kurtlarına, ‘Ne Mutlu Türküm Diyene!’ diye seslenişinin ideolojik arkaplanı da kolayca anlaşılacaktır.(GŞ/EÜ)

* Maksudyan, Nazan, Türklüğü Ölçmek-Bilimkurgusal Antropoloji ve Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Çehresi 1925-1939, Metis Yayınları, İlk Basım: Mayıs 2005, İstanbul

** Nazan Maksudyan 1977 İstanbul doğumlu. Boğaziçi Üniversitesi Siyasalbilim ve Uluslararası İlişkiler bölümünde lisans ve yüksek lisansını tamamladı. Sabancı Üniversitesi’nde tarih doktorası yapıyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Ermeni Sorunu Tartışmaları Üzerine Notlar
Resmi Tarih Tezi: İnandırıcı Gelmiyor!

Türklüğe Kin

Mayıs 7, 2007

Türklüğün isyanı Kaç zamandır Türk’ün milliyetçiliğinin patlamasından korkuyordum ben. Bunun yaşandığı gün çok kötü olur diye kaç kez uyardık ama entelektüeller bunları boş laf olarak gördü
30 küsur yıl önce arkadaşlarım, yoldaşlarım öldürülürdü sokaklarda. Sonra öğrencilerim öldürülmeye başlandı. Hocalarıma geldi sıra ondan sonra da. Hiç bitmedi hiç ölüm haberleri. Hepsinde de aynı şeyleri yaşadım. Haberin ilk geldiği an şok sonra şaşkınlık ve korku sonra belirsizlik ve olay hakkında bir sürü teori üretme süreci…
Birtakım beylik laflar duyulur etrafta; ‘Derin devlet, devlet istese çözer, ‘Tetikçi o ama tetiği çektiren kim sorusu…’ Sonra da insanı sıkan genellemeler; ‘Bu hepimize sıkılmış bir kurşundur’, ‘O değil Türkiye vuruldu’, ‘Katil vatan hainidir’ falan filan… Bir araba anlamsız genelleme. Sıfıra sıfır elde var sıfır. Giden gider o kadar… Bu işler çözülmez, bir şey anlaşılmaz inancı hepsinde yoğundur. Her defasında, sonra belki bir tetikçi yakalanır suçlu olarak. Belki de ölü ele geçirilir ama kimse de onun gerçek suçlu olduğuna inanmaz. Kısır döngü sürer gider… Güvensizlik, korku içindeki yaşamımız devam eder. Sonra yıldönümleri başlar. Şunun ölüm günü, bunun katletildiği gün diye, törenler düzenlenir. Böyle şeylere katıldığı an büyük mücadeleler verdiklerine inanan bir kısım insan vardır. Tüm anma törenlerinde aynı kalabalık toplanır, aynı tür konuşmalar yapılır, geçer gider yaşam ve biz yeni ölüm haberlerini bekleriz. Ve haber de önceki gün olduğu gibi mutlaka bir gün gelir. Sonra haydaaa yine başlar her şey. YETER AMA BIKTIM BU İŞTEN BEN BE YETER.
Birkaç gündür yaşamakta olduğumuz her şey, bildiğimiz, alışık olduğumuz şeyler ne yazık ki… Yine teoriler orataya atılıyor, ‘Derin devlet vurdu’ diyenler var, ‘Devlet düşmanları yaptı bu işi’ diyenler de var…
Neyse ne; sonucu değiştiren bir şey yok ortada. Sonucun neden ortaya çıktığını düşünelim isterseniz. Bir düşünce adamının vurulmasına uygun ortam nasıl yaratıldı, bunu bize hoş gelmese de düşünmeliyiz.
·  Uzun zamandır bu memlekette Türk olmak neredeyse suçlu olmak konumuna itildi.·  Türkler ve Türkiye sürekli aşağılandı. Avrupa değerleri denildi, Türk’e vuruldu, demokrasi denildi Türk aşağılandı, Türkler hep kötü oldu.·  Sıradan insanımızın gururuyla sürekli oynandı.·  Kürtler mağdurluktan çıkıp egemen güç olmaya başladılar.·  Başkatil demokrasiyi savunanlarca baştacı yapıldı. Aynı kişiler bu arada Türkiye’yi her fırsatta aşağıladılar.·  Dış güçler hep istediler ve aldılar, Türkiye hep başeğmek zorunda kaldı, bir milletin gururuyla oynandı sürekli olarak.

