Archive for Şubat, 2009

HALK BAHÇESİ

Şubat 9, 2009

Nurer Uğurlu’nun Divan Bahçesi adlı yapıtının kapağı, renkleriyle, çağrıştırımlarıyla bana nasıl da çekici geldi bir bilseniz! Siyah zemin üzerindeki kırmızı gül. Doğrusu dudak uçuklatacak cinsten. Ama o gül, hasbahçenin gülü. Aşı gülü.Tam da Topkapı’nın bahçesine yakışıyor; birkaç soyun karışımı. Kim bilir hangi gizli eller aşılamış? Dört duvar içinde olduğuna göre sanırım gizli kapaklı yanı da pek çoktur. O dünya, seviciler dünyasıdır bir bakıma. O gül, sakız köçeklerinin kulaklarına daha çok yakışmaktadır.
Divan bahçesinin gülü yanında bir de halk bahçesinin gülü var. O gül, hep göz önünde. O gül, yaban gülüdür, orman gülüdür, sarmaşık gülüdür. Kulağa öylesine sokuluvermiş güldür. Fosforlu Cevriye’nin kulağındaki gül.Yaban dünyanın, köpeği bile gülsüz değildir. Meyveye duran o köpek gülleri bir de bakarsınız akşam olmadan kuşburnu oluvermiş. Hem orada salt bülbüller değil, ibibikler de öter. Üstelik halk bahçesinin gülü, tepeden tırnağa dişidir. Bu nedenle halk bahçesinin şiiri de hep dişidir. “Ak sinede sabah namazı kılmak”tır orada şiir.
Şair olmak, halk bahçesinden gül dermeyi bilmekle olanaklıdır. Merak ederim TDK’nin Derleme Sözlüğü’ne, kaç şairimiz açıp bakmıştır; halkın somutlama becerisine, zenginliğine tanık olmuştur? Şiirin, yaban dili yaşatmakla ilgisini araştırmıştır? Şiirin Darvin’i olmaya özenmiştir? “Yaban Düşünce”nin kapağını açmıştır? İşte bu sorular, beni çocukluğuma götürdü. Karacasu’nun Işıklar köyünde konuşulan dile. Anamın dilinden “anadil”ime. “Doğallık, somutlama, çağrıştırım, duruluk…” pınarının başına. Kısacası “şiir”e götürdü. Anamın dilindeki bu sözcüklerin, bir ikisi dışında, en çok kullanılan anlamlarını vermeyi uygun buldum. Kullanımlarını, baştan sona konusu şiir olan cümlelerle örnekledim. Belki de şiire ve şiirime bir kapı aralamayı düşündüm. Bir ozanın bilinç altında da şiir yatar. Siz bunlara, şiir üzerine “ders notları” da diyebilirsiniz. Sabahattin Kudret Aksal’ın “Şiir Üstüne Notlar”ı, İlhan Berk’in “Şiirin Gizli Tarihi, Adlandırılmayan Yoktur”, Ferit Edgü’nün “Ders Notları” gibi…
TDK’nin Derleme Sözlüğü’nde, sözcüklerin ağız özellikleri korunmuş. Ben, bunu doğru bulmadım. Ekin dilimizin kurallarına uygun davranılırsa, dile yeniden kazandırılabileceklerini, şiir dilinde yer alabileceklerini düşündüm. Sözgelimi benim köyümde “p,t” sert ünsüzleri ve “r” hiç kullanılamaz: “Kargı var, kargıcık var; kargı var parmak kadar, kargı var tırnak kadar…” denmez de “gagı va, gagıcık var; gagı va bamak kada, gagı va tınak kada…” denir. Nasıl dendiğine değil, nasıl denmesi gerektiğine önem verilmelidir diyorum. Çoğu dilbilimcimizin temel ilke olarak benimsediği “Dil, dilbilgisinden değil; dilbilgisi, dilden doğar.” yargısına her konuda hak versek bile, ekin diline uygun söyleyiş konusunda ödün veremeyiz. Çünkü “ulus” ve “dil” birbirinden soyutlanamaz.

