Archive for the 'Nasrettin Hoca' Category

Kazak Türklerinde Nasreddin Hoca ve Fıkraları

Mayıs 12, 2008

KAZAK TURKLERINDE NASREDDIN HOCA VE FIKRALARI*
Doc. Dr. Abdulvahap Kara

Kazak Turkleri arasinda pek cok kimse Nasreddin Hoca’nin Aksehirli oldugunu bilmez. Onu Kazak cografyasinin Cimkent, Almati, Aktobe, Kostanay, Semey veya Astana gibi herhangi bir sehrinde yasamis Kazaklarin efsanevi kahramanlarindan biri oldugunu zanneder.
Bu durum, elbette sadece, Kazaklar icin gecerli degildir. Nasreddin Hoca, nasil Kazakistan’da bir Kazak ise, Ozbekistan’da Ozbek, Turkmenistan’da Turkmen, Kirgizistan’da Kirgiz ve Tataristan’da da bir Tatar’dir. Bu durum sayamadigimiz diger Turk halklari icin de gecerlidir. Onun fikralari o kadar benimsenmistir ki, kimse onun Anadolu dogup buyumus bir sahsiyet oldugunu fark etmez bile.
Iste Nasreddin Hoca’yi benzersiz kilan da budur. Nasreddin Hoca bu yonuyle dunyada tektir. Baska bir deyisle, Nasreddin Hoca tum Turk Dunyasi’nin kendinden bilerek benimsedigi ortak edebi sahsiyettir. Bu acidan bakildiginda, Nasreddin Hoca’nin yasadigi Aksehir’i de Turk Mizah Dunyasi’nin baskenti olarak gorebiliriz.
Biz bu yazimizda Nasreddin Hoca’nin Kazak Edebiyatindaki yeri ve bu konuda yapilan arastirmalar hakkinda bilgi vermeye calisacagiz.
Yukarida dile getirdigimiz gibi, Kazaklar kendi dillerinin fonotik ozelliklerine uygun olarak “Kocanasir” diye adlandirdiklari Nasreddin Hoca’yi o kadar benimsemistir ki, onun adi Kazak Turkcesine deyim olarak girmistir. Kazakca sozluklere baktigimizda, “Kocanasir” kelimesine “ankav”, yani saf, her seye inanan “angal”, yani bilmemis gibi gorunen ve “ak konil” yani temiz kalpli, iyi niyetli manalarini yuklendigini goruruz (Kazak Tilinin Sozdigi 1999: 398). Bunun disinda sozluklerde sifat olarak da yer almaktadir. Kazak Turkcesinde, Nasreddin Hoca gibi saf kisilere “Kocanasirlav”, Nasreddin Hocalik is manasinda “Kocanasirlik” ve Nasreddin Hoca gibi manasinda “Kocanasirsa” ve “Kocanasirday” deyimleri kullanilmaktadir (Kazak Tilinin Sozdigi 1999: 398). Bunun disinda mizah yayinlarinda “Kocanasir Korcini”, yani “Nasreddin Hoca’nin Heybesi” deyimi yerlesmistir. Ilk defa Kazak Edebiyati dergisinin son sayfasindaki mizaha ayrilan bolume verilen bu isim daha sonra bir cok dergi ve
gazetelerin mizah sayfalarina ad olmustur. (Kisibekov vd. 1996: 42) Sadikbek Adambekov Almati’da mizah oykulerinin yayinladigi kitabina[1], oykulerinin Nasreddin Hoca ile hic ilgisi olmamasina ragmen “Kocanasir Kakpasi”, yani “Nasreddin Hoca Kapisi” adini vermistir (Kisibekov vd. 1996: 42).
Kisibekov Nasreddin Hoca fikralarinin siradan gulduru fikralari olmadigina isaret etmektedir. Ona gore, Kazaklar dunyada uc seyi arsiz olarak gorur: 1. yemek, 2. uyku 3. gulme. Nasreddin Hoca’nin fikralari yukaridaki gibi arsiz gulmeceler degil, arli dusunduren gulmecelerdir (Kisibekov vd. 1996: 42).
Aslinda Kazaklarda Nasreddin Hoca sadece mizahi bir karakter degildir. O ayni zamanda bilgeligi, cesareti, hazircevapliligi zalim zenginler ile yoneticilere karsi adaleti tesis etmeye calisan bir kahramani temsil eden bir sahsiyettir. Kazak Edebiyatinda Nasreddin Hoca’dan baska da fikra kahramanlari vardir. Bunlarin baslicalari Aldar Kose, Jiyrense Sesen, Tazsa Bala, Kil Kenirdek, Siybut ve Jargak Bas’tir (Sattarov 1987: 5; Meyermanova 2001: 7-20). Bunlar icinde Aldar Kose ve Jiyrense Sesen’in ozellikleri Nasreddin Hoca’ya cok benzemektedir. Bu yuzden ayni fikranin kahramani bazen Nasreddin Hoca, bazen Aldar Kose ve bazen de Jiyrense Sesen’dir. Ayni fikranin bu sekilde farkli kahramanlara mal edilerek anlatilmasi, Kazaklar arasinda yadirganmamakta, hatta aksine normal karsilanmaktadir (Sattarov 1987: 8). Cunku, Aldar Kose ve Jiyrense Sesen karakterlerini inceledigimizde Nasreddin Hoca ile benzer ozellikler tasidigini gormekteyiz.
Kazak Edebiyatinda akilli ve kurnaz bir sahsiyeti sembolize eden Aldar Kose (Aldatan Kose) hazircevapliligi ve keskin zekasiyla cimri ve zalim zenginler ile beyleri alt eder. Aldar Kose’nin gercekten yasamis bir sahsiyet olup olmadigi konusunda somut deliller yoktur. (Gabdullin 1996: 153-157; Kazak SSR 1989: 111; Meyermanova 2001: 13-15; Kadeseva 1997: 101-104) Aldar Kose fikralari Turkce’ye de cevrilmistir (Danes Erimbetova, Aldar Kose Fikralari, Istanbul 2003). Bazi arastirmacilar, onun Nasreddin Hoca’dan esinlenerek uretilmis bir kahraman olabilecegini ileri surmektedirler. (Kisibekov vd. 1996: 42). Bazi fikralarin hem Aldar Kose ve hem de Nasreddin Hoca’ya mal eldildigini yukarida ifade etmistik. Asagidaki Aldar Kose fikrasi bu acidan bir cok kimseye tanidik gelebilir.