‘Bunlar yapılmadı’ diyorsanız o zaman diyeceğim daha fazla bir şey yok. Eğer ‘evet yapıldı ama bunlar geçici bir süreçti’ diyorsanız bir şeyi hatırlamak gerekiyor… Kendimizi hatırlayalım, Türkleri hatırlayalım ne olur. Bizler cengaverizdir, bu genlerimizde var. Ayrıca uzun zamandır savaşıyoruz da, hâlâ daha genç insanların tabutları dağılıp duruyor memleketin dört bir yanına. Savaşın ve ölümlerin Türk bilinçaltını ne hale getirdiğini anlamıyorsanız o zaman da ‘tüh olsun’ demekten başka bir şey kalmıyor bana. Hrant Dink’in öldürüldüğü gece tüm haber kanalları bu konuyu tartışan malum isimler ile doluydu. Bu kişilere göre Türkiye hep kötü hep suçlu… Bunları söyleyen insanlar da güya demokrat. Kendi söylemlerinin kendi kavramlarının bu ülke insanını nasıl doldurduğunu, patlama noktasına getirdiğini hiç düşünmüyorlar, onlar bir nevi ajan provokatörler.
Koşulları böyle olan, bilinçaltı bu şekilde yönlendirilmiş savaşçı bir ülkede patlamanın bir şekilde olacağı olay kaçınılmazdı. Türk’ün kinini tutan Pandora’nın kutusunun kapağı önceki gün açıldı ne yazık ki… Kapağı bir daha kapayabilmek de kolay değil artık. Öldürenin kim olduğu, neye hizmet ettiği de önemli değil. Kin ortamının oluşturulması ve patlamasıdır önemli olan. Kaç zamandır Türk’ün milliyetçiliğinin patlamasından korkuyordum ben. Bunun yaşandığı gün çok kötü olur diye kaç kez uyardık ama entelektüeller bunları boş laf olarak gördü. Onlar da aşağılayıcı koronun içine katıldılar. Çok tehlikeli bir süreç başladı çok… Özeleştiri yapılsın, herkes hatasını görsün ve ağzını açarken kulakları ne dediğini de duysun. Suç demokrasi eksikliğinde veya Türkiye’de değil kendi milletini tanımayan, boş konuşan insanlardadır.
Serdar TURGUT 

 

HIRANT DİNG, NECİP HABLEMİTOĞLU, UĞUR MUMCU, MUAMMER AKSOY VE….. 