Acaplamak: Acayip bulup ayıplamak, kınamak.
O hatır gönül bilmez şiir putlarını, şimdi herkes acaplıyor.
: Pantolonun, şalvarın apış arası.
Okur, ağı sökülmüş dizelerle ortaya çıkan her ozana erkenden diz çöktürür.
Ağız: Doğum yapan hayvanın ilk sütü.
Ağız, hep yavru ağzına akar; ağız tadı ise hep şiir ağzına.
Ağmak: Tırmanmak, yükselmek.
Gönülsüz namaz, göklere ağmaz; zorlama şiir zamana ağmaz.
Akbaş: Karnıbahar.
Akbaş saksıya yakıştığında, bilin ki saçlarını ağartmış bir şiirdir artık.
Alnı çatı: Alnın tam orta yeri.
Kekliği kanadından, şairaneliği alnı çatından vururlar.
Angastan:Kandırmak amacıyla öylesine söylenivermiş söz, yalancıktan.
Yaşamı yalanlayan sözler sokağa çıkmasaydı, angastan şairler de olmazdı!
Andız: İffetsiz, erkeklere karşı sırnaşık, kaba ardıç gibi kadın.
Seni gidi koca andız, sen misin sözcüklerin başını döndürüp onları dizelerde ters yüz yatıran..
Annaç (alnaç): Karşıda olan.
Şu yeni yetme ozanlar, annacındaki şiir aynasında saç taramayı ne gün öğrenecekler?
Argaç: Dokumada mekikteki atkı ipliği.
Şiir atkısını attırmamayı bilen her ozan, dil mekiğindeki argaçlık sözcüklerle şıkıdık şıkıdık oynamayı da bilir.
Avkanlanmak (afakanlanmak): Sinirlenip heyecanlanmak.
Zamanlı zamansız avkanlanan ozanın avcısı o acımasız zamandır.
Ayazlık: Akdeniz evlerinde hayattan dışarıya doğru çıkan, etrafı çevrili yüksekçe oturma yeri.
Ey ozan, balkon ölümün cesur körfeziyse, ayazlık da“hayat”ın.
Balkan: Ağacın, çalı çırpının iç içe girdiği, içine girilemez hale gelmiş yer.
Her ozan sözcük budama işinden anlasaydı, bu şiirler böyle balkan olur muydu; şiir dünyası da balkanlaşır mıydı?
Baylan: Nazlı, şımarık
Bu baylan dizeler, keşke nazeninlik okulundan diploma almayı da akıl edebilselerdi!
Bardak: Su içilen, çoğu emzikli toprak kap.
Şiirin buz gibi olsun istiyorsan, şiir bardağını, güzellerin geçtiği yolu gören pencereye koy.
Belemek: Bebeği beşiğe sarıp bağlamak.
Şiir beşiğine bebek belemeyi öğreneceksen sadece şiir yazma, şiir bakımıyla ilgili kitapları da oku.
Beniz: Yüz rengi.
II. Yeni’den, hele 1980 Şiiri’nden bu yana Türk şiirinin beti benzi iyice soldu.
Beşbıyık: Muşmula.
Ozan bıyığıyla beşbıyığı karıştıran hanımlar, bir günden bir güne şiirle öpüşmeye kalkmasın.
Bezirme: Kalınca yufka.
Şiiri yufkalaştırmayı bilmeyenler, bezirme içine kendi duygularını koyup yerler.
Başaklama: Daha önce toplanan bir üründen, tarlada ya da ağaçta kalanları toplanma.
Hadi, ustalar bahçesine imge başaklamaya gidelim.
Bulamaç: Şeker ya da pekmezle unun karıştırılarak yapıldığı tatlı.
Batı şiirinin o farklı yavan damak tadını baştan fark edebilseydik; Türk şiirini, zorla AB’nin bulamaç malzemesi yapmaya kalkmazdık.
Bürgü: Katlamadan kullanılan baş örtüsü.
Ey şiir, at başındaki bürgünü de kapalı göklerin hüznü başına çökmesin ve birdenbire başlasın şiir yağmuru.
Bükme: Diz ve diz altı kadın donunun lastikli büzgülü yeri.
Dizini dikip oturmuş o bükmesi kırık şiirleri okuyacak röntgenci okurlar, elbette her zaman olacaktır.
Çarık: Sokak sokak dolaşan kadın.
Şiir, çarık gibi kapı kapı dolaşanları sevmez; üstelik her kapının önünde de çarık çıkarılmaz..
Çatma: At, eşek, öküzü yan yana bağlayarak harmanı eritme işi.
Uyağı, ulamayı, ölçüyü dörtlüğü çatmaya koşmayı bilmeyene eskiden kimse ozan demezdi; oysa şimdi kendini çatmaya koşturmaktan hoşlanana ozan deniyor..
Çeç: Savrulup temizlenmiş, harman yerindeki arpa, buğday yığını.
Çeçim bereketli olsun diyorsan, şiirinde sapla samanı iyi ayır, şiiri savurmaya devam et.
Çılbır: Suya kırılıp pişirilmiş renkli ve tereyağlı yumurta yemeği.
Damat sofrasının çılbırıdır kadın ozanlarımızın aşk şiirleri..
Çırakman: Kandil.
Çırakmanını yakmadan şiirin başına geçme, şiir karanlığı sevmez.
Çilbir: Başa takılan, hayvanı çekmeye yarayan zincir, ip:
Okur,önce çilbiri eline, yani başlığı diline yakışan şiirleri okur.
Çotunak: İki dalın gövdeden ayrıldığı yer.
Şiiri rahatlıkta, çotunakta otururken değil; dal uçlarında dolaşırken ara, o tazeliğin kokusu ve korkusu yüreğine düşsün
Çovaşlamak: Güneşlemek.
Şiirin çovaşladığı yer, yalnızca okurun bahçesidir.
Çöğmek: Yükseğe fırlamak.
Dolaşımda olan şiir, çöğüp buluta tutunmayı bilen şiirdir; çünkü bulutlar sınır tanımaz.
Dalabık (dalıbık): Tedirginliği sürekli kılan gönül üzüntüsü.
Dalıbıklı gülibiklerdir, şiiri sabah uykularından eden; uykusunu almamış şiire de şiir denmez..
Dam: Cezaevi.
Dam üstünde un eleyenlerle aklı bozmamış o iyi ozanlardan biri olmak için, Nazım, Ahmet Arif gibi ille de damda yatmak mı gerekir bilmem?
Dastar: Başa sıkıca bağlanan örtü.
Dikkati, menevişli gözlerde toplamak için, bir şiirde hangi sözcüklerin dastarlanacağını ancak iyi şair bilir.
Dayak: Kapının açılmasını önlemek için arkaya dayanan ağaç.
Harcıalem şiirlerle sokak sokak dolaşmaya alışmış bir ozan, belli bir saatten sonra kapı dayaklamakla ne şiirin namusunu ne de kendi namusunu temizleyebilir.
Deste: Biçilip bir yere konmuş arpa buğday demeti.
Şiir tarlasında deste çekmekle işe başlamamış bir ozandan, şiir emeği adına eylemde bulunması beklenemez.
Dığan. Saplı, yayvan tencere; ağzını toplamayı bilmeyen, yersiz konuşan kişi.
O ozan, dığan olmasaydı, şiirin kaynanası okur önünde nasıl konuşacağını da iyi bilirdi.
Dirgen: Arpa buğday saplarını atmaya, aktarmaya yarayan alet.
Dirgeni yiyen sıpa, ne yeme gelir ne sapa; o halde bugün, şiir okurunun eline hemen bir dirgen vermek gerekiyor..
Dişlek: Dişleri öne doğru çıkık olan.
Dişlek ozanlardır dudağın dişten önce geldiği gerçeğini bilmeyenler.
Dizlik: Uzunluluğu dize kadar olan kadın donu.
Ozanın işi, onun bunun dizliğiyle değil, dizeyledir.
Döngel: Muşmula.
Muşmula suratlılar bile, bir gün kendilerine “döngel” dedirtebiliyorlarsa, mutlaka şiir sayesindedir.
Döşeklik. Evlerde döşek konan kapalı yer.
Bir aşk ozanını ilk işi, sevgilinin erden kokusunu, döşeklikte arayıp bulmaktır.
Dumağı (duma): Nezle, burun akıntısı.
Şiir dumağısıyla boğuşan bir ozandan, insanlığın yükünü taşıması beklenemez.
Düdük: Boğaz.
Sevgiliyle paylaşılmayan bir şiir, ozanın düdüğünden kolay kolay geçmez.
Düzmek: Cinsel ilişkide erkeğin etkin olması.
Dişi bir sözcük bulan her yeni yetme ozanın aklına, acaba neden önce şiir“düzmek”düşer?
Ekin: Tarladaki arpa buğday gibi ürün.
