Archive for the 'Ülkücülük' Category

ÜLKÜCÜLÜK NEDİR, ÜLKÜCÜ KİME DERLER ???

Mayıs 7, 2007
Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

 

Ülkü, insanın ya kendi milleti veya bütün insanlık için ulaşılmasını şiddetle arzu ettiği son hedeftir. Arzu ve hayal edilen son hedefe varmak gayesiyle, yorulup yılmadan, bıkıp usanmadan fazilet ve cesaretle, fedakarca çalışanlara da Ülkücü denir. Hayatlarını insanlığa hizmet uğrunda harcayan peygamberlerle, bazı filozof ve ilim adamları birer ülkücü sayılırlar. Kendilerini milletlerine adayan büyük liderler, cihangir başbuğlar ve kahraman askerlerle, milliyetçi ilim, fikir ve san’at adamları da tam manasıyla birer ülkücüdürler.

İnsanlık da, milletler de bugün ki seviyelerini, gelmiş geçmiş ülkücülere borçludurlar. Ancak, gerek insanlık tarihinde, gerekse milletlerin tarihinde kendini böyle bir ülküye vermiş ülkücülerin sayıları pek fazla değildir. Çünkü ülkücülük çok çetin bir yoldur. O yola herkes dayanamaz. Hevesle başlasa da herkes bu dikenli yolda sonuna kadar gidemez. Her insanın san’atkar veya kahraman olması nasıl mümkün değilse, ülkücü olması da öyle imkansızdır. Hatta ülkücülük sanatkarlıktan da kahramanlıktan da güç ve daha fazla bir şeydir. Sanatkar, yaratılışının icabına uygun olarak istemese bile eser vermeye mecburdur. Kahraman ise, belki bir ömür boyu bekledikten sonra gerektiğinde kendini feda edecektir. Ama ülkücü onlar gibi değildir. Hayatının her anını yalnız ülküsü uğruna harcar.

Ülkücülüğün vazifesi ve hizmeti belirli bir an için değildir. Kendini bir ülküye adayanlar, şahsiyetlerini ancak azim, irade ve sabırla bu yolun icabına göre terbiye eder ve hazırlarlar. Ülkücülüğün en güç tarafı da budur. Ülkücünün bir insan olarak, hem eksiksiz ve kusursuz, hem de bir çok üstün meziyetlerle yüklü olması gerekir. Doğuştan bu derece mükemmel bir insan pek az bulunacağına göre, kusurları düzeltip, eksikleri tamamlayarak mükemmel bir insan seviyesine yükselmek ülkücüye düşen ilk vazifedir. Ülkücü adeta kendi kendini yeniden yaratacaktır. Yetiştiği çevreden ve gördüğü eğitimden edindiği kötü alışkanlığı bırakmak, yanlış bilgi ve inanışları değiştirmek suretiyle kendini yeniden terbiye etmek de gene ülkücüden beklenen bir iştir.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Ülkücülerde bulunması gereken vasıf ve meziyetler:
AZİM VE İDARE:

Her iş ve meslekte başarıya ulaşmanın mühim unsurlarından biri olan azim ve irade ülkücünün birinci vasfıdır. Ülkü dediğimiz uzak ve yüce hedef öyle kolayca ulaşılacak bir nokta olmadığına göre, o yola baş koyanların her türlü güçlüğe, ağırlığa, tersliğe, aksi tesadüflere, talihsizlik ve engellere yılmadan, bıkmadan, bezmeden, ümitsizliğe düşmenden karşı koymaları gerekir. Bu da ancak güçlü bir azim, çelik gibi sağlam bir irade sayesinde mümkündür.

 İnsanın, elinde olmadan, doğuştan getirdiği veya muhitinden kaptığı zaaf ve kusurlarını düzeltebilmesi de, gene kuvvetli bir iradeye sahip olmasına bağlıdır. Bu bakımdan azim ve irade ülkücünün sırtını dayadığı yüce dağlar gibidir. O sayede hiçbir düşman ve saldırı karşısında gerilemez, direnir. Direndiği müddetçe da ayakta kalır ve kazanır. Zaten irade Tanrı’nın insanlara bağışladığı en güçlü silahtır. Onun yardımı ile yenilemeyecek düşman, aşılamamış engel, düzeltilmeyecek şahsi kusur yoktur. Yeter ki insan ülkücülüğün bunu gerektirdiğini kabul etsin.

SABIR VE TAHAMMÜL:


Ülkücü, döktüğü alın terine, harcadığı emeğe ve kaybettiği zamana rağmen, hedefe hemen ulaşamayacağını bilmeli ve mutlu neticeyi yıllarca sabırla beklemeye razı olmalıdır. Öyle hedefler vardır ki, oraya ancak asırlarca sonra varılabilir. Bu uğurda kim bilir kaç ülkücü, hedefe yarın varılacak gibi çalışır, fakat zafer çiçeklerinin yüz yıllarca sonra derlenebileceğini de göze alır.

Dilimizdeki “Sabrın sonu selamettir”, “Sabreden derviş muradına ermiş “, “Sabırla koruk helva olur”, “Sabır başı sarı altın” gibi atasözleri bütün ülkücülerin kulağına küpe olmalıdır. Sabırsız insan çok çabuk yılar. Davadan hemen dönebilir. Halbuki ülkücü tuttuğu yolun bütün icaplarını yerine getirdikten sonra, geçici başarısızlıklar ve yenilgilerle dayanma gücünü kaybetmez. Ayrıca döktüğü alın terinin ve akıtacağı kanın boşa gitmeyeceğine inanır.

DİSİPLİN:
Ülkücü, yapmakta olduğu için bir çeşit savaş olduğunu bilmelidir. Savaş ise başında komutanın bulunduğu, çeşitli rütbe ve derecedeki askerlerin katıldığı bir san’attır. Tek gaye olan zafere kavuşmanın mühim şartlarından biri de herkesin vazifesini mutlak bir disiplin içinde yapmasıdır. Bu disiplin bütün askerlerin komutanın emirlerine kayıtsız şartsız itaat etmeleridir.

Her ferdin kendi yerini ve sırasını iyi bilip, amirlerinin sözünü dinlemesidir. İşte ülkücü de böyle bir savaş cephesinde olduğunu düşünmeli ve liderin emirlerini tam bir inançla yerine getirmelidir. Emir dışına çıkanlara ordubozan adı verilir. Milletimiz böylelerinden büyük zarar görmüştür. Bunlar yüzünden nice savaşlar yenilgiyle bitmiştir. Disiplin bir bakıma, savaşçı veya ülkücünün davasına ne ölçüde bağlı olduğunu gösteren mihenk taşıdır.

Şahsi düşünce ve anlayışının tesiri ile yahut da inanç zayıflığı yüzünden, liderin emirlerini dinlemeyip disiplin dışına çıkanlar tam bir ülkücü sayılamazlar. Bir ülkücü herhangi bir grup içine girmeden tek bir fert olarak da çalışsa, gene davanın gerektirdiği disipline uymak zorundadır. Bu da aynı yolun diğer yolcuları ile geçinmeyi, yardımlaşmayı ve iç mücadeleye girmemeyi zaruri kılar. Çünkü dava şahsi değil, millidir. Metot ve teferruattaki görüş ayrılıkları, aynı hedefe yönelmiş ülkücüleri bir biriyle karşı karşıya getirmemelidir. Bayrak göndere çekildiği zaman, çeken kim olursa olsun, bütün ülkücüler onun altında toplanmayacaklar mı?

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

FEDAKARLIK:
Her ülkücünün fedakar olması gerektiğini söylemek bile lüzumsuzdur. Kendini milletine adamış bir kimsenin her şeyini bu uğurda feda etmesinden daha tabii ne olabilir. Ancak gene de bu fedakarlığın derecesi üzerinde durmak isteriz. Ülkücünün fedakarlığı, hayatı dahil, bütün maddi ve manevi varlığını milleti için harcamaktan ibaret değildir. Ülkücü verdiğinin ve yaptığının hiçbir zaman karşılığını istemeyen kimsedir. Ülkücü, şöhret, mevki, ve menfaatle hiçbir ilgisi olmayan bir atsız kahramandır.

Asırlardır, savaşlarda verdiğimiz ve hiç birinin adını bilmediğimiz milyonlarca Türk şehidi gibi. Ülkücülük, insanın bazı şahsi zevk, arzu ve alışkanlıklarını da terk etmesini gerektirir. Hem prensler gibi rahat yaşamak, hem de ülkücü olmak mümkün değildir. Türk Milleti söz ve yazıları ile milliyetçi, fakat yaşayış ve davranışları ile menfaat ve mevki düşkünü eyyamcılardan çok çekmiştir. Onlar gibi, ülkücü geçinip de bunun hiçbir şartına uymayanların aramızda yeri yoktur.