Agos Gazetesinin genel yayın yönetmeni Hrant Dink uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Tıpkı önümüzdeki günlerde anacağımız Uğur Mumcu ve Prof. Dr. Muammer Aksoy gibi…Türkiye’de İnandığını yazmak ve yazdığını söylemenin canı ile ödeyeceği ilkel toplum görüntüsü vermeye devam ediyoruz. Hrant Dink’in düşüncelerini benimsemesem de ona yapılan saldırıyı Türkiye’ye yapılmış bir hareket olarak görüyorum. O bir Türk vatandaşı idi. RTE’ın da fikirlerini tasvip etmesem de yazılarımla eleştirilerimi yöneltiyorum.  12 Ocak 2007 tarihli Agos Gazetesinde “Niçin hedef seçildim?” başlıklı yazısında “Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence. Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor? Sorusu asıl beynimi kemiren.” diyordu. Kendisini birtakım odaklar tarafından “Güvercin gibi” yalnızlaştıranların muratlarına erdiklerini ve topluma akıttıkları “kirli” bilginin tesiriyle kendisini “Türklüğü aşağılayan” biri olarak gören önemli bir kesim olduğunu söylüyor ve “bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz” diyordu.  Ancak Eğitemediğin toplumda bunlar oluyor, Hrant  yanılmıştı…Türkiye’nin hemen her bölgesinden tepkiler yükseliyor ve ben bu tepkileri olumlu karşılıyor olmam, bu insanların bu eylemi protesto ederken atılan sloganları tasvip etmem anlamına gelmez.  “İşte devlet, işte soykırım.” yada “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” mesajları yanlıştır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Hrant’ın alt kimliğini öne çıkararak eylem yaparsanız, Başbakanın “Kürt sorunu var” tümcesindeki gibi ülkemizde bir “Ermeni sorunu” yaratırsınız. Türkiye’de yaşayan Ermeniler yurttaş kimliği ile ülkelerine bağlıdırlar. Ancak dış güçlerin “sözde Ermeni soykırımı” yasa tasarısını parlamentolarına kabullendirme çabaları vardır. Bizim vatandaşlarımıza haksızlık olur. Mozaiği parçalarsınız. 24 Ocak 1993 Pazar günü Uğur Mumcunun aracına konan bombanın patlaması ile  Mumcu aracı ile paramparça olmuştu. Onlar Cumhuriyetimizin, Atatürk  devrim  ve  ilkelerinin  savunucuları , ülkemizin  ilerici  ve  çağdaş  aydınları, Demokrasi ve hukukumuzun yılmaz savaşçısı gazeteci UĞUR  MUMCU  ve  Prof. Dr. MUAMMER  AKSOY’ UN  Ankara’da ortaçağ karanlık düzenini geri getirmek isteyen teokratik devlet özlemcilerinin tetikçileri tarafından  alçakça  katledilişlerinin  yıl  dönümünde  onları da saygıyla  ve  sevgiyle  anarken , hatıralarının önünde tazim ile eğiliyorum.  