Gök ekini çiğnememeyi erdem bilen bu ulusun ozanları, şiir tarlasına destursuz (izinsiz) girilmeyeceğini de iyi bilir.
Ellik: Ekin biçerken sol elin parmaklarına geçirilen tahtadan yapılma araç.
Şiir hasadına çıkan, ellik kullanmayı asla akıl etmesin; çünkü elinle dokunamadığın hiçbir şiir somutluk kazanmaz.
Elmalık: Odalarda tavan altına boydan boya yapılan raf.
Şiir göz önünde olur, ama el ayak altında olmaz; o halde kaldır onu elmalığa koy.
Erinmek: Bir işi yapmaya üşenmek, işi zor bulup yapmak istememek.
Ozan dizelerle uyur, dizelerle uyanır; o halde erinme, sabahı beklemeden kalk, yaz.
Esen. Rüzgâr.
Esin de esen gibidir, geçip gittiğini hissedersin o kadar.
Eğsi: Bir kısmı daha önce yanmış odun.
Ozan dediğin, her şeyden önce sözcük dağından düz odun taşımayı öğrenmeli Yunus gibi; çünkü el alemin yakıp söndürdüğü eğsilerle şiir ateşi harlamaz.
Evinsiz: Beslenmemiş, içi dolmamış ürün; yersiz, özsüz konuşan kişi.
Evinsiz şiir, evinsiz ozanın sözcük yığınından başka hiçbir şey değildir; hani nerde doğrular ya da yanlışlar?
File: Hayvana binerken basmak için kullanılan, semerin iki yanına sarkmış urgan turası.
Bir divanın kapağını açar açmaz, ayağını hemen, o şiirin filesi durumundaki kafiyeye atmalısın.
Geriz: Kapalı su yolu.
Gerizlerden geçip yeraltını tanıma olanağı bulmamış şiirlere ve şairlere, “Duruluk nedir?” diye sorma.
Gevik: Şekli bozulmuş, eğri büğrü olmuş.
İyi şiir okuyamayan çenesi gevik biri, iyi ozan da olamaz; şiir önce sestir.
Gıcır: Mısırın siyah tanesi; mısır soyarken daha çok siyah tane bulmaya dayalı şans oyunu.
Çocukluğunda mısır soyup gıcır sokmayı öğrendiği için, hicvi bile oyuna dönüştürüp şiiri şiir yapabiliyor.
Göden: Şişkince gövde.
“Şiir eninde sonunda görmedir.” diyen bir ozana göre, şiire, ağacın gödenine kalp ve ok çizmekle başlanır; sevgilinin adı ise sonradan gelir.
Göleme: Yaşlı ağacın dalını yatırıp toprak altına gömerek tekrar kökleşmesini, tazelenmesini sağlama.
Öyle imgeler, öyle dizeler vardır ki, gölendikçe şiir bahçesi tazelenir.
Göver: Tohumluk küçük soğan.
Soğanı değil, göveri yemeği öğrenseydik ozan olurduk.
Göverti: Başağa durmamış yeşil haldeki arpa buğday, yeşillik.
Şiir, okur için bir yangın gerecidir; o halde göverti halindeki şiiri bekletip kurutmak, o gövertiyi çiğnememek önce ozanın işi.
Göynük: İçi yanık,dertli, hüzünlü.
Sözcüklerin de duygu değerleri vardır; göynük sözcükleri iyi seç ki, şiir, onları bağrına yüksünmeden bassın..
Gücülen: Henüz, güç bela.
Gücülen uyumuştum, kapı çalındığına göre şiir gelmiş olmalı.
Gür: Böğürtlen.
Çağlar boyu nice ozanı besleyen ne midir; Sapho’nun o gür üzümü memeleridir.
Hamile: Fistan üstüne giyilen basma kadın ceketi.
Şiiri, siyah tayyörden, kırmızı fulardan kurtarmak gerekir; sırtına hamileni geçiriver ki şiire hamile kalasın.
Haspa: Erkek delisi, sevimli, cana yakın kadın.
O haspa sözcüklerdir şiirde dilin belini getiren..
Haşıl: Birbirine girmiş, ezilmiş, dağılmış, çiğnenmiş halde olan.
Okurun haşılını çıkaracaksan, içindeki “sanat sanat içindir” volkanını patlat.
Hatıl: Taş ya da kerpiç duvarın sağlam olması için yer yer duvara konan ağaç, kereste.
Şiire arada bir hatıl atmak gerekir ki, okur, şiirin altında kalmasın; o hatıl, bazen bir imge, bazen bir dize, bazen de bir nakarattır…
Hayat: Akdeniz evlerinde boydan boya önü açık salon.
Şiiri odalardan hayata çıkar ki, hayat bulsun.
Heğre (here): Sincap.
Şiir, heğre gibi olmalı, hem çok sevimli ve kuyruğu daima dik, hem de çok can yakıcı.
Herek: Sırık; uzun boylu ve çok zayıf.
Sözcüklerin sarktığı o herek gibi şiirlerde, sözcükler bir türlü kurumak bilmez; o halde dize de önemli.
Hırlı: Hayırlı, doğru, dürüst kişi.
Ozanlar, çok da hırlı adamlar olsalardı, o mesaj verme adı altındaki masaj yapma sevdalarına
“aşk şiiri” demezlerdi.
Horsunmak: Aşağılamak, değersiz görmek.
Şiirin kendisiyle başladığını sanan ozan, aslında “miri malı”nı horsunmaktadır; aman Şeyh Galip duymasın.
Irlamak: Sallamak.
“Çıktım erik dalına / Anda yedim üzümü” diyen Yunus ne der bilmem, ırla şiir dalını, ağzına akıt gönül balını.
Isıran: Hamur kazımaya, saçta ekmek aktarmaya yarayan alet.
Şiir, öyle erkeklik taslamaya gelmez;o halde ısıransız şiir başına oturma; sonra cinsiyet ayrımcıları sapla samanı karıştırıp “Elinin hamuruyla erkek işine karışmış.” derler.
İç donu: Erkeklerin pantolon altına giydikleri uzun, beyaz çamaşır.
Erkekler uçkur çözdürme zevkini yaşamak için iç donu giyerler; ey okur şiirin iç donu ise değişmecedir (mecaz).
İlmek: Kaba dikiş.
Şiir sözcükleri birbirine iliverme işi değildir, bu dünyada herkes, sözcükleri bir biçimde birbirine iliyor.
İşlik: Üste giyilen çamaşır; mintan, gömlek.
İşlikli şiirle yatağa giren ozan, değişmece (mecaz) derme özürlüsüdür; böğürtleni dalında kurutur, şeftaliyi çürütür.
İteği. Ekmek yaparken unun etrafa dağılmaması için alta serilen bez.
Bir ozan eteğini iteği yapmaya kalkarsa, sadece kendinin değil, şiirin de kıçı başı açıkta kalır.
İnme: Felç.
Ozan olarak bütün başarılarımı, biraz da başarısızlıklarıma, kalemime inme inen o günlere borçluyum.
Ismık: Çekingen, konuşmayı beceremeyen.
Ozan dediğin biraz da ısmıktır; çok konuşmayı becerebilseydi, sözcükleri çabuk tüketirdi.
İspirte: Kibrit.
Kibrit mi, ispirte mi dersen ben ispirte derim; ülkemin sözcük coğrafyasına daha uygun değil mi hey ispirto..
Kabayel: Lodos.
Kabayelin, kabalıkla bir ilişkisi yoktur; öyle olsaydı ben şu dizeleri yazamazdım: “Harmaniyesinde savrulan / -o beden lodosu”
Kahpenalı: Her şeye rağmen sevimli ve becerikli.
O kahpenalı ozanlardır ki merakın sınırlarını zorlayıp “gitirmek”in nasıl “götürmeye dönüştüğünü anlamak için can atanlar.
Kaltak: Yaşlanmış iffetsiz kadın.
Kaltağa pike yapıp düz geçen kalkık burunlu bir uçak mıdır şiir?
Kancık: İki yüzlü, dişi.
Kancık imge kuyruğunu sallamasa şiir nasıl ayaklanır?.
Kanırtmak: Zorlayarak bir şeyi yerinden ayırmaya çalışmak, bükmek.
Sözcük dalı gevrek olur, kanırtmaya gelmez.
Kapatma: Nikâhsız yaşanan kadın, metres.
Kapatmaya kapı açmayan şiir yoktur; öyle olmasaydı; onca işveli söz sanatı, bir şiirde yan yana yaşayabilir miydi?
Kaptaş: Suyun taksim yeri, suyun taksim yerinde suyun yönünü değiştirmeye yarayan büyük taş.
Şiir kesildi; demek ki kaptaşta suyu çeviren biri var; o halde her ozanın kendi sözcükleriyle kazdığı bir su yolu olmalıdır.