FAZİLET VE DÜRÜSTLÜK:
Dürüstlük ve fazileti olmayan insanlar hiçbir işte uzun zaman başarı sağlayamazlar. Onun için uzak hedefli davaların sahipleri daima ahlak ve faziletle mücehhez olmak zorundadır. Ülkücülerin de Türk töresinin bütün esaslarına uymaları ve düşmanlarına karşı bile dürüst, mert ve insanca davranmaları gerekir. Yalan, entrika, dedikodu, iftira ve bozgunculuk gibi ahlaki hastalıklardan bir tanesi dahi büyük bir kitleyi mahvetmeye yeter. Düşmanlarımızı yenmek pahasına da olsa, ülkücü böyle adi yollara başvurmamalıdır.

BİLGİ VE ÇALIŞKANLIK:
Yaşadığımız çağda bilgi kadar değerli ve güçlü şey yoktur. Her insana kapılarını açan bilgidir. Ülkücünün mesleği ise ne olursa olsun, önce o konuda sağlam ve geniş bilgi sahibi olması gerekir. Çünkü kendi mesleğinde başarılı olmayanların başka sahalarda da başarı sağlayamadıkları görülmüştür. Sonra da Türk tarihini, Türk töre ve kültürünü bilmek icap eder. Türkiye’nin bugünkü meselelerini, bunların hal çareleri için sunulan reçeteleri ve dostu, düşmanı öğrenmek de gene zaruridir. Tabi bütün bunların temini ülkücünün çalışkan olmasına bağlıdır. Ülkücü bir karınca sabrı ve arı titizliği ile çalışmak zorundadır.

Ülkücü bu çetin yolu birçokları gibi sadece kendini tatmin etmek yada menfaat sağlamak için seçmediğine göre, onun hayatı boyunca başarması gereken mukaddes vazifeler vardır. En son hedefe ulaşmak şerefi kimlere, hangi nesle nasip olacaktır, bilinmez. Ancak asıl hedefe bir anda değil, adım adım ve bir çok “ara hedefler” aşıldıktan sonra varılabileceği muhakkaktır. İşte her ülkücü nesilden beklenen de, kendi payına düşen bu “ara hedefleri” mutlaka aşmaktır. Tıpkı savaşta büyük zaferi kazanmak için, önce her cephede bütün birliklerin muharebeyi kanmış olmaları gibi. Muharebe birliklerinden herhangi birinin, üzerine aldığı vazifeyi ham zamanında yapmaması zaferi geciktirir veya tehlikeye düşürür. Her tepe önceden hazırlanan plana göre gerektirdiği anda ele geçirilmelidir.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Ülkücülerin şimdiye kadar yaptıkları ve bundan sonra da yapacakları mücadele ciddi bir savaştan farklı değildir. Dış düşman ile iç düşman birleşerek karşımızda vaziyet almış bulunuyor. Geçmiş tecrübeler göstermiştir ki, bu savaşta ağır silahtan sabotaja, yalan iftira ve bozgunculuktan cinayete kadar “sıcak harb” vasıta ve metodlarının her türlüsü kullanılmaktadır. Bunlara ilave olarak, gene ancak savaş zamanlarında hüviyetleri belli olan korkaklar “asker kaçakları” düşmanla işbirliği yaparlar, iki taraflı çalışanlar, sadece kendi hayatlarını yaşamaya bakan nemelazımcılar ve “tarafsızlar” karakterlerinin icabına göre hareket etmişlerdir. Millet sahipsiz kimsesiz ve “başsız” kalma korkusu içinde bunalmıştır. İşte ülkücüler böyle bir ortamda Türk Milleti adına savaş yapmışlardır. Onun için, gelecek günlerde de savaşın gerektirdiği bütün şartlara uymalı ve her türlü imkan seferber edilmelidir. Üstelik bu “ya istiklal, ya ölüm” yahut “ya yeneriz-ya yeniliriz” şekilde iki ihtimalli bir mücadele de değildir. Ülkücülerin gönlünde tek netice vardır: ZAFER. Her şeye rağmen ve mutlaka ZAFER. O halde zafere en emin şekilde ulaşmanın çareleri bulunmalı ve tatbik edilmelidir. Tarihte ün yapmış ve daima kazanmış kimselerin “zafer sırlarıdır” bunlar. Fakat, unutmamak gerekir ki, hiçbir zafer tek bir insan tarafından kazanılmamıştır. Bu sebeple, yalnız komutan veya liderin mükemmel olması yetmez. Davayı benimseyip mücadeleye katılan her ülkücünün aynı yüksek meziyetlere sahip olması gerekir. Zafer, netice itibariyle Mehmetçiğin namlusunda veya süngüsündedir. Ülkücü de kendi mücadelesinin Mehmetçiği sayılır.

Her ülkücü iman ve inanç sahibi olmalıdır. Hem Türk Milletinin iman ettiği yüce dine ve mukaddes tanıdığı varlıklara samimiyetle bağlanmalı, hem de davasının haklı olduğuna ve mutlaka zaferle neticeleneceğine inanmalıdır. Zihnine bir “acaba” sorusu takılan ülkücü çalışma gücünden çok şey kaybeder. O zaman uğrunda didinilen mesele dava olmaktan çıkar; bir macera veya oyuna benzer.

Ülkücü sorumluluk duygusu taşımalıdır. Yapacağı her hareketin sebebini bilmeli, neticesini görmeli ve hesabını vermeye hazır olmalıdır. Üzerine aldığı hiçbir vazifeyi tesadüflere bırakmamalı ve başkalarına devretme yolları aramamalıdır. Ancak, bizzat yaptığı taktirde vicdan huzuru duymalıdır. İnsan bu şekilde davranmaya ne kadar erken yaşta başlarsa, o derece çabuk ve kolay alışır. Eski nesle mensup bazı kimselerin kendilerinden beklenen vazifeleri zamanında yapamayıp Türk Milletini müşkül durumlarda bırakmalarının mühim sebeplerinden biri de onların küçük yaştan itibaren ülkücü olarak yetişmemeleridir. Bu yüzden sorumluluk duyguları tam gelişmemiştir.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Ülkücünün sorumluluk duygusu yalnız kendisine dair değildir. O bütün dava arkadaşlarının hareketlerinden de kendine sorumluluk payı düşeceğini bilmelidir. Demek ki onların davranışları ile de ilgilenmek zorundadır. Hata işlenmesine mani olmağa çalışmalı, yarım kalmış işleri başkalarının sırtında da olsa, tamamlamağa gayret etmelidir.. Ziya Gökalp’in “Gözlerimi kaparım, vazife mi yaparım” şeklinde özetlediği bir vazife ahlakı, vardır ki , ülkücülere rehber olmalıdır. Bazıları bu sözlerini: “Ben yalnız kendi vazifemden sorumluyum. Başkalarına karışmam” şeklinde yanlış yorumlamaktadırlar. Halbuki tam aksine, Gökalp belirtmek istiyor ki: “Her Şeye rağmen, bütün tehlikelere gözümü kapar, vazifemi mutlaka yaparım.” İşte ülkücünün de vazife anlayışı ve duyduğu sorumluluk hem ferdi, hem de umumi olmalıdır. İnsan ancak kendi şahsı için bir iş gördüğü zaman ferdi sorumlulukla yetinir. Bir cephe adına yapılan hareketlerde ise, o cephenin bütün mensupları birbirlerinin sorumluluğunu paylaşırlar. Çünkü başarının şeref ve sevinci gibi yenilginin acısı da hepimize aittir. Böyle, düşününce, herkesi başarımızla memnun edip, hatamızla üzeceğimizi daha iyi anlarız.

Ülkücü. Gökalp’in; “Ben, sen yokuz; biz varız” düsturunu da gönülden benimsemelidir. O zaman meselenin fertlerden ziyade ve öte bir “kadro ve ekip” işi olduğu hakikatı ortaya çıkar. Bu demektir ki, her birimiz tek tek değil, diğerlerimizle omuzlaşarak, milletimizin tabirince, “sırt sırta vererek” yürümeliyiz. Aralarında güzel bir ahenk bulunan insanların teşkil ettiği ekip, kendisini meydana getirenlerin aritmetik toplamı gücünden çok daha kuvvetli ve tesirlidir. Ekip çalışmalarının faydası bundan ibaret değildir. Bu aynı zamanda fertleri en iyi yetiştiren ve terbiye eden bir yoldur. Orada herkes kendisinin güçlü ve zayıf taraflarını öğrenir, Hangi işte kimin daha başarılı olabileceği anlaşılır. Böylece de isabetli bir iş bölümü sağlanır.