“Alti genc Aldar Kose ile eglenmek icin nehir kiyisina gotururler. Iclerinden biri:
-Aldar Amca, simdi hep birlikte suya girelim ve birer yumurta yumurtlayip cikalim, dedi. Onlarin hepsi Aldar Kose’ye fark ettirmeden yanlarinda birer yumurta getirmislerdi. Aldar Kose:
-Tamam, diyerek suya girmeye razi olur.
Genclerin hepsi suya dalip cikarak:
-Iste biz birer yumurta yumurtladik. Sizin yumurtaniz nerede? diye Aldar Kose’ye yumurtalarini gosterirler.
Bunu goren Aldar Kose:
-Uuuruuu, diye horoz gibi otmeye baslar.
-Aldar Amca, ne yapiyorsunuz? diye alti genc sorarlar. O zaman Aldar Kose:
-Bu kadar tavuga, bir horoz lazim degil mi? diye cevap verir.” (Mamet 2000: 221)
Buna benzer bir fikranin da Nasreddin Hoca’da oldugunu biliyoruz (Secilmis Nasreddin Hoca Fikralari 1992: 110-112; Erginer 1969: 79).
Kazak Sozlu Edebiyatinda bilgelik ve feraseti temsil eden Jiyrense Sesen Kazak Hanligi’nin kurucusu Janibek Han doneminde yasamis gercek bir tarihi sahsiyettir. Kazak efsanelerine gore, Jiyrense Sesen Kazak Hanligi’nin kurulmasina destek vermistir. Buna ragmen Kazak Hanlarini hatalarini gordugunde elestirmek de geri durmaz. Hanlarin onunde dogruyu soyleyebilen cesareti ile on plana cikar. Han zaman zaman Jiyrense Sesen’i bilgeligi ve guzel karisindan dolayi kiskanir. Bu sebeple Han, Jiyrense Sesen’e ifa etmedigi takdirde cezalandiracagini soyleyerek yerine getirilmesi imkansiz buyruklar verir. Boylece Jiyrense Sesen’e surgun cezasi vererek uzaklastirmak veya oldurmek ister. Ancak Jiyrense Sesen her defasinda akilli karisi Karasas’in (Karasac) tavsiyeleri dogrultusunda hareket ederek bu cezalardan kurtulmasini bilir. Kazaklar arasinda Jiyrense Sesen ile ilgili pek cok fikra anlatilir. Ancak bunlarin kacinin gercekten onun basindan gectigi bilinmez. Genel kani bir cogunun
sonradan ona mal edilmis olmasidir. (Gabdullin 1996: 160-163; Kazak SSR 1989: 257; Meyermanova 2001: 16-17).
Jiyrense Sesen fikralarina tipik bir ornek su sekildedir:
“Jiyrense Sesen’den kurtulmak isteyen Han ona on koc verir ve “Bunlara kirk gun icinde kuzu dogurtup bana geri vereceksin” diye buyurur. Bu emri nasil yerine getirecegini bilemeyen ve kara kara dusunen Jiyrense Sesen’in imdadina karisi Karasac yetisir. “Bunun icin uzulme. Koclari al gel. Kesip yiyelim. Hana cevabini daha sonra ben veririm.” der. Kirk gunluk muddet dolunca, Karasac kocasi Jiyrense Sesen’i yataga yatirir ve ustune yorgani orter. Bir ara Han eve gelir ve Jiyrense Sesen’in nerede oldugunu sorunca “Kocam yeni dogum yapti. Yatiyor.” diye cevap verir. Han sasirarak “Sen ne diyorsun, hic erkek dogum yapar mi?” diye cikisir. Bunun uzerine Karasac “Hunkarim, madem erkeklerin dogum yapamayacagini biliyorsunuz, o zaman nicin koclara kuzu dogurtsun diye Jiyrense Sesen’e emir verdiniz?” der. Buna soylenecek bir laf bulamayan Han yenilgiyi kabul eder ve halk nezdinde gulunc duruma duser” (Gabdullin 1996: 162).
Nasreddin Hoca’nin Timur ile ilgili hikayeleri Jiyrense Sesen’in fikralarina benzemektedir.[2] Aldarkose’nin kurnazligi ve zekasiyla zalimleri alt etmesi ve Jiyrense Sesen’in bilgeligi Nasreddin Hoca’nin bunyesinde toplanmaktadir. Yani Nasreddin Hoca hem kurnaz, hem saf ve hem de bilgelik gibi onemli vasiflari bunyesinde toplamaktadir. Bu haliyle Nasreddin Hoca’nin Aldarkose’nin ve Jiyrense Sesen’in ozelliklerini tek basina tasimakta oldugunu soyleyebiliriz.
Bu yuzden Kazaklar arasinda Nasreddin Hoca bazen kurnaz, bazen saf fakat cogunlukla temiz kalpli, iyi niyetli evliya gibi kutsal bir sahsiyet olarak algilanir (Kisibekov vd. 1996: 40).
Kazakistan’da Nasreddin Hoca uzerine arastirmalar 1960’li yillardan itibaren ele alinmistir. Ilk olarak V. Gordlevskiy, I. Braginskiy ve K. Davletov’un bu konudaki arastirmalari yayinlandi. Daha sonra bu konuda arastirmalar yayginlasmaya basladi. Bu konuda yayinlanan onemli calismalari soylersek;
L. Solov’yev, Kocanasir, Almati 1963.
T. Abdurahmanov, Kocanasir Angimeleri, Almati 1965
T. Abdurahmanov, Kocanasir Hikayalari, Almati 1977
B. Kencebayev, Timpiy, Almati 1981