Karık: Suyun bahçede iyi dolaşması için yapılan birbirine bağlı su arığı.
Karıktan karığa geçer şiirin suyu; Nedim olmasaydı, Yahya Kemal de olmazdı.
Kavta: Kutu.
Şiiri, kavtaya kolayca koymak olanaklı olsaydı, bunca edebi akım ortaya çıkmazdı?
Kayrak: Yassı, ince düz taş.
Ulamalar, şiire döşenmiş kayraklardır.
Kaydırak: El kadar yassı bir taşı, tek ayakla sekip kaydırarak oynanan çocuk oyunu.
Şiirde her sözcükle kaydırak oynanmaz.
Kıstırgaç. Yengeç ya da yengece benzer böcekler.
Kıstırgaç gibi yan yan gitmeyen bir ozanın, dil okyanusundan kıyıya çıkabilmesi, öyle pek de olanaklı değildir.
Kıvramak: Acele etmek.
Kıvranmayan şiir için kıvramayan ozan, ustalığı düz ovada yitirir.
Komsu: Sokulgan, cana yakın.
Dikkat ettim en komsu şiirler, nedense ayrılık şiirleridir; öyleyse şiir dediğimiz sadece karşıtlıkmış (tezat).
Kostak: Albenili, havalı, güzel, çekici.
O kostak şiirler değil midir badeyi süzdüren?.
Kovuz: İçi boş, çürük.
Bir ozan da kendi şiirlerini seçebilir, görür görmez hangisinin kovuz olduğunu anlayabilir; ama hangi ozan bir şiirine kıyabilmiş ki.
Kösmek: Aşırı yağışlarda ya sulama sırasında toprağın çökmesi.
Sözcük selinde kalan şiir köstüğünde, o kösüğün, altında önce ozanın kendisi kalır.
Kuyruklu: Akrep.
Yılan üstünde kuyruğunu dikmiş bir kuyruklu gördün mü hiç; şiir eleştirmenidir o; şiir dünyası da zehrin zehre egemenliği üstüne kurulmuştur.
Mamır: Büsbütün, tamamen.
Çaban, mamır özgünlüğe yönelik olmasın; bir şiirdeki özgünlüğü ozanı değil, okur fark eder.
Mesmerim: İşe yarayan, hüner isteyen, düzgün, münasip.
Onun mesmerim bir işi yoktur ki, mesmerim bir şiiri olsun; çünkü ozan da yaşamın içindedir.
Muhra: Yaranın kabuğu.
Her meyhane şiiri, bir gönül yarasının muhrasıdır;o muhra kaldırılınca hep beraber ağlanır.
Ötürük: İshal.
“Gerçeküstü (sürrealist) şiir” yazmak için mutlaka ötürüklü olduğun günü seç.
Peşkir: Küçük el havlusu.
Ozan, şiir külhanında boynundan peşkiri eksik etmemeyi bilmelidir.
Pürçük: Soğan, sarımsak, pırasanın yaprak kısmı.
“Şiirde anlam her şey değildir.” diyor İlhan Berk; ey sünnetsiz çocuk, bundan benim anladığım,
pürçüğün de şiire dahil olduğudur.
Püslen: Bir üzüm salkımını oluşturan saplardan her biri, salkım içindeki salkım.
Şiir, çağlar boyu ne sadece taneyle ne de sadece salkımla şiir olmuştur; şiir her püsleni görmeyi de gerektirir; bu yüzden şiirde üçlüklere, dörtlüklere…. yer vardır.
Sabi: Küçük çocuk, günahsız.
Bir ozanı ozan yapan, ilk kitabındaki o sabi dizelerdir.
Sındı: Makas.
“Sınmak” eylemi ile “sındı” arasında bir ilişki kuramayan bir ozanın dilindeki sınıklıktır şiirin önündeki en büyük engel; dilin yakasını açmak için sındıyı elde hazır bulundurmak gerekir.
Soyka: Ölünün üstünde çıkan giysi; ölüyü güldürecek kadar şakacı.
Fransız ozanlarının o soyka dizeleri olmasaydı, çoğu ozanımız da şiir dünyamızın sevimli soykalığına soyunamazdı.
Sökük. Giysinin sökülmüş kısmı; iffetsiz kadın.
Şiirinin söküğünü dikmeyi bilmeyen yakanın sökükleridir durup durup şiirin edebinden söz edenler.
Sümüklüböcek: Salyangoz.
Şiir dünyamızın antenleri açık o salyangozları, salt şiir eleştirisi yapmıyorlar ki; bir de yol gösterme adına çıkardıkları o salgılarıyla şiir dünyamızı yapışkanlaştırıp kirletiyorlar.
Taygeldi: İkinci kez evlenen kadının beraberinde getirdiği çocuk.
Aklını taygeldiyle bozmaktır şiirde sürrealizm denen şey.
Tura: İp, urgan tomarı.
Bir kitapta anaduygu-izlek birliği adına turalanmış şiirler, öbür şiirleri, akasyalar açmadan dar ağacına çekmeye yarar.
Tuluk: Çeşitli gıda maddeleri konan deri torba; aşır tombul, şişman.
Şiirine “kara tuluk” dedirmeyeceksen, canın her çektiğinde ağzına sözcük atma; öylelerinin geçmişte kalan zillilikleri de bugün gönül eğlemeye yetmez.
Urga: Hamurun ele yapışmaması için, hamur üstüne ve avuca serpilen un.
Dizelerin birbirine, şiirin eline yapışmasın istiyorsan, şiirini, bağlantı sözcükleriyle ve uyaklarla hafifçe urgala.
Yağlık: Mendil.
Edip Cansever, o gün yağlı yememiş olacak ki, şiirinin adı “Yağlığımda Kan Sesleri” değil de Mendilimde Kan Sesleridir”.
Yalabık (yalıbık): Kaypak, herkese yaranmayı beceren.
Ey ozan, mademki şiiri bir o okurun, bir bu okurun kucağındaki aşüfte sanıyorsun; o halde aman dizelerin de epeyce yalabık olsun!
Yaltak: Dalkavukluk yapmayı seven; kötü yola düşmüş ya da düşmeye istekli kadın.
Öylesine yaltaklanmasaydın o ödül jürisi, sana hiç dönüp bakar mıydı?
Yargın: Sırt, arka.
Bir ozan yargınında bir şey taşımak istiyorsa okuru değil, gücü yetiyorsa şiirin bütün geçmişini taşımalıdır..
Yavan. Tatsız, tuzsuz; uygunsuz sözler eden ve bundan hoşlanan kişi.
Olur olmaz sözcüğe yüz verme, şiirin yavanlığa tahammülü yoktur.
Yazmak: Halı, kilim, sofra bezi gibi şeyleri düzgünce sermek.
Şiirini okur önüne öyle düzgünce yaz ki, hiçbir sözcük bulunduğu yerde kıvrım oluşturmasın, hiçbir uyağın püskülü de altta kalmasın.
Yeldirmek: Sürekli gezip dolaşmak.
Her zaman bir şiiri, bir dergide ya da bir sitede yayımlamak kolay, ama bir şiir kitabını bastırmak çok zor; bu nedenle bütün ozanlar, ömür boyu yayınevi yayınevi yeldirip dururlar.
Yellenmek: Osurmak.
Bir ozan, şiirin, yellenip rahatlamasını istiyorsa bol redif ve nakarat kullanmalıdır.
Yen: Giysinin kol ağzı:
Şiirin yenini fazla geniş bırak ki, erotik kokular arayan okur koltuk altlarını kolayca gıdıklayabilsin..
Yılık: Davranışları bozuk, hafif kadın.
Şiirini salt o yılıklara bırakma ki, “haddeden geçmiş nezaket” diyetini bozmasın..
Yungu: Toprak damları sıkıştırmakta kullanılan silindir halindeki taş.
Şiirini okur önüne çıkarmadan önce bir güzel yungula, sonra sözcük boşlukları okurun ıslanmasına neden olur.
Yunmak (yünmek): Yıkanmak, çamaşır yıkamak.
Ozan, küllü suyla yunmak gerektiğini asla unutamaz, yoksa o yaban, o doğal şiire bir günden bir güne ulaşamaz.
Yüğürmek: Gebe kalmak amacıyla cinsel ilişkide bulunmak.
Yüğürmeyi bilmeyen esinin doğurduğu ne zaman görülmüştür?
Yüklü: Gebe.
Bir ozan olarak kendimi şöyle anlatmıştım: “Utanır mıyım hiç sizler için yüklenmeyi / Çünkü ben sözcükleri doğurtup / şiiri doğuranım”
Zıbın: Gömlek.
Ozan olmak, doğacak şiire zıbın kesmeyi öğrenmekle başlar; donu sonra kesersin, çişini söylemeye başladığında.