Uygun iş bölümü de daima verimi ve başarıyı artırır. Ayrıca ekip içindeki fert bir yandan şahsi eksikliklerini giderirken, bir yandan da kendisine ne kadar ihtiyaç duyulduğunu görür. Bundan sonra davaya bağlılığı sağlamlaşır. Artık kopamaz ve ayrılamaz. İnsan bir işi beraberce yaptığı, hatta beraber oyun oynadığı kimseleri bile kolay terk edemez. Bu “iş” aynı hedefe koşanların omuz omuza yaptıkları “savaş” olunca, hiçbir kuvvet o ekibi parçalayamaz. Birlik ruhu hem zihinlerde, hem de gönüllerde perçinlenir.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Ülkücü, bağlandığı davanın asaleti ile gurur duymalı, bunu göğsünü gere gere söyleyebilmelidir. Fakat hiçbir zaman hizmetleri ile övünmemelidir. Başkalarının ne alkışlamasına, ne de takdirine ihtiyaç duymalıdır. Onun kıymetini erbabı zaten bilir. Diğer insanlar da bilse ne çıkar, bilmese ne çıkar? Hizmetlerimizin bedelini “aferin” olarak dahi beklemek bize yakışmaz. Kimse bizi zorla veya türlü vaatlerde ülkücü yapmadı. Kendimiz inanarak, isteyerek ve koşarak bu yolu tuttuk. Herkes bizi alkışlamak mecburiyetinde değildir. Sadece vazifesini yapmış insanların kavuştuğu vicdan huzurundan daha büyük mükafat olur mu?

Ülkücü ne kadar genç olsa, şahsi konularda affetmeyi ve hoş görmeyi bilmelidir. Kin ve husumet beslememeli, geçmiş hataları unutmalıdır. Arkadaşlarının dava ile alakası bulunmayan davranışlarına karışmayacak derecede müsamahalı ve geniş ufuklu olmalıdır. Aksi takdirde şahsen geçimsiz ve sevimsiz bir insan durumuna düşeriz. En yakınlarımızın bile bizden farklı huyları, zevkleri ve alışkanlıkları olduğunu hatırlayalım. Bilhassa genç ülkücülerin fikir ve inanışlarında sımsıkı, fakat; bu meseleler dışında gayet yumuşak, munis ve geniş yürekli olmaları beklenir. Yoksa, hiç farkına varmadan cemiyetten kopar, insanlardan ayrılır ve bir köşeye çekilmek zorunda kalırız.

İpek böceği gibi kendi ördüğümüz kozanın içine hapsolmayalım. Unutmayalım ki, biz en basitinden en yükseğine kadar, şu etrafımızdaki insanlar için halkımızın, milletimizin ebedi saadeti için çalışıyoruz. Onların büyük çoğunluğunu oldukları gibi kabule mecburuz. Ne onları değiştirebiliriz, ne de onlardan tamamıyle kopabiliriz.

Ülkücü, halkın içinde yaşayan ve cemiyetin her kesimi ile barış halinde olan kimsedir. Ülkücüyü diğer fikir mensuplarından ayıran en mühim noktadır bu. Böyle bir tutumun davadan taviz vermek sayılacağını söyleyenler de bulunur sanıyorum. Ancak şu bilinmeli ki, mevcut cemiyeti bu haliyle biz yaratmadık. O bize rağmen var ve devam ediyor. Biz her şeyi ile milli ve asil olan Türk cemiyetini kuruncaya kadar, şimdiki çevremizle bir arada yaşamak zorundayız. Bu çevrenin değer ölçülerini, dünya görüşünü, hayat, sanat ve ahlak anlayışını sihirbaz gibi bir anda değiştirmek mümkün değildir ki… Onlar bize uymayacağına göre, biz onlara mı benzeyeceğiz? Hayır! Biz milli şahsiyetimizi muhafaza etmekle beraber, kendimizi Türkiye’de bugün yürürlükte olan hayat tarzının dışında saymayacağız ki, onların bizi, bizim de onları tanımamız mümkün olsun. Her adım bundan sonra atılacaktır. Müzmin bir hastalığa yakalanmış olduğuna inandığımız cemiyeti çok yavaş bir tempo ile, uzun sürecek bir bakım neticesinde tedavi edeceğimizi anlamalıyız.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Ülkücüler, kavga etmek veya savaşmak için kurulmuş bir teşekkül değildir. Biz yazılarımızda her ne kadar “savaş” kelimesini kullansak da bu tabirden kasdettiğimiz mana hep mecazidir. Ülkücü Türk milletini fezalara yükseltip, ebediyete kadar ayakta tutmak gayesiyle fikir ve iman mücadelesi yapmaktadır. Milli varlığını ve değerlerini korumaya, yüceltmeye çalışmaktadır. Bu sebeple şahıslarla uğraşmaz. Menfaat grupları ile meşgul olmaz. Eğer bazen başa baş, dişe diş dövüşmek zorunda kalıyorsak; o ülkücünün hiç arzu etmediği halde, canını korumak için istemeyerek katıldığı arızi bir durumdur. Ülkücüler kendilerini yalnız millet ve devlet emrinde vazife yapmak için hazırlamaktadırlar. Sokak kavgası için değil.

Ülkücülerin vasıflarını sayıp döktük. Günümüzde ki bu meziyetlere sahip insanları bulmak o kadar güç ki… Tarif ettiğimiz ülkücü örneği, okuyucularımıza, geçmiş asırların evliyalarını hatırlatacaktır. Ancak, bugün de, içimizden, dün olduğu gibi büyük lider, başbuğ, komutan ve adsız kahramanlar çıkarmazsak; ayakta duramayız. İşte bu sebeplerdir ki, Türk Milleti’nin bağrından binlerce ülkücü yetişmeğe başlamıştır. Bu ülkücüler, binbir güçlüklere rağmen, Türk tarihinin her karanlık gecesinde parlayan adsız kahramanların birer eşidirler. Göktürk İmparatorluğu’nu kuranların, Roma’da at oynatanların ve Anadolu’yu fethedenlerin hakiki torunları bunlardır. Bu durum ve ülkücülerin bir çığ gibi Türk’ün bağrından kopup gelişi, tarihimizin akışı içinde tabii bir neticedir. Türk tarihi her sahada sayısız ülkücülerin yetiştirdiği zengin bir hazinedir. Milletimizi asırlarca zaferden zafere ulaştıran adsız kahramanlar, cihana hakim kılan hakanlar ve nice fırtınalara rağmen onun ayakta kalmasını sağlayan kültür, san’at ve gönül erbabı hep birer ülkücü idiler. Türk Milleti bağrından böyle sayısız ülkücüler yetiştirmeseydi, bugün varlıkları tarih kitaplarında sadece birer isimden ibaret kalan topluluklar gibi, silinir giderdi.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Tarihimize baktığımız zaman görürüz ki, milletimizin hayatı yer yer zirveleşen, yer yer düzlükler halinde devam eden ve bazı kısımlarında da çöküntüler olan büyük bir dağ silsilesini andırıyor. Bu dağ silsilesi incelendiği zaman anlaşılır ki her zaman zirveden sonra düzlük, her düzlükten sonra da bir çöküntü gelmektedir. Çöküntümüzün hemen arkasında ise tekrar bir zirve başlamaktadır. Her zirve millet içinde ülkücü nisbetinin yüksek olduğunu, her çöküntü de bu nisbetin sıfıra yaklaştığını göstermektedir. Ama daima çöküntüyü yeni bir zirve takip etmektedir. Demek ki çöküntü devirleri milletin bağrından hemen sayısız ülkücülerin çıkmasına sebep olmaktadır. Onlar da yeniden zirveye doğru tırmanmaktadırlar. Çöküntü anında kurtarıcı ülkücüler yetiştirmeyen topluluklar ise eriyip gitmektedir.

Cemiyetimizin bugünkü durumuna bakarsak, bir dağ silsilesini andıran tarihimizin çöküntü kısmanda bulunduğumuzu fark ederiz. Bu , tabii, çok üzücü bir haldir. Türk tarihini iyi bilmeyenleri ve milletimizi tanımayanları ümitsizlikle kahredebilir. Fakat tarihimizin akışını bilenler için, bu çöküntü yeni bir yükselişin, yeni bir zirvenin müjdecisidir. Nasıl “kul sıkılmayınca Hızır yetişmez” ise, Türk Milleti de büyük bir sıkıntıya düşmeyince, ülkücüler görülmemektedir. Bunun yakın tarihimizdeki örneği kurtuluş savaşı, uzakta örneği de Göktürk devletinin kuruluş ve yükseliş hadisesidir. Son örneği ise, bir çok resmi sorumlu ve vazifeli Türk Devleti’nin yıkılışına seyirci kalırken, binlerce ülkücü gencin milli bir iç güdü ile büyük tehlikeyi sezip, hain düşmanların karşısına dikilmesidir. Bu kükreyiş bize gösteriyor ki, Türk Milleti binlerce ülkücünün omuzları üstünde yeni zirvelere doğru yükselmektedir.