Baltabay Adambayev – Tolevhan Jarkinbekova, El Avzinan (Sesendik Sozder, Akindik Tolgamdar, Aniz – Angimeler), Almati 1985
Kocanasir Hikayalari (Rusca’dan ceviren O. Kenjebek), Almati 1998.
Kazakistan Nasreddin Hoca’nin fikralari uzerine son derleme Onalbek Kenjebek tarafindan yayinlanarak 2007’de Astana sehrinde yayinlanmistir. Eserde 1118 Kazakca Nasreddin Hoca fikrasina yer verilmistir. Bunlar, Kazaklar arasindaki fikralarin yanisira, Kirgiz, Ozbek, Turk, Turkmen, Tacik, Fars, Tatar, Arap, Karakalpak, Uygur, Baskurt, Kurt, Yunan, Hakas, Avar, Cecen, Osetin gibi halklarin dilindeki Nasreddin Hoca fikralarindan yapilan cevirilerdir (Kenjebek 2007: 2).
Bunlarin disinda “Kazak Ertegileri” Kazak Hikayeleri isimli kitaplarda Aldarkose, Jiyrense Sesen ve Tazsa Bala fikralariyla birlikte Nasreddin Hoca’nin fikralarina genis yer verilmektedir. (Sattarov 1987: 8) Nasreddin Hoca fikralari Kazaklar arasinda ozanlarin soyledigi terme – tolgav denilen nasihat siirlerinde de yasatilmaktadir. (Sattarov 1987: 9) Kazaklar arasinda Nasreddin Hoca’nin birkac asir oncesinden beri yasadigini gosteren yazili bir kaynak Kazakistan Ilimler Akademisi Merkez Kutuphanesinde muhafaza edilen el yazma Kissa-i Nasir Efendi isimli el yazmasidir. (Sattarov 1987: 9)
Kazakistan’da 1960’li yillardan itibaren Nasreddin Hoca fikralari uzerine kitaplar ve makaleler yayinlanmakla birlikte, bu konudaki arastirmalarin yeterli oldugu soylenemez. Kisibekov, Nasreddin Hoca fikralarinin halk arasinda genis capli yaygin olmasina ragmen, sistemli arastirmalarin olmamasindan yakinmaktadir. Kazakistan’da yayinlanan felsefe, tarih ve edebiyat arastirmalarinda Nasreddin Hoca fikralarinin sosyal, felsefi ve beseri ozelliklerinin irdeleyen calismalara yer verilmedigini ifade etmektedir. Hatta, Kazakistan Tarihi ve Kazak Edebiyati Tarihi gibi cok ciltli eserlerde bile Nasreddin Hoca fikralari hakkinda bilgi ve yorumlara cok az yer verildigini soylemektedir (Kisibekov vd. 1996: 42).
Aslinda Nasreddin Hoca fikralarina sadece Kazakistan veya sadece Turkiye acisindan bakmak bu konudaki arastirmalarin her zaman eksik kalmasina yol acacaktir. Cunku, Nasreddin Hoca tum Turk Dunyasi’nin ortak sahsiyetine olduguna ve her Turk ulkesi ona kendinden bir seyler kattigina gore, Nasreddin Hoca fikralarina tum Turk Dunyasi genelinde bakmak yerinde olacaktir. Hatta bu konuda baska milletler ve dillerdeki fikralari da derleyip incelemek gereklidir. Bunun icin Nasreddin Hoca’nin yurdu, Turk Mizah Edebiyatinin ata yurdu, baskenti Aksehir’de bir Nasreddin Hoca Enstitusu veya Merkezi kurulmalidir. Merkez tum dunyadaki Nasreddin Hoca fikralarini derlemelidir. Turk ulkelerinin her birinde Nasreddin Hoca arastirmalarina maddi ve manevi destek vermelidir. Cunku, sohreti ve fikralari sinirlar otesine tasmis olan Nasreddin Hoca artik sadece Turk ulkelerinde degil, tum dunya edebiyatinda yeri ve etkisi olan bir olgudur. Buna uygun olarak dunya capinda Nasreddin Hoca
arastirmalari yapilmalidir. Nasreddin Hoca’nin 800. yilinda yapilan ve genis katilimli bu sempozyumunun dunya capindaki arastirmalar icin bir basamak teskil etmesini temenni ediyorum.
KAYNAKLAR:
Erginer, Kaya, Nasreddin Hoca Tarihi Kisiligi ve Hikayelerinin Anlami, Istanbul, 1969.
Erimbetova, Danes, Aldar Kose Fikralari, Istanbul 2003.
Gabdullin, Malik, Kazak Halkinin Aviz Adebiyeti, Almati 1996.
Golpinarli, Abdulbaki, Nasreddin Hoca, Istanbul 1961.
Kadeseva, Karligas, “Kazak Folklorunda Hoca Nasreddin Gibi Baska Tipler”, Uluslar arasi Nasreddin Hoca Bilgi Soleni (Sempozyumu) Bildirileri 24-26 Aralik 1996 Izmir, Ankara 1997.
Kazak SSR Kiskasa Entsiklopediya, c. IV, Almati 1989.
Kazak Tilinin Sozdigi, Almati 1999, s. 398.
Kenjebek, Onalbek, Kocanasir Hikayalari, Astana, 2007.
Kisibekov, Dosmuhamed – Kisibekov, Timur, “Mangilik Omir – Mangilik Kulki Kocanasir Azil Angimelerinin Omirsendigi Tuvrali Birer Soz”, Akiykat, 1996, Sayi 5, s. 42.
Mamet, S., Kazak Ertegileri (Hayvanattar Tuvrali Jane Aniz Ertegiler), Almati 2000.
Meyermanova, Jannet, Kazak Fikralari ve Fikra Tipleri, (Basilmamis Yuksek Lisan Tezi) Selcuk Universitesi Sosyal Bilimler Enstitusu 2001.
Sakaoglu, Saim, Nasreddin Hoca Fikralarindan Secmeler, Ankara 2006.
Sattarov, Kidirali, El Avzinan Kuldirgi Angimeler, Almati 1987.
Secilmis Nasreddin Hoca Fikralari, Senyildiz Yayinevi, Istanbul 1992.