Mumcu  ve  aynı  düşünceyi  savunan bilim adamları ve yazarlar , yapmış  oldukları  araştırmalarla , bir  taraftan  yobazlara , gericilere , uyuşturucu  ve  silah  kaçakçıları  ile  mafyaya  karşı  mücadele  verirken  diğer  taraftan  cumhuriyete  karşı  olanlarla   Kuvva-ı Milliye  ruhu  ile  mücadele  etmişlerdi ….” Ben  Atatürkçüyüm  . Ben  Cumhuriyetçiyim . Ben  laik im . Ben  Anti-emperyalistim. Ben  bağımsız  Türkiye’den  yanayım . Ben özgürlükçüyüm . Ben insan hakları  savunucusuyum . Ben terörün  karşısındayım . Ben , yobazların , hırsızların , vurguncuların , çıkarcıların  düşmanıyım . ”  diyordu …  Sömürgeci  emperyalistlerin  içerdeki  ve  dışarıdaki  işbirlikçilerin  Atatürk  ilke  ve  devrimlerini  savunan  herkesi  sindirmek  amacı  ile  yaptıkları  kanlı  eylemlerle 31 Ocak 1990 günü Prof. Dr. Muammer  Aksoy’u   , 24 Ocak 1993 de Uğur  Mumcunun  canlarına  kıymışlardır . Bu  canların  faillerini  bulamayan  veya  bulmak  istemeyen  bütün  İçişleri  Bakanları  bu  cinayetlerden  sorumludur .Atatürk devrim ve ilkelerine inanan  insanlar  öldürülseler bile yılgınlığa düşmeyeceklerdir. Kemalistler, Cumhuriyetimizin korunması ve kollanılması yolundaki mücadelesinde, uçan yarasalar unutmasınlar ki, bu ülke; Atatürk’ün kurmuş olduğu cumhuriyetin yılmaz savunucuları, daha nice Aksoylar ve Mumcular ülkeyi teokratik devlet özlemcilerine terk etmeyecektir.“Heyhat ne günlere kaldık, ey Hünkar Katır oldu mühürdar, eşek oldu defterdar”Ülkemizde ; Demokrasimiz  elli  yıldır  gelişme  kaydediyor  zannı  ile  hep  geriye  gidişini , elli  yıldır  din  ve  ideoloji  sömürüsü  ulus  devleti  nasıl  silkelediğini  üzülerek  ve  kinlenerek  izliyoruz . Bu  hayatları  karartmanın  en  güvenli  yolu  oluyor . Dış  destekli  Sevr hülyalı  vurguncular  , hortumcular , soyguncular  ve  ilkel  çıkarcı  yaratıklar , siyasi  partilerin  uzlaşma bilmeyen hırsları ve  vurdumduymazlıkları  birleşerek  ülkemizi  ve  halkımızı  19 . yüzyıla  geri  götürdüler.  Gün; Cumhuriyeti tehdit altından kurtarmak, Türk Devrimlerine sahip çıkmak ve yolumuza devam etme günüdür. Cumhuriyetin kurumlarını, Atatürk’ün dönemindeki devrimci felsefe doğrultusunda gözden geçirerek, çağın gereklerine uygun biçimde yenilemek için çok çalışmak ve fikir üretme günüdür. Aydınlanma devrimine, karşı güçler  sürekli bir örgütlenme çabası içindeyken kaybedecek zamanımız yok…. Aybars TURAN 