Bu gençlik Türk Milletini temsil etme hak ve yetkisine sahip yegane gençliktir. Çünkü Türk Milleti’nin sahip olduğu bütün milli ve manevi değerlerini muhafaza etmek şartıyla çağın üstüne çıkarmayı gaye edilen ve o uğurda yıllardan beri savaş veren gençlik bu gençliktir. Türk Devletini yıkılmak ve Türk Vatanını bölünmek tehlikesinden kurtarmak için şehitler veren gençlik bu gençliktir. Kaç asırdır gafiller, cahiller ve hainler eliyle yıkılan, budanan ve talan edilen milli kültürümüzü, san’atımıza, töre, gelenek, ahlak ve imanımıza artık sahip çıkan gençlik bu gençliktir. Milli tarih şuuru ile dolu, Türk Müslüman olarak yarattığı için gurur duyan ve Allah’a şükreden gençlik bu gençliktir. Türkiye Cumhuriyetini el alemin gözüne bakan, sıradan bir devlet durumunda görmeye tahammül edemeyip, onu gene dünyaya nizam veren bir cihan devleti seviyesine yükseltmeyi tek ülkü sayan gençlik bu gençliktir. Hepsi bu yolda her türkü fedakarlığı ve hatta seve seve ölmeyi gözü aldığı için kendilerine “ülkücü” adı verilmiştir. Milletimiz onları artık hep bu isimle, “ülkücü” ismiyle çağırmaktadır.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Bugün Ülkücüler bir yandan Türk Milletini tehdit eden komünizm, hümanizm, kozmopolitiklik, bölgecilik, mezhepçilik ve anarşizm gibi bütün yıkıcı akımlara karşı en tesirli mücadeleyi vermekte, bir yandan da cemiyetimizi içten kemiren fakirlik, yoksulluk, haksızlık başıbozukluk, nemelazımcılık ve vurdumduymazlık gibi içtimai hastalıklarla savaşmaktadırlar. Müesseseleri sarmış olan laçkalığı, beyinleri işgal eden yanlış bilgileri, şahsiyetleri kemiren aşağılık duygusunu yok etmek için büyük gayretler göstermektedirler.

Bundan dolayı, bütün düşmanlara üstün gelerek kutsal davayı kazanmak ve uzak hedefe ulaşmak için Ülkücüler bir karınca sabrı ile, bir arı titizliği ile çalışmaktadırlar. Bu yolun yolcuları 14 ile 24 yaş arasındaki, Türk gençleridir. Hemen hepsi fakir Anadolu çocuklarıdır. İçlerinde ne bir paşazade, ne bir bakan, müsteşar, profesör, büyükelçi ve ithalatçı çocuğu bulunduğunu sanmıyorum. Uşaklı, bahçıvanlı otomobilli ailelerin kolejlerde okuyan çocukları ne diye “ülkücü” olsun? Hem nasıl olsun? Bunların biraz zekileri sosyalist ve ilerici, biraz dengesizleri eli silahlı kızıl anarşist, ahmakları da diskotek ve kulüp tiryakisi olmaktadırlar. Kendilerine ne zerrece vatan- millet sevgisi, ne de milli, dini ahlaki bir terbiye verilmediği için böylelerinden başka türlü davranış zaten beklenemez. Halbuki ülkücülük her şeyden önce disiplinli, ölçülü, ahlaklı, terbiyeli, inançlı, milli gelenek ve töreye bağlı olmayı gerektirir, sonra da hudutsuz bir fedakarlığı şart koşar. Onun için ancak kökünden kopmamış, aslını unutmamış ve milletine yabancılaşmamış aile çocukları ülkücü olabilmektedirler.

Bu çocuklar seçtikleri ülkücülük yolu uğrunda ne çocuklarını, ne de gençliği yaşayabiliyorlar. Düşününüz; 16 yaşındaki lise öğrencisi 120 milyonluk dünya Türklüğünün dert ve ıstıraplarını teninde duyuyor. Kendisini bu ıstırapları dindirmekle vazifeli sayıyor. Yüklendiği vazifeyi ifa edememenin acısı ile kıvranıyor. Almanya da ki Türk işçilerinin çilesini bu genç düşünüyor… Okulsuz, doktorsuz, yolsuz ve ışıksız Türk köylüsünün bu yokluk çölünden niçin hala kurtulamadığını ve nasıl kurtulacağını kendi kendine bu genç soruyor…

Doğu Türkistan’da, Rusya’da, Bulgaristan, Batı Trakya, Kıbrıs ve Kerkük’te katledilen, zulüm gören ve ezilen milyonlarca esir Türk’ü bu genç hatırlıyor… Çünkü bütün bundan mes’ul olanlar, olması gerekenler ortada yok… Mevcutlar da gaflet ve dalalet içinde. İşte ülkücüler bir yandan da bu “gaflet ve dalalet” içinde bulunanlara “dur!” demek üzere hazırlanıyor. Bu uğurda durmadan okuyor, araştırıyor, soruyor, münakaşa ediyor. Teşkilatlanıyor. Kitap yazdırıyor, dergi çıkarıyor, gazete yazıyor… Köye gidiyor; işçiye, esnafa, tüccara, aydına ve resmi yetkililere acı gerçekleri anlatıyor. Onları uyarmaya ve vazife yapmaya çağırıyor…

Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

ÜLKÜCÜLÜK

Mayıs 7, 2007

Ülkü kelimesi, batı dillerindeki ideal’in karşılığıdır. İdeal kelimesinin, ide yani fikir kökünden gelmesini dikkate alan Ziya Gökalp, fikir kökünden mefkûre kelimesini türeterek bu kavramı karşılamıştır. Ancak, Gökalp bu kelimeyi, günlük hayatta alışageldiğimiz anlamında kullanmamış, mefkûreyi sosyolojik bir terim haline getirmiştir. Gökalp’in, neredeyse unutulmuş gibi olan bu terimini, Türkleşmek, İslâmlaşmak ve Muasırlaşmak isimli kitabındaki makalesine dayanarak açıklamak istiyorum.

Gökalp bu kavramın açıklanmasına bir tohumun çimlenme süreci benzetmesini yaparak başlar. Önce bir ilkah (döllenme) dönemi geçirilir, sonra büyüme, şekillenme ve uzuvlaşma devresi gelir. Şair yahut düşünürlerin yaratışları da buna benzer. Şairin muhayyilesinin yahut düşünürün müfekkiresinin (düşünme gücünün) ilkah olması (döllenmesi) ile ilham yahut sezgi gelir; ve er geç bir eser doğar.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Meseleyi toplumsal zemine getirdiğimiz zaman: Henüz millî kimliğini bulamamış bir toplumu, şairin muhayyilesi yahut düşünürün müfekkiresine benzeten Gökalp onun da ilkaha (döllenmeye, aşıya) ihtiyacı olduğunu söyler. Bu da, daha ziyade büyük, millî felâket anlarında gerçekleşir. Böyle acı zamanlarda, ferdin kişiliği kaybolur, herkesin ruhunda “millî bir şahsiyet” yaşar; bütün kalpler “millî şahsiyeti” yaşatmak duygusu ile dolar. Bu hengâmede fertler kendi hürriyetlerini değil, milletlerin istiklalini düşünürler. İşte, o muazzez duygu ile karışık olan bu mukaddes düşünceye mefkûre denilir ve bu buhranlı devreye de, “ilkah devresi” nâmı verilir. Buhran zamanlarında, millî felaketlerin kalpleri birleştirdiği, tek yürek yaptığı dönemlerde, mefkûre bu kalplerden doğar. Sonra gelişir, çiçek açar; uzuvları belirir, kurumlaşır.

Fransız milleti, İngiliz istilası altında çözülmüşken, “millî vicdan meczup bir köylü kızından (Jan Dark) fışkırarak, onu kendisine müncî (kurtarıcı) yaptı. Cermenlik mefkûresi, Napolyon’un Almanya’yı çiğnediği dönemde canlandı” vb. Korkakları cesur, tembelleri çalışkan yapan “bu mefkûre güneşi”, buhrandan sonra hemen sönmez; milletin bütün faaliyetlerini deruni bir zemberek gibi ısrarla tahrik eder. Milletin hars ve medeniyeti bu güçle kurulur. Mefkûreler milletlerin geleceklerini kurar. Mefkûre var oldukça, millet siyâseten çökse de, yeniden dirilir; mefkûresi olan devlet ölmez.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Gökalp’in bu açıklamalarında iki nokta dikkati çekmektedir: Mefkûre sahibi fert, kendisini aşmaktadır; bunu, vecde varan bir iman içinde yapmaktadır. Mefkûre bu gücünü nereden alıyor, diye sorduğumuz zaman, insanları bir iman çevresinde toplamasından, cevabına gideriz. “Fertler mefkûreli oldukları dakikada, ruhları şedit bir vecd ile dolar” derken de, iman haline işaret etmektedir.