 

Tahsin ŞİMŞEK

 

Reklamlar

Fethiye

Şubat 9, 2009

— a —
abuu: çok, aşırılığı ifade etmek için ünlem sözü.
aba: çeket, abla, yağmurdan korunmak için koyun giysisi.
aboo: hayret etmek, şaşırmak.
ağınt: dikkatli olmak.
ala: alacalı.
ayazlık: evlerin bir köşesine inşa edilen soğuk yer.
asar: kale, hisar.
arğıç: göçte erzak ve yiyecek taşımak.
abanmak: yüklenmek.
anız: biçilen buğdayın tarlada kalan köklü sapı.
alavırt: su kabağından yapılan su kabı.
anay: evin salonu.
ambar: ağaçtan yapılan buğday gibi kuru bakliyat konulan yer.
alacık: çobanların evleri.
an: tarla sınırı.
alabacak: laf taşıyan, dedikoducu.
alan: uzak, arazi.
halata: alışmış.
aran: süt mamülü yiyecekler.
ağarantı: süt mamülleri.
apışmak: ayakları açmak.
ağdırmak:yukarı sürmek.
abcallamak: üstünden atlamak.

— b —

boba: baba
bağlama: üç telli sazdan küçükçalgı.
bozçalamak: hafif karıştırılarak az pişirmek.
böyün: bugün.
beşik: ağaçtan yapılan bebek yatağı.
bılla: kocanın kız kardeşi.
bizimoğlan: küçük erkek kardeş.
bostan: sebze.
barabar: beraber.
beri: yakın.
babıç: ayakkabı.
borda: burada.
birisi: bir şahıs,bir kişi
börülce: fasulye.
bakara: herhalde, gibi.
boyunduruk: çift süren öküzlerin sabanı çekmesi için boyunlarına takılan ağaçtan aygıt.
baça: bahçe.
basma: kumaş çeşidi.
biseel: biraz.
boduç: topraktan yapılan küçüksu kabı.
bisi: kedi.
böğelek: hayvanları sokan sinekten büyük böcek.
baldır: bacağın dizden yukarı bölümü.
bülük: küçük erkek çoçuğun erkeklik organı.
bızalamak: sığırın doğurması.
bağırmak: yüksek sesle seslenmek.
bide: bir defa daha anlamında.
biyol: bir defa.
böğülmek: yüzü koyun eğilmek, yatmak.
bıdırsadır: alçak sesle karşılıklı konuşmak.
bekitmek: 1. yüklemek,
2. yavaş ve etkili bir şekilde vurmak, bastırmak.
banmak: tadına bakmak.
bulamak: karıştırmak.
bıdırış: sessiz olmak.
bıdıramak: konuşmak.
beceviş: değiştirmek, aynı değerde eşya değişimi.
— c —
cıngırak: yere çakılan kazık üzerine yerleştirilen uzun ağaç. iki tarafına binilerek döndürülür.
cura: telli sazın küçüğü şeklinde çalgı aleti.
cibi: tavuk ya da kuş yavrusu.
celep: hayvan tüccarı.
cereme: zarar etme, fazladan masraf etme, zarar ziyan
cırlak: boşyere gereksiz konuşmak.
cozutmak: saçmalamak, bunamak, mantıksız işler yapmak.
cıbıldak: soyunuk şekilde.
cıngar çıkarmak: olay, yada kavga çıkarmak.
cüdde: vucüt.
caillik: cahillik.
cuvap: cevap.
— ç —
çörten boğazı: çörtenlilerin boğaz havası.
çökelek: peynir çeşiti, “deri peyniri”.
çilte: oturmak için yapılan küçük yer döşeği.
çakı: küçük bıçak.
çatma: harman zamanı.
çomak: bir metreden kısa ince uzun odun.
çıkı: 1. ağızı lastikli bez torba 2. ekmek sarılan bez parçası.
çeç: dövülen fakat ayıklanmamış buğday harmanı.
çarık: hayvan derisi ve lastikten yapılan ayakkabı.
çapıttan: eski bez parçalarından dokunan yazgı.
çulhalık: çul dokunan taraklı tezgah.
çul: keçi kılından dokunan yazgı.
çaal: çakıl.
çatmak: 1. birleştirmek.
2. kavga etmek için sataşmak.
çepgen: mintan içine giyilen giysi.
çınga: çinko.
çuhadirlik: dize kadar olan, pantalon şeklinde giysi.
çaşır: siyah koyun yününden yapılan pantalona benzeyen giysi.
çorap takka: örgü iple yapılan şapka.
çücük: buğday tohumunun fisillemesi.
çiltim: üzüm salkımının parçası.
çan: metalden yapılan ve hayvanların boynuna takılan ses çıkaran alet.
çiğin: omuz.
çer: ticaretin takası, trampa.
çilbir: hayvanın başına takılan yuların ipi.
çermenmek: kadınların eteklerini beline dolaması.
— d —
daa: uzaktaki yer tarifi.
dembel: tembel.
dünne: dünya.
dont: esenkoy’ün eski adı
daramantoz: dağınık parçalanmış,talaman yoz..
değidi de: şaşırmak anlamını ifade eden ünlem.
dabıyat: huy.
dınnak: çok çok az.
dınnaçık: olabildiğince az.
dılcık: aklı havada, haylaz kız.
döğümlük: sabır.
dimi: lastikli pantolona benzeyen giysi.
dam: ev, cezaevi.
depmek: bastırarak doldurmak .
darı: mısır
doru: atın genç olanı.
duroo: dur bekle anlamında ünlem.
deyoor: söylüyor anlamında ünlem.
dipli: eski, köklü.
döğen: harman döverken hayvanların çektikleri üstü ağaç, altı çakmak taşı olan aygıt.
dıvan: yemek pişirmeye yarayan tek kollu tencere, “tava”
düğer: toprak evlerin çatısına boydan boya konulan ağaç.
dıka: toprak kapların ağızlarını kapamaya yarayan ağaçtan yapılan veya çam kozağından kapak.
deştimen: muhtarın hizmetindeki köy bekçisi.
döndüreç: 1. saç ekmeğini pişirirken döndürmeye yarayan ağaçtan yapılan aygıt.
2. ip eyirmeye yarayan ağaçtan yapılan aygıt.
dönüm:1000 m2 alanlı toprak.
dikelmek: ayakta durmak.
değmek: dokunmak.
dürge: saçta yapılmış iki adet yufka ekmeğinin katlanmış şekli.
dastar: özel olarak dokunan yöresel baş örtüsü.
dibek: iri tuz ve baharatları ezme işinde kullanılan kap.
dağarcık: deriden yapılan içine ekmek türü yiyecek konan torba
dıllanmak: sallanmak
dengilmek: otururarak hafif yan yatmak
dul: 1. eşinden boşanmış yada eşi ölmüş kişi
2. evin arka ve yan dış duvarın dibi
duşaklamak: hayvanların ön ayaklarının birbirine iple bağlanması.
diremlemek: kapıyı içeriden sağlamca kilitlemek.
dangıramak: yüksek sesle kalın ve zevksiz konuşmak.
dürm: su içmeye davet anlamında çağrı ünlemi
dakmak: bağlamak.
dıkım: bir parça ya da, bir lokma yiyecek.
dımınmak: çömelerek bekleme.
dıkamak: kapamak.
dinmek: vazgeçmek, bırakmak
da bısene: geçen yıl
— e —
ellik: ekin biçerken parmaklara takılan ağaçtan yapılmış aygıt.
eğnel:ekin biçerken iznenen yol.
enik: köpek yavrusu.
ellikleşmek: ekin biçerken birlikte ahenk içinde folklorik şekilde ekin biçmeleri.
evlek: bir dönümün dörte biri, yani 250 m2 toprak parçası.
enek: kısır hayvan.
eyer:atın sırtına konan oturmaya yarayan semer.
emme: ” ama ” anlamında kullanılır.
elti: kocanın erkek kardeşinin karısı.
emik: omurilik, beyin.
ekin: buğday,arpa ekili yer.
eren: ermiş,evliyaların mezarlarının konulduğu yer.
eyi: iyi.
elek: unu elemeye ve başka bir malzemeyi ayırmaya yarayan gözenekli süzgeç.
el: yabancı, akraba olmayan.
entari: üç eteğin altına giyilen ince elbise.
eğrek: koyun ve keçilerin dinlendiği taş ağaç dipleri.
ece: ağabey.
efem: kadınlar kocalarının kardeşine derler.
ebe: 1.nene 2.doğum yaptıran.
eğirmek: örmek, birleştirmek.
enneme: mantar türü.
eltmek: götürmek, taşımak.
evmek: acele etmek.
eyef: ağaç dalı yaşken halka haline getirilip biçilen ekin
destesini çekerken iple sıkıştırmaya yarayan alet.
eneme: kısırlaştırmak.
ergen: genç.
eşme: bir yeri eşmek.
— f —
falaka: çift süren hayvanların boyunlarına geçirilen. hamıtlarla zencirinin sabana takılmasına yarayan ağaçtan aygıt.
fıçı: bidon.
fistan: basmadan yapılan kadın elbisesi.
fıydırmak: elle uzağa atmak.
fakır: fakir, fukara.
fena: kötü.
fendi: oyun kuralı.
— g —
gatmar: yufkadan yapılan saç böreği.
garga: karga.
gam: üzüntü.
gara: kara.
gayda: müzik aletinde düzen.
gebe: hamile
gevşek: sıkılmamış.
gidi: tasdik için takı.
gırla: hızlı, toplu hareket etmek.
gidişmek: kaşınmak.
girişme: işe başlama.
gök: mavi , gökyüzü.
gömek: koyu, sakız gibi sıvı.
gursak: boğaz.
gücük: küçük.
gücüle: şimdi.
geriz: suyun getirildiği sıvalı yol.
göynüm: gönlüm.
gümül: buğday destelerinin üst üste konması, susam demeti.
geren: toprak evlerin üzerine dökülen su geçirmez toprak.
gebiz: verimsiz toprak.
gebre: atın tüylerini silmeye yarayan aygıt.
gene: bir daha.
geloru: gelebilir.
geliboturu: geliyor.
gatıyan: asla
gök: 1. mavi,
2. bitkilerin meyvalarının olgunlaşmayanı yeşili,
3. gökyüzü
görümce: kocanın kız kardeşi.
gözel: güzel.
golan: yünden örülerek yapılan ip.
gem: at ve katırların ağızlarına kontrol etmek için kullanılan demir ağızlık.
geyin: onun için anlamında ünlem.
güyüm: topraktan yapılan büyükçe su kabı.

güveç: topraktan yapılan tabak şeklinde kab.
görek: anahtar.
geven: yaylalarda olan bitki türü
gacara: gürültü çıkaran ufak çocuk.
ganera: görgüsüz yiyici.
gocunmak: suçlu olduğunu hissetmek.
geviş getirmek: çiğnemek.
göynek: atlet.
gavaracı: boş ve gürültülü konuşan.
gulyat: ağır hareket eden üşengeç insan.
gıymana: kadınların başlarına örtülen süslü yöresel dastarın örtünme çeşidi.
gatmak: doldurmak.
göde: kısa şişman.
gunnamak: eşeğin doğurması.
gocili: yakın arkadaş.
geremek: kapamak.
ganırmak: eğerek, zorlayarak kırmak.
gıran: salgın hastalık,kenar
güverti: yeşillik, havlu.
garanı: karanlık.
gulin: atın yavrusu.
garez: kin.
— h —
heybe: kıl veya yünden örülen iki gözlü ağzı açık torba.
havıt: devenin üzerine oturmak ya da eşya sarmak için yapılan semer.
hatap ağacı: deve havıdının ağaçları.
hindi: 1. şimdi 2. tavukgillerden kümes hayvanı.

