Archive for the 'Türkü' Category

BİR TÜRKÜ DİNLEMEK

Aralık 19, 2008

Rıdvan ÖZTÜRK

 

Bir türkü dinlemek

 

Gönlümüzün derinliklerinden kıvrıla kıvrıla akıp gelen, insanı bütün zerrelerine
kadar saran sarmalayan bir türkü dinlemek. İliklere kadar işleyen duygunun
doruklarda gezindiği bir türkü dinlemek. Başka türlü türkü de olur muymuş
demek geliyor insanın aklına. Duygu olmadan şiir olmaz; şiir dediğimiz zaman
da, elbette duyguyu, düşünceyi aramamak olmaz. Şiirin Anadolu insanını, Türk
insanını kendi dilinden kendi gönlünden en iyi yansıtanı da elbette türkülerdir.

“Ah bu türküler köy türküleri

Ne düzeni belli ne yazanı

Altlarında imza yok ama

İçlerinde yürek var

Cennet misali sevişen

Cehennemler gibi dövüşen

Bir çocuk gibi gülüp

Mağaralar gibi inleyen

Nasıl unutur nasıl

Ömründe bir defa Kâzım’ın türküsünü dinleyen”

 

Bir türkü dinlemek

 

Bir türküde bulmak kendisini, bildiğini, sevdiğini, eşini,
dostunu, anasını, babasını… Hem de bütün gerçekliği ile, bütün canlılığı ile.
Bir “anam” sözünün yüreklerde uyandırdığı fersah fersah mana derinliğini ölçecek
bir cihaz henüz keşfedilemedi. Hele bir de”yar” deyince neler olmaz ki…. Kalem
mi elden düşmez. Göz mü görür, akıl mı şaşmaz. Sadece sevende mi olur böyle
olağan dışılıklar. Lambada titreyen alev bile üşür. Kazım’ın türküsünü dinleyip
de Kazım’a yanmayan, Kazım’ın kanlar içinde yattığını, kaytan bıyığının kanlara
battığını gözünde canlandıramayan, canlandırıp da ağıdına eşlik etmeyen olur
mu?

 

“ Ah bu köy türküleri, köy türküleri

Mis gibi insan kokar, mis gibi toprak

Hilesiz hurdasız, çırılçıplak

Dişisi dişi, erkeği erkek,

Kaşı kaş, gözü göz, yarası yara

Bıçağı bıçak”

 

Bir türkü dinlemek

 

İnsanın çevre ile içiçeliğini, çevreden ayrıştırılamazlığını
söz ile resmedebilmek için bir türkü dinlemek. Bir türkü mü sadece; beş, on,
on beş…. Gönül incilerinin, söz cevherlerinin pazarına ermiş gibiyiz. Söğüdün
yaprağının narinliği ile, söğüdün suya eğilişindeki iç yangını ile kendi iç
yangınını özdeşleştirmek; söğüdün dış görünüşündeki güzelliğine rağmen içindeki
göyünmesini, içten içe yanmasını “ha işte tıpkı öylece” diye kendi halini anlatmak
için bir ifade vasıtası olarak görmek, göstermek, sanat erbabının gıpta ile
bakacağı bir üstatlık olsa gerek:

 

“Söğüdün yaprağı narindir narin

İçerim yanıyor, dışarım serin”

 

Bir türkü dinlemek

 

Düşünce ile eylemi birleştiremeyip, düşünceleri boyunlarında
yafta gibi sallananlara inat, “green peas”, “ekolojik denge” gibi köprülere
takılıp kalmış, süslü salonlardan dışarıya hayatın kucağına, insanımızın aklına
ve gönlüne girememiş sloganları üretenler, türkülerimizin ne kadar insancıl,
ne kadar çevreci bir yönü olduğunu anladıkları gün, düşüncelerini bizim dilimizle
anlatmaya başladıkları gün, şikayet ettikleri konuların kendiliğinden kaybolduğunu,
hallolduğunu göreceklerdir. Çamlığın başında tüten tütünün, yüreği parça parça
olmuşluğu, acı çekmeyi yansıttığını gönülden yanık yanık söyleyen birinden daha
çevreci, daha doğaya saygılı kim olabilir ki..

 

“Ah bu türküler

Türküler

Ana sütü gibi candan

Ana sütü gibi temiz

Türküler tüter dağ dağ yayla yayla

Köyümüz köylümüz memleketimiz”

 

Bir türkü dinlemek

 

Bütün olumsuzlukları olumlulamak adına. Yardan geleni, Ondan
geleni hüsnükabulümdür, başım gözüm üstüne diyebilmek adına bir türkü dinlemek.
Derdimiz sermayemiz, servetimiz ahımızdır. Kara bahtımız karalandıkça karalansa
da. Umutsuzluğun en dip çukurlarına, gayyalara düştüğümüzde bile bir tesellimizdir
türküler. Göz yaşlarımız sele döndüğünde ilacımız, çaremizdir. Mırıldanır yüreğimize
su serperiz:

 

“Ne ağlarsın benim zülfü siyahım

Bu da gelir, bu da geçer ağlama

Göklere erişti feryad u ahım

Bu da gelir bu da geçer ağlama”.

 

Umutsuzluk bizim kitabımızda yazmaz. Ondan umut kesmek haşa
isyanla bir gibidir. İkna ederiz kendi kendimizi, en darda, en sıkıntıda olduğumuz
zamanlar bile. Her yokuşun bir inişi olduğunu düşünürüz. Yokuşun zahmetini bilmeyen,
inişin rahatlığını anlayamaz. Kolumuzun kuvveti, dizlerimizin dermanıdır türküler.
En yangın anımızda, en susamış anımızda pirin sunduğu bir bade, dosttan gelen
buz gibi bir bardak şerbet gibidir türküler. Umutsuzluğun umudun içinde eriyip
yok olduğu demlerdir türküler.

 

“Hey hey yine de hey hey

Salınsın türküler bir uçtan bir uca

Evvel Allah hepsinde varım

Onlar kadar sahici

Onlar kadar candan

Bana bir bardak su ver der gibi

Bir türkü söylemeden gidersem yanarım”

 

Bir türkü dinlemek

 

Sözün özünü, inceliğini, yalın anlatımına rağmen sanatkarane
oluşunu hangi şiirde bulmak mümkün. Şiiri küçümsemek değil elbette deyişimiz,
ama Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun dediği gibi şairleri utandıracak denli bir söyleyiş
hüneridir türküler:

 

“Şairim

Zifiri karanlıkta gelse şiirin hasını

Ayak seslerinden tanırım

Ne zaman bir köy türküsü duysam

Şairliğimden utanırım

 

Şairim

Şiirin gerçeğini köy türkülerimizde bulmuşum

Türkülerle yunmuş yıkanmış dilim

Onlarla ağlamış, onlarla gülmüşüm”

 

Bir türkü dinlemek

 

Birde bir olmuş milyonlarca Türkü dinlemektir, bir türkü dinlemek.
Türkü bilmek, Türkü anlamak isteyen varsa türkü dinlesin. Onu anlamaya, onu
öğrenmeye gayret etsin. Türklüğün zırhı gibidir her türkü. Türküleri yok edemeden
Türkü yok etmek olmayacak duaya amin demektir. “Türkçem benim ses bayrağım”.
Bu bayrağı yücelerde nazlı nazlı dalgalandıran türküler alıp verdiğimiz nefesimiz.
Nefesimiz oldukça baki kalan bu kubbede hoş bir seda olarak yankılanacak sözümüz,
özümüzün sözümüze dönüştüğü ses bayrağı türkülerimiz.

