Archive for the 'Kategorilenmemiş' Category

Türk Zekâ Oyunları-1: Köçürme

Şubat 12, 2016

image

Öğütler

Nisan 9, 2015

http://www.folklorinstitutu.com/antologiyalar/antologiya_5.pdf

Sf.386-387

TÜRKLERİN MERHAMET DAMARLARINI KESİP ATINIZ!

Aralık 9, 2014

YIL 1922 YER ELAZIĞ BÖLGE SAĞLIK MÜFETTİŞİ Dr. FERİDUN AYOĞLU’NUN, AMERİKALI SAVAŞ MUHABİRİ Mr. GREGORİ ONURUNA VERDİĞİ YEMEKTE YAPILAN KONUŞMALARDAN KÜÇÜK BİR BÖLÜM…

Mr. Gregori’nin Mr. Yavul aleyhine konuşmasıve yazması sağlandı. Kendileri için tertiplediğimiz bir yemekte; Harput’ta kırk yıl kalıp, Amerika’ya dönen bir Amerikan kadınının “Türkler de insana bezermiş” adıyla yayınladığı kitaptan söz ettim. Ayrıca Yunanlıların İzmir’de ve işgal ettikleri diğer yerlerde yaptıklarını, Ermenilerin Çarlık ordularıyla birleşerek milletimizi nasıl kıyasıya kestiklerini anlattım ve konuşmamı şöyle bitirdim: “Siz bize akıl verin. Bu vatandaşlarımıza ne yapalım ki memnun edebilelim? Zalim olmaktan, Amerikalıların gözünde katil olmaktan kendimizi kurtaralım.”

Gazeteci Mr. Gregori Mr. Yavul’u eleştirdi.Misafirlerimiz olan gayrimüslimlere dönerek: “Eğer siz Amerika’da yaşayan Amerikan vatandaşı olsaydınız, Türkiye’de yaptıklarınızın %5’ini Amerika’da yapsaydınız, Amerika’da bir tek insanınız kalmazdı. Türk Milletine tavsiye ederim. Bu kadar merhametli olmasınlar. Türk hekimleri, elinize bir makas alınız ve milletinizin vücudundaki bu zararlı merhamet damarını kesip atınız…”(219)  ( Ayoğlu’nun anıları Sf: 219)

“hadi oğlum kumda oyna!”

Haziran 12, 2008

cevat akkanat

 

Çocukluk bahçesinden bahsedeceğiz, öyle mi?

Dağlardan, kırlardan, ırmak boylarından… Arpa, buğday, nohut tarlalarından… Çam, ardıç, palamut ağaçlarıyla örülü orman denizlerinden…

Kurttan kuştan… Börtüden böcekten…

Çalı, çırpı, dal, budak…

Çobanlık, ırgatlık…

Ve bütün bunların içinde oyun, oyuncak…

1964 doğumlu birisi, kendisiyle ilgili ilk hatıraları hangi tarihlerden itibaren biriktirir? 1970, hadi biraz da hayal meyal, inelim aşağıya: 69, bir ihtimal 68…

Kireç Işıklar. Dursunbey’in bir dağ köyü. Ülkenin hangi batısında olursa olsun, ücra, yalnız, unutulmuş… Yolsuz, susuz… Elektrik ne arasın, rüyasını kurmak imkansız? Telefondan haberdar olmak bir yana  mektupların gelip gidişi bile efsane?

Oyun faslına buradan başlamak gerekiyor.

Evet, babam taşıyor mektupları. Trenle ve dolayısıyla şehirle bağlantısı olan tek adam. Demiryolu işçisi. Her sabah dört kilometre yolu giden, sekiz dokuz saat kazma kürek, yurdu “demir ağlarla” ören, sonra yine dört kilometre geri, köyüne, evine, çocuklarına dönen babam, kafasında tasa, sevinç, kaygı, hüzün, sırtında terden sırılsıklam olmuş atlet, elinde sepet ve sepetinde sefer tası, sofra bezi, yumurta, soğan, ekmek ve oğullarının eli değince mutlaka sürpriz sevinç çığlıkları attıran nice şeyler taşırdı. Bizi çığlıktan çocuklar haline döndüren bu sepet, bilmem her akşam gelmesi beklenen babanın, biz çocuklarına takdim ettiği esrarengiz bir oyuncak kabul olunur mu?

Babamın dört kilometre kuzeydeki Mezitler İstasyonu’ndan köye gelişi, mevsimine göre, meradan köye çobanlar eşliğinde dönmekte olan inek, keçi, koyun sürülerinden hemen önceye veya sonraya denk düşerdi. Akşamın bu ânını yaşamak için, hangi oyunlarımı feda ederdim, onlara değineceğim. Fakat heyecanlı bekleyişin de bir tür oyun olduğunu benden başka kim hesaba katar ki?..

Babamın bekleyeni sadece ben değilim. Maşıngada pişirilmiş tavşan kanı, çam odununda ısıtılmış ve babamın sırtına konulacak havlu ve…

Ve mektup bekleyenler… Babamın posta treninden alıp getirdiği mektupları ben dağıtıyorum. Haftada iki üç kez tekrarlanan bir görev. Sadece dağıtmak da değil, mektupları muhataplarına okuyor, hatta “kestane kebap acele cevap” tekerlemesinin esrarengiz havasına girenlerin arzusuna binaen, oracıkta mukabil mektubun kâtipliğine başlıyorum. Karşılığında badem, ceviz, yumurta, iğde, incir veriliyor. Diyebilirim ki benim oyun-oyuncak listemde bu mektupçuluk vazifem ve vazifemi ifa sırasında elde ettiğim “sermaye” önemli bir yere sahiptir.

Müvezziliğim mektupla sınırlı sanılmasın,  yanı sıra ekmek de dağıtırdım! Şöyle: Babam, genellikle şehirli olan ve kara ekmek yiyemeyen öğretmenlere her gün birkaç tane akça ekmek getirirdi. Tabii bu ekmeklerin tadını biz de iyi bilirdik. Neyse, sayıları ikiyi geçmeyen öğretmenlere ekmeklerini ben götürürdüm. Sahi, ekmeklerin yanında gazete de bulunurdu. Bu dağıtıcılığın tören havasına bürünmüş bir oyun olduğunu söylesem kim ne karışır?

Öğretmenler Günaydın veya Hürriyet okurken, bizim gazetemiz Tercüman olurdu. Okumayı söktüğüm günlerden itibaren, tercümanım Tercüman gazetesi idi. Spor sayfasından başlar, Galatasaray haberlerini hatmettikten sonra, sayfaları başa doğru çevirirdim. Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, Yavuz Donat ve diğerleri. Gazetenin İnci ilavesi. Hele İnci’de yayımlanan Asteriks. Bu arada, spor sayfasından kestiğim GS’li futbolcuların fotoğraflarını badem ağacının gövdesinden topladığımız zamkla defterlere yapıştırır, hasılı ölümsüz albümler oluştururdum…

Köyümüz süt tozlarına ve Massey Fergusonlara pazar oldu, olacak… Amerikan kültürü işgali hayatımıza etki etmeye başladı, başlayacak… Yahut, zaten var olan manzarayı biz yeni fark ediyoruz. İşbu gelişmeler sonucu, sabahları okulda süttozundan mamul sıvıyı içsek de, evlerimizdeki inekleri ihmal etmiyoruz. Çünkü süttozundan yoğurt ve ayran üretmemiz imkânsız. Bu kimyasal olarak mümkün müdür bilmem, fakat süttozu sadece okulda bulunuyor. Şu halde okullu olmanın gündeme getirdiği milli günlerde yoğurt yeme yarışmasında kullanılacak yoğurtları kendi ahırımızdaki Sarı Kız veya Mercan’dan temin etmemiz gerekecek… Yoğurt yeme yarışı resmî bir alan içinde oynandığından memleketin hemen her tarafında bilinmektedir kanaatindeyim. Gözleri bağlanan çocuklar, tahta kaşıklarla içine para atılmış bir tabak yoğurdun hakkında gelmeye koyulurlar. Parayı bulan gözündeki perdeyi çözüp birincilik şarkısı söyleyebilir. Bu tarz okul oyunları arasında çuvalda yürüme, yumurta taşıma gibi yarışmalar da vardır. Çuvalda yürüme, şeker çuvalının içine giren çocukların belli bir mesafeyi düşe kalka gidip gelmeleriyle sınırlı bir oyundur. Tabii en az düşen, en hızlı giden, menzile daha önce varacak ve birincilik ipini göğüsleyecektir. Yumurta yarışı da belli bir mesafeyle sınırlıdır. Yarışmacı, sapını dişleri arasına yerleştirdiği kaşığın üstüne okkalı bir yumurta koyar. Hizaya dizilir. Başlama düdüğüyle birlikte hizayı bozma etkinliğine girişir. Yumurtayı düşüren elenecek, sağ salim getirip götürenler derece yapacaklardır. Bu resmî bahçe oyunları genellikle haşarı sayılan çocukların ilgi alanına girerdi.

Peki yukarıdan beri anlattığım, bazısı oyun kılığına sokulmuş yaşantı dilimleri, bazısı da okulda oynanan oyunlar bir tarafa, bugün benim oyunlarım ve oyuncaklarım diye başka nelerden söz edebilirim? 

Üç tekerli tahta yürütecimi ilk sıraya yerleştirmem gerekiyor, zira oyuncak olarak da kullandığım bu küçük vasıtayla hâlâ hayali oyunlar oynarım. Minik tekerleri ve çıta diyebileceğimiz nitelikte hafif üç beş tahtadan imâl edilmiş yürütecim, şimdiki plastik adaşlarına hiçbir yönüyle benzemezdi. Yürüme talimine başlayan bebek, şimdikiler gibi belinden yürütece mahkum olmaz, onu arkasından tutar, itelemeye çalışırdı. Tek zorluk, henüz kollar güçlenmediğinden, kıl kilimlerin üzerinde yapılan patinajdı.

Biraz ayaklanıp da ev dışına çıktığımda, ki mevsim bahardır, beni tahta tekerli çırçır arabam, değnekten atım veya karpuz kabuğundan kamyonum beklemektedir. Tahta tekerli arabamın çırçırı elbette küflenmeye yüz tutmuş bir tenekeden kesilmiş, tekere temas edecek şekilde, arabanın sapına çivilenmiştir. Değnekten atım daha sadedir. Bir orman köyünde onu elde etmek için herhangi bir işlem yapmaya gerek yoktur. Avlu içinde veya sokak ortasında ele gelen ilk ağaç dalı müthiş bir attır. Bacaklarınız arasına alır, başlarsınız koşmaya: Dıgı dıg dıgı dıg dıgı dıg… Başka çocuklar da at sahibi olmuş ve sizinle birlikte seyirtmeye başlamıştır. Aslında başlayan yarıştır. Hangimizin atı daha hızlı gidiyor. Yani kimin bacakları daha çevik!

Mevsim yaz ise bacakların değnek atlar yardımıyla sınanmasından sonra ele alınacak oyuncak bellidir: Karpuz kabuğu! Tercihen ikiye bölünmüş ve içi damak zevkine hibe edilmiş karpuz, şimdiki çocuklara acaba ne çağrıştırır, bilemeyiz. Bizim kamyonumuz kendilerini tebessüm ettirse bile, onlar adına sevineceğiz. Fakat günümüzün yaramazlarına şunu da hatırlatalım,  “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filmine ilhamı biz verdik. Bir rivayete göre, o günlerde bilmem hangi vesileyle Tavşanlı’dan köyümüze gelen Ahmet Uluçay amcamız, yıllar sonra çekeceği filmin ilk hikayesini, bizim içine taş toprak doldurup iple çektiğimiz karpuz kabuğu kamyonlarımızı görünce oracıkta yazmaya başlamış!

Beni bu konuda ciddiye almayabilirsiniz: Ahmet Uluçay’ın bizden esinlenmesi film hikayesiyle sınırlı değildir! Rivayetin devamı şöyledir: Kendileri sinema sanatına dair ilgiyi 1970’lerin ortasında bizim 80 hanelik köyümüzde edindi! Efendim şuraya gelmek istiyorum, biz çocukların en büyük keyfi sinema idi. Şaşırdınız değil mi? Beni farklı itham ve ifhamlarla karşılamanıza diyeceğim bir şey yok. Koskoca şehirde bile zor bulunur sinema, başka meydan bulamadı da sizin köye mi kurdu tezgahını deme hakkına sahipsiniz tabii ki. Neyse, sadede gelmek icaptandır: Poker (Recep Amca) Batı Almanya’da çalışan bir köylümüzdür. Kendisi her daim yeni, farklı ve ilginç işler yapmak ile şöhret yapmıştır. Yazları tatil için köye geldiğinde bu marifetlerini sergilemekten büyük keyif almaktadır. Keyfiyetlerinin en önemlisi bu sinemacılıktır. Orak ve harman mevsimine denk düşen tatilini sanki dört başı mamur bir hizmeti gerçekleştirmek için kullanmaktadır. Poker’in üç beş yıl süren sinemacılığı, nerede ve nasıl icra ettiği ise ayrı bir hikayedir: İlk yıl, Gölcük’teki evinin bahçesine çarşaftan bir perde çekmiştir. Seyirciler için en özel oturak topraktır. Otur, uzat ayaklarını, seyret perdede akıp süren gölgeyi. Sonraki yıllarda tahtadan oturaklara oturtmayı planlamış, nispeten başarılı olmuştur. Fakat biz çocuklar, aynı bahçedeki kuyu suyunda soğutulmuş Cincibir gazozlarımızı, haşlanmış mısırlarımızı, ay çekirdeklerimizi toprağa oturarak yiyip içmeyi tercih ederdik. Poker’in Gölcük’teki bahçe sinemasına girmek için de bir dizi işlem gerekirdi. Balıkesir’de bir matbaaya mı bastırdı bilmiyorum, fakat koçanlı biletlerimiz olurdu. Girişler için bir ikinci yol, çalı çırpıyla (geven) çevrilmiş bahçeye gizlice atlamaktır, fakat ben bunu hiç denemedim. Recep Amca’nın, bu konuda vukuatı olanları  birkaç kez yaka paça dışarı attığına ise haliyle şahitliğim olmuştur. Burada, çocukluk günlerinde yaşadığım sinema şenliği ile ilgili olarak söyleyeceğim bir başka husus, Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney, Hulusi Kentmen, Gökhan Güney, Tarık Akan, Yıldıray Çınar, Filiz Akın, Fatma Girik… saymak doğru mu sanki, Yeşilçam’ın bütün kadrosu köye ilk adımını, bizim Poker amcamızın bu bedelsiz hizmetiyle atmıştır. 2005 yılında dünya sinemasından ahiret sahnesine göç eden Poker’in çocukluğumuza kattığı  renkli atmosferin bedeli nasıl ödenir? Rahmetle anıyorum.

Çocukluk imkansızlığı kabul etmez. Hele oyuncak konusunda. Ortamına göre hemen bir şeyler icat edilir, hayata yeni bir zevk getirilir. Çitlek çiçeğinden fırfırım, çam kozalağından topacım, kızılcık dalından yayım, okum… İmkansızlığın mağlubiyete sürüklendiği zamanların oyuncakları değil de nelerdir bunlar? İşte, yaz ile güz arasında, harman sonunda, latif rüzgârların ömre ömür kattığı ikindi üstü vakitlerinde adına çitlek dediğimiz ağacın kurutulmuş tohum kozası (yaprak değil, fakat meyvesi denilebilir), tam ortasından delinir, öne gelecek tarafı kalın olan bir ağaç dalına takılır ve koşulur. Fırfır döner, ayaklar koşar. Gözler hem fırfırda, hem yoldadır. Serüven diğer çocuklarla kapışılan yarışa dönüşebilir.

Ardıç tohumu patlatan patlangaç yapmak için de özel bir ağaca ihtiyacımız vardır. Fakat her ne yapılır, edilir, köyün beş kilometre kadar güney doğusuna düşen Bükler’den, içi kolay oyulabilen ağaç bulunur… Ucu taşa vurularak püsküllü hale getirilen bir kızılcık çomağı ise düzeneğin pompasıdır. Kurşun mu? Silahımızın adından belli: Ardıç tohumu patlatırız biz!

Plastik düdükler ve musiki aletlerinin vakti bize yetişmiştir, fakat hayır, bunlar soğan cücüğünden veya ilkbahar tazesi ağaçların dalından yapıp öttürdüğümüz düdüklerin kıymetini hiçbir zaman tutmamıştır. Soğan cücüğünün ince zarından çıkan iniltiyi veya suyu yeni yürüyen bir ağaç dalından birkaç çakı darbesiyle üretilen düdüğün sesini anlatmam mümkün değil.