hı: al buyur anlamında davet sözü.
hadibakan: hadi göreyim.
hani: nerede?
hende: o, şu bu anlamında işaret zamiri.
haa: evet anlamında ünlem.
hasıl: buğday veya arpanın olgunlaşmadan yeşil olarak biçileni.
husa: dert, tasa.
harman: buğdayın dövülmek için toplanması.
hiyye: öyle, evet anlamında onay sözü.
holuz: buğday elemeye yarayan büyük gözenekli elek.
hırka: kazak.
holluk: tavukların yumurtlama yeri, “folluk”.
harım: bahçenin etrafına çalıdan örülen çit
hergeleci: köyün hayvanlarını otlatan sıyırtmaçı (öküzcü) nün yardımcısı olan yavru hayvanları otlatan.
honu: su kabı
hadi: haydi.
halva: helva.
ham: olgunlaşmamış.
hangı: hangi.
haranı: büyük tencere.
hele: öylemi sorusu.
hısım: akraba.
hoppala: olurmu şimdi?
halal: helal.
hatır: itibar.
hepten: topyekün.
hırlama: köpeğin saldırı öncesi sesi.
hodul: kalın, kaba.
hoşbeş: sohbet
höşmerim: süt kaymağından yapılan yiyecek.
harar: kıldan dokunan saman koymaya yarayan büyük çuval.
hasır: kamıştan örülen yazgı.
hışılamak: hafifce ince ses çıkarmak, hafif tazyikli ince akan su sesi.
höle: şöyle.
hora: şurası.
hötte: orası.
halıberi: idare eder anlamında söz.
höteki: o anlamında.
hiye: evet.
hunevi: yoksul ev, dağınık ev.
— i — i —
innak: biraz.
innacık: birazcık.
iradıya: radyo.
ilıca: kaplıca.
ilıcacık: sıcacık.
irgat:tarım işlerinde çalıştırılan amele, günlük işçi.
içgeçiği: amel, ishal olmak.
icar: toprak kirası.
iskemle: sandalye.
iğdiş: hadım edilen (kısırlaştırılan) deve ve at
irham: yünden dokunan kumaş.
ilik: 1. düğme 2. kemik içindeki sıvı.
ini: kocanın erkek kardeşi.
ihicik: işte anlamında.
iilik: iyilik.
ilik: düğme.
ilkin: ilk defa, önce, ilkönce.
işlemek: çalışmak.
izmetçi: hizmetçi.
irbık: topraktan yapılan ümzüklü su kabı.
istar: kilim dokunan tezgah.
isıran: ocaktan kül almak için demirden yapılan alet.
irak: uzak.
iğlek: hayvanların hastalıklısı, bakımsızı, zayıfı.
ingıl çıngıl: boncuk, bujiteri vb.
işılamak: parlamak.
irgın: yorgun.
ivır zıvır : küçük önemsiz eşya.
ispirte: kiprit.
imece: köylülerin yardımlaşarak toplu yaptıkları işçilik.
idare: gaz ile yanan altı honi,üstü camsız,fitilli lamba.
islık: sıklık.
iramak: uzlaşma.
– k –
kırkmak: makasla kesmek.
karıye: köy.
kepenek: koyun yününden yapılan çoban giysisi.
keçe: koyun yönünden yapılan sergi.
kuşak: beyaz koyun yönünden örülen bel bağı.
köcek: oyuncu.
kaynata: kocanın babası.
kaynana: kocanın annesi.
kırmandal: tütün kurutmaya yarayan tezgâh.
kancık: dişi.
külür: mısır (darı)’nın çekirdeklerini sardığı kısım.
külüstür: çok eski.
koruk: üzümün olgunlaşmayanı.
kesecek: makas, bıçak.
köhün: kargıdan veya hayıttan yapılan büyük sepet.
kupa: su bardağı.
kep: şapka.
kaba: olgunlaşmamış, iri, cahil.
kapu: kapı.
keerli: kazançlı.
kere: defa, kez.
kıt: az.
kurdeşen: allerji.
kızılayak: düğünde yemekle taşıyan hizmet eden.
kabahat: suç.
kalbur: büyük gözenekli elek.
kancık: dişi.
kamaa: kaldırılmaz tek sıra dizilmesi.
katı: sağlam.
katık: ekmeğin yanındaki yiyecek.
keyifsiz: hasta, iştahsız.
kil: toprak çeşidi.
kültünk: taş ağaç yarmaya yarayan alet.
küsme: darılma.
köşek: deve yavrusu.
kak: erik,elma ve ayvanın dilimler halinde kurutulması.
karasaban: öküzlerle çift sürmeye yarayan ağaç aygıt.
kasnak: sofrada sini altına konan yuvarlak elek çerçevesi.
kor: odunun yanmış fakat daha sönmemiş parçaları.
kulp: tutulacak yer.
kaklık: dağlarda, kayalardaki küçük su birikintilerine denir.
kıpçık: çokhareketli, yerinde duramayan.
kurnaz: açıkgöz.
kopil: 5 ile 10yaş arası küçük erkek çocuk.
kızan: aileden çocuklar.
kecek: elbise, giyicek.
kavul: anlaşma, sözleşme, kavil.
kıt: az.
kere: defa.
küp: topraktan yapılan ağzı geniş kab.
kumpir: patates.
kaval: ağaçtan yapılan uzun olan delikli nefesli çalgı.
kile: buğday ölçülen 12-14 kilo alan kab.
kama: ucu eğri ve sivri olan bıçak.
kepçe: ağaçtan yapılan büyük kaşık.
kes: buğday döküntüsü.
koşan: koyun ve keçilerin sağıldığı yer.
kese: bezden yapılan torba.
kuzluk: koyun ve keçi yavrularının beklediği yer.
kalbır: çok büyük gözenekli buğday eleği.
kımçı: katır çiftinde katıra yürümesi için vurulan sopa.
kovuk: ağaçların oyulmuş yeri.
keme: fare.
kepez: kadınların dastar altına giydikleri başlık.
kıyna: inatçı.
küt: keskin olmayan.
köşk: balkonun yüksek bölümü.
– l –
laf: söz.
laf ebesi: çok laf bilen.
lüzger: rüzgâr.
lata: kalın tahta parçası.
– m –
merilcen: eylül ayındakı soğuk, sert, şiddetli rüzgâr.
murt: mersin
mintan: sırta giyilen kısa elbise.
mana bulmak: ayıplamak.
mezzet: tellal ücreti.
mıh: çivi.
mıy mıy etmek: alınmak, hafif ağlamak.
mızıramak: gözyaşı dökerek mırıltılı nazlanmak.
mahsul: çiftçinin yetiştirdiği ürün.
melik: saç örgüsü.
maşa: kömür tutan demirden alet.
maar-mıar: çeşme.
mangöz: ambarın küçüğü,tahtadan yapılmış kapaklı buğday kabı.
mera: köyün otlak için kullanılan ortak malı.
merdek: çam ağacından yapılan toprak evlerin düğerlerinin üzerinde bulunan ağaç.
mintan: yelek.
mutaf: yan duran kilim tezgâhı.
mıdıl: çift sürerken hayvana yürümesi için kullanılan ucu çivili sopa.
mayışmak: gevşemek.
milazım: askeri rütbe. (mülazım)
manaa: kabahatli.
-n-
nacap: nasıl?
nadas: toprağın sürülük biryıl bekletilmesi.
nışa: nişa.
netcez: ne yapacağız?
nedecen?: ne yapacaksın?
neddin: ne yaptın?
ne var-yok: nasılsın gibi hal hatır sorma.
narasın: yok olduğunu üzülerek söylemek.
nişleyon: ne yapıyorsun?
-o-ö-
oba: komşu
okka: kilenin sekizde birini ifade eden ölçü kabı.
oban: değirmenin su borusu.
okğa: oldukça ağır avuç içinden biraz büyük taş. “400 dirhem.”
oluk: ağaçtan yapılmış çeşme borusu.
örüm: ekili yer.
övendire: öküz çiftinde öküzlerin yürümesi için kullanılan bir ucu sivri,hem de sabanın toprağının temizlenmesinde kullanılan diğer ucu yassı metal takılı sopa.(mıdıl)
obaçana: komşuya çok giden kişi
oklaç: yufka açmaya yarayan silindirik ağaç parçası.
oku: düğün davetiyesi
ölgün: olgunlaşmış ekime hazır toprak.
örüm bozumu: mahsul’ün kaldırıldığı zaman.
ötebete: küçük eşyalar
öte: uzak.
örük: hayvanı sikkeye bağlayan zincir.
ötebaşa kadar: sonuna kadar.
örme: harman döverken atların dizilerek kalın ve uzun iple bağlanması.
öndün: geçen gün.
-p-
peçe: keçi kılından dokunan kumaş.
pak: temiz.
pala: eski bez parçası.
potur: kıldan dokunan pantalon.
potin: bot.
paldım: eşeklerin semerinin ileri gitmemesini sağlayan arkadan bağlanan kayış.
pine: golan dokumak için kurulan tezgâh.
peştemal: kadınların önüne taktıkları yarım eteklik.
pardı: toprak evlerin tavanına dizilen çam yarmaları.
payam: badem.
palaz: keklik yavrusu.
poçu: atkı, dolak.
paytar: veteriner.
peşkir: mendil.
paalı: pahalı.
penir: peynir.
rabaat: rağbet.
raatlık: rahatlık.
-s-
sınaplı: şeytanlı yer.
seyil: sahil.
seyitmek: koşmak.
sele: kargıdan veya hayıttan örülen orta boy sepet.
safa geldin: hoş geldin.
sintireli: sinirli.
secireli: huysuz.
silbiş: bebeklerin beşikte çişini yaptıkları toprak kab.
sibek: bebeklerin beşikte çişini silbişe ulaşmasını sağlayan karğıdan yapılan boru.
semer: eşşeklere binmek veya yük sarmak için deri, kamış keçe ve ağaçtan yapılan aygıt.
sini: sofrada üzerine yemek tabakları konulan malzeme.
sayacak: üzerine tencere konulan demirden yapılan alet, sacayak.
sefertası: ağzı kapalı tencere.
söğen: harım yapmada kullanılan bir ucu yere çakılan ağaç.
sındı: makas.
saar: tasdik etme anlamında ek.
sıyma: kabuklarını temizlemek.
sancı: ağrı.
semiz: temiz, hastalıksız.
sıırtmaç: sığırtmak (öküz çobanı.)
serili: yere sergi serilmesi.
serin: sıcak olmayan.
sızıntı: ağrı, suyun toprakta çıkması.
sökük: elbisenin yırtık yeri.
sütsüz: hayırsız.
susak: ağaçtan yapılan su içmek için çeşme başlarına konan su kabı.
sındı: makas, kesecek.
safa ırbık: topraktan yapılan orta boy su kabı, genelde misafirlerin su içmesi için veya abdest alması için kullanılır.
sıyırtmaşçı: köyün ineklerini, öküzlerini otlatan kişi.
sağan bakırı: süt sağılan kab.
sağan: süt
sülün: uzun, zarif.
seren: raf
sınıkçı: kırık, çıkık işlerine bakan, olçum.
söbü: enli, uzun, söbe.
samıt: konuşamayan kişi.
sıyırmak: temizlemek
sömürmek:yiyeceği kaşıksız tabağından direk yemek.
savalamak: uzaklaştırmak, defetmek.
sıvışmak: usulce, sessizce kaybolmak.
sinavı: kurnaz.
salmak: bırakmak.
savul: dağılma, vazgeçme.
sıybınmak: sarılarak aşağıya inmek.
savak: büyük arıktan küçük arıklara suyun dağıtıldığı yer
sırf: devamlı.
şuul: meşgul olmak.
şıllık: ahlaksız uçarı kız.
şirlet: şımarık.
şişek: iki yaşında küçük koyun.
şindi: şimdi.
şööle: şöyle.
şarşar: gür ve sesli akmak.
şamar: avuç içinle vurulan tokat.
-t-
tacık: yakın yer işareti.
tıkalı: kapalı.
tılısım: büyü.
tınaz: buğday yığını.
tüüsüz: tüyü olmayan.
taşyağı: gaz.
toşur: küçük iri anlamında.
tosba: kaplumbağa.
tepelik: başa giyilen süslemeli kadın giysisi.
tımar: atın kıllarının temizlemesi ve atın masaj edilmesi.
turluk: çoban çadırlarının üzerine örtülen koyun yününden yapılan örtü.
tozluk çorap: koyun yününden örülen renkli çorap.
toy: genç.
tecir: pazar yeri.
tacir: mal alıp satan seyyar esnaf.
tooz: toz.
toy: düğün.
tellal: ilan eden, halka duyuran
tas: naylon veya metal bardak.
tuvalet: apana, ayakyolu, hela, apteshane, kenef.
tokuç: çamaşır yıkarken kirin iyi çıkması için çamaşıra vurulan ağaçtan yapılan aygıt.
tünek: tavuk sığınağı.
tabla: tahtadan yapılan sofrada üzerine tabak kaşık konan aygıt.
tengerek: ağaçtan yapılan koyun yünü veya keçi kılından ip yapmaya yarayan aygıt.
tepit: arpa ve buğday unundan yapılan köpek maması.
tokat: cezalı hayvanların kapatıldığı yer.
tokatçı: ovaları, evleri, bahçeleri bekleyen bekçi.
toğra: yünden dokunan torba.
tırlak: amel, ishal.
tıkırış: gürültü çıkarmamak.
tırışcı: yalancı.
toru: genç ağaç fidanı (çam, ardıç).
tene: buğday tanesi.
telbis: herkese karşı iyi görünmek isteyen yalancı.
ted: köpeğe uzak dur anlamında.
tekelemek: bakmak.
tak: evlenmeden cinsel ilişkide bulunan kadın.
tarza: tahra.
tek: uslu.
– u-ü-
ufak: küçük.
uçkur: donun belde durmasını sağlayan ipten yapılan bağ.
uhraçana: buğday ekmeği yaparken yastacın üzerine konan unun kabı.
usul usul: sessiz hareket etmek.
ufalama: inceltme.
uramaz: uğramak, hareket etmek.
upuzun: çok uzun.
uzun oturmak: yatarak durmak.
ümzük: kabların ağzından ayrı açılan delik.
ünleme: yüksek sesle seslenmek, bağırmak.
üyük: tarihi şehir kalıntıları olan yüksekçe yer.
-v-
voyn: yakındaki kişiye seslenmek hitap etmek.
vıyn: uzaktaki kişiye seslenmek. (hey anlamında).
velesbit: bisiklet.
vınılamak: havaya atılan maddenin ses çıkarma ölçüsü.