 

Türküz Türkler yoldaşımız

Hesaba gelmez yaşımız

Nerde olsa savaşırız

Türküz türkü çağırırız

Türküler

Kasım 7, 2007

YAHYALI MANZARASI EŞLİĞİNDE AVŞAR BOZLAĞI

http://www.youtube.com/watch?v=zrQzFvNQrEo

Muharrem Ertaş: Avşar Bozlağı

http://nunikmakarios.blogcu.com/3979753/

http://www.youtube.com/watch?v=x8BOhoZmgoY

Muharrem Ertaş: Yalan Dünya

http://www.youtube.com/watch?v=YwngX1zTG_Y

Ümit Tokçan: Avşar Bozlağı

http://www.youtube.com/watch?v=Tc-DswFnrCw

Kırşehir Abdalları

http://www.youtube.com/watch?v=SuNzhb6EOSo

Ruhi Su : Erzurum Dağları

http://nunikmakarios.blogcu.com/3979829/

Neşet Ertaş: Zahide

http://www.youtube.com/watch?v=YXXZf0rohrw

Neşet Ertaş: Al yanak allanıyor

http://www.youtube.com/watch?v=Gfz4btXk4q8

Neşet Ertaş: Mühür Gözlüm

http://www.youtube.com/watch?v=blUA1FAGukA

Zara: Gine göç eyledi Avşar elleri

http://www.youtube.com/watch?v=vv19nzCPuys

Neşet Ertaş: Ağıt

http://www.youtube.com/watch?v=imM0JqJVrNI

Zara: Ağıt

http://www.youtube.com/watch?v=454Ymp88roI

Gitme Yemen’e…

Mayıs 8, 2007

Sennur Sezer / sezer@evrensel.net

Bilmem hiç dinlediniz mi, Sony (Türkiye) Müzik ve Sanat A.Ş. “Seferberlik ve Yemen Türküleri ” adlı bir CD yayımlamış. Biraz dinleyince bu çalışmada kimlerin emeği var diye meraklandım. Kapakta bir radyo resmi var yalnızca. Kapaktaki üst başlık: Bağlama Takımı’ndan Türküler ve Oyun Havaları 1, altta yalnızca Seferberlik ve Yemen Türküleri adı.

CD’nin iç kapağında çalışmanın açıklaması olarak özetle şu bilgiler yer alıyor: “Bağlama Takımı,1950’li yıllarda, merhum Muzaffer Sarısözen’in kurduğu, yalnızca bağlama çalanlardan oluşan, saz çalanların türküyü de söyledikleri bir grubun adıymış. Önce Ankara sonra İstanbul radyosunda çalan bu müzikçi arkadaşlar, repertuarlarına her yörenin tipik ezgilerini, ender söylenen türkülerini, eski ustaların yapıtlarını almakla tanınırmış. Bir grup bağlama sanatçısı da bu örnekten yola çıkarak saz, ses ve gönül birliği yapıp, benzer bir repertuar anlayışıyla, yurdun çeşitli yörelerinden derlenmiş türküleri otantik biçimde çalmak, böylece eski ustaların unutulmamasını sağlamak üzere yola çıkmış, Seferberlik ve Yemen Türküleri Bağlama Takımı’nın ilk çalışmasıymış”. Ömer Akpınar imzalı bu bilgi beni radyo günlerine götürüverdi. Erzurum’dan Trabzon’a Birinci Dünya Savaşı’nın acılarını dile getiren bu türkülerin nasıl savaş karşıtı bir hava taşıdığını farkedip etmediğimizi düşündüm. Trabzon’un işgaliyle yollara düşenlerin yaktığı türküde yurtsuz kalış yinelenir: ”Muhacirlik büktü belimi.”

Aynı yılları anlatan bir Bayburt türküsünde, savaşın bozacağı düzen anlatılır önce:

“Bir sandığım vardır sırmadan telden / Bir çift yavrum vardır tomurcuk gülden / Nasıl ayrılayım gül yüzlü yarden”.

Sonra durumu kendi kendisiyle tartışır türküyü yakan:

“İşte böyle böyle hal deli gönül İster ağla ister gül deli gönül”

Direnmek, savaşmak kaçınılmazdır… Özellikle işgale karşı durmak gerekmektedir: “Bir yanım Erzincan vermem Bayburd’u / Yıkılsın düşmanın tacıyla yurdu”

Bağrı yaralı askerler

Savaşın anlatımı türküde “vurun kardaş vurun”u izleyen gece, göç için yüklenen arabalarla, sabah öküzlere ho deyişle sürer. Bu türkünün kimi söylenişlerinde mermilerle parçalanmış arabalardaki yaralıların görüntüsü yansır

“Faytonlar geliyor üstü pareli / Askerler geliyor bağrı yaralı”

Türkünün bağlantılarında (nakarat) barış dileği olayları anlatanın, savaşı lanetlemesiyle dile gelir: “Sene gardaş sene ille bu sene / Gide de gelmiye bu hain sene”

Birinci Dünya Savaşı’nın acıları, savaşa katılanlar kadar arkada kalanlarca da dile getirilmiştir. Ben hep düğüne gider gibi savaşa giden kardeşine, oğluna, kocasına çıkışan bir kadın görürüm şu türküde :

“Mızıka çalındı düğün mü sandın / Al yeşil bayrağı gelin mi sandın / Yemen’e gideni gelir mi sandın?”

Türküler eşlerin, anaların, kızkardeşlerin “Dön gel ağam dön gel” çığlıklarıyla bölünür.

Bir Yemen türküsündeki ihtiyarın “gelinlerin ağlamasından uyuyamadığını” söyleyişini anımsayabilirsiniz. Analar askerlik çağına getirene dek verdikleri emekleri dile getirirler.