Anlatılması imkansız olan sadece bu sesler mi? Hasbelkader dünyanın merkezine düşen çocuk için tanıma, tarife, velhasıl anlatıma sığmayacak oyun ve oyuncaklar sınırsızdır. Bu sınırsızlık hemen pek çok insanın bile, evet bunu ben de biliyorum diyebileceği oyunlar için de geçerlidir. Mesela çelik çomak oyunları, kiremit oyunları, taş oyunları (beş taş ve yanı sıra çizgi üstünde oynanan üç taş, dokuz taş, on iki taş, dama),  top oyunları (her tür top’lu oyun: istop, yakar top, futbol), çivi saplama, bilez (yöresine göre adı değişir: bilye, misket, cicoz)… Bu oyunlar hakkında da yaşanmış onlarca hayat sahnesini zihin dünyamızda canlandırıp durmaktayız kuşkusuz.  Fakat biz, sıkça oynanan, çokça bilinen bu oyunlarla ilgili “izleri” bir tarafa bırakıp, haklarında fazla malumat bulunamayacak diğer “topluluk” oyunlarından bahsedelim. Bunlardan ikisi kazık (gazık) ve sıramandır… Dik bir yamaçta oynanan kazığın alet edevatı sağlam ve bir tarafı sivriltilmiş bir ağaç dalı (çelik) ile çocuk sayısınca kalın süvenlerden (kalın sopa) oluşur. Toprağa dikilmiş çeliğin başında bir çocuk ebe olarak durur. Diğer oyuncular ellerindeki sopaları sırayla bu çeliğe atarlar. İsabet ettirildiğinde her oyuncu sopasını almak için koşar, ebe çocuk da çeliğin peşine düşer. Ebe değişimi, sopasını en son ve ebeden sonra getiren oyuncuyla gerçekleşir. Nişan alış, güç, çeviklik, hız, avcılık gibi pek çok özelliği barındıran bu oyun çoğu kez sert tartışmalar, hatta kavgalarla biterdi. Genellikle oyunu seyreden bir büyük çocuk, aralarında mücadele yaşayan küçük oyuncuları bir yolla kavgaya tutuşturur, seyrine seyir katardı. Sonu genellikle dövüşle biten bir diğer oyun sıraman ise karşılıklı iki takım arasında oynanırdı. Birbirinden ortalama yüz metre aralıkla konuşlanan her iki takım, kendilerine ait yassı üçer taşı bulundukları mevkie dikerler, ardından ellerine okkalı taşlar alıp, sırasıyla karşı ekibin hedefteki taşlarına atarlar. Nöbetleşe atılan taşlar, rakibin hedef taşlarını tamamen ne zaman yıkarsa, oyun biter. Bütün taşları ilk önce yıkan grup galiptir. Tabii galibiyet sevinci, karşıdan gelecek itirazlarla yeterince tadılamayacak, iş hırgür aşamasına kadar tırmanacaktır.

Takım oyunları arasında benim favorim hangisidir? Bunu hepiniz biliyorsunuz. Zira, bir şiir kitabıma da ad olmuştur: “Tan tan traska!” Oyunum hakkındaki malumatı söz konusu kitabımın ilk sayfalarında verdiğimi söylemem gerekiyor mu?

Naylon topun yerini alan meşin yuvarlak, mantar patlatmak için bükülmüş telden görevini alan mantar tabancası, teker veya serum lastiklerinden devşirilen sapan… Bunları oyuncak olarak kabul ettiniz, fakat şunlar neyin nesi: Kuş kapanı, el feneri, el arabası, el radyosu? Doğrudur, bunlar başka işlerde de kullanılıyor, fakat hepsi  aynı zamanda birer oyuncak…

Peki güzide oyunlarımızın yavaş yavaş bozulmaya başlaması, belki de yok olmaya yüz tutması ne zaman başladı dersiniz? Köyde veya çobanlık yaptığımız dağ başlarında, gazoz kapaklarıyla oynadığımız yutmaca (ütmece) veya çiklet artistlerinin sunduğu türlü oyun imkanları böylesi bir tükenişin miladı olarak anılabilir mi? Bir ihtimal, fakat milat için kesin ve keskin bir tarih vermek doğru olmaz. Öyle ya, o günlerde çivi çakılmış tahta üzerinde, metal paralarla parmaklarıma oynattığım GS-FB maçlarını hangi oyun grubuna dahil edebilirim? Şöyle ki, Gökmen, Cemil, Yasin, Didi… Hepsi çivili tahtada metal para şeklinde gelip giderdi…

Şu halde, gazoz kapaklarının, çiklet artistlerinin hayatımıza kattığı oyunlar diğerlerinden pek de ayrı tutulamaz. Üstelik, büyüklerimiz tarafından “kumda oyna”mamızın yoğun olarak tavsiye edildiği demlerde… Olay genellikle şöyle tezahür etmektedir: Kendilerinden vakitli vakitsiz “yağlı ekmek” talep ettiğimiz büyüklerimiz, bizi şu bildik adrese yönlendirirdi: “Hadi oğlum, kumda oyna!” Başının çaresine bak demenin farklı bir tonu muydu bu? Evet, aç veya tok, fakat her halükarda kumda oynardık. Oyunlarını kumda oynayarak büyüyen çocuklardık.  Hâlâ öyleyizdir. 

www.suhandergisi.com/arsiv/sayi_14/cevat_akkanat.htm

Niğde / Çukurkuyu

Haziran 12, 2008

http://www.cukurkuyu.bel.tr/eglence.html

Tasnif edilmiş halk kültürü için bkz:

ÖZKONAKÇA

Haziran 10, 2008
aba yaşlı anne, abla
acer yeni “Bu moturun lastikleri acer mi?“
ağnanmak kimi hayvanların yerde yuvarlanması ( genellikle eşek veya at için kullanılır )
 
ahır sekisi yarısı hayvan barınağı yarısı ikamet yeri olan, kışın hayvanların vücut ısılarından yararlanılarak ısınma sorunu çözülen büyükçe oda
alaca kara üzümün olmaya başlaması ile renkli bir hal alması “ Kiyiş başı çiçekleri açmaya başladığında alacalar bulunmaya başlar.”
alaccık arazide kulube
alamanya 1960’ların başında Özkonaklıların İstanbul’da sütçülük yerine iş bulmaya gittikleri ülke. Özkonaklılar Türkiye’den giden ilk Alamancıların kendileri olduklarını ileri sürerler. her ailenin alamancısı vardır. Resim 1
aliyli Belha efsanesindeki güzel belha uğruna ölen yakışıklı. Özkonağın 10 km batısında bulunan yerleşim alanı bu yakışıklının yönetiminde olduğu varsayıldığından aynı ismi almış. Höyükleriyle, oyulmuş yerleriyle eski bir yerleşim alanının tüm kanıtlarını taşıyor.
ame hala
amel ishal
anadut ağaçtan mamul bir sap ucunda montaj edilmiş üç parmaklı tarım aracı, genellikle hububat saplarının elleçlenmesinde kullanılır.
april nisan
aşıt hububat depolardaki bölmeler
avratasan kılıbık
ayazma Yalı Damı’ndan biraz yukarda , vadinin sol yamacında tüflü kayaya oyma bir tapınak. Her ayazma gibi şifalı suyu var ama içilmez.
aynuğle Suyu en makbul çeşme. Düğün pilavının üstüne içersen şişkinliğini alır. Bitişiğinde çamaşır hanesi ve arkasında gendimelik buğdayı yıkandıkdan sonra kabuğundan ayırmak için; eşek gücüyle döndürülen değirmen taşı. Resim 1 Resim 2
baccılı sonuncu “ baccılıyım!” ( çocuk oyunlarında “sonuncuyum”, “en son ben oynayacağım” anlamında kullanılır )
barı gılmadaların evin ihata duvarının üzerine konulmuş hali,Gılmada hemi hayatın mahremiyetini gizler hemide gerektikçe yakmaya kullanılır.
bayrak Düğün başlangıcı, öğle namazından sonra camilere gönderilen traktörlerin romörküne binip gelen köylülere verilen yemek ve sonrasında uzun bir sopaya takılan bayrakla romörkde köy gezintisi.Damat gezdirme de denen gezintide deh deh. indi baba indi çekilerek gız evine gidilir gız evide bayrağa şalvarlık bağlar. Yol güzargahı akrabalarının evinin önünden geçilecek şekilde ayarlanır; onlarında şalvarlık takması için. Resim 1 Resim 2
bezir Izgın ve zeyrek otundan çıkarılan bir yağ. Izgın otundan çıkanı lezzetçe acı olup ‘çirappa’, idare lambası veya kandilde yakılarak aydınlatmada kullanılmış. Zeyrek otundan çıkarılanı ise tatlı olup yenilebiliyor. Köydeki bezirhaneler artık kullanılmıyor.
bilik civciv
billik çelik çomak oyunundaki çelik
billenmek bir örtüyü başının üzerine almak, örtünmek
bişik samanlı çamur sıva
boduç testinin küçüğü, seramikten yapılmış çüçük su kabı
boğasamak ineğin çiftleşmeye hazır olma durumu
bôrek böbrek
bostan sebze ekilen uzak bahçe
bôyôzel evlenmemiş genç kız
buymak üşümek, donmaya ramak kalmak
büvelek tutmak sineğin ısırması sonucunda hayvanın sağa sola koşuşturması
cahcara işlem görmüş cingi taş
cılkısızlık mızıkçılık, sululuk
cingidaş çok sert taş
cıva çubuk şeklinde oyun aracı
coz kalın sopalarla oynanan bir tür çocuk oyunu
culuk hindi
çağ yatak odasına bitişik ebebeyn banyosu
çebiş genç keçi
çellemek ölmek ( genellikle olumlu anlamda “çelleme emi” benzeri kullanılır.)
çetik patik
çıbîçen kertenkele
çırabba gaz çırasının üç ayaklı sehbası
çölmek tandırda yemek pişirilmeye yarayan seramik kap
çömçe ağaç kepçe
çörten yağmur oluğu
dangıldak çan
daylak pantolonu normalden kısa olan kimse için kullanılır
delirce atmaca, doğan
devranber ayçiçeği
dımışkı kibar
dımıtmak hareketsiz hale getirmek “vurdum mu dımıtırım”
dirgen metal üç/dört parmağı olan ağaç saplı hububat tarımında kullanılan tarım aracı
dişirmek toplamak
diynek sopa
dôğnemek dibine çökmek
dölek doğru, düzgün
döş göğüs
düğün pilavı Bayrakda erkeklere, düğünde kadınlara verilen yemek. Yere serilen brandaların üstüne yayılan sinilerde yenilir. Bu konuda uzmanlaşmış ahçı teyzelerin kontrolünde bişirilir. Bulgur, nohut, etin önderliğinde birazda baharat tadına doyulmaz. Yanında tasta ayran ve soğan da dağıtılır. Resim
dulda rüzgar almayan korunaklı yer
duûlcük çok ince bulgur
eğiş tandırda kullanılan ve uç kısmı ( ? ) şeklinde olan bir araç
ekecik güveç
eldesti küçük testi
elepenek kelebek
Emin Türk ELİÇİN (1906-Genezin / 1966-İstanbul) 1927’de Ankara Muallim Mektebi’nden mezun olduktan sonra öğretmenlik ve yazarlık yapmaya başladı. Sosyalist görüşlerinden dolayı 1930’da görevden alındı. Edip Ekinci, Çoruhlu İbo takma isimleriyle yazı yazarken Türk Dil Kurumunda da mümeyyizlik yaptı. Almanya’ya gidip siyasal bilimleri bitirdi. Ölümüne kadar birçok dergi ve gazetede araştırma ve incelemeleri yayınlandı. Eserleri : Yüzyıllar boyu ileri geri kavgası (iki cilt, 1967), Kemalist devrim ideolojisi (1970) Resim
erkek odası Haremden uzak selamlık. Evin erkeğinin erkek misafirlerini ağırladığı yer. Resim
eşşek sattığımın bağ kumşusu uzak akrabanın özkonakçası
eymek bir şeyi ( örneğin pencereyi ) yarım kapamak
fasıl fasulye
ferfana katılanların kura ile belirlenen birer çeşit yemek getirdikleri, birlikte yedikten sonra oyunlar oynadıkları ve genellikle gençlerin katıldıkları toplantı
firtik küçülmüş sabun
fışkı gübre olmaya uygun kısmen sıvı hayvansal atık
gabalcı işi götürü üsulde yapmak üzere alan
gadımenek madımak
gallama birinci “ gallamayım!” ( çocuk oyunlarında “birinciyim”, “önce ben oynayacağım” anlamında kullanılır )
gandaklamak hoyratça karıştırmak
gârık dar sebze tavası
garpıca ayakkabının dayanıklı olmasını sağlamak üzere altına çakılan çiviler
gatık damı kiler
gavıt patlamayan mısırlı metal havanda ezerek yapılan yiyecek
gavurga patlamış mısır, kavrulmuş buğday
gaygana yumurta ile yapılan bir tür yemek
gaysa suyun kuruması ile toprağın üst kısmının tabaka halinde sertleşmesi
gazezin ali Özkonakğınn müteveffa ‘sevgilisi’.Eğer boynuna bir kilit takılıp etrafına bir daire cizilirse saatlerce öyle kalırmış Resim
gebetleme fazla olmuş, çürümeye yüz tutmuş meyva, sebze
gelek bayanların saçlarındaki uzunca fovori
gendime ıslatılıp sohuda dövülen buğdaydan yapılan yemek
genezin cami-i cedit ve cami-i kebir mahallelerinden oluşan köyümüzüz eski ismi. ortaköy ile birleşip özkonak adını almıştır.
gever arkın tarlaya dağılan kolları
gıalak keçi boku
gılmada üzüm asması dalı kurusu
gıska arpacık soğanı
gôçek taşı tandırın kûlesindeki havalandırmanın kapanmaması için konan taş
gôlermek rahat ve gamsızca oturmak
ham, mavi yada yeşil “ kırmızıları gô gô toplamayın”
gôvürmek serbest bırakmak, yönünü çevirerek bırakmak “her akşam golü gôvürmekden gelmeyin.”
grama çok yoğun yağlı yoğurt
gubat kaba
gulûk civcivlerin annesi
gûlür küçük bazlama
guşluk sabahın ilk saatleri
güvâ güveyi
güvâ vekili düğünlerde damat adına hareket eden kimseler
hafli olmak sak, ihtiyatlı olmak “hafli yatarsan istediğin saatte kalkabilirsin.”
hamırsız bir çeşit çörek, Köyümüzün en makbul hediyeliği ve yol azığı. Yola giderken; gidilecek yerdeki akrabalara ve yola gidenlere hazırlanan yağlı, mayasız hamurla hazırlanıp sokak aralarındaki fırınlarda pişirilen en makbul hamur işi.
hayat avlu
hecirget tandırın üzerine yerleştirilerek, üzerine tencerelerin konulmasına yatayan ( T ) şeklinde demir
helik yapı malzemesi olarak kullanılan parça kaya
hereni çok büyük kazan
hont kalça
horum kasıtlı olarak karıştırılmış, düzensiz hale getirilmiş, birbirine girmiş duruma getirilmiş
ızgın Bu bitkiden çıkarılan bezir acı olup sadece aydınlatmada, kandilde kullanılırmış eskiden.
illik sahur
inat cami Dünyada inatlasma üzerine yapılan ilk cami olsa gerek. Cami-i Kebir camiinin imamına kızan bir muhterem özkonaklı imama inat Cami-i Kebir mahallesinin en muhkem noktasına bir cami konduruvermiş ve camiyede inat camisi denmiştir Resim
kabala götürü
kef kaynayan pekmezde meydana gelen sarı köpük
kele ayol
kerme yakılmak amacıyla bir kalıpla şekillendirilmiş gübre
kesgiç tandırda yapılan bir çeşit ekmek
kili tarla vb. sınırı
kilte ağaçtan mamul kapı kilitleme düzeni
kintik işaretlenmiş derinlik belirtir ağaç
kintik kırmak folklarik olarak oynarken, parmakları şaklatmak
kırmızı domates
kisir ufalanmış kaya
kışevi kış mevsiminde yemek ve ekmeğin pişirildiği bölüm
köstü köstebek
kûrü sıpa
kûle tandır bacası
lıklıkı kulpsuz, boynu uzun testi
maşala geniş sebze tavası
matah değerli
memiş yeni sürgün söğüt dalı
menter mantar
metel masal
metlemek zıplamak, atlamak
motur traktör
nazlıbey evlenmemiş genç erkek
nene nine
nörün ne yaprasın nasılsın sorusunun özkonakçası
ohmatsız kanaatsız
ossurgan böcüğü siyah kalın kanatlı bir tür böcek
örg hayvanların arazide bağlı olarak otlanması için yere çakılan madeni kazık ve zincir
öteberi ızır zıvır eşyalar
öyün vurmak tandıra pişmek üzere çömlekle yiyecek koymak
pace pencere
paklavu baklava
patat peltek aksanla yüksek sesle konuşmak
pelver ayva marmeladı
petlek gözün vb. patlaması
pilit palamut
potpotu motorsiklet
puhara evin muhtelif bölümlerinin tavanında bulunan delik pencere
puhtu şişman
pürçüklü havuç
saçı kesik gariban kadın
savmak göndermek
savuşmak uzaklaşmak
sedir evlerde, sabit taş malzemeden yapılmış kanepe
siflenmek oyalanmak “ siflenip durma, biraz acele et. “
sıdırmak sivilceyi, su toplamış deriyi patlatmak
sınmak bozulmak, abtestinin bozulması
sızdırmak çok iyi yapmak
sızgıt kalıplanarak serin yerde saklanan et kavurması
sormuk kuru üzümün ezilip bir bez içine konularak çocuklara emzik olarak verilmesi
stil domates fidesi
sûsün ense
suvarmak sulamak
sütlü sütlaç
şayak pantolon
şepit formu bozularak pişen keskiç
şeremet şekli bozulmuş keskiç
şibik köşe
şif pekmez için ezilen üzümlerin posası
şillez yapı malzemesi olarak kullanılan çok sulu ve samanlı çamur
taka kaya oyma veya duvar girintisinden yapılmış raf
tandıra saçmak tandıra yakacak birşeyler atmak
tatlık bezden örtü, çul
tazâlin yeni evlenmiş gelin
terek raf
ters hayvansal gübre
tezikmek belirli bir amacı olmadan sağa sola koşmak
tokmalamak bilinçsizce, ölesiye yiyerek ölmek “bu yaz üç tane koyunum tokmaladı”
tôngü tırpan ile hububat biçerken, ayak bileği üzerine alınan ot destesi
uğunmak hızlı ve dengeli bir şekilde dönmek. kendinden geçercesine ağlamak.
uğünmek akışkan katı maddelerin yavaş yavaş dökülmesi
urupla bir çeşit tahıl ölçü birimi
üzlük seramik kavanoz
vaşı çanağı dibi dar ağzı geniş seramik kap
yârık ahşap örs
yağan sırt “yağannım çok ağrıyor”
yağlık bez mendil
yapma yakılmak amacıyla elle şekillendirilmiş gübre
yarma ıslatılıp sohuda dövülen sonra irice çekilen buğday
yazevi yaz mevsiminde yemek ve ekmeğin pişirildiği bölüm
yazı arazi
yiğîn yoğun, bol
yişmanmak bayanların bir örtüyü saçlarını, ağzını kapatacak şekilde kullanması
yosmak seri bir şekilde saman vb şeyleri depoya yerleştirmek
yoz kısır sığır
yüklük kaya oyma veya duvar girintisinden yapılmış gardrap
yüzellik harmanyerinde yetişen bir tür bitki
zaar küçük yapılı kırma ev köpeği, herhalde anlamına da gelir.
zağını almak tam yolunu almak, istim üstünde olmak
zakça saksağan
zerdeli kayısı
zigge hayvanların arazide bir zincire bağlı olarak otlanması için yere çakılan madeni kazık