 

   TÜRKİYE’Yİ PARÇALAMA SUİKASTİ 

      Ermenice yayınlanan AGOS gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni, Ermeni vatandaşımız  Hrant Dink, alçakça bir  saldırı sonucu öldürüldü. Cinayet, gündüz gözüne ve meydan okurcasına işlendi! Kim öldürdü/öldürttü? Amaç neydi? Bu cinayetten kimler kârlı çıktı? Cinayetin zamanlaması ve seçilen hedefin özelliği ne anlama geliyor?!…  Soruları istediğimiz kadar çoğaltalım. Bütün soruların cevabı tektir ve amacı da bellidir. Bir cinayette kimin çıkarı varsa, suçluyu orada arayacaksınız.Tetikçi kim olursa olsun, katil  Amerika’dır ve amacı da Türkiye’yi karıştırmak ve sonuçta parçalamaktır.  Bu cinayette bir tek Amerika’nın çıkarı vardır. Bush’un “Yeni Irak Stratejisi” Türkiye’de de uygulamaya başlandı.    Büyük kışkırtmalar önemli cinayetlerle başlatılır.  Emperyalistler, parçalamak istedikleri ülkeleri parçalama girişimlerine hep böyle başladı. Bu amaçla, kendilerince çok iyi ve çok uygun bir hedef seçmişlerdi;  zamanlaması da mükemmeldi. Amerika Temsilciler Meclisi’nin Ermeni Soykırımını Tanıma Kararı’nı tanıma  öncesine denk  gelen böyle bir cinayetin işlenmesi, kimin çıkarına hizmet ettiğini  apaçık ortadadır: Bu kararı almaya çalışan merkez, amacına kolayca ulaşmak, “Türkler, Ermenileri öldürmeye devam ediyor” dedirtmek Türkiye’nin milli kuvvetlerini suçlu duruma düşürmek,  Irak’ın kuzeyinde kurulan İkinci İsrail Devleti oluşturulup Türkiye parçalanmaya başlandığında kendini savunamaz duruma  getirtmek…  için bu cinayeti işletti.       ABD Başkanı Bush, Yeni Irak Stratejisi’ni açıklarken, Irak’ta yaşananları “bölgesel bir yaklaşım üzerine yerleştirilmesi” diye bir madde açıkladı. Bunun açıklaması, Irak’taki iç çatışmaları bölge ülkelerine yaymak demektir. Bu amaçla da öncelikli hedef Türkiye’dir. Ve Türkiye büyük kargaşalıklara sürüklenme noktasına çekilmek istenmktedir. Cinayetten sonra iki türlü protesto yapıldı. Birincisi, cinayeti istismar ederek yapılan Türkiye karşıtı protesto.  Cinayetten hemen sonra, AB yetkililerinden Lagenday  “Türkiye’den çok büyük tepki bekliyorum” açıklaması yaptı. Çağrıya cevap;  Türkiye’deki Ermenilerden ve diğer azınlıklardan  değil de EMEP, ÖDP, PKK, KESK gibi gruplardan  geldi. Anında organize oldular.  