Gidip de gelmeyen oğullarına ağlarken. Biliyorum sözünü ettiğim CD’de yok ama çoğunlukla “bedel” dile gelir bu türkülerde. Bedel vermeye parası olmayan anababa kimi kez gelinininin üzüntüden hastalanışını, torunlarının öksüz yetim kalışını anlatır. Kimi kez ana, “babası evin hayvanlarından birini bedel versin diye oğulcuğum boynunu bükmüştü” diye ağlar.

Askerimiz fakirdendir

Asıl suçluyu, savaşı, savaşı çıkaranları, isteyenleri değil, kendi kadar çaresiz olan kocasını suçlar. Asıl gerçek bir başka türküdedir:

“Gittiği yol takırdandır / Karavana bakırdandır / Zengin olan bedel verir/ Askerimiz fakirdendir.”

Birinci Dünya Savaşı/Seferberlik boyunca savaşın getirdiği yoksunluk ve yoksulluğun acılarının, gencecik kocasının askere gidişine eklenen “iş mükellefiyeti” yükünün köydeki kadın kadar şehirdeki kadını da etkilediği bir gerçektir.

Adnan Özyalçıner’in halası Samiye Çelik “Çanakkale İçinde” türküsünü ne zaman dinlese ağlardı. İlk eşi yazdığı mektuplardan birinde yazmış “Gençliğim eyvah” çığlıklı dizeleri. Sonra şehit düştüğü haberi gelmiş. O sıralar askeri dikimevinde mükellef olarak çalışan Samiye Hanım, inanamamış öldüğüne kocasının. Hep dönüp geleceğini sanmış. Anılarını anlatırdı bazen. Bir seferinde hem ağlayıp hem gülerek, “Çanakkale Savaşı’nın filmi yapıldığında gerçekten savaşanları gösterecekler sandım,” demişti. “Arada ben de kocamı görürüm diye gittim sinemaya. Cahillik işte.”

Anlayana…

Profesyonel asker olan Mustafa Kemal Atatürk, yurt tehlikeye düşmedikçe, ulus yaşam kaynakları tehtid altında olmadıkça savaşı cinayet sayar. Haklıdır da. Kuşkusuz onun bu bakış açısı hem savaşı iyi bilmesinden hem halkı iyi tanımasındandır. Doğuda, galiba Bitlis’te, bir çocuğun savaştan kaçanların arabalarının arkasından koşup ağlayışına dayanamaz.

Arabadakilere “Neden bu çocuğu almıyorsunuz ?” diye sorar. Arabadakiler, kendi çocuklarına bakamadıklarını, tanımadıkları bir çocuğu alamayacaklarını anlatırlar. Mustafa Kemal’in kimi fotoğraflarında yerel Doğu kılığıyla yanında duran çocuktur bu.

Savaş, hele sınır ötesi savaş en çok karşı çıkılması gereken bir yıkım. Irak’a Memetçik’i göndermeye çalışanlar, “Asker ettiler beni, kıdemli çavuş / Kore dağlarında oldum ben bir kuş / Uçun kuşlar uçun İzmir’e doğru”yu dinlememişlerdir. Dinleseler de anlamamışlar.

www.evrensel.net/03/09/13/kultur.html

Ardahan

Mayıs 8, 2007

TÜRKÜLER

DİMME

Ardahan’ın yollarında
Güller açar bağlarında
Öyle bir yar sevmişim ki
Orıüç ondört çağlarında

Eyvah dimme dimme nazlı yar dimme 
Ben özüm sarhoş sen şarap verme

Dimmeyi ben çayda gördüm 
Elinden bir fayda gördüm 
İki öptüm bir sevdim 
Ondan vefayı da gördüm

Eyvah dimme dimme nazlı yar dimme 
Ben özüm sarhoş sen şarap verme

Semavarı alıştırın 
Maşa alıp karıştırın 
Yarim benden küsüp gitmiş 
Onu benle barıştırın

Eyvah dimme dimme nazlı yar dimme 
Ben özüm sarhoş sen şarap verme

Semavarı al eyledim 
Şekeri bal eyledim 
O yar gelecek diye 
Koçu kurban eyledim

Eyvah dimme dimme nazlı yar dimme 
Ben özüm sarhoş sen şarap verme

BU GELEN NAHIR MIDIR

Bu gelen nahır mıdır, Ay maral maral maral 
Saralan tahıl mıdır, Kız mısın gelin maral 
Dediler yarin gelir, Ay maral maral maral 
Menzili yakın mıdır, kız mısın gelin maral

Bu dağda maral gezer, Ay maral maral maral 
Telini tarar gezer, kız mısın gelin maral 
Dağ bizim maral bizim, Ay maral maral maral 
Avcı burda ne gezer, kız mısın gelin maral

GÖLELI GELİN

Hele sen Göle’nin neyini gördün 
Altmış kız gelinin boyunu gördün 
Sürüden ayrılan koyunu gördün

Göle’li gelin, elleri kınalı gelin 
Göle’li gelin edalı gelin 
Kaşları gözleri sürmeli gelin

On parmağın onu birden kınalı gelin 
Göle’nin dağları, bağlı meşeli 
İçlerinde biter, gül menevşe 
Yardan ayrılması çetin bişedir.

Göle’li gelin edalı gelin 
Kaşlari gözleri sürmeli gelin

On parmağın onu birden kınalı gelin 
İçlerine girsem ne derler 
Sevmedikleriyle alay ederler,

Göle’li gelin edalı gelin 
Kaşları gözleri sürmeli gelin

Göle’nin dağlan, kardan geçilmez 
Soğuktur suları bir tas içilmez

Göle’li gelin edalı gelin
On parmağı birden kınalı gelin.

ÇAYDA ÇINAR AĞACI (TELLO)

Çayda çınar ağacı tello 
Çift gezer iki bacı tello 
Büyüğü hele mele tello 
Küçüğü can ilacı tello

Hop tello can tello can tello 
Yaktın beni suna can tello

Suda balık yan gider tello 
Açma yaram kan gider tello 
Buna tabib neylesin tello 
Ecel gelmiş can gider tello

Hop tello can tello can tello 
Yaktın beni suna can tello

Arpa çayın kenarı tello 
Aktı söndü feneri tello 
Ben bu derdi çekemem tello 
Bölüşek yari yari tello

Hop tello can tello can tello 
Yaktın beni suna can tello

ARDAHAN

Nasıl Metedeyim Ardahan seni 
Düz ovan geniş, gezmek isterim 
Bahar gelince çayır çimen açılır 
Sanki gül bahçesi, türlü çiçek açılır.

Yağ peynirinden, Anadolu geçinir. 
Malı koyunları sürü sürü geliyor 
Yaylan senindir, gönül eğliyor 
Kız gelinin halay tutmuş oynuyor

Dadalar sabaş söylüyor, davulcu vuruyor 
Yayla suyun serin akıyor, neşe saçıyor 
Nuri bu sözleri, böyle söyledi. 
Gezdi dağı, bucağı gönül eğledi.