***

Ülkü, kelime olarak, ulaşılmak istenen yüksek bir amaç anlamındadır. Burada açıklanması gereken nokta, bu amacın kişisel değil, toplumsal olduğudur. Ferdin kendi hayatı için çizdiği program ve hedefler ülkü değildir; millet hayatına ait program ve hedefler ülkü olabilir. Ülkücü, millet hayatına ait bu ülküyü gerçekleştirmek üzere çalışan, bu yoldaki fedakârlıkları ile aynı zamanda nefsini aşarak kişiliğini geliştirip, yücelten insandır.

TÜRK ÜLKÜCÜLÜĞÜ

Kavramlar ve Yürekler

Osmanlıca Lügat, mefkûre kelimesini “ülkü” olarak karşılıyor ve “Ziya Gökalp’in yaptığı kelimelerden”, diye açıklama veriyor. Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlük’ü ülkü kelimesini, amaç edinilen, ulaşılmak istenen şey, ideal olarak anlamlandırıyor ve Kızıl Elma’yı çağrıştıran bir açıklama ekliyor: “İnsanı duyular âleminin üstüne yükselten ve hiç bir zaman tam olarak gerçekleştirilemeyecek olan, hep yalnızca gereklilik, yalnızca erişilmesi istenen bir amaç olarak kalan kılavuz ilke, örnek yargı ölçüsü, mefkûre, ideal.”

Kelimeyi dilimize bir sosyoloji kavramı olarak sokan Ziya Gökalp’in bu konudaki açıklamaları unutulmuş gibidir. O, mefkûreyi, toplumların büyük buhran zamanlarında, kendi kimliklerini idrak etmesi, ferdî kimliklerinin silinip toplumsal/millî kimliğin egemen olması, şeklinde kavramlaştırıyordu. “İçtimaiyat ilmine göre mefkûre, istikbâlde vâsıl olacağımız gâye, bir hedef demek değildir.” Mefkûre, toplumda esasen var olan bir gerçekliğin, toplumun galeyanlı dönemlerinde fertler tarafından algılanmasıdır.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Mefkûreyi kelime olarak Gökalp de, sözlüklerde yer alan anlamında kullanmış ve anlam bu şekliyle yerleşmiştir. Biz burada, ülkünün bir iman konusu olduğunu belirteceğiz. Bu özelliği ile toplumda bir gerilim yaratır ve gerçekleştirilmesi için insanları ardından koşturur. Gökalp de, mefkûreyi, toplumu dirilten, uyuşukları harekete geçiren, tembelleri çalışkan, bencilleri diğergâm kılan bir güç kaynağı olarak görür. Diğer bir düşünürümüz Mehmet İzzet de ülküyü, “o kadar sağlam görünürler ki, onlar hakkında soru sorulmasına lüzum görülmez, onlar vardır ve insan, hayatı boyunca başaramayacağını bilse de ona ulaşmak için çabalamalıdır. İşte sağlığı yerinde bir ruhun anlayışı” diye anlatır. Prof. Mehmet İzzet, “Hayatın gayeleri karşısında bir “niçin” veya “nasıl” sorusunu ortaya koymak, fikir inceliğini gösterse bile, kalp bozukluğuna alâmet sayılır; netice vahimdir” der ve “Muhakkak O’nu, onlardan önce bir kavim sordu, sonra o sebeple kâfir olarak sabahladılar (kâfir oldular)” âyetini zikreder. Bu dokunuşlar kavramın, imanla ilişkilerini yeterince ortaya koymaktadır.

***

Açıklamalarımız bizi, bu tür kavramların, kültürün değişik dönemlerinde farklı biçim ve ağırlıklarda algılandıkları meselesine götürür. Toplumsal gerilimin yüksek olduğu kuruluş ve yükselme dönemlerinde bu kavramlar en geniş ve derin anlamlarıyla kavranır ve inanılır. Tabii, bu halin hayata yansıması da o ölçüde büyük ve parlak olur. Toplumsal gerilimin düşük olduğu, iman zaafı yaşanan devrelerde ise kavramların içeriği zayıflar, basitleşir, silikleşir hatta kaybolur. Yani kavram, kavrayan yüreğe ve idrake göre büyür, zenginleşir; heyecanların ve büyük açılışların kaynağı olur. İman sönmeye başlayıp, yürekler daraldıkça, idrakler küçülüp karardıkça, anlam değişmeleri de basite doğru gider. Millî iman muhtevamızdan olup, Türk ülkücülüğünün iki ana ilkesi olan İ’lâ-yı Kelimetullah ve Nizam-ı Âlem kavramları, yükseliş dönemlerinde tam bir kızıl elma heyecanı içinde, büyük fetihler üzre olmak ve dünyanın nizamından sorumluluk şeklinde algılanırken, imanın soğumaya yüz tuttuğu gerileme dönemlerinde, tesbih çekmek ve mahallenin asayişini temin etmek kaygısına dönüşmüştür.

Osmanlının ünlü Viyana elçisi Ahmet Resmi Efendi, 1768 Osmanlı-Rus savaşı vesilesiyle, soğuma dönemlerinin kavrama zorluğu ve karmaşası yaşayan aydınlarını şöyle niteler: “Kızıl Elma’ya dek gitmeye ne minnet vardur, deyu tumturak-ı elfaz ile cehlini itiraf ve sandalye üstünde hamzanâme nakleden pehlivanlar lâf u güzâf edüp, Kızıl Elma semtini, Boğdan’dan gelen alyanak elma gibi yenir bir şey zanneden sâdediller…”

Fertlerin ve Milletlerin Ülkücülüğü

Ülkücülük genelde, kişinin kendini, nefsini aşma cehdidir; insan bunu, bir üstün değere bağlanarak, kendini ona adayarak yapar; yani inanarak. Bu bakımdan iyi bir müslümanın hayatı, tabii bir ülkücülük hikayesidir. Çünkü, mümin bir müslüman hayatının her eyleminde Allah rızasını arar; bu, Allah’ın emirlerine uyma, yasaklarından sakınma ve vicdanının uyarılarından şaşmama şeklinde ortaya çıkar.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Tasavvuf, bu ülkücülüğün öğretisi, tekkeler ise eğitim merkezleridir. Şüphesiz ki, iman gibi, bu yükselişin de mertebeleri vardır ve Allah’ın insana takdir ettiği yönde sonsuzdur. Ülkücülükten nasibi olmayan insan ise “esfel-i safilin”e doğru iner. Ancak, insan sadece doğruya, hakka yönelerek ülkücü olmaz; bâtılın da ülkücülüğü vardır. İnsan inanmışsa ve inancının yönü, içeriği ne olursa olsun, bu uğurda kişisel yarar ve beklentilerini, hatta hayatını feda edebiliyorsa işte ülkücülük budur.

İnsanlar gibi, toplumların da ülkücülüğü vardır. Toplum, kendi yararlarını aşan bir takım insanî değerlere inanmış, bağlanmış ise, o değerler uğruna fedakârlıklar yapabiliyorsa, o toplumun ülkücülüğünden söz edebiliriz. Kişinin nefsini imanla sınırlandırması, ölçülendirmesi gibi, toplum da inanarak, isteklerini bağlandığı ülkünün gerekleri ile sınırlandırabilir. Ve, bütün toplum yükselişleri yahut tarihi başarıları, ülkücülük ile birlikte görülür.

***

Tarihin bütün büyük kültürlerinde bu ülkücülük vardır. Eski Roma, İran, Büyük İskender ve Cengiz imparatorluklarında dünya egemenliği ve nizam-ı âlem fikri vardır. Ancak, tabiidir ki, egemenlik ve nizam fikrinin ölçüleri birbirlerinden farklı idi. Aynı düşünce eski Çin’de kuvvetle hakimdi ve bütün diğer hükümdarlar, dünyanın merkezinde oturan Göğün Oğlu İmparatora bağlı olmak zorunda idiler.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Yeni çağda İngiliz İmparatorluğu, kendilerinin bütünlüğü ve medeniyeti temsil ettikleri inancına dayanan bir dünya egemenliği fikri ile birlikte gelişti. Thomas Burnet, piskopos Berkeley gibi ilahiyatçılar, ilmin ve siyasî kudretin doğudan batıya geçtiğini sürekli işlemişlerdir. “Tıpkı güneş gibi, ilim gelişimine doğuda başlamış, sonra batıya dönmüştür. İşte batıda uzun zamandan beri onun ışığından yararlanmaktayız.” Batılılar sömürgeciliklerini, bu üstünlük ve medeniyeti yayma misyonlarına bağlamışlardır. “İngilizler, emperyalizmin, müşterek medeniyet dâvasından ibaret olduğuna inanmışlardır.” Almanya, Cermen ırkının üstünlüğüne inanarak dünyaya nizam verme iddiasını toplumuna mal etmeye çalışırken, bunu yapan ilk ülke değildi.