———————————
* Bu yazi, 8-9 Mayis 2008 tarihinde Aksehirde gerceklesen 21 Yuzyili Nasrettin Hoca ile Anlamak konulu uluslararasi sempozyuma bildiri olarak sunulmuştur.

[1] İlk defa 1959’da yayınlanan eser 1982 ve 1989 ikinci ve üçüncü baskılarını yapmıştır.

[2] Nasreddin Hoca’nın Timur ile ilgili fıkraları için bkz. Saim Sakaoğlu, Nasreddin Hoca Fıkralarından Seçmeler, Ankara 2006, s. 197-214; Abdülbaki Gölpınarlı, Nasreddin Hoca, İstanbul 1961, s. 89-96.

Reklamlar

NASREDDİN HOCA FIKRALARI

Mayıs 9, 2007

Nasreddin Hoca Kimdir

Nasreddin Hoca (605) 1208 yılında bu gün adı Nasreddin Hoca Köyü olan Sivrihisarın Hortu köyünde doğar. Nereden öğrenmişlerdir, kimden duymuşlardır bilinmez ama, Hoca’nın hayat hikayesini anlatan, onu fıkralarından yola çıkarak romanlaştıran bazı yazarlarımız babasının Sivri Hisarda imamlık yapan Abdullah Efendi olduğunu, annesinin adının Sıdıka hanım olduğunu söylerler, yazarlar… Sivrihisar’lı olup da soyunun Nasreddin Hoca’ya çıktığını söylemeyen yok gibidir; olaki Abdullah dedelerinin ve Sıdıka ninelerinin ismini “Nasreddin Hoca Romanı” yazarlarına Sivrihisarlı’lar söylemişlerdir.

Nasreddin Hoca’nın Sivrihisar’ın Hortu köyünde doğduğuna, Sivrihisar eski müftülerinden Hasan Efendinin yazdığı, ancak tamamlayamadığı Mecmua— i Maarif adlı kitap kaynak gösterilir. Ancak, bu kitabı kaynak gösterenler, nedense Mecmua— i Maarif’in nerede bulunduğundan, Hoca’yla ilgili başka nelerden bahsettiğinden hiç söz etmezler. Hoca’nın tarihi şahsiyetini merak eden araştırmacıların bir kısmı, onun Sivrihisar da doğmuş olabileceğini, olsa olsa Hortu köyünün Hocanın baba dede yurdu olduğunu söylerler.