Osman Öztürk’ün katkılarıyla

www.ozkonak.com/index.php

İLLERE VE BÖLGELERE GÖRE ÖZELLİKLER

Haziran 10, 2008

Adana ve Mersin yöresinde güğümlere doldurularak sokaklarda satılan ve böbreğe iyi geldiğine inanılan meyankökü şurubu : AŞLAMA
Adana ve Mersin yöresine özgü, nişasta ve gülsuyu ile yapılan bir tatlı : BİCİ
Adıyaman ilinde, içinde yüzer adacığı da olan bir göl : SAZLICA
Adıyaman’a özgü, kuşbaşı et ve bulgurla yapılan bir yemek : TAPLAMA
Afyon ilinde, “Kızıl Kilise” olarak da bilinen bir kaplıca : HEYBELİ
Ağrı Dağı’nda bir yayla : ELİ
Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesine özgü bir tür köfte : ABDİGÖR
Aksaray ilinde bir baraj : MAMASIN
Amasya’nın Taşova ilçesi yakınlarında, sarkıt ve dikitleriyle tanınmış mağara : BALLICA
Amasya’nın Taşova ilçesinde, doğal güzelliğiyle ünlü bir göl : BORABAY
Anadolunun bazı yörelerinde mercimekli bulgur pilavına verilen ad : MÜCEDDERE
Ankara yöresine özgü, külde pişirilen çörek ya da ekmek : HOMMAN
Ankara yöresine özgü bir halk oyunu : FİDAYDA
Ankara yöresine özgü bir tür puf böreği : KAHA
Ankara yöresine özgü, külde pişirilen çörek ya da ekmek : HOMMAN
Antakya ilinde ünlü bir camii : HABİBNECCAR
Antalya ilinde bir baraj : ALAKIR
Antalya ilinde şelale : KURŞUNLU
Antalya ilindeki Güllük Dağı Milli Parkı’nda bir orman alanı : DÜZLERÇAMI
Antalya yöresine özgü, kaburga ve pirinçle yapılan yemek : LABA
Antalya yöresine özgü, pirinçli domates yemeği : CİVE
Antalya’da ünlü bir uçurum : KADINYARI
Antalya’nın Akseki ilçesinde bir mağara : DÜNEKDİBİ
Antalya’nın Alanya ilçesinde bir mağara : GAVURİNİ
Antalya’nın Elmalı ilçesinde “tabiatı koruma alanı” kapsamına alınan ve Toros sediri ağaçlarıyla kaplı olan orman alanı : ÇIĞLIKARA
Antalya’nın Korkuteli ilçesinde bir yayla : SÖBÜCE
Artvin ilinde, doğal güzelliği ile tanınmış bir vadi : MAÇAHEL
Artvin ilinde, doğal güzelliğinden dolayı ulusal park kapsamına alınan bir göl : KARAGÖL
Artvin ilinde, doğal zenginliğinden dolayı “ulusal park” kapsamına alınan vadi : HATİLA
Artvin ilinde, ulusal park kapsamına alınan bir yayla : SAHARA
Artvin yöresine özgü bir halk oyunu : KOBAK
Artvin yöresine özgü, “düz horon” da denilen bir halkoyunu : VARAGELE
Artvin yöresine özgü, yufka üzerine tereyağı ve şeker dökülerek fırında pişirilen bir tatlı : SİLOR
Artvin’in Ardanuç ilçesinde ünlü yayla : BİLBİLAN
Artvin’in Yusufeli ilçesinde, Türkiye’nin en yükesek rakımlı çağlayanı : CİRO
Aydın ilinde Dilek Yarımadası Ulusal Parkı’nın bir başka adı : KALAMAKİ
Balıkesir yöresine özgü bir halk oyunu : NİNNARE
Balıkesir’in Gönen ilçesinde bir kaplıca : EKŞİDERE
Beyşehir Gölü’nde bir ada : MADA
Bingöl yöresine özgü bulgur köftesi : müsebbiye
Bitlis yöresine özgü, ceviz büyüklüğündeki hamurlar kızartıldıktan sonra üzerine sarımsaklı yoğurt dökülerek yenen bir yemek : AYVANET
Bolu ilinde bir kaplıca : SAROT
Bolu’nun Mudurnu ilçesinde bir kaplıca : PABAS
Bozcaada’ya özgü, şaraplık bir üzüm cinsi : VASİLAKİ
Burdur ilinde bir mağara : SEFERYİTİĞİ
Bursa ilinde bir şelale : SU UÇTU – SAİTABAT –
Bursa ilinde, geleneksel ev dokusuyla tanınan tarihi ve turistik köy : CUMALIKAZIK
Bursa’nın İznik ilçesinde ünlü bir kanyon : SANSARAK
Bursa’nın Kestel ilçesinde bir şelale : SAİTABAT
Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde bir kaplıca : DÜMBÜLDEK
Bursa’nın Nilüfer ilçesinde, Türkiye’nin en uzun mağaralarından biri : AYVAİNİ
Çanakkale ilinde bir kaplıca : KESTANBOLU
Çanakkale yöresine özgü, çeşitli sebzelerle hazırlanan türlü yemeği : ŞARAŞURA
Çankırı ilinde, Hitit dönemine ait pek çok yapıtın bulunduğu höyük : İNANDIK
Çankırı yöresine özgü bir tür mantı : PİRHOY
Datça Yarımadasına verilen bir başka ad : RAŞADİYE
Denizli ilinde bir mağara : KAKLIK
Denizli ilinde, ulusal park kapsamına alınan bir dağ : HONAZ
Diyarbakır ve Siirt yörelerinde düzenlenen “cigor” şenliği sırasında yapılması gelenekselleşmiş olan bumbar dolmasına verilen ad :ZİMBİLOK
Diyarbakır yöresine özgü yoğurt çorbası : LEBENİ
Diyarbakır yöresine özgü, sütle yapılan bir tür hamur tatlısı : NURİYE
Diyarbakır’a özgü, bir tür yoğurt çorbası : LEBENİ
Diyarbakır’ın Lice ilçesinde, Asur dönemine ait kalıntılarla ünlü üç mağaranın ortak adı : BİRKLEYN
Doğu Anadolu’da lor peynirine verilen ad : ÇOMA
Doğu Anadolu’da yetişen ve otlupeynirin içine katılan yabani sarımsak türü : SİRMO
Doğu Karadeniz Bölgesi’nde, tulum eşliğinde horon oynayarak yapılan geleneksel eğlencelere verilen ad : VARTAVAR
Doğu Karadeniz’de yetişen, turşusu ve salatası yapılan bir bitki : TOMARA
Doğu Karadeniz’de, içine peynir bastırılan ve çam ağacından yapılan fıçıya verilen ad : KADİNA
Doğu Karadeniz’in dağlık kesimlerinde yaşayanların giydiği, bacağı çorap gibi saran bir tür çizme : SABUK
Düzce ilinde, doğal güzelliği ile tanınmış bir şelale : SAMANDERE
Edirne yöresinde yaşayan çingenelerin geleneksel bahar eğlencelerine verilen ad : KAKAVA
Ege Bölgesi’nde taze sarı incire verilen ad : LAP
Ege yöresine özgü, patlıcanla yapılan bir yemek : PABUCAKİ
Elazığ ilinde, tunç çağına ait buluntularıyla ünlü höyük : İMİKUŞAĞI
Elazığ ve Diyarbakır yörelerine özgü, çökelekle yapılan bir tür gözleme : PATALE
Elazığ’ın Sivrice yakınlarında, kayak merkezi olan dağın adı : HAZARBABA
Erzurum yöresine özgü bir halk oyunu : DÖNE
Erzurum’un Pasinler ilçesinde bir kaplıca : ALİPAŞA
Eskişehir yöresine özgü, kelek ve hıyarla yapılan bir tür salata : KÖLEŞ
Eskişehir’in Mihalgazi ilçesinde bir KAPLICA : SAKARILICA
Fethiye ilçesi yakınlarında, doğa güzelliği ile ünlü bir koy ve ada : GEMİLE
Fethiye ilçesindeki Ölüdeniz lagününün önünü kapatan kıyı okunun adı : KUMBURNU
Gaziantep ve Kayseri yöresine özgü, yoğurt tatlısına benzer bir hamur tatlısı : NEVZİNE
Gaziantep yöresinde yaygın halay türü bir halk oyunu : AMİKDÜZÜ
Gaziantep yöresine özgü bir tür çörek : KAHKE
Gaziantep yöresine özgü halay türü bir halk oyunu : AŞEY
Gaziantep yöresine özgü, ciğer,yürek ve böbrekle yapılan bir tür kebap : CARTLAK
Gaziantep yöresine özgü, küçük köftelerle yapılan bir yemek : YUVARLAMA
Gediz Irmağı deltasında yer alan ve 205 kuş türünü barındıran lagün : ÇİLAZMAK
Giresun ilindeki yaylalar : KÜMBET – HANALANI(KULAKKAYA) – MELİKLİ OBASI – BEKTAŞ
Gümüşhane ilinde mağara : KARACAMAĞARASI –
Gümüşhane ilinde, kayak merkezi olan bir dağ : ZİGANA
Gümüşhane ilinde, sarkıt ve dikitleriyle ünlü bir mağara : KARACA
Gümüşhane ilindeki şelale: TOMARA
Gümüşhane ilindeki yaylalar : ALTINTAŞLAR ( KALİS ) – ERİKBELİ – SAZALANI – KADIRGA –
Gümüşhane’nin Torul ilçesinde, “tabiat parkı” kapsamına alınan on sekiz krater gölünün adı : ARTABEL
Güneydoğu Anadolu’ya özgü acı kahve : MIRRA
Hatay ilinde, bir adı da “ALALAH” olan höyük : AÇANA
Hatay iline özgü, bir tür yoğurtlu pilav : SİRESİL
Hatay yöresinde incirden yapılan rakıya verilen ad : TİNİ
Hatay yöresine özgü bir tür çifte kaval : ARGUN
Hatay yöresine özgü bir tür kıymalı börek : SEMİRSEK
Hatay yöresine özgü, buğday ve etle yapılan bir yemek : AŞUR
Hatay yöresine özgü, bulgurlu ve nar ekşili top köfte : DAYBULET
Hatay yöresine özgü, cevizli bir hamur tatlısı : KEREBİÇ
Isparta ilinde bir mağara : PINARGÖZÜ – KUZUKULAK
Isparta’nınSütçüler ilçesinde, bitki örtüsünün çeşitliliği ve doğal güzelliğinden dolayı “tabiat parkı” kapsamına alınmış yöre : YAZILIKANYON
İskanderun’a özgü bir fırtınanın yerel adı : YARIKKAYA
İsparta yöresinde yetişen ve iyi bir sofra şarabı veren üzüm cinsi : AKGEMRE
İzmir yöresine özgü, özellikle sabah kahvaltısında yenilen bir çeşit börek : BOYOZ
İzmir-Aydın karayolunda yer alan, Türkiye’nin en uzun tünellerinden biri : SELATİN
İzmir’in Seferihisar ilçesinde bir kaplıca : KARAKOÇ
İzmir’in Seferihisar ilçesine özgü bir tür tulum peyniri : ARMOLA
İzmir’in Tire ilçesine özgü, ısırgan otu ve peynirle yapılan zeytinyağlı bir yemek : OKMA
İzmir’in Tire ve Ödemiş ilçelerine özgü bir tür bilye oyunu : LEK
Kaçkar Dağları’nda ünlü bir yayla : VERÇENİK
Kahramanmaraş yöresine özgü, tadı ekşimsi üzüm pekmezi : RAVANDA
Karabük’ün Safranbolu ilçesinde bir mağara : MENCİLİS
Karadeniz Bölgesi’nin dağlık kesimlerinde görülen dağınık kırsal yerleşme tipi : DİVAN
Karadeniz yöresinde lor peynire verilen ad : MİNZİ
Karadeniz yöresinde patlamış mısıra verilen ad : PAFULİ
Karadeniz yöresine özgü, aynı adlı taş üzerinde pişirilen mısır ekmeği : BİLEĞİ
Karadeniz yöresine özgü, mısır ununa çeşitli sebzeler karıştırılarak yapılan bir ekmek : LAMES
Karadeniz yöresine özgü, yontulmamış ağaç gövdelerinin üst üste oturtulmasıyla yapılan ev : ÇANTI
Kars dolaylarında Terekemeler arasında söylenen türkülü büyük halk hikâyesi : ALİYAR
Kars yöresinde yaygın Azerbaycan kökenli bir halk oyunu : ARZUMANİ
Kars yöresine özgü, tandırda pişirilen bir tür pide : KALIN
Kars’ın Akyaka ilçesinde, zengin bir kuş yapısına sahip olan göl : KUYUCUK
Kastamonu ilçesinde bir baraj : KARAÇOMAK – ASAR
Kastamonu’nun Azdavay / Pınarbaşı ilçesinde ünlü bir mağara : ILGARİNİ
Kastamonu’nun Cide ilçesinde, doğal güzelliğiyle tanınmış bir köy : GİDEROS
Kastamonu’nun Pınarbaşı ilçesinde bir şelale : ILICA
Kastamonu’ya özgü, tavuk ya da hindi eti ve yufkayla yapılan yemek : BANDUMA
Kaş – Kalkan arasında, Mavi Mağarası ve doğal güzelliğiyle tanınmış plaj : KAPITAŞ
Kaş ilçesindeki Gömbe Yaylası’nda bir şelale : UÇANSU
Kaş-Kalkan arasında, “Mavi Mağara”sı ve doğal güzelliğiyle tanınmış bir plaj : KAPITAŞ
Kıbrıs’a özgü bir cins peynir : HELLİM
Kırklareli ilinde mağara : DUPNİSA – KURUMAĞARA
Kırklareli’nın Demirköy ilçesinde, “tabiatı koruma alanı” kapsamına alınan göl : SAKA
Kırklareli’nin Demirköy ilçesinde “tabiatı koruma alanı” kapsamına alınan bir göl : SAKA
Kırklareli’nin Demirköy ilçesinde, Türkiye’nin en uzun mağaralarından biri : DUPNİSA
Kırklareli’nin Demirköy ilçesine bağlı İğneada beldesinde, tabiatı koruma alanı kapsamına alınan eşsiz bir orman alanı : LONGOZ
Kırklareli’nin Vize ilçesinde, “tabiatı koruma alanı” kapsamına alınan orman ve körfez : KASATURA
Kırşehir’in Çiçekdağı ilçesinde bir yer altı kenti : İNLİMURAT
Kilis yöresine özgü, zeytin, kırmızı biber, kekik ve nar ekşisiyle yapılan bir yiyecek : EKŞİLEME
Kocaeli’nin Gebze ilçesinde, tabaiat parkı kapsamına alınan bir kanyon : BALLIKAYALAR
Konya – Ermenek’te bir mağara : MERASPOLİS
Konya’nın antik çağdaki adı : İKONİON
Konya’nın Derebucak ilçesinde bir mağara : KÖRÜKİNİ
Konya’nın Ereğli ilçesinde, 150 dolayında kuş türünü barındıran ve “tabiatı koruma alanı” kapsamına alınan göl : AKGÖL
Kuzey Anadolu dağlarında yetişen, iri ve mor çiçekleri olan bir ağaççık : KOMAR
Kütahya ilinde bir baraj : ENNE
Kütahya yöresine özgü bulgur, lahana, un ve yoğurtla yapılan bir çorba : SIKICIK
Kütahya’nın Domaniç ilçesinde, “tabiatı koruma alanı” kapsamına alınan orman bölgesi : KAŞALIÇ
Kütahya’ya özgü, şişkin gövdeli ve ince boyunlu bir tür sürahi : ALİBABA
Manisa’nın Kula ilçesi yöresinde yer alan, dik yamaçlı çok genç volkan konilerine verilen ad : DEVLİT
Manisa’nın Kula ilçesinde bir kaplıca : EMİRLER
Mardin ilinde yaşayan Hıristiyan Nasturilere verilen ad : ASURİLER
Mardin yöresine özgü, “basmavat” da denilen ve haşlanarak hazırlanan içli köfteye verilen ad : İKBEBET
Mardin yöresine özgü, “hayat çöreği” de denilen bir tür kalın pide : KİLİÇE
Mardin yöresine özgü, kuzu budu ve bademle yapılan bir yemek : DOBO
Mardin yöresine özgü, pirinç ve kuzu etiyle yapılan işkembe dolması : KİBE
Mardin yöresine özgü,kuzu budu ve bademle hazırlanarak fırında pişirililen bir yemek : DOBO
Mardin’de ünlü bir medrese : ZİNCİRİYE
Mardin’in Dargeçit ilçesindeki ünlü kaplıca : GERMİAB
Mardin’in geleneksel sokaklarındaki kemerli geçitlere verilen ad : ABBARA
Mardin’in Midyat ilçesinde, Süryani mimarisi açısından zengin bir bölge : TURABDİN
Meriç Irmağı deltasında, birçok kuş türünü barındıran ve “tabiatı koruma alanı” kapsamına alınan bir göl : GALA
Mersin’in Anamur ilçesinde, dünyanın sekizinci, Türkiye’nin ise en derin mağarası : PEYNİRLİKÖNÜ
Muğl – Marmaris karayolunda, çok güzel bir panoramaya sahip dağ geçidi : SAKAR
Muğla – Antalya il sınırında bir çay : EŞEN
Muğla yöresinde ebegümeci bitkisine verilen ad : EBECİK
Muğla’nın Milas ilçesinde, sit alanı olan bir dağ : ASAR
Muş yöresine özgü bir halk oyunu : AYŞOKİ
Nevşehir ve Kayseri yöresine özgü, içi peynirli bir tür mantı : PERAVU
Ordu ilindeki yaylalar : KEYFALAN – ÇAMBAŞI –
Ordu iline özgü bir tür hamur tatlısı : KAHA
Ordu iline özgü, yaprakları ve ince dalları sebze olarak kullanılan dikenli bir ot : MELOCAN
Ordu yöresinde lokma tatlısına verilen ad : ZİRİTLA
Ordu yöresine özgü, yaprakları ve ince dalları sebze olarak kullanılan dikenli bir ot : MELOCAN
Osmaniye ilinde ünlü bir yayla : zorkun
Rize – Erzurum karayolunda bir dağ ve geçit : OVİT
Rize ilinde bir içmece : ANDON
Rize ilinde bir yayla : USER
Rize ilinde ünlü bir yayla : ANZER
Rize ilinde yaylalar :TAFTENİ – NAFKAR – KARUNÇ – TROVİT – GARMİK – AMLAKİT – HAÇIVANAK – KAVRAN – AYDER – ANZER – ÇAĞIRANKAYA
Rize ilinde, balı ile ünlü yayla : ANZER
Rize ilinde, şelalesiyle de tanınmış bir yayla : PALOVİT
Rize yöresinde dokunan çamaşırlık ince bez : FERETİKO
Rize yöresinde mezgit balığına verilen ad : LAHO
Rize yöresine özgü bir tür pide : GOLETİ
Rize’deki Ayder Yaylası yakınında bir şelale : GELİNTÜLÜ
Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinde bir yayla : ELEVİT
Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinde bir yayla : HAPİVANAK
Samsun ilinde bir kaplıca : HAMAMAYAĞI
Seyhan ırmağı üzerinde bir baraj : ÇATALAN
Siirt ilinde ünlü bir kaplıca : BİLLORİS
Siirt ilinde ünlü bir kaplıca : BİLLORİS – LİF
Siirt ve Diyarbakır yörelerinde şubat ayında yapılan bahar şenliği : CİGOR
Siirt ve Şırnak yöresinde el tezgahlarında dokunan bir tür kumaşa ve bu kumaştan yapılan iki parçalı erkek giysisi: ŞALŞEPİK
Siirt yöresine özgü, et, bulgur ve sarımsakla hazırlanan bir tür köfte : KİTELFUM
Siirt’in Pervari ilçesinde bir yayla : ÇEMİKARİ
Sinop yaylaları : GUZFINDIK – BOZARMUT – KURUGÖL –
Şırnak ilişnde bir kaplıca : BESTEMEREMİ
Tarsus yakınlarında ünlü bir yayla : NAMRUN
Tokat yöresine özgü bir halk oyunu : ANAKURU
Tokat’ın Pazar ilçesinde, sarkıt ve dikitleriyle ünlü bir mağara : BALLICA
Trabzon – Maçka’daki yaylalar : ŞOLMA – MAVURA – ÇAKIRGÖL
Trabzon ilinde bir yayla : LİŞER
Trabzon Sürmene ilçesine özgü bir cins peynir : AHO
Trabzon yaylaları : LAPAZAN – KARADAĞ -UZUNGÖL – HIDIRNEBİ – KURUÇAM – ÇATMA OBASI – HAÇKA OBASI –
Trabzon yöresine özgü bir tür pide : CUMUR
Trabzon yöresine özgü bir tür un çorbası : TİRMA
Trabzon yöresine özgü, genellikle yılbaşı günü doğaçlama oynanan köy seyirlik oyunlarının adı : MOMOYER
Trabzon’un Çaykara ilçesinde, doğal güzelliğiyle tanınmış göl : UZUNGÖL
Trabzon’un Maçka ilçesinde bir yayla : ŞOLMA
Trabzon’un Sürmene ilçesine özgü bir peynir cinsi : AHO
Trabzonu’un Çaykara ilçesinde, doğal güzelliği ile tanınan ve 1989’da “tabiat parkı” kapsamına alınan göl : UZUNGÖL
Tunceli yöresine özgü, “sac sırımı” da denilen bir tür hamur yemeği : SİR
Uludağ’da bir şelale : SOFTABOĞAN
Urfa’da kadınların çeşitli yerleine yaptırdıkları dövme : DAK
Urfa’daki balıklı göl : AYNİZELİHA
Uşak’ın Ulubey ilçesinde, dünyanın ikinci büyük kanyonu : AVGAN
Ürgüp yöresine özgü, yemek pişirmekte kullanılan bir tür toprak tencere : OŞBAR
Van Gölü’ndeki iki küçük adanın ortak adı : AKTAMAR
Van yöresine özgü halay türü bir halk oyunu : NURE
Van’da yapılan otlupeynirin içine konulan ve Doğu Anadolu’da yetişen yabani sarımsak türü : SİRMO
Zonguldak ilinde mağara : GÖKGÖL –
Zonguldak ilinde, Türkiye’nin en uzun mağaralarından biri : CUMAYANI
Zonguldak yöresine özgü bir halk oyunu : AMANİ