Osman Turan hoca, eski ve orta çağlar boyunca Cermen ve Türk kavimlerinin esareti altında yaşayan ve bu yüzden, “tarihte değil, coğrafyada mühim bir mevkii” olan Rusların, Altınordu ve Bizans’ın çöküşünden sora, üçüncü Roma olmak ülküsüne bağlandıklarını ve dünya egemenliği şuuruna yükseldiklerini yazar.

1917’de Bolşevik İhtilali’ni başarıya ulaştıran temel etmenlerin başında, Marksist ülkücülük geliyordu. Bu inancın toplum çapında ve büyük ölçüde kaybedilmesi ise Sovyet İmparatorluğu’nun yıkılmasının temel sebebi oldu. Bugün dünyamızın en güçlü toplumu olan Amerika Birleşik Devletleri’nin, kuruluşundan itibaren böyle bir Amerikan ülkücülüğü ile geliştiğini görmekteyiz. “Amerika’ya ilk yerleşen İngilizler, Allah’ın inayeti ile kendilerini, bütün Avrupa için gerçek reform örneği olacak tepe üstündeki siteyi kurmak için seçilmiş olduklarına inanıyorlardı.” Amerika’yı kuran öncüler içinde, buranın, İsa’nın ikinci geliş yeri olarak ve kendilerinin de, burada, yeryüzü cennetini kurmak için seçildikleri inancı yaygındı. ABD kendisinin yeryüzünde özgürlük, demokrasi ve barışı korumakla görevli olduğuna inanmaktadır. 1765’de yazan John Adam “Amerika’nın kuruluşu, halâ esir durumunda bulunan insanlığı aydınlatıp zincirlerinden kurtarmak yolunda Tanrı’nın taşıdığı bir niyet gibidir” der. Amerika’nın öncülerinden Protestan rahibi Josiah Strong, Anglo-Sakson ırkının, Tanrı tarafından dünyayı uygarlaştırmak üzere seçilip, görevlendirildiğini söyler. Yüzyılımızın başlarında, ünlü Amerikan tarihçi ve senatörü Albert J. Beveridge, bu inancın güçlü sesidir: “Ve bütün öteki milletler arasından Tanrı, dünyayı yeniden diriltip düzene kavuştursun diye Amerikan ulusunu seçti.”

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.Amerikanın kurucuları yanında hemen bütün Amerikan başkanlarında, bu görev şuuru vardır ve bunu ifade etmişlerdir. Böyle bir ülkücülüğe çok uzak gibi görünen Woodrow Wilson, Amerikan ülkücülüğünü dile getirenlerdendir. “Wilson için Amerikan ulusal değerleri liberal gelişmeciliğin evrensel değerleri ile çakışır ve olağanüstü bir görevi yüklenmiş olan bir Amerika, insanlığı yarının uluslararası düzenine götürmeyi kendine amaç edinmek zorundadır.” Amerika hiç bir coğrafi sınır tanımadan, dünyanın herhangi bir yerindeki olaylara müdahele ederken, her zaman bu ülkücülüğe dayanmış ve bunu ifade etmiştir. 1968’de Başkan Johnson, askerlerini Saygon’a gönderirken, Allah’ın yardımına ihtiyacımız var, çünkü, “özgürlük uğruna yüklendiğimiz görev, hiç bir zaman kolay olmamıştır” diye konuşur. Eisenhower, bu ülküye samimiyetle inanan bir dindardı. Kennedy’lerde bu inanç açık ve kesin ifadelerle dile gelir. Başkan Kennedy şöyle konuşur: “Tanrı’nın bizi korumasını ve bize yardımcı olmasını dileyelim; ama, unutmayalım ki, yeryüzünde Tanrı’nın yapacağı işi yapmakla biz görevliyiz.” Başkan seçilmeden vurulan, kardeşi Robert Kennedy de, Amerika’nın “özgürlüğün bekçisi” olduğuna kesininananlardandı; “gezegenimizin manevi yönetiminde hakkımız vardır” diye konuşuyordu.

Her milletin yükseliş dönemlerinde benzeri bir ülkücülük yaşanmıştır. Biz, Amerika’ya yaptığımız bu dokunuşlarla yetinip, kendi tarihimize yönelelim.

Türk Ülkücülüğü

Türk tarihinde, ferdin nefsini temizleyerek insan-ı kâmil (olgun insan) olmak ülküsü, topluma Kızıl Elma ülküsü olarak yansımış, bu iki ülkücülük birbirini beslemiştir. Olgunluğa ulaşmak, nasıl, sınırlandırılmış değilse, <fenafillah>a yani sonsuza bitişiyorsa, Kızıl Elma da, ulaşılacak bir menzil değil, yaklaştıkça uzaklaşan ve kitleleri sürekli arkasında koşturan bir kavramdır.

Kişisel ve toplumsal ülkülerimizin bu özelliği yüzündendir ki, Türk kültürünün genel ve temel arketipi “hasret” duygusu olmuştur. Mimarimiz, musikimiz, edebiyatımız ve tarihimizin Çin Seddi’nden Viyana’ya koşan coşkun akışı hep, bir “hasret” çevresinde gerçekleşmiştir. Sürekli ardından koşulan, ulaşıldıkça uzaklaşan ve yeni bir koşuyu başlatan Kızıl Elma; yani içimizdeki dinmeyen hasret. Bu yüzden Türk tarihi, bitmeyen bir koşu gibidir. İstanbul, Viyana, Roma Papa Kilisesi gibi belirli fetih Kızıl Elma’larının yanında, kültürümüzün temel ülküsü yahut Kızıl Elma’sı, Allah’ın adını yüceltmek üzere dünyaya egemen olmak ve insanları Allah’ın emrettiği ölçüler içinde adaletle yaşatmak; yani, İ’lâ-yı Kelimetullah ve nizam-ı âlemi kurmak…

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

“Tarih yazılıp bir kültür ve şuur kaynağı olmadıkça, toprak altında kalan kıymetli madenler gibi, hiç bir mânâ ifade etmez” diyen Prof. Osman Turan, millî imanımızın muhtevasından olan bu iki kavramın gelişmesi ve tarihi ortaya çıkışlarını bir kitabının (Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, M. Kaplan) konusu yapmıştır. Diğer bazı büyük tarihçilerimiz (ise) bu ülküye ancak satır aralarında işaret etmişlerdir.

Müslüman Türk ülkücülüğünün iki temel ilkesinden biri olan, âleme nizam vermek yahut cihan devleti olmak fikri, destanlarımız kadar eskiye dayanır. Türkler hakanlarına Acun Beği yani Dünya Beği derler. Oğuz Destanı’na göre, Oğuz Kağan bütün kavimlere elçiler göndererek, “Ben artık dünyanın hanıyım” der. Yine destanda, cihan devleti anlayışı, “Güneş tuğumuz, gök çadırımız” şeklinde şiirsel bir ifade ile dile getirilir. Bilge kişi Irkıl Koca da, Oğuz’un dünya egemenliği için dua eder. Kaşgarlı Mahmud da, İran destanlarındaki Afrasyab’a Türklerin Alper Tunga dediklerini ve onun Dünya Hükümdarı (Acun Beği) olduğunu söyler. Göktürk Hakanı, Muhan Han, Bizans elçisini 568 yılında Ak-Dağ civarında kabul ettiğinde gözlerinden yaşlar gelir ve bu durumu, Bizans elçisine şöyle açıklar: “Atalarımızdan işittik ki, Garp İmparatorluğu elçileri geldiği zaman, bu, bizim için, artık yeryüzünü fetih ve istila edeceğimize delalet eder.” Kültür tarihçimiz Prof. Bahaddin Ögel, eski Türk devlet anlayışını yorumlarken, Türk anlayışında “Türk Hakanı, Tanrı tarafından bütün insanlığı idare için gönderilmiş bir hükümdar idi” der.