Sivrihisar kasabası o dönem Bizans sınırlarına yakın, şirin, küçük bir kasabadır. Hoca merhumun çocukluğu ve gençliği bu kasabada geçer.. Babası ölünce, ondan boşalan yere kendisi imam olur. Bir süre imamlık yaptıktan sonra , görgüsünü bilgisini artırmak, ilim irfan sahibi olmak için, imamlığı Mehmed adında bir dostuna bırakarak (635) 1237de Akşehir’e gelir. Onu Akşehir’e çeken ünlerini duyduğu dönemin bilginlerinden Seyyid Mahmud Hayrani ile Seyyid İbrahim Sultan’dır. Devir ise Selçuklu sultanı I. Alaaddin Keykubat devridir. Akşehir’e yerleşen Hoca,buraya yerleşir, Seyyid Mahmud Hayraniye bağlanır ve ondan ders almaya başlar.

Akşehir deyip geçmeyin ve inanmazsanız rahmetli İbrahim Hakkı Konyalının Nasreddin Hoca’nın Şehri Akşehir kitabına bakın; o zamanlar bu kasaba eğitim ve öğretim kurumlarıyla, sosyal tesisleriyle, Selçuklu döneminin gözde ülkelerinden biridir ve “Dünyayı Güldüren Adam”ın teşrifiyle kıyamete kadar da gözden düşmeyecek bir değer kazanmıştır.

Akşehir’e yerleştiğini söylediğimiz Nasreddin Hoca, başta imamlık, kadı yardımcılığı, kadılık ve müderrislik gibi bu gün resmi sayılan işler yanında, fıkralarından anladığımız kadarıyla boyacılıktan turşu satıcılığına, tarımdan ticarete onlarca işle uğraşır. Bir düzine Selçuklu sultanının tahta çıkmasına ve tahttan inmesine şahit olur. Selçuklu döneminin en hareketli, en karışık, en karmaşık, aynı zamanda kültürel açıdan enbereketli kesitinde Akşehir’de bulunur. Dikkatli bakıldığında Hoca hikayelerinin bir kısmında o dönemin izlerini bulmak mümkündür.

Nasreddin Hoca (683) 1284 tarihinde, gülerek doğduğu, ömrü boyunca gülümsediği dünyaya yine gülümseyerek gözlerini kapar. Ruhu ölümsüzlük yurduna kanatlanırken adı ölümlü dünyada ölümsüz olma bahtiyarlığına erişir.

Burada; Hoca merhumun hayatı ve hikayeleri ile ilgili iddia ve çalışmalardan, türbesinin kitabesinden, kitabedeki 386 tarihinin tersinden okunması gerektiğinden, türbe duvarına Yıldırım Bayezid’in askerlerinden Mehmed’in 1393 tarihinde yazdığı yazıdan, kızları Fatma Hatun ve Dürrü Melek Hatuna ait mezar taşlarından, Fatma Hatun’un ölüm tarihinin 1327 olduğundan, Seyyid Mahmud Hayrani’nin 1257 tarihli ve Hacı İbrahim Sultan’ın 1267 tarihli vakıfnamelerinde Hoca’nın mübarek imzaları bulunduğundan, Hoca’nın hikayelerinden bahseden en eski kaynağın Ebu’l— Hayr Rumi’nin Cem Sultan adına 1480 yılında yazdığı ve Sarı Saltuk’un menkıbelerini muhtevi Saltukname olduğundan, Evliya Çelebinin Seyahatname’de verdiği hoş bilgilerden ve Hoca’yı Timur’la çağdaş olarak göstermesinden, Evliya Çelebi’nin yaptığı bu azizliğin Timur’a pahalıya mal olduğundan, Hoca ile Timur arasında geçtiği söylenen latifelerin bir kısmının İskendername yazarı Germiyanlı Ahmedi ile Timur arasında geçtiğinden, bunu Hoca’dan bahseden ikinci en eski kaynak olan Lamii’nin Letaif’inden de öğrenebileceğimizden, İsmail Hami Danışmend’in Nasreddin Hoca’nın aslında Çobanoğullarından Hüsameddin Çoban oğlu Alp Yürük’ün torunu Muzafferüddin Yavlak Aslan’ın oğlu Hace Nasurüddin Mahmud olduğu iddiasında, bu iddiaya kaynaklık eden Paris’teki yazma Selçukname’den, Bursalı Tahir Beyin, Şemseddin Sami’nin ,Fuad Köprülü’nü, Çaylak Tevfik’in, Veled Çelebi İzbudak’ın Hoca merhum hakkındaki imrenilesi hassasiyet ve gayretlerinden, Nasreddin Hoca ile Ahi Evran’ın aynı kişi olduğu yolunda inandırıcı bilgiler veren Mikail Bayram’ın kitabından…. hasılı, Hoca ile ilgili ilmi kıymeti faiz onlarca çalışmadan söz etmiyorum. Nasreddin Hoca’nın kim olduğunu bize onun hikayeleri yeterince söylüyor.