”DEVLER GİBİ ESERLER BIRAMAK İÇİN,
KARINCALAR GİBİ ÇALIŞMAK LAZIM !!!”

forum.afyontr.com/illere-ve-bolgelere-gore-ozellikler-t-1242.html+Kuyucuk+oyunu&hl=tr&ct=clnk&cd=46&gl=tr

Kuyu Kazmanı Oyunu

Haziran 5, 2008

Oyunun kuralları ve Videosu

http://www.dersbilgisi.com/benimle-oynar-misin-/kuyu-kazmani-oyunu-2.html

Yalnızçam

Haziran 6, 2007

KÜLTÜR

 

Bir halkın yaşam tarzı olarak tanımlayabileceğimiz kültür, aynı kökene sahip bir toplum içinde de yöreden yöreye bazı farklılıklar gösterebilmektedir. Çünkü kültür uzun bir geçmişin birikimi, olup içinde bulunulan coğrafyadan, iklimden ve diğer toplumlarla olan ilişkilerden etkilenmektedir.

Kafkaslar ve orta Asya ile Anadolu arasında bir köprü olan Ardahan da kendine özgü kültürel özelliklere sahiptir. Ağır iklim koşulları yöre ekonomisini hayvancılığa yönlendirirken halk arasında yardımlaşma ve işbirliğinin gelişmesini sağlamıştır. Stratejik önemi nedeniyle savaşlara sahne olması ve işgaller altında kalması sözlü edebiyatın gelişmesine neden olmuştur. Yöre ekonomisinin hayvancılığa dayanması ve küçükbaş hayvancılığın yaygın olması halı; kilim ve keçe gibi el sanatlarının gelişmesini sağlamıştır.

GELENEK VE GÖRENEKLER :

EVLENME :

 

Kız Saraflama (Zarraflama) : Evlilik çağına gelen erkek çocuğun ailesi, çocuklarına ve ailelerine uygun bir gelin bulma arayışına girerler. Gelin adayı genellikle, evlilik çağına gelen evladın beğendiği, ailenin uygun bulduğu veya yakın çevreden tanıdıkların tavsiye ettikleri bir kız olur. Uygun aday bulunduğunda erkek tarafından kadınlar bir bahane bularak kız evine gider, kızın kendi aileleri için münasip olup olmadığını araştırırlar. Bunun içinde çeşitli oyunlar denerler. Kızın gözlerinin sağlamlığını öğrenmek için iğneye iplik taktırırlar; uzaktan konuşmaya çalışarak kulaklarının iyi işitip işitmediğini, evin temizliğine bakarak kızın çalışkan olup olmadığını öğrenirler. yemeklerine bakarak maharetli olup olmadığını anlarlar.

 

Kız İsteme : Uygun gelin adayı bulunduğunda kız tarafına haber gönderilerek kız istemeye gidilir. Erkek tarafı münasip bir dille ziyaretin amacını dile getirir. Bunun üzerine kız tarafı düşünmek için süre ister. Bu süre içerisinde yakınlarının düşüncelerini alır ve erkek tarafı hakkında gerekli araştırmaları yapar. Eğer yapılan araştırmalar müspet olursa erkek tarafına haber gönderilerek yeniden davet edilir.

 

Beh Takma :Bu davet üzerine erkek tarafından kız istemeye giden kişiler, tekrar kız evine giderler. Erkek tarafı kız evine giderken yanlarında “beh” denilen ve manevi değeri olan eşyalardan oluşan bir hediye paketi götürür. Kız tarafı da aynı şekilde kendi “beh” ini hazırlar. Kız tarafı gerekli ikramları yapar ve sonunda karşılıklı olarak “beh”ler verilerek şerbet içilir.

 

Söz Kesme : Söz kesme olayı genelde “beh takma” işinden 3-4 hafta sonra olur. Söz kesme işinde nişan tarihi, çeyiz miktarı başlık parası, şişlik ve diğer eşyalar konuşulur, düğüne ne kadar atlı getirileceği karara bağlanır. Bu iş her iki tarafın vekil ettiği kişilere tarafından karara bağlanır.

Nişan : Erkek tarafı söz kesme sırasında belirlenen tarihte, kararlaştırılan nişan hediyelerini alarak kız evine gider.Nişan veya düğün için erkek tarafından kız tarafına gidenlere “atlı” denir. Bu isim, bu kişilerin kız evine atla gitmelerinden kaynaklanır.

Nişan için erkek tarafı genellikle altın, bilezik, yüzük gibi ziynet eşyaları ile elbiselik ve ayakkabı gibi giyecekler götürür. Kız tarafı da kızın kendi el emeği olan çorap, atkı, kazak, başlık gibi eşyalardan misafirlere hediye eder. Ayrıca bu hediyelerden damat adayına da gönderilir. Nişan sırasında gelin misafirlere nişan şerbeti ikram eder, atlılar da karşılığında “şerbet parası” olarak bir miktar para verirler

 

Başlık-Şişlik: Geleneksel düğünlerde erkek tarafından kız tarafına ödenen ‘başlık’ geleneği, günümüzde artık sürdürülmemektedir. Başlıkla birlikte erkek tarafı, düğün hazırlıkları için kız tarafına “etlik ve şişlik” olarak koyun, sığır ve yemeklik eşyalar verir.

 

DÜĞÜN ( TOY ) :

 

Atlı Yığma : Düğün hazırlıkları tamamlanıp düğün günü geldiğinde davet edilen atlılar erkek evinde toplanırlar. Yaşlılar aşıkların bulunduğu odaya, gençler ise davul-zurnanın çalındığı yere götürülür. Atlılar düğün evinin uzağında karşılanır, atlı havası ile düğün evine getirilir, düğün evindeki eğlenceden sonra akşam vakti gelince de komşular tarafından gece yatısına götürülür.

 

Hazırlıklar tamamlandıktan sonra kız evine doğru yola çıkılır. Kız evine yaklaşıldığında o yörenin delikanlılarınca gelenler karşılanır.

 

Kına Gecesi :Kına gecesi, gelinin baba evinde geçireceği son gece olup, bu gecede gelinin eline kına yakılır. Kına yakılmadan önce gelen misafirlere çerez, şeker, helva gibi ikramlarda bulunulur. Sonra gelin; kına yakılacak odaya tabaklar içinde yanan mumlar taşıyan genç kızların eşliğinde gelir ve orta yerde bir sandalyeye oturtulur. Gelinin kınası başı bozulmamış ( dul olmayan ) bir kadın tarafından hazırlanır. Genç kızlar ve kadınlar ayrılık, hasret kokan mani ve türküler söylerler. Odadakiler mani ve türkülerini söylerken gelinin kınası yakılır ve yine başı bozulmamış bir kadın tarafından sarılarak bağlanır.

 

Nikah töreni bittikten sonra çeyiz yayma işlemine geçilir. Çeyiz sandıkları ve bohçaları odanın orta yerine konulur. Erkek ve kız tarafının çeyizleri ayrı ayrı yazılarak değerleri belirlenir. Bu liste iki nüsha olarak hazırlanır. İmam, muhtar ve iki şahit tarafından imzalanarak biri erkek tarafına diğeri kız tarafına verilir.

 

Gelin Götürme :Kız evinden oğlan evine hareket günü geldiğinde, sabah erkenden araçlar hazırlanır. Araç olarak kışın at kızakları(zanka) yazın ise atlı arabalar hazırlanır.

 

Gelin evden çıkarken “ gelin ağlatma “ havaları çalınır. Kızın annesi hem ağlar hem de kızına öğütler verir. Kızın erkek kardeşi ise gelinin beline gümüş kemer bağlar. Kemeri bağlayana toy babası veya sağdıç tarafından bahşiş verilir. Gelinin yüzü al renkli ipek bir duvak ile örtülür ve gelin, iki yengesi tarafından itina ile getirilerek gelin arabasına bindirilir. Dualar ile yola çıkarılarak oğlan evine getirilir.

Gelin Karşılama : Gelin alayı düğün evine geldiğinde gelinin ayağını basması için bir bakır kazan ters çevrilir ve üzerine tahta kaşık veya çay bardağı konulur. Gelin inerken buna basar ve kırmaya çalışır. Kıramaması uğursuzluk sayılır.

Gelin iki yenge tarafından arabadan indirilirken damat ve sağdıç, daha önce hazırladıkları bozuk para ve çerezleri onların çevresine atarlar. Bu arada gelin inerken kaynana da gelinin önünde oynar. Gelin eve geldikten sonra çalgılar çalınır, oyunlar oynır. Gece damadın arkadaşları ve gelen atlılar sağdıcın evinde toplanır, güvey tıraşı yapılır. Bu eğlenceler gece yarısına kadar sürer.

 

Duvak Açma : Ertesi gün kuşluk vaktinde duvak açma töreni yapılır. Gelin düğün yerinde ortada bir sandalyeye oturtulur. Başında duvağı bulunur. Çalgılar çalar, oğlan sağdıcı “beşaçılan”, “karabağ” ve “ hançerbarı” oyunlarından birini gelinin etrafında dönerek oynar. Bir yandan da elindeki hançer ile gelinin duvağını yavaş yavaş açar.