gibi bir yörük sözlüğüne sahip, yerli halktan olmayanların zor anlayacakları bir dilleri ve şiveleri olan aslında öztürkçeyi en güzel kullanan insanların olduğu yerdir

http://www.yildizsozluk.com/sozluk.php?do=word&q=fethiye

DEYİMLER

Şubat 9, 2009

Torpak başahan : Allah belanı versin manasına. Ayaklarahan : Ayaklarını öpeyim manasına Ermeninin Kobeli: Ermeni uşağı, Ermeni çocuğu. (Ermenilerin bu bölgede yaptıkları zulüm ve acımasızlığı ve Ermenilerin zalimliğini ifade eden bir sövgu ve hakaret deyimidir.) Davunun kökü : Çok konuşma manasına hakaret deyimi İllimin Perki : Çok konuşma manasına hakaret deyimi Zukkumun kökü : Çok konuşma manasına hakaret deyimi Üzü fışkılı: Kötülük yapan kimse için kullanılan deyim Fışkı diden: Kötü bir iş yapan kimse için kullanılan deyim Tepme dökme: Hayvan gübrezini yakacak haline getirmek için yere kalınca serip çığnayarak sertleşmesini sağlamak. Tepme Çıkarma:Y ere serilmiş,sertleşmiş ve kurumuş olan hayvan gübresini yakacak hale gelmesi için kalıplar halinde kesme ve ali. kaldırma. Harık atlama: Ergenlik çağına girme Kazan Çökertme: Ayranı kazanda kaynatıp lor peyniri yapma Düvürçülük etmek: Evlenecek erkeğe kız istemek Gorbagor: Ölen kimsenin kötülüğünü anlatmak için kullanılan “yerin dibine batsın” anlamında deyim. Lobiya sökümü: Bağ ve bahçe işlerinin sona erdiği zaman, sonbahar. Kara güz: Sonbaharın son bölümü. Otbiçimi: Tarlalardaki otların biçilme zamanı, yazın ilk ayları Orak ayı:Buğdayların biçilmesi zamanı, Ağustos ayı. Irgat Etmek: İmece usulu ile bir iş yaptırmak için adam toplamak. Kud möhteber: Tembel, yerinden kalkmaya üşenenler için kullanılır. Meth ettik, haçı koynundan çıktı: İyi meziyetleri olan birisinin kötü bir yönü görüldüğünde söylenen bir deyimdir. Başına akşamlamak: Sevmediği bir şeyi yapmak zorunda kalmak


KELİMELER


 Gumbuz: Yumruk Gada: Kardeş Gafuga: Güğüm, Su koymaya yarayan kab. Debbe: Güğümün büyüğü. Tandırda su ısıtmak için kullanılan su kabı. Segirtme : Koşma Hodak : Öküz çobanı, öküzleri otlatan küçük çoban. Majgal: Öküzleri otlatan veya koşumda idare eden büyük çoban Ganderef kayışı: Öküz arabasına boyunduruğu bağlayan kayış Makine: Eskiden kamyona verilen isim Zıran: Azgın eşek Şişek: Kuzunun büyüğü Mozuk: Dananın büyüğü Kartel: Patates Lobiya: Fasulye Den Lobiyası: Kuru fasulye Pisik : Kedi Tezek: Hayvan gübresinden yapılan yakacak Tepme: Hayvan gübresini yakacakhaline getirme ,tezek h Harık: Tarlaları sulamak için yapılan Su yolu, ark,avgın. Galat: Fındık çubuğundan yapılan Sepet. Kalacoş: Suyu alınmış yoğurttan ekmek doğranarak yapılan yemek. Haşıl: Kalın öğütülen buğday unundan yapılan yemek. Keyveni: Aşçı Düvürçü: Düğüne özel davetle giden ve düğün sırasında bazı masraflara katılan kimseler. Çimmek: Suda yüzmek veya banyo yapmak Lerdiven: Merdiven Arustak: Tavn arası, Evin tavan kısmında yapılan yüksek bölüm, ardiye Hizek: Kızak Soharıç: Yemek pişirirken Soğanı yağda kızartma. Galmas: Harman zamanı çıkan buğdaydan çocuklara başhiş yerine verilen pay. Merek: Samanlık Dam: Büyük baş hayvanların konulduğu ahır. Kom: Küçük baş hayvanların konulduğu ahır. Huşku: Küçük baş hayvanların gübresinin kurutulmuş hali. Gılık: Koyun gübresi Sürgüç: Bulaşık yıkamak için kullanılan bez parçası. Kehriz: Lavabo yerine kullanılan yer. Kenif: Tuvalet Zibil: Çöp Sitil: Yemeğe katılacak soğanlı yağı pişirmek için kullanılan küçük tava. Teşti: Büyük leğen. Lenger: El yıkama leğeni Aşkana: Tandır bacası Hepenk: Tavan kapısı Herk: Toprağı alt üst olacak şekilde sürülüp nadasa bırakılan tarla. Kurç: Yağı tamamen alınmış lor, yağsız çökelek. Ayam: Hava, iklim Tütünlük: Kadınların tandır yakarken giydikleri iş elbisesi. Egiş: Tandır ateşini karıştırmak için kullanılan ucu kancalı uzun demir. Sahan: Yemek tabağı Gugul: Tandırda pişirilen yuvarlanmış ekmek, kalın galeta. Sifariş: Sıpariş Per: Koyunları dışarda sağmak için etrafı çevrili alan. Peg: Küçükbaş hayvanların yazın gece dışarda yattıkları etrafı çitle çevrili yer. Kozuk: Eski, bakımsız yapı Kalak: Tezek yığını Yöreme: Yamaç Cıcık: Güzel Gobak: Biçilmiş otların destelenerek toparlanması. Kak: Kurutulmuş elma Hedik: Bulgur yapmak için pişirilmiş buğday Kud: Kötürüm, felçli Galef: Küçük kulübe, bağ, bahçe, tarlada barınmak için yapılmış kulube Termaş: Kötü Fıstan: Entari,kadın elbisesi Kaybana: pis, kötü manasına Kullankuç: Salıncak