Herkesin olduğu gibi Nasreddin, Hoca’nın da bir dünyası vardır. Siz onun hanım ölünce küçük kıyamet, ben ölünce büyük kıyamet kopacak demesinde hikmete bakın. Biz insan hayatı için küçük dünya, alem— i suğra dendiğini biliriz lakin, o rahmetlinin eşi ve diğer insanlar için geçerli; yoksa Hocamız kendi dünyasını hiç de küçük görmüyor. Yüz yıllardır milyarlarca insanın dünyasında tatlı izler bırakan, gülümseten ve düşündüren Hocanın dünyasının elbette büyük olması gerekir. Ne varki ölünce kopacağının söylediği kıyamet bildiğimiz kıyametlerden değildir. O kıyamet kopmuştur kopmasına da, ne dünyanın altı üstüne gelmiş, ne dağlar yerinden oynamış, ne de denizler taşmıştır; Anadolu’muzda, herkesin içinde yetişen ve dilimizi konuşan bir ademin dünyanın en büyük “ince söz” üstadı olması büyük bir kıyamet olsa gerektir.

 Herkesin dünyasında da bir Nasreddin Hoca vardır. Bilgimize, görgümüze, birikimimize, alğı dünyamıza göre beşikden mezara kadar değil belki ama, söz söyleyecek duruma geldikten sonra, ölünceye kadar bir Nasreddin Hoca taşırız dilimizde, yüreğimizde. Yerine göre onu konuştururuz, yerine göre onun gibi konuşuruz, yerine göre de başkasını konuşturur, bu Nasreddin Hocaya yakıştı der, merhuma yakıştırırız. Şüphesiz onun latifelerin tamamını bilmeyiz, bazen anlatmak istediğini anlamayız, başka şeyler anlarız; idrakimiz ölçüsünde nasipleniriz ondan. Elbette bu bir nakısa değildir. Herkesin algıladığı idrak ettiği bir Nasreddin Hoca olması, o biricik Nasreddin Hoca’ya bir hal el getirmez, aksine onu zenginleştirir, yaşatır ve yeniler. Böyle böyle Nasreddin Hoca Türkçe durdukça bizimle birlikte doğar, büyür, olgunlaşır, yaşlanır; ama emin olun, ölmez…

 Şu kuzu hikayesini bir kenara bırakırsa Nasreddin Hoca’nın hayatında doğal olmayan hiçbir şey göremeyiz. Bu ise onun sonradan yaratılmadığını, Nasreddin Hoca diye birisinin bu ölümlü dünyada bir müddet konaklayıp ölümsüzlük yurduna gittiğini en büyük delili sayılır. Her kez gibi yer içer, evlenir, çocuğu olur, evine iaşe getirir, her kez gibi insanların arasına karışırı, pazara gider, bağ bahçe işleriyle uğraşır, dağdan odun getirir, her kez gibi karısıyla ağız kavgası eder, onunda her kez gibi bir evi, üçbeş tavuğu, bir eşeği vardır, insanlarla sohbet eder, fakirlikten yakınır, dini kimliğinden dolayı camiyle bağlantısını sürdürür, minberden müminlere nasihat eder, onların kafasına takılan müşkülleri halleder… yani o, döneminde, herkesin yaşadığı hayatı yaşayan, evi ile dışarısı arasındaki mekanlarda gününü geçiren bir insandır. Doğrusu, hoca hikayelerini halkın bu kadar benimsemesindeki hikmed de, hikayelerin yapısı bir yana, Hoca’nın halktan biri olmasından ileri gelir.

            Nasreddin Hoca’nın dünyası Türk halkını dünyasıdır, yani bizim dünyamızdır. Bir Nasreddin Hoca potresi çıkarılacaksa bu fıkralardan çıkarılmalıdır. Bu portre aynı zamanda, dikkatli akıldığında; Anadolu Türk’lüğünün dünyaya hangi pencereden baktığını, neye ağlayıp neye güldüğünü, neye sevinip neye üzüldüğünü, ahmaklığını, uyanıklığını, aptallığını, zekasını, huyunu suyunu, hasılı, mizacını gösteren bir aynadır. Bu aynada kendimizi gördüğümüz kadar Nasreddin Hoca’yı, Nasreddin Hoca’yı gördüğümüz kadar kendimizi görürüz. Batıda Nasreddin Hoca fıkraları çözümlenerek Türklerin karakteri ve eğilimleri hakkında yargılara varılması şaşırtıcı olmasa gerektir. Neyi düşündüğümüz neye tebessüm ettiğimizin ardında saklıdır çünkü.

Nasreddin Hoca Fıkraları

Abdestin Sırası Değişti

Bir gün karısı, elindeki bakır ibriği göstererek Hoca’ya

      — Efendi, demiş, ele bakmaktan eve bakmaya sıra gelmiyor, bizi büsbütün ihmal ettin, bak, ibriğin altı delindi, su tutmuyor, nasıl abdest alacağız?

Hoca oralı bile olmamış:

      — Dert ettiğin şeye bak, demiş, kolayı var; önceden abdest bozduktan sonra abdest alırdık. Şimdi abdest aldıktan sonra abdest bozarız!

Aceleye Geldi Af Buyurun

Kanbersiz düğün olur mu ya; Akşehir’de de Nasreddin Hoca’sız düğün olmaz. Gel gelelim şehrin ileri gelenlerinden biri düğününe Hoca’yı davet etmemiş. Hoca da eline birkaç sahifeyi sarıp sarmalayıp adamın kapısına dayanmış. Kapıdaki uşağa, ev sahibine mektup getirdiğini söyleyerek içeri girmiş. Hemen getirdiği mektubu düğün sahibine verip sofranın başına kurulmuş. Ev sahibi zarfa bir bakmış; isimde yok cisimde…

      — Hani, demiş, Hoca’ya, üstü yazılı değil bunun!