Gelinin Takdimi ve Yüz Görümlüğü : Duvak açma töreni bitip herkes dağıldıktan sonra ev halkı toplanır. Kız yengesini temsilen bu işi yapacak kadınlardan biri orta yere gelir, elini havaya kaldırarak çalgıcıları susturur. Ya sözle ya da türkü makamı ile şöyle der: Gelin diyer yoktur atam

Koyunum yok koça katam.

Bu söz üzerine kayınpeder öne çıkarak :

Men kaynatan senin atan,

Gelin hoş geldin hoş geldin,

Yavrum hoş geldin hoş geldin,Bize hoş geldin hoş geldin,

Dedikten sonra “Benim tarafımdan gelin kızıma on tane kuzulu koyun, nesilden nesile onun olsun” diyerek gelinin yüz görümlülüğünü verir.

Bu olay sırayla kaynana, kayınbirader ve görümce için de yapılır. Yüz görümlülükleri verilerek yenge ve sağdıçlar da alınarak bar tutulur ve düğün sona erer.

Sini Kaldırma :Ardahan’da yerli köylerinde yapılan geleneksel düğünlerdeki adetlerden biri de “Sini Kaldırma”dır. Kız tarafında yapılan eğlencelerden biridir. Kız babası köy halkına ve erkek tarafından gelen misafirlere ziyafet vermek için hazırlıklar yaparken, gelin de kız sağdıcının evinde hazırlanır. Bu arada gelin ve damadın akrabaları, köy halkı ve çalgıcılar kız sağdıcının evinin önünde toplanırlar.

Kızın giysilerinden yedi adet alınarak yedi bakır siniye konur ve üzeri renkli ipekten örtülerle örtülür. Yedi sini yedi delikanlıya verilir. Önde davul zurna, onun arkasında kız sağdıcı-gelin-oğlan yengesi bulunur. onların arkasında da sırayla sinileri taşıyan gençler, korumalar ve köy halkı olmak üzere bir konvoy oluşturulur. Oğlanın yengesinin, gelin ve kız sağdıcının başları kapalı olur. Ziyafetin verileceği yere doğru yola çıkılır. Yol boyunca çeşitli oyunlar oynanır, havaya fişekler atılarak ziyafet yerine gelinir. Bu olaya “Sini Kaldırma” denir.

Şah Bezeme : Sini kaldırma olayına benzer bir gelenek de Terekeme (Karapapak) köylerinde düğünlerde yapılan “Şah Bezeme” geleneğidir. Bu geleneğin uygulandığı köylerde “Şah” denilen 70 cm uzunluğunda, yanlarına ağaç görünümü vermek için 7 veya 9 dal çakılan ağaçtan yapılma bir araç bulunur ve en son düğün kimin evinde yapılmışsa bir sonraki düğüne kadar orada saklanır.

Şah, düğünlerde meyve ve şekerlerle belli bir usule göre süslenir. Oğlan şahı ve kız şahı olmak üzere iki şah bezenir. Oğlan şahının masraflarını damadın sağdıcı, kız şahının masraflarını ise kız sağdıcı karşılar.

Şah bezeme işini, bölgede bu konuda uzman olan bir kişi yapar. Bunun karşılığında da kendisine münasip hediyeler ödenir. Şah bezenirken Türkler için önemli kabul edilen 3-7-9 ve 40 sayılarına dikkat edilir, Şah’ın dallarına 7,9 veya 40 çeşit meyve, şeker vs asılır.

Kız şahı sade olmasına rağmen erkek şahı oldukça ihtişamlı ve görkemlidir. Kız şahı, kına gecesinin ertesinde kız sağdıcının evinden, sağdıcın erkek kardeşi ve yakınları tarafından çalgılar ve pehlivanlar eşliğinde alınarak oğlan sağdıcının bulunduğu kız evine getirilir. Kız şahını teslim alan oğlan sağdıcı, kız sağdıcına “Hilat“ denen münasip bir hediye verir. Sonra da şah üzerindeki meyve ve şekerlerin bir bölümünü orada bulunanlara ikram ederken bir bölümünü de damat için ayırır.

Oğlan şahı ise daha şatafatlı bir törenle getirilir. Gelinin oğlan evine inmesinden sonra damat, sağdıç ve arkadaşları sağdıcın evine gider, orada eğlenirler. Düğün akşamı toy babası gelir ve bağırarak şah alayının kurulmasını ister. Bunun üzerine meşaleciler gündüzden hazırlanan meşaleleri yakarak yolun sağında ve solunda sıralanırlar. Yolun ortasında; önde davul-zurna, bunların arkasında şah ve şah bekçileri, damat ve sağdıç, korumalar olmak üzere şah alayı oluşturulur. Damat ve sağdıcın ağzı mendil ile kapatılır. Konvoyun arkasına orada hazır bulunan köy halkı geçer, damadın evine kadar oyun ve türküler eşliğinde gelinir.

 

TARLA SÜRME (KOTAN VE MOĞDAMLIK) :

Ekonomisi tamamen tarım ve hayvancılığa dayanan yöremizde tarımsal faaliyetlerin de kendine has özellikleri ve güzellikleri vardır. Teknolojik gelişmelerin henüz yöreye gelmediği dönemlerde, işler tamamen insan ve hayvan gücü ile yapıldığı için oldukça zor olur ve uzun zaman alırdı. Bu zorlukları aşmak için insanlar; kendi aralarında yardımlaşırlar, işleri eğlenceli hale getirmek için de mani ve türküler söyler, birbirlerine şakalar yaparlardı.Bu geleneklerimizden biri de kotan sürme ve moğdamlık geleneğidir. Yörede daha önce pullukla sürülen tarlalar daha sonra Rus köylülerinin yöreye getirdiği “kotan” ile yapılmaya başlanmıştır. Kotan toprağı çok derin ve geniş işlediğinden duruma göre kotana 8 ile 12 çift öküz koşulması gerekmektedir. Bu kadar öküz her ailede bulunmadığından birkaç aile birleşerek tarlalarını ortak sürerler. Yörede bu duruma “moğdamlık “ denilir. Kotan “ karakotan “ ve “ demirkotan “ olmak üzere iki çeşittir. Karakotana 10-12 çift öküz veya manda koşulur, demir kotana ise 8 çift öküz veya manda koşulur. Kotanlar iki bölümden oluşur: Toprağı süren kısma kotan, önündeki tekerlekli kısma ise horazan denir.

Kotan sürme gündönümünden sonra ( 22 Haziran ) başlar ve ot biçimine kadar sürer ( Ağustos ayına kadar ). Halk takviminde de bu döneme kotan ayı denir.

Kotan sürümü zor ve külfetli olduğundan birden fazla kişinin çalışması ile yapılır. Kotanda çalışan kişiler macgal, hodağ ve öküzcü olmak üzere üç gruba ayrılır. Macgal kotanın yetkili kişisidir. Kotanı sapından tutarak yönetir. Kotanın sapına “ mac “ denir ve “macgal“ ismi de buradan gelir. Hodağ ise kotanda öküzleri süren çocuklara denilir ve sayıları, koşulan hayvan sayısına göre değişir. Görevleri öküzleri boyunduruğa koşmak, sürmek ve boyunduruktan açmaktır. Her hodağ iki çift öküzden sorumludur. Hodakların en kıdemlisine ise “Harazan Hodağı“ denir. Öküzcüler ise öküzlerin bakımından, otlatılmasından ve kotanın bekçiliğinden sorumludurlar. Öküzcü, gece öküzcüsü ve gündüz öküzcüsü olmak üzere ikiye ayrılır.Halk takvimine göre kotan ayının gelmesi ile birlikte herk etmek üzere kotana çıkılır. Kotana çıkma günü perşembe ve cuma olarak seçilir. Bu günün sabahında kotana gidecek öküz ve manda (camuşlar) gündüz öküzcüsüne teslim edilir. Kotan sürmede gereken malzemeler arabaya yüklenir. Hep bir

likte tarlaya gidilir. Genelde İlk olarak kotan sahibinin tarlasına gidilir. Kotan sürmeye “kuş ötümü” ile başlanır. Kuş ötümü imsaktan yarım saat önceye denk gelir ve bu da gece iki buçuk üç civarıdır. Kotan sürme işi günde 16 ile 18 saat sürer ve akşam güneşi ile sona erer. Aralarında moğdamlık kuran kişiler gün hesabı üzerinden anlaşırlar.

Kotan sürümünde tarla sahibi kim ise yemeği de o getirir. Kotan sürme işini daha eğlenceli kılmak ve uyku gelmesini önlemek için değişik şakalar yapılır, mani ve türküler söylenir.

 

Kotan sürerken söylenen şiirlere ise “horavel” denir. Horeveller macgalın “hey hey hey “ demesi ile başlar ve kıtanın sonunda hep birlikte “hoo hoo hoo “ denir. Horeveller bazen “güzelleme” bazen “atışma ve sataşma “şeklinde olur. Bazen de neşe verici, uyku dağıtıcı özellikte olur.

Kotan sürme işinin tamamlanıp bitirilmesine “Kotan Açma” denir. İşler tamamlanınca o gece tarlada yatılır. Sabah olunca kotan çalışanları çevreden çiçek, kımı ve yemlik gibi yenilen bitkilerden toplarlar. Eşyalar toplanır ve arabaya yüklenir. Öküzler kotana koşuldukları sıraya göre koşulurlar. Macgal arabanın en iyi ve en rahat yerine oturur. Öküzlerin boyundurukları çiçeklerle süslenir ve türküler söylenerek eve doğru yola çıkılır. Kotan sahibinin evine gelinir, yemek yenilir. Macgal, çocukların gözlerinden öperek gönüllerini alır. Herkes malzemesini alarak evlerine döner.

 

SAYILI GÜNLER :

 

Halk arasında, yıl içerisinde dönüm noktası olarak kabul edilen bazı sayılı günler vardır. Bu günler ya uzun yıllar gözlemlenen hava olayları ya da bu dönemlerde önemli bir olayın yaşanması sonucunda ortaya çıkmıştır. Halk arasında sayılı günler şunlardır:

 

Gün Dönümü: Gün dönümü kiraz ayının 9. günüdür (22 Haziran). Bu tarihten sonra hava iyice ısınır. Bu nedenle sebze ekimi bu tarihten sonra yapılır.

 

Eyyam-Bahur: Halk takvimine göre kotan ayının 18. günü başlayan (Ağustosun ilk haftası) haftada bunaltıcı sıcaklar yaşanır. Bu günlerde çobanlar sürülerini gölgelik yerlerde tutmaya çalışır.

 

Erbain: Kasım mevsiminin ilk 44 gününde havalar pek sert olmaz ve bu döneme “pastırma yazı” denir. Bu tarihten sonra başlayan ve 40 gün süren kuru ayaz ve şiddetli soğukların yaşandığı “Erbain” dönemi (Kara kışın 9. günü) başlar. Ölümlerin en çok bu dönemde yaşandığına inanılır.

 

Hamsin: Erbainden sonra gelen 50 günlük dönemdir. Havalar bu dönemde oldukça değişkendir. Halk arasında “Hamsin, kâh üşü,kah ısın.” sözü buradan doğmuştur. Halk takvimine göre zemheri ayının 18’ inde (31 Ocak) başlar, döl dökümünün başında (21 Mart) sona erer.

 

Hıdrellez Tipisi: Halk takvimine göre zemheri ayının 27’sinde (10 Şubat) başlayan ve yaklaşık 1 hafta süren tipilere “Hıdrellez Tipisi” denir.

 

Cemreler: ilkbaharda yaşanan; havada, suda ve toprakta meydana geldiğine inanılan sıcaklık yükselmelerine denir. Birinci cemre gücük ayının 13’ünde (20 Şubat) havaya düşer. Havada bir hafta kaldıktan sonra gece yarısı suya düşer. Suda bir hafta kaldıktan sonra toprağa düşer ve bu tarihten sonra havalar ısınır.

Berd’ül Acüz- Kocakarı Soğukları- Nenenin Gıdikleri- Harç-Borç: Bu dönem gücükün son dört günü ile döldökümünün (mart) ilk üç gününü kapsar. Normalde havaların ısınmaya başlamasına rağmen bu haftada hava çok soğuk olur. Bunun da bir hikayesi vardır:

”Çok eski tarihlerde, bir köyde oğlakları (Gıdik) çok sevdiği için koyun yerine keçi besleyen bir nine yaşarmış. Her yaz yaylaya çıkan nine, bir sene zamanı gelmediği halde havaların ısınmasına aldanarak gücük ayının sonunda yaylaya çıkar. Bir iki gün yaylada kalır ve havaların sıcak olması hoşuna gider. Bunun üzerine kış ayı ile alay eder ve kış ayı 4 gün 4 gece kar yağdırıp tipi estirir (gücükün son dört günü). Ancak nine ve oğlakları (Gıdik) ölmeyince kış, döl dökümü ayından (mart) üç gün borç alır, 7 gün 7 gece fırtına estirir, nine ve gıdikleri ölür.

 

Mart’ın Dokuzu- Leylek Fırtınası: Halk takvimine göre döl dökümü (mart) ayının sekizini dokuzuna bağlayan gece Hacı Leylek gelir. Gelirken de beraberinde kar ve tipi getirir. Bir gün önce iyi olan havalar o gün soğuk olur.

 

Abril’in Beşi : Yağmur ayının beşi (18 Nisan) hava çok soğur. Bu gece genç hayvanlar hariç, bütün hayvanlar ahırlarda beslenir. Zira bu soğukta kıştan yeni çıkan ve bünyeleri zayıf olan hayvanların dayanamayacağına inanılır. Bu günün diğer bir ismi de Camuş (Manda Kıran) dır.

 

Sitte-İ Sevr: Yağmur ayının 9’unda (21 Nisan) başlayan ve 6 gün süren soğuk ve fırtınalı günlere denir. Bu günlerle ilgili olarak “Sitte-i Sevür, kapıyı çevür.” diye bir cümle bulunmaktadır.

 

YAĞMUR YAĞDIRMA GELENEKLERİ:

 

Ekonomisi tamamen tarım ve hayvancılığa dayanan yörede, hava koşulları büyük önem taşımaktadır. İlkbahar ve yaz aylarında havaların yağışlı olması tarımsal üretimde verimi arttırırken hayvan hastalıklarının azalmasına ve hayvansal ürünlerin artmasına neden olur. Bu yüzden kurak geçen dönemlerde insanlar yağmur yağması için çeşitli çarelere başvurmuştur. Bunların arasında; yağmur duasına çıkma, garip mezarından bir taş alarak suya bırakma, godi godi gezdirme, siyah bir eşek bularak suda yıkamayı sayabiliriz.

 

Yağmur Duası : Yağmur yağmadığı zaman insanlar perşembe veya cuma günleri yağmur duasına çıkarlar. Yağmur duası için şehitlik, türbe veya o yörede kutsal olduğuna inanılan yerlere gidilir. Yağmur duasına gitmeden bir gün önce koyunlar ve inekler yavrularından ayrılır. Herkesten ekonomik durumuna göre yiyecek malzemesi alınır ve bunlar duanın yapılacağı gün kadınlar tarafından dua yerinde pişirilerek yemekler hazırlanır. Dua perşembe günü yapılacaksa öğle namazından sonra, cuma günü yapılacaksa cuma namazından sonra camiden çıkan cemaatle birlikte dua yerine gidilir. Dua okunur ve çobanlar tarafından getirilen hayvanlar yavruları ile buluşturulur. Sofralar kurulur, yemekler yenir, sahipsiz kedi ve köpeklerin payları ayrılır. Kuraklığın durumuna göre bu olay birkaç defa tekrar edilir.

Godi Godi Gezme : Yağmurun yağması için başvurulan çarelerden biri de “Godi Godi Gezme”dir. Bu olay kuraklığın durumuna göre çocuklar veya büyükler tarafından yapılmaktadır. Süpürge veya kepçeden bir bebek yapılır, kapı kapı dolaşılarak yiyecek toplanır. Toplanan yiyecekler pişirilip bir kısmı fakirlere dağıtılır, bir kısmı da hep birlikte yenir ve dualar edilir.

süslenen bebek süpürgeden yapılırsa buna “Süpürge Gelini” denir. Kepçeden yapılırsa “Çömçe Gelin” veya “Kepçe Gelin” denir.

 

Hazırlıklar tamamlandıktan sonra kafile başkanı, taşıyıcılar, arap ve diğer görevlilerden oluşan kafile “Godi Godi” gezmeye başlar. Önder kafilenin başkanıdır ve idare onun elindedir. Toplanan yiyecekleri muhafaza eder, pişirilmelerini sağlar. ”Çömçe Gelin” yapılmışsa tek başına taşır. Taşıyıcılar; ellerinde taşıdıkları kaplara topladıkları yiyecekleri koyar ve dolaşırlar.