***

Türklerin İslâm dünyasına girişleri İslâm âleminin siyasî ve toplumsal parçalanmalar içinde olduğu, pek sıkışık bir dönemine rastlar. Türk boylarının hızla İslâmlaşması müslüman topluluklar arasında ümit ve heyecan doğurur. Türklerin İslâm’ı kurtaracakları, her yana egemen olacakları yolunda kerametler, evliya muştuları ve hadisler yayılmaya başlar. “Türkçe öğreniniz; çünkü bu kavmin egemenliği uzun sürecektir” yahut, “Türkler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyin” gibi hadis rivayetleri bu dönemde duyulmaya başlar.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Türk topluluklarının savaşçılık kabiliyeti, gazâ ve i’lâ-yı kelimetullah kavramlarında tam bir mecra ve hız bulur. Müslüman topluluklarda beliren ümit, Türklerin şevkini artırır. İslâm’ın bayraktarı, kılıcı oldukları yolundaki inançları giderek kuvvetlenir, yaygınlaşır. Kaşgarlı prens Mahmud şu kudsî hadisi nakleder: “Benim Türk adını verdiğim ve doğuda yerleştirdiğim bir ordum vardır. Bir kavme gazaplandığım zaman onları o kavim üzerine gönderirim.” Allah’ın

ordusu oldukları şeklindeki inanç güçlendikçe, nizam-ı âlem fikri de kökleşir. Esasen kültürlerinde var olan cihan devleti fikri, dünyaya egemen olmak ve insanları adaletle yönetmek şuuru halinde devam eder. İslâm’dan önceki dönemlerde de var olan, Türk hakanlarının Tanrı’nın teyidine mahzar oldukları inancı pekişir, “Tanrı onları Türk adı ile adlandırdı. Kendilerini yeryüzünün hükümdarları yaptı, herkese üstün kıldı. Onları hakla teyid ve kendilerine sığınanları ta’ziz eyledi.” Bir kaç yüzyıl sonra da, Yavuz Sultan Selim Han, Mısır seferine çıkarken, ünlü rüya sebebiyle Hasan Can’la konuşurken, “Biz Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere çıkmayız” diyecektir.

Selçuklu hükümdarı Tuğrul Beğ, Bağdat’a girip, Büveyhileri temizledikten sonra, Halife kendisine taç giydirip kılıç kuşatır ve onu “Dünya Sultanı” ilân eder. Bu inanç bütün İslâm dünyasında yayılır. Ermeni ve Gürcü kaynakları da Selçuklu Hakanı Melikşah’dan, “Cihanın Efendisi” olarak söz eder ve kalbinin Hıristiyanlara karşı da şefkatle dolu olduğunu söylerler. Yine Selçuklu Sultan Sançar kendisini dünya düzeninden sorumlu ve yetkili görür: “Allah bu dünyayı bizim tasarrufumuza tevdi ve emanet etmiştir. Bütün emirler ve hükümdarlar bizim memurlarımızdır” der. Cihan hâkimiyetine işaret eden, Osman Gazi’nin ünlü rüyasını, Selçuk’un babası Dukak da benzer şekilde görmüştür. Göbeğinden üç ağaç çıkar ve göklere yükselen dalları her tarafı tutar. Korkut Ata bu rüyayı dünya egemenliği olarak yorumlar.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

İ’lâ-yı kelimetullah ve nizam-ı âlem ülküsü Osmanlıda doruğa çıkar ve Osmanlı, İslâm tarihinin doruğuna çıkar. Kuruluş dönemindeki bu iman ve heyecan artık bütün tarihçilerce kabul edilmektedir; devletin adı gâziler devleti, askerin adı gâziler ordusu olarak anılır. Fatih Sultan Mehmed Han, Otlukbeli zaferini, Timur’un torununa bildirirken, atalarının daima i’lâ-yı kelimetullah uğrunda gâza ve cihat yaptıklarını söyler ve ordusunu “Allah’ın ordusu” olarak niteler. Ona göre dünyada tek imparatorluk ve tek hükümdar olmalıdır. İstanbul da bu devletin tabii başkentidir. Türk hakanları, İstanbul’u fethetmekle, bir cihan devleti olan Roma imparatorluk tacını da giymiş oluyorlardı. Bütün müslümanların halifesi olmakla da, artık cihan hakimiyetini kurmuş oluyorlardı. Kanuni Sultan Süleyman Han, dünyada tek cihangir hükümdar olarak kendisini görüyor, İspanyol Kıralı Şarlken’i imparator olarak kabul etmiyordu. İspanya kralına verdiği amannâme’nin görkemli giriş cümlesi bu anlayışın ifadesidir:

“Hak Taalâ’nın yardımı ve ulu Peygamberimizin mu’cizatı berekâtı ile, ben ki, dünya hükümdarlarına taç giydiren Sultanların sultanı, zilullah-ı filarz, mukaddes Mekke, Medine, Kudüs-ü şerif ve İstanbul şehirlerinin, Kara ve Ak Deniz’in Anadolu ve Rumeli’nin, Karaman, Rum, Zulkadriye, Acem, Şam, Mısır, Arabistan ve Yemen beldelerinin hükümdarı, Gürcistan, Dağıstan, Tatar ve Kıpçak illerinin, Eflak, Boğdan ve Budin (Macar) tahtının ve Erdel vilayetinin, kılıcımızla alınmış nice memleketlerin padişahı ve sultanı Süleyman Han bin Selim Han bin Beyazid Han’ım. Bu bizim âhidnâmemizi okuyup işitmeyenlere mâlum ola ki, Romanların ve ona tâbi olanların kralı Ferdinandos, benim azametlû dergâhıma elçi genderüp inayet-i hümayunum rica ettiği ve gönderdiği elçi anın karındaşı İspanya vilayeti kralı Karlos (Roma-Germen imparatoru Şarlken) tarafından dahi vekil idiğün arzetti. Üngürüs vilayetinin Hıristiyan taifesi ellerinde kalan yerler mukabelesinde her yıl saadetli dergâhımıza otuz bin sikke Macar altunu kesim vermek üzere amân-ı şerifim talep edüp temennna-yı şefkat eylediği ecilden kemal-i inâyet-i padişahanemden kendüye ve İspanya kralına beş yıla değin amân-ı şerifim ihsan edüp şol şart üzre olunmuştur…”

***

Türk kültürünün eski çağlarında düzen, ölçülerini töreden alırdı. Tanrı’dan kut alan Hakanlar dahi töreye uymak zorunda idi; aksi halde, Tanrı kutunu çeker ve Türk milleti esarete düşebilir, hakan öldürülebilirdi. Türklerin Müslüman oluşlarından sonra, nizâm-ı âlem ülküsünün temel ilkesi adalet olmuştur; dünya nizamının temel değeri, adalettir. Bu kavram, bütün hayat faaliyetlerini kapsayan bir genişlik ve bugün insan hakları olarak ifade ettiğimiz ilkeleri de içeren bir derinlik kazanır.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Adalet fikir ve duygusunun bu egemenliğidir ki, Türklerin gerek Anadolu’da ve gerek Balkanlardaki süratli yayılışını temin eder. Katoliklerin zulmünden kaçanlar Osmanlının adalet ve hoşgörüsüne sığınırlar; mahalli beğlerin ve kralların zulmünden yaka silkenler Türkleri bir kurtarıcı gibi karşılar ve keşke çok öncelerden gelseydiniz, derler.

Gün Batarken

Büyük zamanlarımızda Yeniçeriler eğitim yaparken, “destiye kurşun atar, keçeye kılıç çalar, Kızıl Elma’ya dek gideriz…” diye türkü söylerlermiş. Sultan Süleyman Han da, sefer sırasında ordugâhı dolaşıp, otağ-ı hümayûn’una dönerken, askerlerine, “Kızıl Elma’da buluşuruz…” diye Allahaısmarladık edermiş. Gün dönmeye başladığında, 1768’de Sultan III. Mustafa Han’ı Rusya ile savaşa kışkırtan Osmanlı aydınları ise, daha önce söylendiği gibi, Kızıl Elma’yı, Boğdan’dan gelen kırmızı elma zannediyorlardı.