http://cayirozuavginsiz.azbuz.com/blog/yazi/oku/5000000004715093/KOY-FIKRALARI–DerleyenSuleyman-AtmacaLazarifoglu

KIRMIZI YAĞLIKLI GIZ ÇOCUĞU

Şubat 6, 2009

Zamanın behrinde bir gız çocuğu varımış. Anası -köye gelen çerçiden- bir gırmızı yağlığınan bir gırmızı entari almış.Gız çocuğu, gırmızı yağlığınan gırmızı entarisini çok sever imiş. Allah’ın gününe erinmez osanmaz giyerimiş entarinen yağlığı. Onun uçu oba bu gız çocuğuna “gırmızı yağlıklı gız çocuğu” demiş, lakabı: gırmızı yağlıklı gız çocuğu galmış. Bir gün “gırmızı yağlıklı gııız” dee çığırmış anası.” Ekmeğin arkasına iki yağlı çörek çarptıydım; gadasını aldığım durma haydi tandırdan al gel, çıkılayım da ebene götür. Zavallı yesin sıcak sıcak… Şar şaapaz get gel” Gırmızı yağlıklı gız çocuğuda da bağlamış yağlığını entarisini de geymiş. Anasının çıkıladığı azık çıkınınıda almış. Düşmüş yola… “yavrıım davşan ormanının içinden Cini mağaranın önünden var. Çallı Punar’dan bir su doldur. Eğlenme Eben sıcağan arnında bostan bekliyor.Acıktı zahar avratcağaz..” “Olur eğlenmem ana !” demiş Gırmızı Yağlıklı Gız Çocuğu. Meşelikten geçerken çalıların arkasından bir hışırtı duymuş. İki üç adım atmış atmamış, danadan böyük attan güççük boz tüylü bir canavarınan hapa hap olmuş. Gırmızı Yağlıklı Gız Çocuğu elindeğa azzık çıkınını düşüre yazmış korkudan Gözleri de cıncık gibi göm gööö imiş gavurun… “Uğurlar olsun hatın .nereye gediyon böyle” demiş canavar. “Ebeme gediyom.” Demiş Gırmızı Yağlıklı Gız Çocuğu. “Anam çörek çarptıda.Çallı punar’ danda soğok su doldurucüüm…Ebem bostan bekliyor Gayaltı’nda, ona götüyüyom.Ha adım da “hatın” değal Gırmızı Yağlıklı Gız “ demiş. “Gusura galma bilemedim kölesi olduğum. Öyle ise sen suyu dolduranaça , ben önden varıyımda haber ediyimm ebene .Yazzık avratçağıza ağ pürçayinen…bi başına bostan bekliyor.Sende avara olma tez gel emi” Canavar savuşuvermiş.Gızı orada yemeye kalksa, bir yolcuya avcıya denk gelirim dee düşünmüş. Gırmızı Yağlıklı Gız Çocuğu , papaççe toplayım, kebeleklerin ardına gediyim, guş sesi dineyim diyeneçe canavar çoktan varmış ebesinin yanına. Gızın ebesi yeleğini atkısını dala asmış söğüdün gölgesinde otururumuş.Canavar uğrun uğrun yanaşmış.Çalıları hışırdatmış mahsus ki beni duysun deee.. “Kim var orada” de seslenmiş avratcağaz. Canavar sesini inceltmiş” Ebe benim, Gırmızı Yağlıklı Gız. Anam sana azzık savdı” demiş.” “ooooyh ebesi gurban olsun onu yardana. Çalının arkasında durma ayağana tiken batar gadasın aldığım.Yanıma gel.”demiş . Canavar bir sıçıramış çalının arkasından, gızın ebesini hap yutar gibi çiynemedenden yutmuş bir solukta.. Avratcağızın yeleğini de daldan almış giymiş.Atkıynanda başını gözünü eyice bürümüş, kuyruğunu da kıvırmış bostanın içine yatmış. Aradan iki –bilemedin- üç dakka geçmiş geçmemiş Gırmızı Yağlıklı Gız çıkagelmiş. Yoldan çığırmış : “Ebeeeee ….ebeeeee sana azık getirdim “ Sesini inceltmiş canavar “Bostanın içindeyem yavrım. Elindeğaleri söğüdün altına goyda yanıma gel hele” Gırmızı Yağlıklı Gız hevtiklenmiş . “ Bu ses ebemin sesine benzemiyor ya hayarlısı. Hastalandı’mola “ dee düşünmüş. Elindeğaleri söğüdün altına goymuş uuscadan. Hemen yanına varmamış. Şüphelenmiş ya gavurdan….Bakmış ki ebesi beriden öte… “ Abari kolların nağadara böyük ebe ?” “Bire golum gopsun…bostan gazmalamaktan golluk hayarımı galdı sündü getti” demiş canavar. “Abari gulakların nağadar gıllı ebe?” “ Gocadım gayri, insan gocarsa gulağanda gıl biter tülü gızım “ demiş canavar. “ Gözlerinde halbır gibi açılmış ebe “ “ Gözüm çıksın görmez oldu soyka onun uçu ayırıyom böyle halbır gibi ”demiş canavar. “ Abari dişlerinde nağadar sivri ebeee” “ Tah nerdeee.. benim ağzımda dişmi galdı , hepi döküldü. Agan dakma diş yaptırdıydı. Dokturda böyle araya verdi dişlerimi. Ağzımımın içi şakır şakır daşlı tarla gibi. Ne yediğimden bir dat alıyom nede içtiğimden.İstersen gelde yakından bak” demiş canavar. Gırmızı Yağlıklı Gız çocuğu yaklaşınca, canavar sırtından yeleği çıkarmış kürelemiş, başından atkıyı sıyırmış yere çalmış… Gızcağız “ gık” diyemeden onu da yutmuş hap yutar gibi çeynemeden. Garnı doymuşya canavarın, uyuya galmış. Hem ebesini hem gızı yutunca töhmelemiş gavur sığlaşamazımış…. Canavar öyle bir horlamaya başlamış ki “Artmak”tan duyulur sesi… O sırada Ali Ede “Guruçay”dan ağrı “Unsuz” a kök yarmaya gidermiş . Horultuyu duyunca gelmiş bakmış ki canavar bostanda zayakıl getmiş dal aykırı yatıyor. “ Hele gavura hele” dee zavurlamış amma canavarın uyanacağı yok. Vurmuş gafasına paltanın sapıynan. Gırmızı Yağlıklı Gızı da ebesinide canavarın garnından çıkartmış. Hep barabar Gırmızı Yağlıklı Gız Çocuğunun getirdiği çörekleri yemişler. Ali Ede yoluna devam etmiş Unsuz’ a doğru. Gırmızı Yağlıklı Gız Çocuğu, ebesine söz vermiş “bir daha töbeler töbesi canavarın lafına aldanırsam” dee..Köye dönerken bakmışlar ki Davşan Ormanı eski şen günlerine geri dönük; davşanlar cirit atıyor…

Avşar Obasından ALINTI .Emeği GEÇENLERE sonsuz teşekkürler.Çok güzel olmuş

http://teberik-46.hareketforum.biz/bunlar-biliyor-musunuz-f1/en-guzel-hikayeler-t11.htm