Arap; kafilenin en ilgi çekici üyesidir. Arap rolünü alan kişi elini yüzünü kömür ile karalar, üzerine uzun bir entari giyerek Araplara benzer. Bunların dışında Süpürge Gelin’i taşımak için görevliler bulunur. Kafile önde, taşıyıcılar arkada yola çıkılır. Dolaşmaya en mert evden başlanır ve sırasıyla tüm köy dolaşılır. Kafile bir kapıya geldiğinde kapı çalınarak, hep bir ağızdan tekerleme söylenir:

 GİYİM KUŞAM :

 

Bir bölgedeki halkın giyimi; bölgedeki iklimden, coğrafi yapısından ve halkın geçmişinden getirdiği alışkanlıklardan etkilenir. Bölgemizde de giyim ve kuşam bu etkenler sebebiyle ilçeden ilçeye değişiklikler gösterebilmektedir. 1930-1940’lı yıllara kadar yörede insanların giyiminden hangi ilçeli olduğu anlaşılırken, günümüzde artık geleneksel giysiler günlük yaşamda kullanılmamaktadır.

Erkek Giyimi : Yaşlı erkekler; başlarına sarık, fes, koyun veya kuzu derisinden yapılmış yuvarlak “papak”, keçeden yapılma “börk”, kış aylarında da yünden yapılmış atkılı uçları olan “kabalak” kullanırlardı. Sarık, fes ve külahın üzerine duruma göre puşu veya çit örterlerdi.

Sırtlarına yumuşak dokumadan iç gömlek, onun üzerine çok düğmeli ve dik yakalı üst gömlek ve soldan sağa doğru çapraz kavuşan yelek, yeleğin üzerine “gazeki” adı verilen cepken, diz kapaklarına kadar uzanan yumuşak kumaştan yapılma “arkalık “ onun üzerine de paltoya benzer “çuha” veya “yamçı” giyerlerdi.

Bacaklarına yukarıdan uçkurlu, paçaları ilik düğmeli uzun iç donu, pantolon yerine belden iple bağlamalı “yığma şalvar” veya yünden yapılma, belden uçkurlu, paçaları işlemeli “Osmanlı şalvarı” giyerlerdi. Bellerinde kuşak, palaska veya işlemeli kemer takarlardı.

Ayaklarında “dizleme çorap”, yemeni, çarık, çapula, yumuşak çizme bulunurdu. Yerli gençlerinin giyimleri de aynı olurdu. Gençlerde ise giyim genelde aynı olup daha süslü ve canlı renkler tercih edilirdi.

Kadın Giyimi : Yörede kadın giyimi erkeklere nazaran daha renkli, süslü ve çeşitlidir. Kadın giyiminin belirleyici özellikleri arasında da etnik köken, yaş ve evlilik durumu bulunur.

Yaşlı kadınlar başlarına fes, takke ve külah takar, üzerine beyaz leçek onun üzerine de kalın tavşal takar, tavşalın üstünden alınlarına renkli valalardan “ çatma “ sıkarlardı.

Gelinler ve genç kadınlarda ise yaşlılardan farklı olarak başlarına “dinge“ denilen üzeri kumaşla kaplı fes olur veya “kofik” denen ağaç çember konulur, üzerine kırmızı fes veya çuha çekilirdi. Dinge ve kofik ailenin mali durumuna göre süslenir, iki tarafından uzanan ve çenenin altından boğazı tutan “buhağılık“ bulunurdu. Üstlerine de alın kısmına iki adet çatma veya “çargat” denen ince bir örtü sıkılırdı.

Sırtlarına beyaz renkli boylama “iç köynek”, onun üzerine dizlerin altına kadar inen birden fazla boylama “kaftan”, “astarlı yelek” veya “gurduşka” denen kollu yelek giyerlerdi. Bazen de “zıbın” denilen üç etekli bir elbise bulunurdu. Eteklerinin üzerine peştamal takılır, kollara da kirden korunmak ve elbiseyi yıpratmamak için lastikli “kolçak” bulunurdu. Göğüste ise üst tarafı boyna geçirilen alt tarafı bir uçkurla bele bağlanan “döşlük” yer alırdı. Bellerine yünden örme kuşak, bacaklarına ise belden uçkurlu, bilek kısımları ilik düğmeli “tuman” denilen bir çeşit şalvar ve çift katlı diz donu yer alırdı.

 

Ayaklarda ise duruma göre kısa yün çorap, nakışlı boğazlı çorap, çarık, kaloş, mes, lastik, çapula veya kundura bulunurdu.

 

HALK MUTFAĞI :

Yörede ekonomik hayatın can damarı olan tarım ve hayvancılık, halkın beslenme alışkanlıklarına da yön vermiştir. Arpa ve buğdaya dayalı tarımsal üretim hamur işi yiyeceklerin; hayvancılık ise süt ve süt mamullerinin sofralarımızda bolca yer almasını sağlamıştır. Sebze olarak patates ve fasulye daha fazla tüketilmektedir. Özellikle halk arasında “kartol” veya “kartopu” olarak adlandırılan patates, işgal döneminde yabancılar tarafından yöreye getirilmiş ve sofralarımızın vazgeçilmezleri arasına girmiştir.

İlimizin bir hayvancılık merkezi olmasına rağmen et tüketimi fazla değildir. Özelikle sığır eti tüketimi azdır. Ancak kaz, tavuk, hindi ve ördek gibi kümes hayvanları fazlaca beslenmekte ve etinden faydalanılmaktadır. Özelikle kaz etinin yörede ayrı bir yeri vardır.

Yörenin geleneksel yemek anlayışında, kahvaltılarında yağlı yiyecekler yer alır. Bunun sebebi insanların daha iyi çalışmasını sağlamaktadır. Kahvaltılarda çok yemek yenmesi makbuldür. Öğlen yemeklerinde ise çorba veya fazla yağlı olmayan yiyecekler tercih edilir ve fazla yenmemesi adettir. Akşam öğününde ise gece rahat uyumak ve vücudu rahatsız etmemek için hafif yemekler tercih edilir ve oldukça az yemek yenirdi. “Sabah yemeğini kendin için ye, öğlen yemeğini bir dostunla bölüş, akşam yemeğini düşmanına yedir.” atasözü bu alışkanlığımızın en güzel ifadesidir. Sofralarımızın “olmazsa olmaz”ları ekmek ve peynirdir. Hangi öğün olursa olsun hangi yemek bulunursa bulunsun mutlaka sofrada ekmek ve peynir vardır. Yörede ekmek tüketimi oldukça fazladır. Öyle ki bu nedenle halk arasında “Yemek yeme“ kavramı yerine “Ekmek yeme “ kavramı kullanılmaktadır. Ekmeğe bu kadar önem veren Ardahanlı, ekmeğini çeşitli unlardan yapmaktadır (buğday,arpa ve mısır unu vs.).

Pağaça (pağaç), bazlama, fırın ekmeği, tandır ekmeği, lavaş, gagala, saç ekmeği, yufka, fetir, içli pağaça, kömbe, mısır ekmeği, gevrek, bulama, kerdiğe, yöremizde yapılan ekmek çeşitleridir.

Peynir ise en çok kullanılan “katık” türüdür. Halk arasında en çok tüketilen peynir, yaz aylarında yapılıp kışın tüketilen “deri peyniri”dir (tuluğ, tulum peyniri ). Deri peynirinin birazcık küflenen ve yeşilimsi renge bürüneni en makbulüdür. Bu rengi nedeniyle başka yöreden gelen insanlar tarafından “küflü peynir” diye adlandırılmaktadır. Deri peyniri sofralarda iyi bir katık olmanın yanında doğal bir “penisilin” görevi de görmektedir. Evlerde yapılan diğer bir peynir çeşitleri de; gorcola, çeçil, tel çeçil, kaymak altı, yağlı peynirdir. Kaşar peyniri ise mandıralarda ticari amaçla üretilmekte ve yöre ekonomisine önemli katkı sağlamaktadır. İlimizde bazı yerlerde “aş” olarak adlandırılan çorbalarda da süt ürünlerinin, tahıl ve unlu mamullerin etkisi çoktur. Ayrıca yaban otlarından da oldukça güzel çorbalar yapılmaktadır. Ayran çorbası, bulgur çorbası, kurut çorbası, kesme çorbası, süt çorbası, helle çorbası, puşruk çorbası, süt ürünlerine ve unlu mamullere dayalı çorbalardır. Cincar çorbası, e

velik çorbası, kuşekmeği çorbası ise yabani otlardan yapılan çorbalardır.

Hamur işi yiyeceklerin Ardahanlının damak zevkinde ayrı bir yeri vardır. Hamur işi yiyecekler bazen yağda kızartılarak yapılır bazen suda haşlanır bazen fırında bazen de saçda yapılır. Misafirlere en çok ikram edilen yiyeceklerin başında bunlar gelir. Bişi, mafiş, lokum en önemlileridir. Suda haşlanan yiyeceklerin en önemlisi de hingal’dır. Hingal; açılan yufkanın kare kare kesilip içerisine et veya kavurma konularak kapatılıp suda pişirilmesi ile yapılır. Halk arasında en çok sevilen kaz etinden yapılan kaz hingalıdır. Yufkanın içine bir şey konmadan kare şeklinde kesilip boş pişirilenine de kayıtma denir. Bunlar servis yapılırken üzerine sarımsaklı yoğurt ve yanmış yağ serpilir. Diğer çeşitleri de kesme makarnası, yumru makarna, gançlama, erişte ve cumur’dur. Bir de tepside ve saç üzerinde yapılan hamur işleri vardır. Bunlar daha çok üzerine yağ sürülerek veya içerisine “iç” konularak yapılan kete’dir. Daha çok ev halkının zevkine ve isteğine bağlı olarak içli veya sade olarak yapılırlar.

Et ise bazen yemeklere katılarak bazen kıyma yapılıp köfte olarak bazen pastırma yapılarak bazen de kavurma yapılarak değerlendirilir. Yöremizde sığır etinden daha çok kaz eti tüketilmektedir. Öyle ki kaz üretim ve tüketiminin kendine has gelenekleri ve kuralları oluşmuştur.

 

 

ARDAHAN AĞZI :

Ardahan konumu itibariyle Anadolu’ya Türkler tarafından yapılan akınların ve yerleşmelerin geçit noktalarından biri olmuştur. Ardahan ve çevresi 1064 yılında başlayan Oğuzların Anadolu’ya yerleşmelerinin merkezi olurken, Azerbaycan Türklerinin ve Terekemelerin göçlerinin sığınağı olmuştur. Yüzyıllar boyunca bölgedeki devletler arasında yapılan mücadelelere mekan olan yöre; savaşlar, işgaller, tutsaklıklar ve katliamlara sahne olmuştur. Bu olaylar bazen yakın bölgede bulunan insanların Ardahan’a bazen de Ardahan’da yaşayanların başka bölgelere göç etmesine sebep olmuştur. Bu göçler ise farklı Türk boyları arasında kültür etkileşimini sağlamış, farklı dil ve ağız özelliklerini bir araya getirmiştir. Bugün Ardahan’da üç değişik ağız bulunmaktadır.

 

  • Ardahan-Posof yerli ağzı

  • Türkmen ağzı

  • Terekeme-Azeri ağzı.

 

 

Ardahan- Posof Yerli Ağzı : Bu ağızla konuşan Türk kolu, yöreye yerleşen en eski Türk topluluklardan biri olup bugün Ardahan, Hanak, Posof ilçe merkezleri ve bu merkezlere bağlı olan yerli köylerinde, Çıldır ve Göle’nin bazı köylerinde ikâmet etmektedirler. Halk arasında “Gagavan” ve “Çin-Çavat” isimleri ile adlandırılan Ardahan- Posof yerlileri 12 y.y.da buralara gelip yerleşen ve o dönemde hristiyan olan Kıpçak Türklerindendirler. Daha sonra müslümanlığı seçen “yerli”lerin ağız özellikleri Erzurum ve Kars ağızlarından farklılıklar göstermekte ve Kıpçak ağız özelliklerini taşımaktadır. Etnik yapı açısından Ardahan-Posof bölgesi; batıda Çoruh boyları kuzeyde de Ahıska ile bir uyum sağlamakta ve ağız özellikleri bakımından buralarla birlik göstermektedir.

 

Türkmen Ağzı : Damal ilçe merkezi ve köylerinde yaşayan Türkmen vatandaşlarımızın alevilik inancına sahiptirler. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan döneminde Maraş yöresinden gönüllü olarak getirilmiş ve buralara yerleştirilmişlerdir. Gelenek ve göreneklerine oldukça bağlı olan Türkmen vatandaşlarımız, ağız özelliklerine de sıkı sıkıya bağlı kalmış ve yörede ayrı bir ağız grubu oluşturmuşlardır. Ahıskalı Aşık Haydari bir şiirinde Damal-Hanak Türkmenlerini şöyle anlatmıştır:

 

Terekeme- Azeri Ağzı : Çıldır merkez ve köylerinde, Ardahan ve Göle’nin bazı köylerinde yaşayan Terekemeler halk arasında “Karapapak” diye adlandırılmaktadır. Bunlar 1828 yılında; yaşamakta oldukları Kuzey Azerbaycan’ın borçalı ve kazak bölgelerinin Ruslara geçmesi sonucu buraları bırakıp Ardahan ve Çıldırın köylerine yerleşmişlerdir. Ağız özellikleri incelendiğinde hem Kıpçak hem de Oğuz-Türkmen ağızlarının özellikleri görülmektedir. Bu durumun; Terekemelerin, Kıpçakların, Türkmenlerin kaynaşması sonucu oluştuğunu akıllara getirmektedir.

 

HALK OYUNLARI :

 

Ardahan farklı kültürlerin etkileşim içinde bulunduğu bir coğrafi alandadır. Bu nedenle halk oyunları açısından son derece zengin bir ildir. Türkiye’de halk oyunları karakter yapısı, figürleri ve oynayış biçimlerine göre yedi bölgeye ayrılmıştır. Bunlar bar, halay, horon ve karşılama, hora, kaşık ve oturak oyunları ile zeybek bölgeleridir. Ardahan ise ‘’bar bölgesi’’ içine girmektedir. Bar oyunları; oynayanların yan yana gelip serçe parmakları ile tutuşarak daire veya yarım daire şeklini almalarıyla oynanır. Yöredeki bar oyunları bazen çalgı ile bazen de çalgısız olarak oyuncuların kendi kendilerine söyledikleri türkülerle oynarlar.

Çalgısız Oyunlar: Oyunculardan biri veya birkaçı, birlikte bir mani veya türkü söyleyerek oyunu başlatır. Bir kıta türküden sonra halayın tamamı veya bir kısmı türküyü tekrar eder. Türkünün diğer grup tarafından tekrar edilmesine çevirme, çevirmeli olarak söylenen oyun türkülerine de ‘’Nanay’’ denir. Ağırdan başlayan türküler gittikçe hareketlenir. Buna bağlı olarak da oyunlar hareket kazanır.

Çalgılı oyunlarda baş çalgı davul ve zurnadır. Davul ve zurna, özellikle düğünlerin vazgeçilmez çalgılarıdır. Bunların dışında mey, tef ve bağlama gibi enstrümanlar da kullanılır. Bu oyunlarda da ağırdan başlanan oyun giderek hız kazanır. Oynanan oyunların birçoğunun hikâyesi bulunur. Yapılan her figür farklı bir duygunun ifadesidir. Erkek figürleri daha sert bayanların ise daha naziktir.

Tekli, ikili ve üçlü oyunlarda erkekler kartal bayanlar ise güvercini temsil ederler. Erkekler kollarını yanlara doğru tam açar ve yukarıya doğru kaldırırken heybetli bir kartalı andırır. Bayanlar ise kollarını dirseklerinden kırar, ellerini hiçbir zaman omuz hizasından yukarı geçirmezler ve oyun alanında adeta bir güvercin gibi süzülürler. Bugün bilinen 100’e yakın halk oyunu bulunan ilimizde bu oyunlar: oda oyunları, çiftli-ikili oyunlar, temsili oyunlar ve barlar olmak üzere 4 gruba ayrılırlar.Bunlar:

 

 

Oda Oyunları : Kapalı alanlarda el davulu, zilsiz def, mey ve saz gibi enstrümanlar eşliğinde oynanır. Türkmen vatandaşlarımızın oynadığı ‘’semah’’lar da bu gruptadır. En önemlileri; karabağ, ağır terekeme, on dört ve taşkırandır.

 

Çiftli-İkili Oyunlar : Davul ve zurna eşliğinde geniş alanlarda oynanır. En önemlileri:Şeyh Şamil,hançer barı, karadonlu ve beş açılandır.

 

Temsili Oyunlar : Yöresel enstrümanlar, esprili sözlerle dolu türküler eşliğinde oynanır. Deli kız, teşi, pişik oyunları bunlardan bazılarıdır.

 

Barlar : Barlar bazen sadece erkekler bazen sadece bayanlar tarafından oynanır.Bazen de karışık (alaca bar) oynanır. Bir barda en az beş kişi bulunur. Bunlara “bar başı, koltuk, orta, orta yanı ve pöçük oyuncusu” denir. Barlarda oyuncular tam veya yarım daire şeklinde hizalanır. Oyun yönü “ters bar” hariç soldan sağa doğrudur. Birkaç oyun dışında bütün oyunlar; üç adım ileri, üç adım geri atılarak oynanır.