TOYUĞUM

Benim toyuğum ağıdı balam 
Derisi dolu yağıdı balam 
Dün bu zaman sağıdı balam 
Seni yanaşın toyuğu tutan 
Oğlanasan toyuğu çalan

Benim toyuğum çil çildi 
Kanatları tel tel idi. 
Toyuğ değil bir fil idi. 
Seni yanaşın toyuğu tutan. 
Oğlanasan toyuğu çalan.

Zübeyde hala çıhdı dama 
Bir sağa bahdı bir de sola 
Toyuğu tuttu attı dama 
Adlanasan toyuğu tutan. 
Oğlanasan toyuğu çalan.

AĞITLAR

1915 ARDAHAN AĞITI

Ardahan’ı dağıttılar
Onbin altın nakd ettiler
Bazıları kaçtı gece,
Kimi zehir diller içe,
Nazlı nazlı kız gelini,
Tipiler tuttu yolunu,
Camii, mescid doldu şivan
Kırdı nafı “Agop” “İvan”
Kırdılar bütün erleri,
Soldu açılmış gülleri
Beylerini çağırttılar
Yandı günahtan Ardahan
Yandın fizahtan Ardahan
Karlı dağlar açtı gece
Ne günler gördün Ardahan
Hani şenliğin Ardahan
Kazaklar büktü belini
Kız, gelin hani Ardahan
Yetim meskeni Ardahan
Orda kuruldu bir divan,
Hani zenginlerin Ardahan
Misafir seven Ardahan
Kazakları görüp sızlar,
Neler gördün sen Ardahan
Oldun hep viran Ardahan

Harman yeri sürseler…

Mayıs 8, 2007
Harman yeri sürseler…    
Yazar serifk@pau.edu.tr  

Nedendir bilmem, ne zaman “Harman yeri sürseler / Yerine gül ekseler… Oy sanem…” türküsünü duysam garip duygularla dolar içim.

Önce, çocukluk yıllarımızda her şeyi oyun edindiğimiz harman zamanı gelir aklıma. Gözümün önünden harman yerlerine yığılmış küme küme harmanlar gelir geçer. Bunu anlamak ve duyumsamak bana kolay gelir de, asıl, “Harman yeri sürseler!..” sözündeki  “sürseler” arzusunun dillendirilmiş olmasını çözümleyemem oldum olası…

Harman yerini sürmek, yerine gül ekmek!… Neyi yapmak, neyi yıkmak, neyi yaşatmak, neyi yok etmek… tarzındaki düşünceler yeni  yeni harmanlar oluşturur beynimde de, bir türlü yok edip bitiremem…Tam “Çıkmazdayım!” dediğim anda, imdadıma yine bir köy türküsü yetişir. Hani şehirden köye gelin gidip de burçak yolmaya götürülen şehirli kızcağız var ya, onun adına yakılan türküdeki sitemlerde bulurum aradığımı:

“Aman ne zorumuş dostlar burçak yolması.

  Burçak tarlasında yar yar gelin olması.

  Elimi salladım değdi dikene;

  İntizar eyledim yar yar burçak ekene…”

Sözlerine misal, harman yerinin sürülmesini arzulayan gelinciği düşünür, onun yerine “Gül ekseler!..” duasında saklı ince bir hüzne “Amin!..” demeyi düşünürdüm de, yine de harman yerlerinin ve harmanların yok olmasına razı olmazdı gönlüm…

Hoş, şimdi şairin “Tarihe karıştı eski sevdalar…” dediği demlere misal bir devri yaşıyoruz. Ne harmanlar kaldı, ne harman yerleri; ne dövenler kaldı, ne dövenleri çeken öküzler, atlar… Biçerdöverler ve patoslar bütün bunları tarihin zaman tüneline ışınladı sanki. Oysa daha ne geçti ki şunun şuracığında… Daha kırk yıl öncesinde bütün köylünün harmanlarının sürüldüğü köylerin harman yerleri vardı. Üç, dört hafta bir şölen gibi devam eden harman zamanları vardı…

Aslında şölen, “ekin ayağı” denilen buğday biçimiyle başlardı. Her tarlada on, on beş kişi kadın erkek, çoluk çocuk sabahtan akşama kadar ve günlerce buğday yolardı… Hem de haziran sıcağının tepede bir ateş topu olduğu günlerde… Sağ elde tutulan orakla, sol elle kavranan buğdaylar kök tarafında hızla asılarak koparılır, biriken buğday sapları yere konur, sonra da bunlar üst üste konularak destelenirdi… Günler boyu yolunan buğdaylar, üç çatallı anadat denilen ağaç sopalarla kağnılara yüklenir, sonra da kağnılarla harman yerine getirilen buğdaylarla ilgili harman sürme işi başlatılırdı.

Paranın pek kıt olduğu o demlerde komşular arasında para almadan karşılıklı olarak “ödünce” gidilirdi. İmece denilirdi bu ödünç gitmelere… Şarkılar, türküler, şakalar, laf atmalar haziran sıcağında beyinleri de kaynatırdı sohbetleri de… Ara da bir, “Yandı bağrım Kerem’in arpa tarlası gibi!..” tarzı feryatlar, ya da esintinin hiç olmadığı, yaprağın bile kıpırdamadığı anlarda alnından, yanaklarından, burnundan süzülen terleri silerken, bir yandan da, “Es, yiğidin bağrına deli rüzgâr!..” ünlemesiyle dile getirilen rüzgar dilekleri…

Varlıklı ailelerden darbukacı götürenler de olurdu tarlalara hani… Ağzı laf yapanlar, türkü söyleyenler (hava çağıranlar) aranırdı… En çok da yeni yetme kızların gönlünü birilerine yakmayla ilgili fiskoslar yayılırdı gizliden gizliye… Bunlar yayılmalıydı ki çalışanlar sıcağı unutsunlar…

Harman yüzyıllar boyunca toprak ve tarım kültürünün en önemli kesitlerinden biri ola gelmiştir hep… Tepeleme yığınlarla oluşturulan harmanların toprakla buluşan yanları, eni iki metreye varan  dairesel bir halka gibi ekin saplarıyla kaplanırdı önce. Bunun üstüne, altında çakmak taşı denilen  taş parçaları çakılı döven konulurdu. Sonra döven önündeki atlara ya da öküzlere bağlanır, dövenin üzerine de hayvanları yönlendirecek bir kişi çıkardı. Hayvanların dehlenmesiyle beraber döven döndükçe, buğday ya da arpanın saplarını kese kese danelerin saplardan ayrılması sağlanırdı. Yere yayılan ekin sapları eridikçe harman yığınından yeni saplar yine eriyen sapların üstüne yayılır, harman bütünüyle eriyinceye kadar bu işlem devam eder giderdi…