Sürekli olarak yandaşlarını  telefonla arayıp protesto yapılacak alana çağırdılar. Bu kadar kısa zamanda taşıyacakları tabelaları bile hazırlamışlar(!) Daha katil belli olmadan “Katil  devlet, kahrolsun MGK, kahrolsun TC”  benzeri sloganlar atmaya başladılar. Devlete ve MGK’ya  yönelik  saldırılar esas olarak emperyalist merkezlerden geliyor. Türkiye karşıtı protestocuların, emperyalist merkezlerle birlikte, aynı kurumları hedef alması tesadüf değildir. Bu protestocular, Türk devletini hedef alıyorlarsa kendileri kimdir?  ABD’nin, AB’nin ve protestocuların amacı bellidir. Yakında “301. madde kaldırılsın” baskıları gelirse ve AKP’de fırsatı ganimet bilerek bu maddeyi kaldırırsa hiç şaşmayın!         İkinci protestocular ise, gerçekleri görerek Türkiye’ye Sevr’i yeniden dayatanlara, ülkemizin birliğini, barışını ve huzurunu bozarak kaosa sürüklemek  isteyen emperyalist merkezlere karşı yapılan bir protestoydu       Hrant Dink, 301. maddeden dolayı 6 aylık hapis cezası almasına rağmen tam bir  vatanseverdi. Son zamanlarca sıkça söylediği ve yazdığı bir konu satılmış basında yer almadı.
Diyarbakır’da yaptığı bir konuşmada,  “Emperyalistler, Türklere karşı Ermenileri kullandı ve sonra da ortada bıraktı. Şimdi de Kürtleri kullanıyor. Kürtler bu tuzağa düşmemeli…” demişti. Bu konuşmadan en fazla rahatsız olanlar Amerika ve AB yetkilileri olmuştu. Hrant Dink’in benzeri açıklamaları, Amerika’nın Ermeni soykırımı yalanını bozuyordu.
       Bu cinayet, kesinlikle Türkiye’yi savunanların işleyeceği bir cinayet değildir. Kim Türkiye’ye böyle bir kötülük yapmak ister.  Şimdiye kadar Türkiye’de, aydınlarımıza yönelik saldırılar hangi merkezden geldiyse son cinayetin merkezi de aynı merkezdir.        Önümüzdeki süreçte, Türkiye’deki saldırıların artacağı ve kargaşanın yoğunlaşacağı apaçık gözüküyor. Amerika,   İkinci İsrail Devleti’nin bir oldu bittiye getirilerek ilan edilmesi, Kerkük’ün tamamen bu Kukla  Devletin denetimine geçmesi için,  Türkiye’yi karıştırmaya başladı. Bundan kurtulmanın tek yolu; bir an evvel milli bir hükümet kurulmalı, Başta İran ve Suriye olmak üzere bölge ülkeleri ile birlikte hareket etmeli ve Amerika bu bölgeden defedilmelidir.     Bu amaçla,  ABD’nin ve AB’nin ülkemiz üzerindeki oyunlarını bozmak için, bütün milli güçler uyanık olmalı, birlik içinde olmalı, yönünü Batıya dönmeli, birliğine ve bağımsızlığına sahip çıkmalıdır.      Amerika, kaos çıkartarak parçalamaya çalışacağı bölgemize mutlaka gömülecektir.                                                                                                             Erdoğan Gökçe   