 

EL SANATLARI

HALICILIK :

Üretildiği yere göre yün, pamuk veya ipek iplikten dokunan bir yaygı olan halı , ilk olarak Orta Asya ve Batı Asya’da geliştirilmiştir. İlk zamanlarda bir yer yapısı olan halı, daha sonra özellikle doğuda bir süs eşyası olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Çadır kapısı, yer sergisi, masa örtüsü, sedir örtüsü, gölgelik ve duvar halısı olarak insanların farklı ihtiyaçlarına cevap vermiştir.

Türk kültürünün de önemli bir parçası olan halı, Anadolu’nun her köşesinde dokunmakta, her yöre kendine has desenlere kendi duygularını katarak bu mirası gelecek nesillere aktarmaktadır. Türklerin dört parçadan oluşan halı takımına “deste” denilmektedir. Bu parçalardan biri ortaya (meyane), ikisi onun kenarlarına (kenare), birisi de pencere kenarına (serendaz) serilirdi.

Halıcılığın en çok geliştiği bölgeler; Türkistan, Kafkasya, Anadolu, İran, Mısır, Çin, ve Avrupa’dır. Halı çeşitleri içinde en çok rağbet görenleri Kafkas, İran, Çin ve İspanyol halılarıdır. Halının kalitesi düğüm sayısına göre ölçülür. Düğüm sayısının fazlalığı halının kalitesini de artırır. İpliğin çözgülere düğümlenme şekillerine göre farklı isimler alan düğümün en eskisi “Türk” yada “Gördes düğümü”dür. Bu düğüm Kafkas ve Anadolu halılarının dokunmasında kullanılmaktadır.

Dokumada kullanılan yün, ipek ve pamuk ipliklerinin renklendirilmesinde de 19. yy öncesinde doğal yöntemler kullanılmıştır. Doğal boyalar yöreye göre bazen çivit, sumak, katırtırnağı, çivitotu, ağaç kabuğu ve yaprağı gibi bitkilerden bazen minerallerden bazen de böcek veya yumuşakça türü hayvanlardan elde edilmiştir.

Her ulus dokuduğu halıya kendi kültür öğelerini taşıyan figürleri işlemiştir. Halının süslemesinde kullanılan bu figürler geometrik, stilize ve doğalcı olarak üç kısma ayrılmıştır. Geometrik figürler arasında çokgen, yıldız ve haç; stilize figürler arasında karmaşık kıvrık dallar, palmiye desenleri ve küf yazısı; doğalcı öğelerde ise servi ağacı, çiçek açmış meyve ağacı, söğüt ağacı, kuşlar, yaban hayvanları ve Çin ejderleri en çok görülenleridir.

Kafkasya’da çok yaygın olan halıcılık ilk önce İran etkisinde kalmışsa da daha sonra yerel öğelerin yorumlanmasıyla özgün bir Kafkas usulü oluşmuştur . Bu halılarda kullanılan motiflerin başında dört ayaklı hayvan figürleri, geometrik şekiller ve ejder figürleri gelir.

Tarihi ve kültürel değerler açısından oldukça zengin bir mirasa sahip olan ilimizde de halıcılık oldukça yaygındır. Yöre kadınları, tarih boyunca evlerindeki tezgahlarda dokudukları halılarla bu kültürü günümüze kadar taşımışlardır. Yörede dokunan halılarda Kafkas-Osmanlı-Türk sentezinin izleri görülmektedir. Selçuklu halı sanatının hayvan ve bitki motifleri, Osmanlının geometrik ve dinsel motifleri en çok kullanılan figürlerdir. Halı dokuyan genç kızlarımız, dokudukları halılara yeni renkler ve desenler katarak duygularını dile getirirler. Yörede bulunan her ailenin kendine has özel desenleri olup halılarda kullanılan her motif ve renk ayrı bir duygunun ifadesidir. Kadınlarımızın el emeği göz nuru olan yöresel Kafkas halılarında nilüfer çiçeği mutluluğu, daire sonsuzluğu anlatırken, beyaz saflığı, siyah hata ve yanlışlıkları, kırmızı hareket ve din sevgisini, sarı kötülük ve üzüntüyü, mavi ise güç ve doğruluğu simgeler. Kullanılan desenlerin kendine has isimleri bulunmaktadır. Gelin tacı, pernik, çengel, kilim, yüzükoyun ve gül dalı en çok kullanılan desenlerdir.

Bu kültür mirasımızı gelecek nesillere taşımak ve tanıtımını yapmak, genç kız ve kadınlarımıza yeni istihdam alanları yaratmak amacıyla gerek Valiliğimiz gerekse Halk Eğitim Merkezi Müdürlüklerimizce çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. İl ve ilçe Halk Eğitim Merkezi Müdürlüklerince kurslar açılmakta ve gençlerimize eğitim verilerek halıcılığın il geneline yaygınlaştırılması amaçlanmaktadır.

Yöresel Kafkas halılarını dünyaya tanıtmak, kültürel değerlerimizi yaşatmak ve geliştirmek ayrıca işsiz gençlerimize iş imkanı sağlamayı amaçlayan Valiliğimiz, Ardahan İlini Kalkındırma ve Geliştirme Vakfı’na bağlı olarak Halıcılık Limited Şirketi’ni kurmuştur. Şirket atölyelerinde; 32 tezgahta ortalama 40 kişi çalışmakta, üretilen halılar pazarlanmaktadır.

İlimizde dokunan halılarda doğal ve canlı renkler elde etmek için bitkilerden, köklerden ve meyvelerden boyalar hazırlanmaktadır. Genellikle ev halısı üretilen bu atölyelerde isteğe göre araba halıları, çantalar, isimlikler, minderler ve duvar yastıkları da dokunmaktadır. Çalışanlara ilmik başına ücret ödenmekte olup ortalama günde 4-5 bin ilmik atılmaktadır.

 

HALICILIK LİMİTED ŞİRKETİ : 2 Temmuz 1998 tarihinde Ardahan ilini Kalkındırma ve Geliştirme Vakfı’na bağlı olarak kurulan şirketin amacı; Ardahan’ı kalkındırma olup yöredeki işsiz bayanlara maddi imkan sağlayarak ekonomik katkıda bulunmak, kültürel değerlerimizi yaşatmak ve geliştirmektir. Toplam 80 kişilik kapasiteyle 32 tezgahtan oluşan bu tesiste, 40 kişi istihdam edilmektedir. Tesiste dokunan tamamı yün iplikten ve kök boyadan imal edilen Kafkas halıları, desen itibarîyle Ardahan Kültürünü yansıtmaktadır. Ebatları 3- 3,5- 4,5 m2 den oluşan bu halıları üretebilmek için işçiler günde ortalama 4-5 bin düğüm atmaktadırlar. Ayrıca isteğe göre atölyelerde araba halıları, çantalar, isimlikler, minderler ve duvar yastıkları da dokunmaktadır.

Desenlerimiz vakıf bünyesinde çalışan desinatör tarafından çizilmektedir.

Ardahan ekonomisine katkıda bulunacak sektörlerden biri de Halıcılıktır. İlimizde önceden kurulmuş bulunan Halıcılık Limited Şirketi’nde üretilen halıların pazarlanmasında sıkıntılar yaşandığı için Sümer Holding ile görüşülerek halıların Sümer Holding tarafından pazarlanması konusunda anlaşılmıştır.

 

KİLİM :

Göçebe kavimlerin en önemli yaygılarından olan kilim; Orta Asya , Balkanlar ve Anadolu’ya özgü bir dokumadır.Halıdan farklı olarak yüzey ipliklerinin tek tek ilmikleri kesilerek değil , ipliklerin çözgülerin arasından sürekli olarak geçirilmesiyle oluşur. Örülen kilimin yüzeyi düz bir görünüm kazanır ve iki yüzeyi arasında fark bulunmaz. Anadolu’nun daha çok orta, batı ve doğu bölümünde dokunan kilim, bulunduğu yörenin özelliklerini taşır.

Dokuma tekniği bakımından geometrik figürlerinin işlenmesine elverişli olan kilimde en çok görülen desenler; kuş, boynuz, kaz ayağı, güneş, çiçek, ırmak, dağ gibi doğadan ve insan yaşamından alınmış öğelerdir.

İlimizde kilim dokumacılığı az da olsa devam etmektedir. Yöre insanı kilimlerinde tamamen kendine özgü yöntemlerle elde ettiği boyaları kullanmaktadır. Kadınlarımız gazel adını verdiği bitki kökünü kaynatarak kahverengi, evelik kökünden kırmızı, samanı kaynatarak sarı, mantı suyuna attığı paslı demirlerin pasını attıktan sonra gazel kökünü de katarak siyah rengi elde etmiştir.

zel bir renk armonisine sahip olan kilimlerimiz sadece rengiyle değil kalite ve desen zenginliğiyle de mükemmel bir dokumacılık örneğine sahiptir.

Kilim tezgahı yere paralel şekildedir. 6 m2’lik bir kilim tek kişi tarafından 75-80 günde tamamlanmaktadır. En güzel kilim örnekleri Göle, Çıldır ve Damal ilçelerimizde bulunmakta olup köylerimizde 100-150 yıllık antika değerindeki kilimlerle karşılaşmak mümkündür.

 

HASIR :

 

Yöremizde; daha çok eski dönemlerde kullanılan yaygı çeşitlerinden birisi de hasırdır. Kurumuş sazlıktan yapılan ve herhangi bir maliyeti de bulunmayan hasırlar, dokunmasının kolay olması nedeniylede halk arasında tercih edilen bir yaygıdır.

Hasır sulu alanlardaki sazlıklardan toplanan sazlardan yapılır. Bunlara “cil” toplanmasına da “Cil Çekme” denir. Bu işler genelde kadınlar tarafından yapılır. Toplanan ciller önce kurutulur ve kurutulduktan sonra bir kısmı ılık suda nemlendirilerek örülüp kalın ve uzun ip haline getirilir. İp haline getirilen ciller hasır tezgahlarında dikey biçimde gerilir. Kalan ciller de yine nemlendirilerek bu iplerin bir altından bir üstünden geçirilerek hasır haline getirilir. Hasırlar bazen sade bazen de desen verilerek yapılır.

Hasır; rutubeti ve havayı geçirmeme özelliğine de sahiptir. Eski dönemlerde yer ve duvar sergisi olarak kullanmasının yanında zemine serilerek halıyı nemden korumaya yarardı. Bunun dışında kullanımının kolay olması nedeniyle tahıl, yün ve tüy serip kurutma gibi günlük işlerde de sıkça kullanılmaktadır.

 

KEÇE :

 

Keçe; yün, kıl veya pamuğun ıslatıldıktan sonra dövülerek liflerinin birbirine kaynaştırılmasıyla elde edilir. Keçe bazen örtü, sergi ve çadır olarak bazen de giysi yapımında kullanılırdı.

Keçeciliğin yaygın olduğu yörelerin başında Orta Asya gelmektedir. Göçebe Orta Asya Türklerinin yaşamında önemli bir yer tutar. Çok eski dönemlerde, buralarda yapıldığı bilinmektedir. Türklerin Anadolu’ya yerleşmesiyle birlikte keçecilik de bir zanaat haline gelmiştir. Anadolu Selçukluları döneminde, Ahilik örgütü içinde yer alan esnaf loncaları arasında keçecilik de vardır. Keçeci kalfalar, yıllar süren çalışmalarla kendilerini yetiştirdikten sonra dükkan açma hakkını kazanırlardı.

Yöremizde hayvancılığın yaygın olması özellikle de eski dönemlerde küçükbaş hayvan sayısının fazlalığı, keçeciliğin gelişmesine neden olmuştur. Bazı köylerimizde geleneksel yöntemlerle az da olsa hâlâ yapılmaktadır.

Keçe yapımı için öncelikle koyunların sırtından kesilen yünler suda ıslatılıp yıkanır ve temizlenir. Temizlenen yün elde tiftiklendikten sonra yaylarla lif haline getirilir. Yere serilen çadırın üzerine büyük bir bez serildikten sonra nemlendirilen yünler bu bezin üzerine yayılır. Yün yayılırken keçe ustası tarafından renklendirilmiş yünlerle desen oluşturulur. Daha sonra bezin uçları yünün üzerine katlanır ve içine uzun bir ağaç konularak çadırla birlikte rulo haline getirilir. Yün liflerinin iç içe kaynaması için rulo belirli aralıklarla sıcak suyla ıslatılarak insanlar tarafından tekmelenir. Rulo, keçe haline getirilinceye kadar bu işlem sürdürülür. Hazır hale gelen keçe sıcak su dökülerek çıkarılır.

Keçe yapımı halk arasında bir şenlik haline getirilmiştir. Köy halkı keçe yapılan evde toplanır ve ev halkı tarafından hazırlanan yiyecekler gelenlere ikram edilir. İkramlar bişi , katmer, feselli ,mafiş, gevrek gibi hamurdan yapılan yöresel yiyeceklerdir.

 

DAMAL BEBEĞİ :

Damal ilçemiz ve yöresi, Orta Asya’dan Avrupa’ya göç eden Türk boylarının geçiş güzergahında bulunan bir yerleşim alanıdır. Yöre halkı “Türkmen” olup günümüze kadar kendi gelenek ve göreneklerini korumuşlardır. Bu yörenin en önemli özelliliklerinden biri, yörede yaşayan kadınların Orta Asya Oğuz Türkleri’nin kıyafetlerini kullanmalarıdır. Bu kıyafetler; üç etek, önlük, gömlek, şalvar, yelek, cepken, göğüslük, tor, fes, takke ve kolçak gibi parçalardan oluşur.

Günümüzde de kullanılan bu kıyafetler giyinenin yaşına, sosyal durumuna ve ekonomik gücüne göre değişiklik gösterir. Örneğin bu kıyafetin bir parçası olan göğüslüğün koyu renkli kumaştan yapılanını yaşlı kadınlar ve dul kadınlar, tamamen boncuktan yapılanını ise genç kadınlar giyer. Genç, evli, çocuklu , dul ve oğlu askere gitmiş kadının gelinin, ninelerin taktıkları başlığın farklı özellikleri vardır. Yeni evli kadın en az beş entari, üç etek, bir yelek giyer.

Geçmişte yöre kadınları bu kıyafetlerin küçüklerini, ağaçtan yapılan bebeklere giydirerek çocuklarına oyuncak yapmaktaydılar. Günümüzde bu giysiler plastik bebekler üzerine giydirilerek meraklılarına satılmaktadır. Bu giysiler iyi bir işçilik ve el emeği ile kumaş bezler üzerine boncuklarla işlenerek yapılmaktadır.Damal bebeği, 1996 yılında Japonya’da düzenlenen “Yöresel Folklorik Bebekler” yarışmasında el emeği kategorisinde dünya birincisi olmuştur.

ÂŞIKLAR

Edebi kültürümüzün yapı taşlarından biride “Âşık Edebiyatı”dır. Tarihimizin sosyal ve kültürel olaylarını günümüze taşımada en önemli araçlardan biri olan âşıklık geleneği aslında islamiyet öncesi ozanlık geleneğinin bir devamıdır. Ozanlar kopuz eşliğinde söyledikleri şiirlerle yaşadıkları toplumun duygu ve düşüncelerini dile getirmişlerdir. Tarihi olayları şiirlerine konu etmişlerdir. Ozanlar, kopuz çalıp şiir söylemelerinin yanında büyücülük, oyunculuk, hekimlik gibi işler de yaparak çevrelerine yardımcı olmuşlardır. 15.y.y.da İslamiyet’in de etkisi ile ozanların yerini, saz çalıp türkü ve şiir söyleyen âşıklar almıştır.Asırlar boyunca Anadolu’da sayısız saz şairi ve âşık yetişmiştir. Bunlar halkın geleneklerini ve göreneklerini, acılarını, mutluluklarını konu alan sayısız eser bırakmıştır. Halk şiirine bugün bile merak ve ilgi duyulmasının sebebi, halkın içinden gelen insanlar tarafından halkın duygularının dile getirilmesidir.

Âşıklar şiirlerini koşma, yedekli koşma, siçilleme, semai, destan ve divani tarzlarında söylemiştir. Hece ölçüsü ile yazdıkları şiirlerinde nazım birimi dörtlüktür. En çok kullandıkları hece kalıpları 7 –8-11 ve 15 tir.

Anadolu’da âşıklık geleneğinin en yaygın olduğu coğrafya Kars-Ardahan-Erzurum yöresidir. İlimizde bu geleneğin en önemli temsilcileri Âşık Şenlik, Âşık Zülali ve Âşık Mazlumi’dir.

AŞIK MAZLUMİ: Ardahan’ın Hanak ilçesinde dünyaya gelen ve asıl adı Ahmet olan Aşık Mazlumi’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, 1855-1922 tarihleri arasında yaşadığı tahmin edilmektedir. İlk tahsilini Ortahanak’ta yaptıktan sonra bu yörenin kültür merkezi olan Ahıska’ya giderek medrese eğitimi almıştır. Daha sonra memleketi Ortahanak’a gelerek burada imamlık yapmıştır.

Saz çalmayı bilmediği için şiirlerini irticalen söylemiştir. Ancak kendi el yazısı ile yazdığı şiirlerini topladığı defteri kaybolduğu için birçok şiiri günümüze ulaşmamıştır.