Dövenin üstüne oturan kişi, öküzlerin ya da atın başına bağlı ipleri eliyle tutarak bazen oturarak, bazen de ayakta durarak belli bir hızla, ağır ağır fakat saatler boyunca harman yığınının etrafında döner ha dönerdi. Tabii ki iş sadece dönmekle bitmezdi… Dönerken sergilenecek en önemli beceri uyumamaktı. Farkında olmadan uyuyan kişi dövenden düşebilir, hatta dövenin altında kalarak yaralanabilirdi… Ya da hayvanlar dönmeyi bırakıp harmandan tarlaya doğru gidebilirlerdi. O anda toprak ve taş üstünde giden dövenin altındaki taşlar kırılır, bu da onların körleşmesine yani keskinliklerini kaybetmesine, dolayısıyla harman işinin aksamasına yol açabilirdi. Bundan daha önemlisi de hayvanlar buğday saplarının üzerine ihtiyaç giderebilirlerdi. İşte döveni kullananın bunları bilmesi, önceden sezmesi ve arada hayvanları kenara çekerek ihtiyaçlarını gidermesini sağlaması gerekirdi. Hayvanlar büyük abdeslerini yapıyorlarsa yanında hazır bulundurduğu çanak şeklindeki ağaç boğsalakla hemen vaziyeti kurtarması gerekirdi. Onun için de döven sürme işi kolay kolay çocuklara verilmez, verilse bile harmanda yalnız kalmalarına müsaade edilmezdi.

Geceleri hava biraz nemli, ortalık serin olduğundan buğday sapları gevşeyeceği için gece harman sürülmezdi. Gündüz sıcakta buğday sapları çıtır çıtır olduğu ve kolayca kesildiği için ne kadar sıcak olursa olsun harmanın mutlaka gündüz sürülmesi gerekirdi… Bir yandan sıcak, bir yandan saman tozu, bir yandan göz kapaklarına kurşun gibi binen uyuma duygusu, ağır ağır dairesel bir dönüşün bitmek bilmeyen kaygısı birleştiğinde yaşanırdı harman kaldırmanın tarifsiz zorlukları…

Bununla biter miydi harman kaldırma derseniz “Nerde!..” derler tabii ki, size… Buğdayların sapları iyice saman haline getirildiğinde bu sefer samanla buğday tanelerinin ayrılmasına gelirdi sıra. Önce bir mezar toprağı yığını gibi, bir yere biriktirilirdi buğdayla karışık durumdaki samanlar. Buna da  “tınaz” denilirdi.

Tınazın savrulması için rüzgarın çıkması beklenirdi. İkindine doğru esintiyle birlikte ele alınan, parmakları açılmış ele benzeyen “yaba” tınaza daldırılır, havaya belli bir yükseklikte savrulan samanla buğdayın esen yelle ayrılmasına çalışılırdı. Bazen birkaç gün hiç yel çıkmazdı. İşte siz de o zaman kaygılı ve sancılı bir bekleme sürecine girerdiniz. Ya yaz yağmuruna yakalanırsa tınazınız. Ya üç beş gün yel çıkmazsa… Ya hamazevi denilen hortum çıkarsa…  Konu komşunun koyunu keçisinden korumak için yalnız da bırakamazdınız tınazı. Döner dururdunuz artık harman yerinde bin bir sıkıntıyla…

Yel çıkınca tınazı savurmaya başladığınızda bir yandan sevinirdiniz… Fakat arada bir rüzgarın yönü değişince havaya savurduğunuz samanın tozlarını tepeden tırnağa üstünüzde bulurdunuz… İçmeye su bulamadığınız susuz dağ başlarında elinizi yüzünüzü bile yıkayamazdınız da ensenizden boynunuzdan giren saman tozları terlerle bedeninizi sarınca, “Hey babam hey!..” kaşınır da kaşınırdınız…

Öfkelenseniz öfkelenemezsiniz, kızsanız kızamazsınız…  Can da tatlı ürün de… Hani derler ya “Can burnumun ucunda!..” diye. İşte o anda burnunuzun ucundan çeşme burmalarından damlayan su damlalarını andıran terler, birbiri ardına damlamaya başlayınca rençberliğin, üretmenin, buğdayın, ekmeğin, suyun değerini, nimet oluşunu öyle bir anlardınız ki… Bir daha yere düşen bir lokma ekmeği alıp öpüp gözünüze sürüp yerdiniz. Sofranızdan artan bir dilim ekmeği çöpe koyma düşüncesiyle bile titrer sonra vazgeçerdiniz…

Öte yandan radyolar ve televizyonlarda  duyduğunuz  “Harman yeri sürseler…” türküleriyle  gönlünüzü bir harman yeri eyler, hayal dünyanızda durmadan harmanlar sürerdiniz… Bir yandan da  türküler söylemeye devam ederdiniz…

 “Harman yeri sürseler…

Yerine gül ekseler… Oy Sanem! Esmer yarim!..” www.egelife.com/index.php

Bulanık, Türkü, Mahnı, Atışma, Uzun Hava, Horavel, Aşık Namaz,

Mayıs 8, 2007

TÜRKÜLERİMİZ

(TÜRKÜ-MAHNI-ATIŞMA-DEYİŞLER-UZUN HAVA-HORAVEL)

TÜRKÜ

Yöre insanlarının gelenek ve göreneklerini veya tüm yaşam tarzlarını dizeler şeklinde yazılarak söylenen halk şiirlerine türkü denilmektedir. Fakat durum şartlara göre kendi içinde değişim gösterir. Anadolu’muz türkü yönünden oldukça zengin bir mirasa sahiptir. Bu miras kuşaktan kuşağa aktarılır. Her yörenin kendine özgü türkülere vardır. Ninni, taşlama, aşk, sevgi, yergi ve oyun gibi çeşitlenmektedir. Yöremiz Anadolu türkü karakteri özeliği taşır. Daha çok mahnı ( mani) türüdür.

MAHNI (MANİ )

Yöremizde manilere (mahnı) denir. Mahnılar insanlar arasında sevgi ve hoşgörü bağlarını kuvvetlendirir nitelikte dizelerdir. Yani bunun yazarı belli olmayan bir tür folklor gibidir. Anadolumuzun zenginliği yöremizede katkı sağlamıştır. Yöremizde en azından herkes bir mani biliyordur. Örneklersek:

Git O Toydan Ot Getir

Bu Toydan Ot Getir

Ben Halanın Kızına

İşmar Edende

Sen Diline Salâvat Getir.