Hoca ağzında yemekle zar zor cevap yetiştirmiş.

    Af buyur, demiş, Hoca, aceleye geldi, içi de yazılı değil onun!

Acemi Avcı

Hikaye bu ya, kurtlar Akşehir’e, hatta Hoca’nın mahallesine kadar iner olmuş. Rahmetli de kış kıyamet demeyip komşusuyla kurt avına çıkmış.

Neyse uzatmayalım, acem avcı şansı, bir kurdu inde kıstırmışlar. Komşusu hayvanı görmek için kafasını inin ağzından içeri sokmuş. Sokar sokmaz da ayakları halay tutar gibi zıplamaya oynamaya başlamış. Rahmetli, tamam, diye düşünmüş, işte bizim adam kurdu yakaladı. Avcı dediğin böyle olur. Bari yardım edeyim düşüncesiyle adamın ayaklarından asılıp dışarı çıkarmış ki bir de ne görsün; komşunun kafası yok. Hocayı bir düşüncedir almış. Apar topar geri dönüp adamın karısına;

— Hatırlıyor musun, demiş, ava çıkarken kocanın kafası yerinde miydi?

Acemi Bakkal

Hoca bu, her mesleği denedikten sonra bir de bakkal açmış. Rahmetlinin “acemi bakkal” olduğunu anlayan bir kadın;

    — Ben Kedigillerden Deli Ömer’in karısıyım, parasını kocam ödeyecek, diyerek tuzdan bulgura yağdan şekere dükkanda ne varsa hepsinden istemiş. Rahmetli;

    — Mümkün değil, demiş, kocanın namını duydum ama bile bile sermayeyi kediye yükleyemem.

Acemi Berber

Hoca, bayramlık tıraşı için berbere gitmiş. Ancak, berberinin yerinde sanki cellatlıktan emekli biri varmış. Çaresiz sakalını yeni berbere teslim etmiş. Ama çok geçmeden berberin acemi olduğunu anlamış. Adam usturayı Hoca’nın yüzünde gezdirdikçe, Hoca içinden ‘Kelime— i Şahadet’ getiriyormuş. O sırada korkunç bir böğürtü duyulmuş. Hoca, bu ses benden mi çıktı diye kendinden korkmuş. Berbere;

— Hayırdır, demiş, bu ses de neyin nesi?

            — Biz artık duya alıştık, demiş berber,yandaki nalbanttan geliyor; öküz nallıyorlar! Hoca lahavle çekip;

      — Ben de, demiş, birini tıraş ediyorlar sandım!

Acemi Bülbül Bu Kadar Öter

Rahmetlinin canı mı çekmiş nedir, göz hakkıdır diyerek, yol üzerindeki bahçede zerdali ağacının başına çıkmış. O güzelim zerdalileri cennetlik mideye indirirken bahçıvan çıkıp gelmesin mi?

  — Hey, hemşerim, demiş, kimsin, ne işin var ağaçta?

— Bülbülüm!

— Bülbülsen öt bakalım!

İnsan ne kadar öter; rahmetli de garip garip sesler çıkarmaya başlamış. Bahçıvan;

         — Bülbül böyle mi öter, deyince, rahmetli;

         — İdare et, demiş, acemi bülbül bu kadar öter!

Açlığa Alışacaktı

Neylersiniz, yoksulluk zor zanaat. Hocamız kıt kanaat geçindiği bir yılın kara kışında bakmış ki arpa saman yazı getirmeyecek, eşeğin arpasını her gün biraz kısmaya başlamış. Kısa kısa hayvancağızın yemi günlük bir avuç arpa olmuş. Bir gün ahıra girdiğinde karakaçanın malları diktiğini gören rahmetli;

      — Yazık oldu, demiş, tam açlığa alışacakken!

Ağzım Hiç Kapanmadı

Hoca merhumu bir eve akşam sohbetine davet etmişler. Davet iyi de, toplulukta bulunan bir boşboğaz havadan sudan, ileriden geriden konuştukça konuşuyor, sözü kimseye bırakmıyormuş. Bırakın Hocanın sohbet etmesini, söz sırası bile gelmemiş adamcağıza.Üstelik uykusu gelmiş, üst üste esnemeye başlamış. Nihayet gecenin bir yarısı herkes evine dağılmayı düşünürken, sazı elinden bırakmayan geveze;

Hocam hiç ağzını açmadın, deyince, rahmetli;

      — Sen görmedin, demiş, o kadar açtım ki, az kalsın avurtlarım yırtılacaktı!

Akçeli Kötek

             Hoca, pazarda dolaşırken biri ensesine okkalı bir tokat atmış.Adamdan davacı olup, birlikte Kadı’ya gitmişler. Oysa, adam Kadı’nın akrabasıymış. Kadı;

— Bir tokatın cezası bir akçedir. Git, getir, demiş.