Bölgenin Ruslar tarafından işgal edildiği dönemlerde yaşayan Mazlumi, bu dönemdeki esaret ve zulümleri şiirlerinde dile getirmiş, yöre halkına önderlik etmiştir. Yaşadığı dönemin sosyal ve siyasi olaylarına kayıtsız kalmayan, halkını bilinçlendirmeyi kendine görev edinmiş vatansever bir şairdir.

Şiirlerinde vatan, millet, din, aşk ve hayat temaları, ağırlıkla işlenen konulardır. Şiirlerinde ağır bir dil kullanmamış, duygularını sade halk dili ile ifade etmiştir.

 

Şairin dünyevi güzellikler peşinde koşan Gönül ile onu mantıklı olmaya çağıran Akıl arasındaki çatışmayı dile aldığı ve sonunda aklın galip geldiği “Akıl ile Gönül Destanı”ndaki birkaç dörtlük şöyledir:

 

AŞIK ŞENLİK : Âşık Şenlik, 1850 yılında Çıldır ilçesinin Suhara (Yakınsu ) köyünde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Hasan’dır. Babası, Kadirgiller’den Molla Kadir’dir. Çiftçilikle uğraşan orta halli bir köylüdür. Annesi Zeliha Hanım okuma yazma bilen, zeki görgülü ve bilgili bir kadındır.

Hasan, yöredeki her çocuk gibi Âşık Meclislerinde destan ve cenk hikayeleri dinlemeye meraklıydı. Her akşam babası ile birlikte Âşık Meclislerine gider; cenk, destan veya şehit menkıbeleri dinlerdi.

Bir av tutkunu olan Hasan, on dört yaşına geldiğinde ava gider ve iki gün boyunca orada uyuya kalır. Uyandığında “Âşık Şenlik” mahlası ile söylediği ilk şiirinde şairlik kudretini bulduğunu, rüyasında Allah’ın cemalini gördüğünü ve kudretinden ders alarak Arapça, Farsça, İbranice dillerini öğrendiğini söyler.

Âşık Şenlik ne bir medrese eğitimi görmüştür ne de bir hocadan ders almıştır. Ancak üstün zekası ve keskin hafızası sayesinde elde ettiği bilgilerle bu açığı gidermiştir. Ahılkelekli Âşık Nuri’den saz çalmasını öğrenen Şenlik’in ünü hızla yayılmıştır.

1913 yılında davet edildiği Revan’da, Revan Hanlarının ünlü âşıkları ile karşılaşır ve onlardan üstün gelir. Bunun üzerine âşıkları yenilen ve kendi itibarları azalan Revan Hanları, Âşık Şenlik’in yemeğine zehir koyarlar. Revan’da hastalanan Şenlik Çıldır’a gelirken Arpaçay’ın Dalaver Köyünde ölür, cenazesi Suhara’ya getirilerek burada toprağa verilir.

Âşıklık geleneğinin önde gelen ustalarından biri olan Âşık Şenlik, yaşamı boyunca birçok çırak yetiştirmiş ve kendisinden sonra gelen âşıkları da etkilemiştir. Yaşadığı dönem itibari ile Rus işgalini gören, göç ve felaketlere tanık olan Şenlik’in edebi kişiliği bu olayların bıraktığı duygularla şekillenmiştir. Âşık Şenlik; divani, koşma, yedekli koşma, tecnis, şeki/sicilleme, destan, türkü ve bayati gibi halk şiirleri türünde eserler vermiştir.

ÂŞIK ZÜLALİ : Âşık Zülali, 1873 yılında Posof’un Suskap köyünde doğmuştur. Asıl adı Yusuf Kökten’dir. ilk tahsilini köyünde yapmış medreseyi ise Digor’da tamamlamıştır. Kültürlü bir zat olan dedesinin onun eğitiminde önemli etkileri olmuştur. Âşık Zülali, İstanbul’da müderris olan ağabeyinin yanına giderek orada medrese eğitimine devam etmiş ve Arapça-Farsça öğrenmiştir.

On iki yaşındayken gördüğü iki rüya ile bade içmiş ve halk âşığı olmuştur. Bu tarihten sonra “Zülali” mahlası ile şiirler söylemeye başlamıştır. 1893 yılında Bursa’ya giderek Posof ve Artvinli 93 muhacirlerini ziyaret etmiş ve orada Hamidiye Ziraat Mektebi’ne girerek üç sene okumuştur. 1896 yılında bir hastalık sebebi ile Posof’a dönmüş ve yöre halkını düşman işgaline karşı bilinçlendirmeye çalışmıştır. 1904 yılından itibaren sazı bırakarak mekteplerde Türkçe ve Din dersi hocalığı yapmaya başlamıştır. 1910 yılında Bursa’ya, oradan da Afyon’a göç etti. 1946 yılında Eskişehir’in Çifteler ilçesine geldi, burada imamlık yaptı. 18.12.1956 tarihinde Eskişehir’de vefat etti ve Çifteler ilçesinde toprağa verildi.

Devrinin en önemli üç âşığından biri olan Âşık Zülali ( Çıldırlı Âşık Şenlik, Narmanlı Âşık Sümmani ) savaşların ve felaketlerin olduğu bir dönemin çocuğu olarak yetişti. Bulunduğu dönemin zorluklarına rağmen okuyarak kendisini aydın bir insan olarak yetiştirdi. Yaşamı boyunca çok yer değiştirmek zorunda kalması nedeniyle aşk, tabiat, gurbet, ayrılık, memleket sevgisi, yoksulluk, nasihat, tasavvuf ve sosyal hadiseler onun şiirinin başlıca temasını oluşturur.

 

 

Safranbolu Düğünleri

Mayıs 8, 2007

Kaynak: kültür bakanlığı web sitesi

Safranbolu yöresinin düğünlerinde saz takımı zilli maşa, küp (darbuka), tef ve bir de türkücülerden ibarettir. Yaşlı bir kadın, ayırt etmeden kadınları oyuna kaldırır. İki kadın karşılıklı dururlar. Vücutlarında hiçbir hareket yoktur. Sadece kollarını aşağı yukarı indirip kaldırarak çalgıya ayak uydurmaya geçerler. Bu oyunun havası, çeşitli figürler ve kıvrak vücut hareketleri yaptıracak tartımda değildir. Türküsü, pek sade ve hareketsizdir. Hicaz makamında ve “düyek” usulünde yakın bir tartımda olup, nağmeler gösteren bir tavrı vardır. Türküsü şudur:

Yandım oğlan yanıyorun
Her sözüne kanıyorun, yanıyon aman
Salla mendil varıyorun
Cilvelinden sanıyorun, yanıyon ama
Uzun boy ederler
Kısayı yan ederler, yanıyon aman
Orta boyun üstüne
Her gün bir kan ederler, ölüyon aman

Bu türkü mahallî şiveyle yazılsa, meselâ ikinci kıtası şöyle olurdu:

Uzun boy edele
Gısayı yang edeelee, yanıyonğ aman
Orta boyunğ üstüne
Her gün bir gan edeelee

Şu da bir başka türküdür:

KOCA ADAM

Koc’adam harman ister
Dizine derman ister, ölüyon
Utanmaz sakalından
On beşinde kız ister, ölüyon
Koc’adamın sarması
Sandım odun yarması, ölüyon
Delikanlı sarması
Zemheri furtunası, ölüyon

Şu türkü de “Koca (yaşlı) adam” üzerine düzülmüştür:

Koc’adamın sakalını yoldursam
Yoldursam da kıl torbaya doldursam
Koc’adamın delkanlıya dödürsem
Koc’adamın üç kızı var ben gibi
Bir oğlu var daldan kopmuş gül gibi
Beni anam verivermiş kör gibi
Koc’adama kutnu entar(i) uymamış
Uymuş emme delkanlıya dönmemiş

……………………………….

Sürtüne sürtüne geldi bir koca
Koynuma girmeden ışıdı baca
Gençliğim gitti benim bu gece
Urgan verin koc’adamı bağlayın
Bağlayın da anam evini boylayın
Hem ağlayın, hem derdime yanayım
Koc’adama döşek serdim gül gibi
Atladı da geçiverdi kör gibi
Sabah baktım eşeyvermiş göl gibi

Bu “Koca Adam” türküsü düğünlerde pek meşhurdur. Çalgıcılar deyişlerin m’n’sına göre tavır takınırlar. Genç kızların yaşlı erkeklere verilmesinden doğan duyguları terennüm eder.

Gece düğünleri, gündüz düğünlerinden daha neşeli geçer. “Oyun çekici kadın”, genç kızları da tutup kaldırır. Genç kızların nazlandıkça çalgı takımı şunun gibi:

Hadi gızım oynayıve
Göbeğini sallayıve

Yahut da:

Oynayalım oynayalım
Yazıköy’ü boylayalım
Şu şehirde durmayalım
Kaştan gözden anlayalım.

Gibi türkülerle kızları oyuna kışkırtırlar. Bu oyunlar, bilenin de bilmeyenin de oynamak zorunda olduğu oyunlardır. Asıl oyun, düğün evine önceden tutulmuş, yahut da düğüne hatır için gelmiş memleketin belli başlı tanınmış çengilerince yürütülüp, onlara mutlaka birer bahşiş verilmesi âdettir.

Küpçü (darbukacı), oyuna bunların çıkacağını, mekam ve oyunun değiştiğini anlatan sert ve kesik kesik bir ağızla darbukasıyla birlikte il’n eder. Herkes susar, bütün gözler çengilere yönelir. Oyun çekici kadın, onları da birer birer ortaya çıkarır. Çengiler, bir genç kızdan bile daha fazla nazlanarak türlü özürler dilerler. Onların bu hâlini “ef’allerinin (işlerinin, mesleklerinin) aranağmesi” gibi sayanlar çoktur.

Çengi oyunlarının birçok çeşidi bulunmakla beraber başlıcaları şunlardır: Amâni, Aç Kapı, Kaşık Oyunu, Genç Osman, Çıtırdağ.

Safranbolu’da ayrıca çiftetelliyi andıran nice göbek atmalı oyunlar da vardır. Bu şarkılı çeşitlerden, Çargâh makamını düşündüren seyri ve söyleniş tarzıyla aşağıdaki türkü hoştur:

Ben yârime Kalaaltı’nda kavuştum
Öptüm, koktum, hel’llaştım, barıştım
Y’r aşağı, ben yukarı savuştum
Fes bir yana avrukalar düzgündür
Aman aman aman aman düzgündür
Uyku gelmiş, kara gözler süzgündür

Aynı makamla söylenen bir başka türkü de şudur :

Yüksek konaklar da kadil mi yanar
Öksüzün başına devlet mi konar
Herkes sevdiğine böyle mi yanar?
Dumanın dağlara ağıyor benim
Sevdiğim ellere kalıyor benim

Aranağme

Yüksek konaklarda kahve bişürür
Kahvenin köpüğün yere düşürür
Kınalı parmak ucu fincan devşürür

Nakarat ve Aranağme

Düğün evinde bu türküleri söyleyen ve bu oyunlara kalkan çengi kadınları, icabında herkes dağıldıktan sonra hususî şekilde de oynatırlar.

Salı günü ikindiden yatsı sonlarına kadar türkü ve oyunlarla eğlendikten sonra “Helôsa” başlar ve bu geceye “sağdıç gecesi” denilir. Bu gecenin son gösterisi olarak sağdıcın başı üstünde (pırıl pırıl mumlarıyla ve K’bem türküsü söyleyerek) tutulan “sini çevirmesi” sahnesi hoş bir toplantı sonu teşkil ederse de içinde raks unsuru yoktur. Ertesi gün kına gecesinde de tekrarlanan “sini çevirmesi” sahnesinde tepsi bu sefer mumlarla ışıldayan manzarasıyla gelinin başında tutulur ve başka oyunlar oynanır.

Oyunun şehir düğünlerindeki rolü, böylece belirli şart ve anlara bağladır. Hem de, her gencin oyuna katılabilmesi imkânı ile, çağımızda yalnız kadınlardan çengi denilen esnaf oyuncuların yurdun dört bir bucağında (kazanç kaygısı fakat aynı zamanda da tecrübe ve üstün başarıyla) önemlice bir yekûn (toplam sayı) tutmaları iki ayrı keyfiyet ve konu hâlindedirler.

KÖY DÜĞÜNLERİNDE OYUN:

Safranbolu ilçesinin (günümüzde Karabük iline bağlı) 207 köyündeki oyunlar az çok farklı şartları haizdirler. Kasaba oyunlarını andırırlarsa da, makam ve tavır farkları daha ilk temasta göze çarpıverir.

Takımın oyuncusuna köçek denilir ve bu, bir bakıma çenginin mukabilidir (karşılığıdır). Kazanç için çalışan erkek oyuncudur. Köçekler, basmadan veya kefen bezinden yapılma kısa ve kırmalı bir entari giyinerek göğüs ve göbeği parça ve kırpıntılarla iyice şişirirler. Al entarinin üstüne sırmalı veya sırmasız cepken ve yelek giyerler. Kazanç için taşradan gelip giden gezgin esnaftan katiyen değillerdir. İşe yatkınlık gösteren becerikliler, yine yerli halktan ehil kıdemliler tarafından yetiştirilir. Tabiatıyla da, köçekliğe yarayacak bir imkân kendilerine o yaşlı ehillerce (usta oyuncularca) aşılanır. Öğreticilerin tanınmışlarının, üstlerinin hep anılmış olduğu biliniyor. Bostan bükülü “kemençe Ahmet” bunların son tanınanlarından biriymiş. Bu adam yetiştirdiği köçeklerin bedenî müm’resesi (bedeninin kıvraklığa alışması) için güç idmanlar (jimnastik hareketleri) yaptırmış. Söz gelimi; dönerken başları dönmemeye alışsın diye her birini koca zembillere koyup, zembilin sapında tavana asar ve hızla döndürürmüş. Çıraklar da, onu bu belki de hiç evveliy’tı (öncesi) olmayan sırf şahsî tarzlarından dolayı hayranlıkla görüp usta bilir, ustanın da gençlikte aynı zembil idmanından geçip geçmemişliğini tahkik etmeyi (soruşturmayı) her halde akıllarından bile geçirmezlermiş. Safranbolu’da köçek yetiştiren köylü ustaların hâlâ varlığı tahmin edilebilirse de, içine insan alabilecek zembillerden yapanların artık kalmadığı muhakkaktır!

Köçek, mutlaka tüysüz ve yakışıklı delikanlılardan seçilir. Saçları uzatılır. Enseye ustura vurularak onların t’biriyle ense “kaymak gibi” meydana çıkarılır. Kaşlara, ustura ve ibrişimle çekidüzen verilir. Yüzdeki ayva tüyleri de ibrişimle yolunarak allık ve aklık sürülür. Suratın ak ve pürüzsüz görülmesi şarttır, bütün bunlarda makyaj sanatının Şark’a (Doğu dünyasına) has başlangıcını görmektir.

Davulcunun giyimi de ayrı bir konudur. Ayağına; kaytan zıhlı, kara çuha veya satenden zıpka şalvar giyer. Topukta kalçaya kadar dar ve bacaklara yapışık, oturma yeri ile ön kısmı bol, kırmalı ve kabarık bir şalvardır. Bunun ayak kısmının üstünden diz kapaklarına kadar, çamurluk veya tozluk geçirilir, ayağında yemeni denilen, altı kabara çivili, vatekadan (bir çeşit deri) yahut rugandan ayakkabı bulunur. Davulcunun üzerinde alpaktan yapılıp bele kadar inen bir entari (gömlek) bulunur. Onun üstüne şal veya Trablus kuşağı sarılıp daha üstüne de beş – altı gözlü silahlık kemeri tokalanır. Kemerde teke kulak bir saldırma, bıçak yer alır, yahut da kama sokulu bulunur. Entarinin üstüne, açık önlü, yünden peşli ve bir sürü gümüş – savat düğmeli çuha yelek giyer. Köstekli ve çifte kapaklı eski usul gümüş saat giyimin gösterişini ayrıca artırır.

Sakal çıkmaya başlayıp da yüzleri kırışan köçekler, sonradan işi davulculuğa döktükleri için, bu yolda yetişen davulculardan bazıları da saç bırakmakta devam etmişlerdir. Fakat, ekseriyetle tepelerine alından itibaren kestirerek arka ve şakaklarında saç bırakırlar. Eskiden poşu sarılı fes giyerlerdi ki, bunun yerine şimdi kasket almıştır.

Bazı köyler, davul – zurnadan başka kasabadan da çalgı takımı getirirler (keman, gırnata, ud ve başka sazların birlikteliği). Bu esnaf çalgıcılar, köy havalarından başka plaklardan kapma parçaları da kulaktan dolma çalarlar.

“Eflâ’nî (Pazartesi)” gün ve gecesinde düğün evinden olan kadınlar kendi meclislerinde türkü ve oyunlarla eğlenirken, erkekler de ayrı içkili âlemlerinde köçek ve hatt’ kadın oynatırlar. Asıl davul – zurna ve saz takımları erkeklerin tarafındadır.