ATIŞMA

Âşıkların karşılıklı olarak saz çalarak birbirleriyle giriştikleri amansız bir söz düellosu gibidir. Bu karşılıklı atışma hoş bir havada geçer. Yöremizin âşıklarından âşık namaz ve âşık İsa’mız bu atışmaları büyük bir ustalıkla yaparlardı. Âşık namazımızı rahmetle anıyorum. Âşık İsa’mıza da uzun ömür diliyorum. Bir sonraki âşıklarımız bölümünde bu iki değerli aşığımıza tekrar değineceğim.

DEYİŞLER

Bir kimsenin bir konu hakkında söyleme bicimi ifade ediş tarzları şeklinde tanımlanırlar. Yöremizde deyişler yaygındır. Âşıklar sazlarıyla deyişleri söylerler.

UZUN HAVA

Belirli bir karakterleri olmayan türkülerdir. Yöresel öğelerin etkisi altında gelişerek özelliklerini kazanmışlardır. Yöremiz de uzun havalar çokça söylenmekte olup birçok uzun hava okuyan seslerimiz vardır. İsimleri az sonra önünüze gelecek.

HORAVEL

Bir çeşit mahnı tipi olup yöremizin özelliği horavel söylenmesi için vazgeçilmez bir tutkudur. Hodağların seslerini uzaklara duyurmak için öküz bonduruğundan koro halinde söyledikleri mahnılardır. Örneklersek

Horavelin Uzunu

Koyuna Döktüm Tuzunu

Horavel Çağırmıyanın

Öpeyim Halasının Kızını

Ho Babam Ho

Aybalam Aybalam

O Toyda Kaldı Halam

Mecalim Yok ki Gelem

Söyleyin İmdada

Gelsin Lelem

HORAVEL

Yöremizin olmazsa olmazıdır. Çünkü herik yani nadaslar birçok yörede olduğu gibi imece usulü ile yapılmaktadır. Kotanın yani pulluğu çekmek için önüne 5 veya 6 çift öküz koşulur bu öküzleri sürmek için bonduruklara hodağlar bindirilir bu hodağlar jokeyler gibi öküzleri sürerler işte bunlara hodağ denir. Ellerindeki daddı baba çubuğuyla ho babam ho derler öküze birer tane vururlar öküzler pulluğu cekmeye başlarlar böylece herik sürme işlemi başlar. Bu işler sabahın alaca karanlığında yapılır herik sahibi o gün kuşluk yemeğini getirmek zorundadır. Kaba kuşluğa doğru hodağlar acıkırlar bu sırada yüksek sesle horavele başlarlar yemek gecikirse o gün herik sahıbi zararlı çıkar çünkü öküzleri yavaşlatırlar olan nadas sahibine olur. Eğer işler tersi olurda o gün kete pişi erişte pilavı gelmişse hodağlar bayram ederler. Seslerin daha çok çıkarılar ho babam ho seleri yeri göğü inletir. Hodağların hep birlikte söyledikleri bu mahnılara biz horavel diyoruz. Herikte hodağların korkulu rüyaları pulluğu iki ucundan iki eliyle tutan ve de koltuk altında sapakel denilen bir aleti taşır o alet kotanı temizlemek içindir, elinde sapakel olan bu kişiye maçkal denir. Bu kişi o an oranın en sorumlusu durumundadır. Uyuyan ve de görevini aksatan hodağlara yerden aldığı bir kesek parçasını fırlatır, kesek parçası sert olmadığından hodağa ulaşıncaya kadar atılan mesafede ulaşmadan dağılır, eğer sert ise hodağa değerek uyarılması sağlanır. Böylece aynı tempo imecenin kararlaştığı güne kadar aralıksız sürer. Yalnız hafta içi herhangi bir günde mola verilir bu işlem devam edip gider. Bunda en önemlisi hızlı sürüm fazla herikdir. 30 gün sürer. Hodağlara emekleri karşılığı bir günlük nadas ya da başka hediyelerle ödüllendirilir.

HORAVEL –Hodağların açlık hislerini bastırmak için hep birlikte söyledikleri mahnı türü çağrışımlardır.

MAÇKAL-Kotanı iki eliyle tutup dengeyi sağlamak. Ve kotan ekibini idare eden kişiye maçkal denir.

HODAĞ—Herik yanı nadas yapılırken bonduruğa koşulan öküzleri süren gençlerden oluşan ekibin her birinin adına hodağ denir.

BONDURUK –Öküzlerin arabayı çekmek için boyunlarına takılan üstü kalın altı ince iki ağaçtan oluşan bir yapıdır.

KARAGAYIŞ-Herik yapılırken en kuvvetli öküzlerin koşulduğu corosun iki gerisinde kotanı en dibinde en zor yerlere koşulan yerdir. Güneş dadanın comuşları hep buraya koşulurdu.

SAPAKEL-Kotan her bitim yerine gelindiğinde temizlenmesi için bir ağaç ucuna üçgen şeklinde takılan bir alettir. Hodağlar bundan korkarlar maçkal aniden bununla vurabilir.

YÖREMİZİN ÇALGI ALETLERİ VE BUNLARI ÇALANLAR

ZURNA VE MEY-Vacip dayı

DAVUL VE ZURNA-Kemo dayı

MEY USTAMIZ- Godu dayı

KAVAL-Şerafettin Şero

KAVAL-Alıyarların Fevzi

TULUM-Ensar ve yine Şero

DEFCİMİZ-Naima Abla tüm Bulanıklıların ablası (GİNAVET: Gecelerinin vazgeçilmez tutkusu)

KAMIŞ DÜDÜK-Ensar ve tüm Bulanıklıkların ve herkesin denediği bir tutku. Birçok çoban önce bunu çalar sonra kavalı öğrenir.

YÖREMİZİN GÜZEL TÜRKÜ SÖYLEYENLERİ

RAHMİ BEY: Uzun hava türküleriyle gecelerimizi süslerdi yıldızlarda onu dinlerdi

FAHRETTİN FAĞO: Uzun havası ile yer gök inler neredeyse bulutlar yağmur çiselerdi.

RİDAYETTİN RİDO: Rido lakaplı ve de herkes onu dayı diye çağırmasından dayı lakabı da eklenmiştir. Türküleri hiçbir Bulanıklının belleğinden silinmemiştir. Güzel sesiyle gönlümüzde taht kurmuştur. Hele bir de söylediği

Cevizin Yaprağı Dal Arasında

Severler Güzeli Bağ Arasında

oldumu diyecek yok.