Sonra Osmanlıda gerilim iyice düştü ve Kızıl Elma ülküsünün hafızalardaki izleri de kaybolmaya başladı. On altıncı yüzyılda Osmanlı, âlem dediği zaman, bu, dünya demekti; yani bildiği kavradığı bütün dünya. İlgisi de, gücü de dünya ölçüsünde idi ve âleme nizam vermek onun sorumluluğu idi, fiili siyaseti idi. 1572’de Polonya kralı ölüp, hanedanı söndüğünde, Fransa kralının kardeşi Henri de buraya kral olmak için Osmanlı hükümetine dilekçe ile başvurur, “Vilâyet-i Leh’e kral nasb olunmak reca vü istidâ eyler.” Avrupa’nın bütün hanedanları yarış halindedir. Divân-ı Hümayûn, Henri’nin başvurusunu uygun bulur ve Sultan II. Selim Han Gâzi, kralı seçecek olan Polonya Diyet Meclisi’ne şu buyruğu gönderir:

“Françe pâdişahınun karındaşı, vilâyet-i mebzureye kral nasbolunmak evlâ ve münasib görülmüşdür. Buyurdum ki, (Henri) Lehistan’a vardukta, mâbeyninüzde vuku’bulan tefessüd ü ta’allülü def eyleyüb, fermân-ı şerifüm muktezasınca, müşarünileyhün karındaşın krallığa kabul idüb tâzim-i iktirân ve tefhim-i ihtirâmı bâbında bezl-i makdûr eyleyüp basiret ü intibah üzre olasız. Şöyle ki, emr-i şerifüme mugayir iş idesiz, asla özrünüz kabul olmamak lâzım gelür; ana göre tedarük eyleyesünüz…” Bu fermana tuğrasını basan adam, nizam-ı âlem dediği zaman, o, nizam-ı âlemdir. Ve, Henri gider, kral olur; sonra kardeşi Fransa kralı ölünce Fransa’ya geçip Fransa kralı Henri olur.

On yedinci yüzyılın ortalarında Koçi Beğ, nizam-ı âlem bozuldu, derken, yahut on sekizinci yüzyılda Tatarcıklı Abdullah Molla, layihasında ayni cümleyi kullanırken, devlet yapısının, bir takım kurumların bozulmasını yahut Anadolu’daki zulüm ve ayaklanmaları kastediyorlardı. Işık gücünü yitirdikçe, görme alanımız, dünyamız daralır. 

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Sönen Kibritin Son Alevi

Doksanüç Harbinin hâtıraları henüz kaybolmamışken, Balkan Savaşı felaketi yaşandı. İkinci bir hamle ile Edirne’yi zor kurtardığımız bu savaş Osmanlı aydınları için çok onur kırıcı olmuştu. Toplumun bütünü, hele İstanbul ve çevresi gibi yoğun göçlerin yaşandığı çevreler ise derin acılarla sarsılmıştı.

Belki de, Gökalp’in açıklamalarına uygun olarak, bu büyük buhran zamanında Türkçülük mefkûresi çimlenmeye ve Türk toplulukları, önde aydınları olmak üzere kendi benliklerini idrak etmeye ve yeni bir heyecanla dolmaya başlamışlardı. İnsanlar yeniden Kızıl Elma rüyaları görüyorlardı. Cihana nizam verme iddiasını taşıyan ve tarihinde bunu yaşayan bir kültürün mirasçıları, yıkılıyor, ama sadece kendi postunu kurtarmak kavgası ile yetinemiyorlardı; Turan’ı kurup, dünya Türklüğünü bir bayrak altında birleştirmeli idiler; bütün İslâm ülkelerini ayağa kaldırıp Avrupalılara karşı bağımsızlıklarına kavuşturmalı idiler!..

Osmanlının son dönemi ve onun külleri üzerinde yükselen Cumhuriyetin hikayesi, bu heyecanlardan doğan ferdi ve toplumsal büyük gerilimlerin atılışlarından yani Türk ülkücülüğünün yeni bir açılışından ibarettir. O dönemin yükünü taşıyan kahraman nesil, yanan bir kibritin son alevi gibi parlak ve destansı idi. Kollarında imparatorluğun can verip bir cumhuriyetin doğduğu bu büyük nesil, çoğu kere siyasî çekişme ve endişeler sebebiyle, o büyük yanları ile değerlendirilememiştir.

Balkan Harbinin perişan ordusu, nasıl oldu da iki yıl sonra, yedi cephede, yedi düvele ve tifüse ve tifoya karşı yıllarca ve kahramanca savaşabildi? Nasıl, Çanakkale destanı yaşanabildi? Sarıkamış cephesinde on binlerce Osmanlı askeri ve subayı Allahuekber dağlarında soğuktan donarken ve tertemiz alnından vurulup yatarken, niçin tek bir asker geriye dönüp bakmadı; bir tek adım geri atmadı? Bugün bize pek hayali görünen, o olmaz işlere nasıl öyle kahramanca atılabildiler?

Enver Paşa orduyu gençleştirmiş ve Alman subaylarının da yardımı ile yeni bir eğitim hareketi başlatmıştı. Fakat meselenin, iki seneyi bile bulmayan bu yeniden düzenlenme yanı, böyle bir şahlanışı açıklamaya yetmez. İşin sihri, özellikle genç Osmanlı subayının imanında idi. Bu ülkücü yürekler Türkçülük, Turancılık heyecanları ile çarpıyor, o destanlar, gerilimini bu kaynaktan alıyordu. Türkçülük-Turancılık heyecanlarının arkasında, Balkan yenilgisinin utancı, batılı devletlere duyulan kırgınlık, öfkeler ve Osmanlı büyüklüğünü bir şekilde yeniden yaşama ihtirasları vardı. Sonuçta Türkçülük-Turancılık heyecanı, yıkılmış orduyu diriltiyor ve Enver Paşa’yı bayrak adam yapıyordu. Teşkilât-ı Mahsusa’nın bütün ataklıkları, İstanbul’lu bir doktorun kuzey Afganistan’ın bir dağ köyünde öğretmenliğe soyunması, hep bu gerilimin tezahürleridir.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Bu yeni Türk ülkücülüğünün yarattığı gerilim, nihai başarı için, yani hayallerin gerçekleşmesi için yetmemiştir. Yetmesi de gerekmezdi; o, ayrı bir bahistir. Ancak, Millî Mücadele’yi zafere götüren gerilimin de, hemen ayni insanlardaki, ayni ülkücülük olduğundan şüphe edilmemelidir. Bu gerilimin hedefini belirleyip, yönlendiren önderi de, Mustafa Kemal Paşa olmuştur. Bu nokta ihmal edilirse, maddeten sıfırlanmış gibi olan Anadolu’da, bu başarıyı açıklayabilecek başka bir şey bulamazsınız.

Cumhuriyet ve Yeniden Diriliş

Cumhuriyeti kuran neslin, Cumhuriyetle sınırlanan ülkücülüğü anlaşılabilir bir olgudur. Bütün güç ve dikkatlerini, bir yangın üzerine bina ettikleri eserlerine vermeleri, onun üzerine titremeleri tabiidir. Ancak, batılılaşma hedefinin sürekli vurgulanması ve bu yöndeki hassasiyetlerin artırılması, Türk tarih ve kültüründen kaynaklanacak yeni bir ülkücülüğü dışlamıştır. Muasır medeniyet seviyesine ulaşmak iyi bir hedef olmakla birlikte, bir ülkü değil, ülkücülüğün meyvelerinden biri olarak görülmeliydi. Bu yüzden de, büyük gerilimler yaratamamış, ancak oluşmakta olana yeni ölçüler kazandırmıştır. 

1970’li yılların soğuk savaş ortamında Türk ülkücülüğü, millî varlığı koruma hareketi olarak ve bir siyasî söylem içinde ortaya çıktı. Soğuk savaş her millet için bir başka anlam taşıyordu. Bizim gibi, son üç yüz yılını Rus yayılmacılığı ile savaş halinde geçirmiş, Balkanları, Kırım’ı, Kafkasya’yı kaybetmiş, yüz milyonun üstündeki soydaşı, tarihi düşman olarak gördüğü Rusya’nın egemenliğinde olan, üstelik eline bir de Marksizmi silah olarak geçirmiş olan Rusya’ya karşı, soğuk savaş demek, var olmak-yok olmak savaşı demekti. Onun için, bu gücün kartondan bir kaplan olduğunu söyleyen bir iki şair var idiyse de, buna kimse inanmıyordu.

Resimleri yüklemek için burayı tıklatın. Gizliliğinizi korumak için Outlook, bu resmin Internet'ten otomatik olarak yüklenmesini engelledi.

Türk ülkücülüğü bu dönemde, üstüne düşeni yaptı; ezilip yıkılmadı. Bu sıkıntılar altında iman zaafına uğrayan bir kısım insanların değerlendirme farklılıklarına rağmen, ülkücülük yapılması gerekeni, -hatalar insanlar için olduğuna göre- yapılması gereken biçimde yaptı. 1990’lı yıllarda Sovyet İmparatorluğu’nun çökmesi ve Marksizmin bir soğuk savaş silahı olarak iflas etmesi üzerine, dünya derinden değişti. Şimdi Türk ülkücülüğü, temel değerleri iman, sevgi ve hoşgörü olmak üzere, bir başka büyük açılış içindedir ve dünyanın her yanındaki tezahürleri ile kendini sergilemektedir. Şimdi yürekler yeniden büyümüştür ve gören gözler için Türk dünyasına ışık ve ümit saçmaktadır.

Nevzat Kösoğlu