Adam gidiş o gidiş… Hoca da ne yapsın? Kadı’nın ensesine bir tokat indirdikten sonra;

— Kadılığını akraba hatırına kullanırsan, demiş, kötekten sen de nasibini alırsın. Getireceği bir akçeyi benim attığım bu tokadın cezası olarak sen al!

Aklın Varsa Akşehir Gölü’ne

Hikaye bu ya, rahmetli yoldan çarı çırpı mı toplamış, yoksa geven mi kesmiş; eşeğe yüklediği gibi evin yolunu tutmuş. Tutmuş ama, içini kemiren şüpheden de bir türlü kurtulmak mümkün değil. Bir eşek yükü zahmet çektiği bu ot odun bozuntusu ya ocağa atınca adam gibi tutuşmazsa? Sınamayı kurt yemez deyip, sınayayım derken, yüküyle birlikte eşeği de alev almaz mı? Hayvancağız var gücüyle kendi yangınından kaçmaya başlayınca, Hoca merhum arkadan bağırmış:

— Aklın varsa, Akşehir gölüne!

Al Abdestini Ver Pabucumu

Rahmetli derede abdest alırken pabucunun tekini dereye düşürmesin mi? Peşi sıra seğirtmiş,

 ama, bir türlü pabucu yakalayamamış. Yalın kaldığını anlayınca münasip bir şekilde abdestini bozmuş ve dereye çıkışmış:

— Al abdestini, ver pabucumu!

Allaha Şükredin

Bir gün Nasreddin Hoca kürsüde;

— Ey cemaat, demiş, Allah’a ne kadar şükretseniz az.Ya deveyi kanatlı yaratsaydı…

Cemaatten birisi, Hocam, bunun şükürle ne ilgisi var deyince Rahmetli cevabı yapıştırmış: — Senin dama bir konsaydı, görürdün.

Altın Ne Kadar Eksik

Adamın bir Akşehir çarşısında akşam yürüyüşüne çıkan Hoca’ya bir altın uzatarak;

      — Hocam, demiş, sende bulunur şunu bozuver!

Rahmetli ne hikmetse cebinde beş kuruş olmadığını söyleyememiş. Vaktim yok, acelem var dediyse de, adam inatçı çıkmış, illa Hoca’ya bozduracak. Sonunda Hoca;

            — Ver bakalım sarıkızı deyip, altını adamın elinden almış. Elinde evirip çevirdikten sonra;

      — Kardeşlik, demiş, bu altın eksik altın!

       Dedik ya adam inatçı diye, bu sefer;

      — Ne kadar eksikse o kadar boz, diye sırnaşmasın mı, Hoca çileden çıkmış:

      — Bak adamım, demiş, bu altın o kadar eksik ki, bir altın daha verirsen ancak tamamlanır!

 

Anasına Yas Tutuyor

Rahmetlinin ibiği kınalı biricik tavuğunu tilki mi kapmış, yoksa bir hırsız mı çalmış bilinmez; tavuk kaybolmuş. Zavallı yavruları bir o yana bir bu yana süngüsü düşük kanatlarla dökülür olmuş. Hoca, civcivlerin boynuna siyah ip bağlamış. Komşulardan biri;

      — Nedir bu, deyince, Hoca ağlamaklı cevap vermiş:

            — Anaları için yastalar!

Aşçıya Diyeceğim Yok Pilavı Bağışlayın

Selçuklu Sultanı Alâaddin, bir ramazan günü Nasreddin Hoca’yı Konya’ya davet etmiş. Sultan çağırır da gidilmezmi; üstelik, rahmetliye hususi arap atlarından birini göndermiş. Hoca şehre vardığında vezirlerden birisi karşılamış. Gün boyu Konya’nın gezilecek yerlerini gezmişler, görülecek yerlerini görmüşler. Akşam ezanıyla birlikte “sultan sofrası”nda iftara oturmuşlar. Adet olduğu üzre evvela çorba gelmiş. Yine adet olduğu üzre ilk kaşığı Sultan Hazretleri çalmış ama, parlaması da bir olmuş:

— Kaç defa ferman buyurdum; benim çorbama Erciyes kekiği atılacak diye. Kaldırın bu çorbayı! Kuzu tandırı getirin!

Sofrada bulunanlar çorbanın kokusuyla yutkuna dursunlar, bu defa kuzu tandır gelmiş. Sultan tadına bakar bakmaz; bu sefer de“Mendebur aşçıbaşı!” diye gürlemiş:

— Şu Selçuk ülkesinde kuzu mu kalmadı ki, koç kızartırsınız. Götürün bunu çabuk!

Hasılı, o yemeye bir bahane, bu yemeye bir bahane, sofraya ne gelirse Sultan Hazretleri, tadına baktıktan sonra, aşçıbaşını azarlayarak geri gönderiyormuş.

Nasreddin Hoca bakmış ki, aç kalacak. Ayağa fırladığı gibi pilav lengerini alıp önüne koymuş; hızla kaşıklamaya başlamış. Sultan Hazretleri;

      — Hocam, demiş, ne yapıyorsun?

      — Sultanım, demiş, Hoca, ahçı başı sizin olsun, bari pilavı bağışlayın!

www.elipskitap.com/isbasvuru/turkce.htm