 

 

ALÇAKLIĞA HİÇBİR DURUMDA PRİM VERMEMELİYİZ 

“Türk karşıtı olanlar”ın da yaşama hakları var. Karşıtlar açısından da böyledir: Türklerin de yaşama hakları var.Uğur Mumcu katledildi. Fikirlerini tehlikeli bulanlarca Uğur Mumcu bir haindi ve ortadan kaldırılmalıydı. Kaldırdılar.Uğur Mumcu tehditler almıyor muydu? Uğur Mumcu istemese bile devletin en etkin koruma önlemlerini alarak Uğur Mumcu’yu yaşatması gerekmiyor muydu?Hrant Dink’in görüşlerini her yurttaş farklı değerlendirebilir. Nitekim öyle olmuştur. Kimi paylaşır, kimi karşı çıkar.Karşı çıkanların Hrant Dink’in yaşama hakkına kastettikleri söylenemez. Bunu söylemek, Hrant Dink’in ve Hrant Dink’in görüşlerini benimseyen-paylaşanların da Türklerin yaşama hakkına kastettiklerini söylemek demektir.Uğur Mumcu’yu ve diğer düşün insanlarımızı, yurtseverleri koruyamadık. Onların hayatlarına kastedenlerin kimler oldukları biliniyor. Hrant Dink yurttaşımızın durumu biraz daha farklı. Aykırı düşünceleri hem doğup büyüdüğü Türkiye topraklarındaki yerleşik iklime aykırı geliyor, hem de Ermeni Diasporasının Hrant Dink’in Türklüğü nedeniyle aşağılanmasına yol açıyor. Böyle bir süreç yaşanıyor.Her insan düşüncesini ifade özgürlüğüne sahiptir. Düşüncelerini özgürce-korkusuzca yayabilmelidir. Kaldı ki, Hrant Dink aynı zamanda bir gazeteci. Düşünce ve fikir yaşamını, bunları yaymayı meslek olarak seçmiş. O doğrultuda konumlanmış, örgütlenmiş. Yaşamdaki duruşu, tercihi bu.Kime, kaç yurttaşa aykırı gelirse gelsin, Hrant Dink aramızda olmalıydı. Hrant Dink’i yaşatabilmeliydik.O’nu yaşatamadığımız için üzülüyorum. Toplum olarak bu iklimi yaratamadığımız için üzgünüm.Devlet düzeneğimizi, can güvenliği konusunda sıfır endişe noktasına taşıyamamış olduğumuz için bu düzeneğin bir yurttaşı olarak üzerime düşen sorumluluk nedeniyle üzgünüm.Hatta, bu konularda yazarken “iyi ama o bir Türk düşmanıydı” biçimindeki çıkışlar karşısında birçok yurttaşın “ya öyle miydi” diye kolayca neredeyse bu hain , bu alçak saldırıyı lanetlemekte bir çekince ortamına sürüklenişi nedeniyle üzgünüm.Türk Milletinin bu cinayette bir kastı yoktur. Türk Devletinin de olamaz. Ama bir zafiyet vardır. Töre cinayetlerinde egemen olan mantığa benzer bir biçimde “Türkleri aşağıladı-kanıma dokundu” biçimindeki bir yaklaşımın mazur görülmesi, anlayışla karşılanması
kabul edilemez. Ne millet olarak vicdanımız buna elverir, ne de devlet anlayışımız…
Ama, ama… İklimimizi düzeltmek durumundayız. Ulusal değerlerimize sahip çıkma yolunda esen tatlı rüzgârımız belli ki sarp dağlarda kırılmak istenecek. Faşistleştiğimiz ileri sürülebilecek. Kabaran Türklük duygusuyla Hrant Dink’i öldürdüğümüz iddia edilecek uluslararası arenada.Bölünmemiz, parçalanmamız, birbirimize düşmemiz doğrultusunda tahrikler, tuzaklar yoğunlaşacak. Bir kısmımız bu alçak cinayetten yola çıkarak “Devlet Teröristtir”, “Hepimiz Hrant’ız”, “Hepimiz Ermeniyiz” diye bağıracağız. Duyulan acının etkisiyle-tepkisiyle, bir kucaklama-sahip çıkma duygusuyla söylenmiş olsa dahi içinde yanlış bir şeyler barındırıyor yaratmamız gereken iklimin önemli ağırlığı açısından.Böylesi cinayetleri hepimiz yüksek sesle, en açık-en etkin yöntemlerle lanetlemek durumundayız. Ama ortak payda insanlıktır, insan olmaktır.Ben bir Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşıyım. Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olarak bu hainliği kınamamda hiçbir engel, hiçbir utanç yoktur, zorunluluk vardır.Kendi kişiliğimle, kendi kimliğimle Ermeni kökenli yurttaşım Hırant Dink’i katleden elleri, kafaları lanetliyorum. Benim kimliğim, benim kişiliğim bu lanetlemeyi, bu kınamayı yapmakta eksikli değildir, engelli değildir.Devletimin yöneticileri 14 yıl önceki Uğur Mumcu ve ardından gelen içimizi yakan diğer cinayetlerde olduğu gibi bugün de zaaf göstermiş olabilirler. Bu zaafın bağışlanır yanı yoktur. Atılması gereken çok adım, gidilmesi gereken çok uzun bir yol vardır. Devlet bu gerekli adımları bugünkü AKP iktidarıyla, benzer iktidarlarla atamaz. Bu AKP iktidarından kurtulmak ilk görevimiz olmalıdır.Ama, ama… “DEVLETİMİZE TERÖRİST DEVLET” demeyelim, dedirtmeyelim. Devletimizi iyileştirelim, modernleştirelim. O ayrı bir konu.Hrant Dink’in katledilişiyle başlatılan bu süreci emperyalizmin kullanamaması koşullarını yaratmalıyız.Hrant Dink’in yaşamını elinden alan bu alçaklığa hiçbir durumda prim vermemeliyiz. Saygıyla.Bahattin Aslan 