NEJDET KASAPÇI: Yanık bir sese sahip ve de sinema hoparlörlerin den uzaktan da olsa onu hep dinlerdik, en güzel söylediği türkü:

Senden Ayrı Yaşayamam

Bu Aşkın Izdırabı Bilmem

Ne Zaman Bitecek

AYHAN GÜNEY: Toylarımızın ve ĞINAVENT gecelerimizin türkü söyleyenleri arasında ön saflarda yer alırdı Uzun havaları kusursuz söylerdi:

Böyle Bağlar

Yar Başını Böyle Bağlar

Eridim Kamış Oldum

Altın İdim Gümüş Oldum

Uzun havası gönüllerde taht kurmuştur. Bu ses bülbüllerimizin ölenlerine rahmet sağ kalanlarına uzun ömür diliyoruz.

SAYIN ÂŞIK NAMAZDAN TÜRKÜLER

Gene didalarım doldu yaşınan

Beçere gönlümün cefasınnandır

Bir yiğit bir yerde gonsa

Onunda gendinin gafasınnandır

Deli gönül hile sezeyen olsa

Sonalar göllerde üzeyen olsa

Bir kız kapı kapı gezeyen olsa

Onunda namusu anasınnandır.

Namaz diyer gene gönlüm bulansa

Göz göz olsa yaralarım sulansa

Bir arvatki yolsuz yolsuz dolansa

Vijdanı guvatlı gocasınnandır

Âşık diyer gözel al

Giy gettine gözel al

Bey bafadan hendem olmaz

Ara aslı gözel al

Âşık diyer gözel alma

Yemeğe gözel alma

Bafalı çirkini al

Bafasız gözel alma

Âşık diyer balık üzdü

Deryada balık üzdü

Malımı gözel yesin

Yemesin çarık üzdü

SAYIN ÂŞIK NAMAZDAN TÜRKÜLER

Sözde bir olmuyan evde

Yoksul düşüp ayrı dursan yahşıdı

Namerdin davatına gitmekten

Mert yanında ac otursan yahşıdı

İncinirsen bir kimsenin dilinden

Möhübbeti kabul olmaz elinden

Asılsız kimsenin bağda gülünden

Çöl yabanda lala dersen yahşıdı

Namaz diyer derde mert bulur çara

Namert ne kişidir ki yarayı sara

Bir ahbabki davat etse bir şere

Gitme diye yol göstersen yahşıdı

Ezizim yatan garı

Dağların yatan garı

İyidi tez gocaldar

Akşamnan yatan garı

Âşık diyer daş daşı

Koş araban daş daşı

Çirkin ile bal yeme

Gözel ile daşdaşı

Ala gözlüm koç eyleyif yurdunnan

Kendi köçüf yurdu galan sevdiğim

Yuğum gelmez yata bilmem derdimnen

Verifsen gönlüme talan sevdiğim

Cerrah hekim yarasında görünmör

Gönlüm ister sırasında görünmör

Ele gedif binesinde görünmör

Vaz gelif terkini gılan sevdiğim

Namaz diyer destinde bada tutunan

Nice doymak olur çilve satannan

El çekif yerinen köhne vatannan

Vaz gelif terkini gılan sevdiğim

Sayın Âşık Namazımızın aşağıdaki dizelerde met etiği adamın adı serdar eyüp adındaki bir yiğidimiz ermeni çetelerinin Türklere ve müslüman kim olursa olsun saldırılarına karşı silahlanarak dağlara çıkar. Batum, Tiflis ahıska ahırkelek, borcom gibi bölgelerde ermeni ler le savaşarak halkı korumuştur. Sayın Âşık Namazımızın söylediğine göre Serdar Eyübün köy civarına geldiği haberini duyan ermeni ler evlerinden uzun süre dışarı çıkamazlar. Bu yiğit insanımızın kahramanlık mazisi uzundur. Ona şimdilik Allahtan tan Rahmet diliyoruz.

Ve onun için söylenenlere kulak veriyoruz.

Gene sedelendi durdu yeridi

Serdar Eyüp Ahırkelek elinde

Alı kimi hacastanın biriydi

Serdar eyip ahırkelek elinde

Habar alsan aslı nesli yüz ağa

Göyde şümşek kimi oynar uzağa

Geldi borççalıdan geçti gazağa

Serdar eyip ahırkelek elinde

O can feda bu can bezer yazıldı

Onda gâvurların fendi bozuldu

Ermeniye hezreti Ali kesildi

Serdar eyip ahırkelek elinde

Namaz diyer mevlam onu bele yarattı

Bedir aslan üzdü gaflan sufattı

Çintiyen gılıçlı altı boz attı

Serdar eyip ahırkelek elinde

http://www.bizimbulanik.com/yeni/turkulerimizvesanatcilarimiz.asp

MANİLER ve TÜRKÜLER

Mayıs 7, 2007

Kaynak:(Eşe AYÇAKAL)

Ak sıkmalar geyersin

Kime boyun eğersin

Eğme oğlan boynunu

Buban seni eversin

Kistine gömdüm ocağa

Patladı gitti bucağa

Ne duruyon orada

Galgı da gel buraya

Arpalar fildir yarim

Ağlatma güldür yarim

Sen orada ben burda

Gönüller birdir yarim

Guşanenin gapağı

İçi dolu yapağı

Biz bir gelin alıyoz

Ak havlanın topağı

Goca çeşme harlayo

Tülü tırpan yağlayo

Tülü’yü de sorarsan

Ayşe… deye ağlayo

Koyunları akışır

Çobanları bakışır

Koyun güden yarime

Ne keydirsen yakışır

Gaynanam oluverse

Dolmayı sarıverse..

Yemeden ölüverse

Köprünün altı diken

Yaktın beni gül iken

Mevlam da seni yaksın

Üç günlük gelin iken

Goca çeşme şarlayo

Güğümleri parlayo

Nuh Köyü’nün gızları

Goca deye ağlayo

Iraftaki zinile

El vurmadan inile

Askerdeki yarimin

Gulakları çinile

Kara tren kayda gel
Askerini say da gel
Yarim benim küçücük
Guy trene al da gel

Trenin bacaları
Gündüzdür geceleri

Güzel güzel kızların

Ben olsam gocaları

(Ellemen gelinleri eskerdir gocaları)

Tren gelir kışladan

Direkleri vişneden

Kemal Paşa değil mi

Gelinleri neşelendiren

Yunan aldı hırkamı

Giyemedim sarkamı(urba)

Yolla İsmet(Paşa) yarimi

Biçemedim tırpanı

Goca inenin yurdusu

Nerde yarin ordusu

Bu gecede gelmezsen

Beklemecen doğrusu

Enterisi çil yeşil

Çayda kumlar gaynaşır

Yatmış yarin dizine

Cıvıl cıvıl söyleşir

Enterin dikildi mi

Şeriğin çekildi mi

Söyle deyusun gızı

Dillerin dutuldu mu

Bu dağları delik delik delerin

Galbır alır toprağını elerin

Yarim koyun ben kuzu

Ardı sıra melerin

Mektup yazdım garadan

Dağlar kalksın aradan

Ne güzel de yaratmış

İkimizi yaradan

(Bu dağlar kalkmayınca

Eremeyiz murada)

Dambaşı da kediler

Miyav miyav dediler

İki ninem bir oldu

Bir dedemi yediler(öldürdüler)

Çadır gurdum

Akçaşer’in(Kumalar’ın)düzüne

Sızı girdi dizlerimin(yüreğimin) bağına(içine)

Varın söyleyin jandarmanın yüzüne

(Ünnen-çağırın gelin Beygircioğlu dürzüye)

On beş sene az geliyo gözüme

Kumalar’da bir topucuk kar idim
Yeller esti ılgıt ılgıt eridim
Evvel yarin kıymatlısı ben idim
Şimdi karşılardan bakan ben oldum

Tirene binemedim

İzmir’e inemedim

Elimin gınasıynan

Geriye dönemedim

Tiren yolu bu muydu

İçi dolu su muydu

Yolla yarim bir mektup

Ediceğin bu muydu

Koyun gelir guzusuynan

Ayağının tozusuynan

Ben koyunu güderin

Ardı körpe guzusuynan

Koca çeşme harlayo

Tülü tırpan yağlayo

Kenefi de sorarsan

Ziğim ziğim ağlayo

Tülü binmiş kır ata

Cebi dolu mazmata

Etme Tülü daveyi

Bizim işler horata

Yelek diktim geymedi

Diktiğime deymedi

O senin gavur anan

Seni bana vermedi

Yeleği basma yarim

Darılıp küsme yarim

El ağzına bakıp da

Selamı kesme yarim

Dam başının tozuyum

Ben kurbanlık guzuyum

Tutma Ahmet kolumdan

Ben candırma gızıyın

Menevşe biçim biçim

Ağlarım için için
Millet bana düşmandır
Seni sevdiğim için

Entarisi mor gumaş
Kolları gulaş gulaş
Sen de beni götcesen
Bizim köşeyi dolaş
Armıt dalda beş olur
Yere düşer keş olur
Ben sana yandığımdan
Alem bize küs olur
Enterini ben diktim
Sen ünnedin ben gittim
Köyde güzel ben miydim
Gözünü bana diktin

        TÜRKÜ
Evleri demir yolunda
Altınları boynunda
Kız seni alır giderin
Dayının huyunda

 

***
Mektup yazdım acele
Al eline hecele
Mektup yarin bedeli
Guy goynuna gecele

 

 ***
Dere boyu giderin
Gara(kara) koyun güderin
Arkadaşım kız olsa
Ben goyunu güderin

 

***
Evleri demir yollarında
Altınları boylarında
Kız seni alır giderin
Melek mi(cinli mi) var soylarında

Bağa vardım budama
Kilit aldım odama
Gücücükten evlendim
Sarılıp da yatmaya
Candırma çavuşuyun
Yol verin savaşayın
Beni candırma  sanma
Askerde yüzbaşıyın
 
Ocak başı duz daşı
Benim yarim yarim onbaşı
Olcasa çavuş olsun
Dosta düşmana karşı
 
SÖZLÜK: Narşifen: Bakır veya alüminyumdan su bardağı Timin: 18’lik 1/8’i buğday ölçüsü Tülü ve Kenef: Köyden kişi lakapları Ziğim ziğim: Tiz sesli,gözü yaşlı      Horata: Şaka

(Kaynak: Bakiye ÖZEL)

Dama vurdum gazmayı
Al başımdan yazmayı
Anandan mı öğrendin
Gostak gostak gezmeyi
Bahçelerde gerdime
Gel yardıma yardıma
Sevmediğim oğlanlar
Hep düşüyor ardıma
Cami ardının gazları
Yeşil yeşil gözleri
Ne de güzel oluyo
Bizim köyün gızları
Ütü ütüye benzer
Ütü masada gezer
Benim sevdiğim oğlan
Tarık Akan’a benzer
Gara gara gazanla
Gara yazı yazanla
Cennet yüzü görmesin
Aramızı bozana
Mor goyun melemesin
Mor menevşe yemesin
Sevdiğini almayan
Ben evlendim demesin
Elmayı alay vedim
Dibini belley vedim
Sevmediğim o(ğ)lana
Saçımı sallay vedim
Denizde gum galmadı
Balıkda pul galmadı
Söyleyceğim çok idi
Kağıtta yer galmadı
(Ağzımda dil galmadı)
Garşıda durup durma
Boynunu burup durma
Alacaksan al gayri
Ma(ha)na  bulup durma
Denize dalayım mı
Bir balık alayım mı
Koca köyün içinde
Ben yarsiz kalayım mı
Kuyuya gova saldım
Kendisi dolsun diye
Yarime mektup yazdım
Hatıra olsun diye
Ermenidir bu insan Ermeni
Kaşı gözü inadına sürmeli
Güzelleri dane dane sarmalı
Çirkinleri diyar harbe sürmeli
Karyolanın yayları
Ben sayarım ayları
Yarim gelecek diye
Hazırladım çayları
Kiremit kiremit gezerim
Kiremitleri ezerim
Çok konuşma gaynana
Kumpül gibi ezerin
Bahçelerde börülce
Oynar gelin görümce
Oynasınlar bakalım
Bir araya gelince
Bahçede iğde midir
Dalları yerde midir
Her gördü(ğü)nü seversin
Sendeki miyde midir
Fasulyeyi haşladım
Toprak tenceresinde
Gel yarim konuşalım
Mutfak penceresinde
Ayşe taşta oturur
Oğlan evi lokum getirir
Yeme Ayşe lokumu
Oğlan seni götürür
Karyolanın demiri
Babam verir emiri
Eğer babam vermezse
Kaçmak Allahın emri
Hopile hopile
Bıyıkları yok bile
Senin gibi oğlana
İsli mendil çok bile
Kapılarda numara
Yar oturmuş gumara
Şimdi şur dan geçecek
Sağ elinde cığara
Dambaşında ot olur
Soğuk vurur kötü olur
Bize laf söyleyenlerin
Biraz aklı gıt olur
Altın oklava derler
Nuh köyü toprağı derler
Kimse bize çıkamaz
Yaka kekliği derler
Kaynanam gabak gibi
Görümcem şebek gibi
Damat beyi sorarsan
Vitrinde böbek gibi
Vişne dalı eğilmiş
Eğilmiş de yer(e) değmiş
Biz ün(i)vers(i)tede okuyoz
Zararımız kime değmiş
SÖZLÜK:  Tırkaz: Sürgü(Kapıyı tırkazla). Hırsız içeriden olursa kapı tırkaz tutmaz.

Manilerin derlemeleri Veli Eşme tarafından yapılmıştır.

http://www.nuhkasabasi.com/