 

            Medyanın kınalı kuzusu “gözyaşları” ve “duyguseli” içinde, bastırılamaz öfkesini kusuyor. ( http://www.milliyet.com.tr/2007/01/22/yazar/dundar.html) Hrant DİNK’in katledilmesiyle duygusal davranma hakkını kullanıyor. Böylece yazdıklarıyla insanların kafalarında oluşacak travmadan sorumlu olmayacak. Çünkü en yakın arkadaşı katledilmişti. İstediği gibi esip savurabilirdi. İnsanların neler düşündüklerinden çok aşk hayatlarını kurcalamayı kendisine görev yapan kınalı kuzu, böylesi alçakça işlenmiş bir suikastın arkasına sığınmaktan çekinmeyecek kadar küçülebilmiş.             Suikastın arkasındaki gerçek gücü araştırmak yerine en hafif ifadeyle acıların çocuğu kılığına bürünüp efendilerinin isteklerini tek tek sıralamış. Nasılsa kamuoyunda hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip. Can DÜNDAR deyince ezilmiş, işkence görmüş, horlanmış insanların sesi olan bir gazeteci akla gelir hemen. Yani efendilerinin ezdiği, işkence ettiği zavallıların sesi. Efendilerine kızar ama onların politikalarına asla ses çıkarmaz, hatta uygulayıcısı olur daha da ileriye gider neden uygulanmadı diye hesap da sorar. İşte Hrant DİNK’in katledilmesi ona bu büyük fırsatı çok daha pervasızca dile getirme imkanı vermiştir.             SOROS’la röportaj yapıp onu parlatmaktan geri de durmaz. Nasılsa ezilenlerin sesi ya! Soros’la röportaj yapması, onu parlatması insanlarda kuşkuya neden olmayacaktır. Emperyalizmin en önemli adamını dahi parlatıp sunarken rahattır. Çünkü etrafına yaydığı “ışıkla” insanların gözünü kamaştırırcasına kör etmiştir.             İnsana saygıdan söz eder ancak milletin değerleri haline gelmiş insanların aşk hayatlarını kurcalamaya sıra geldi mi saygı kavramı buharlaşır. Kamuoyuna mal olmuş isimlerin özel hayatları kınalı kuzu tarafından kurcalandığında hiç sorun olmaz. Öylesine kurnazlıkla işler ki bu saygısızlığı rahatsızlık duymaz bir çok insan. En ucuz aşk dedikodularının konusundan hiç farkı olmayan bu haber tarzı kınalı kuzu tarafından sihirli sözcüklerle, müzikle ve her türlü yan ürünle desteklendiğinde rahatsız edici olmak bir yana aklı başında birçok insan tarafından gönül rahatlığıyla hatta takdire şayan bir hayranlıkla izlenir. Sonuçta Mustafa Kemal’i “Ya bağımsızlık! Ya ölüm” diyen bir adam yerine şık giyinen, iyi dans eden, kadınların dilinden anlayan bir “Gentilmen” olarak tanırsınız. Yani dişleri sökülmüş kaplana dönüşüverir insanların kafasında.             Kınalı kuzu kötülere karşı bir şey söylemez mi? Tabii ki bağırıp çağırır. Hatta boynu bükük bir şekilde buğulu gözlerle yaptıklarının ne kadar kötü olduğunu anlatır. Gerektiğinde katlayarak ve içine acısını bolca katarak anlatmaktan da geri durmaz. Kötüyü kafalarda iyice büyütür, dişlerini ve zehirini tüm ihtişamıyla sinsice enjekte eder. Sıra direnenlere geldi mi ya “ırkçıdır” ya da “kör milliyetçi”. Ama söz konusu olan Mustafa Kemal’se, saldırma cesaretini gösteremez, onu dişleri sökülmüş kaplan, gagası kırılmış kartal, hiç kavga etmeyen son derece uslu bir beyefendi gibi sunar insanlara.             Nazım Hikmet denince Vera’nın aşkıyla pijamalarıyla sokağa fırlayan adamı bulursunuz kınalı kuzunun titrek sesinde. Milletine olan bağlılığı ve ısrarla her koşulda “Büyük Türk Milleti” diye Nazım’ın kendisini yırtması, kulak zarı yırtılsa da duyulmaz kınalı kuzu tarafından.             Hrant DİNK suikastının arkasına saklanıp, devlet düşmanlığı ideolojisinin teslim aldığı beyniyle fırsat bu fırsat deyip efendilerinin istediklerini yüzüne taktığı masum insan maskesiyle satırlara dökünceye kadar bu suikastın arkasında ki güçleri araştırmalı kınalı kuzu. Sanmasın ki katledilen bir insanın gölgesine sığınıp ondan aldığı güçle saldırmalarına sessiz kalacağız. Sanmasın ki efendilerinin parmağını sallayıp “hııı sizigidiler sizi ” dediğinde susup pısacağız. Sanmasın ki masum, mazlum rollerine bürünüp kustuğu zehiri görmezden geleceğiz. Biliyoruz ki Hrant DİNK’i katledenler Can DÜNDAR’ın efendileridir. Zeytinyağı gibi su üstüne çıkacaklarını sanıyorlarsa yanılıyorlar.             Sonuç olarak, emperyalist politikalara ve dayatmalara çok daha güçlü göğüs gereceğiz. Gereceğiz ki Hrant DİNK’i katledenler daha fazla can almasın.             Selam ve Saygılarımla.Volkan TÜRKYILMAZ